Bülent Arınç

2 Ocak 2003

Eğer Turgut özal döneminde olsaydık, Bülent Arınç'in çıkışlarının Özal'in "planlı" girişimlerinin bir parçasını olduğunu düşünebilirdik. Rahmetli Özal, ya kendisi ya kadrosundan "uygun" biri aracılığıyla ortaya bir söz atar, bunun tartışılmasını izler, sonra bir karar verirdi.AKP'nin Meclis Başkanı Bülent Arınç'in çeşitli çıkışlarının Özal usulü planların bir parçası olduğu ise oldukça kuşkuludur. Ne Başbakan Abdullah Gül'ün ne de parti lideri Tayyip Erdoğan'ın Arınç ile belli bir koordinasyon içinde olduklarını söylemek mümkündür.Lojman sorunuArınç, öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı'dır. Bu görevin gerektirdiği "tarafsızlık" bilinci çok önemlidir. Arınç'in kimi çıkışları ise böyle bir tarafsızlık duygusu ve bilincinin ötesinde bir "ruh halini" yansıtmaktadır.Arınç'in son çıkışı, lojmanlar konusundaki formülü "sivil ve askeri bürokrasi" olarak telaffuz etmesi özellikle "askeri bürokrasiye" laf dokundurma olarak görülmüştür. Kendi sözlerini biraz çevirmektedir ama "imalı" tavrı değişmiş değildir.Kamu lojmanları, gerçekten uzun bir süreden beri büyük bir sorunu ifade etmektedir.250 bine yakın kamu lojmanı vardır. Bunlar bakım ve onarım giderleriyle birlikte devlet bütçesinde ve birçok kamu kuruluşunda ağır bir yüke dönüşmektedir.Kuşkusuz, görevleri gereği özel ilgi gösterilmesi gereken kamu görevlilerinin buna uygun bir lojman düzeninden yararlanmaları gerekir. Arınç ise bu konuyu gündeme getirirken "sivil ve askeri bürokrasi" diyerek "sorunu" belli bir yöne çevirmeye çalışmıştır.Serseri mayın gibiBülent Arınç'in türbanlı eşini devlet protokolüne sokarak bir anlamda türbanı sokmuş olmasına "askeri cenah" in karşılığı, kutlama ziyaretini üç dakikada kesmek olmuştur.Bu olay üzerine Arınç'in son çıkışı bir "karşılık verme" girişimidir. Yakın geçmişin deneyleri de göstermektedir ki bu tarz bir "karşılık vererek çatışma" sistemi ülkeyi sadece germekte, siyasetin doğal akışının bozulmasına neden olmaktadır.AKP'nin belli "hassas" konuların üzerine gitmeme tavrı hem Erdoğan hem de Gül'ün çeşitli mesajlarında vurgulanmıştır. Bu durumda Arınç'ın çıkışları kendi kişisel tavrı olarak kalmaktadır. Ama Arınç, Meclis Başkanı olarak hem Cumhurbaşkanı Vekili'dir hem siyasi iktidarın önemli bir parçasıdır, hem tarafsız ve bütün ülkeye dönük görev yapması gereken bir kişidir.Eğer Bülent Arınç AKP'nin içinde kendi politikalarını yürütmeye devam ederse iktidarın "serseri mayını" olarak başka patlamalara yol açabilir. "Serseri mayın"ın ne zaman, nereye çarpacağı ve ne kadar hasar vereceği belli olmaz.Bir araştırma dahaANAR'ın son araştırmasının sonuçlarını dün yayınlamıştık. Strateji/GfK adlı kuruluş (eski adıyla Strateji Mori) 27 Kasım-3 Aralık tarihleri arasında yaptığı araştırmanın sonuçlarını açıkladı.Bugün seçim yapılsa kime oy verirdiniz sorusunun cevabında AKP yüzde 43'lük bir oy oranına sahip; ikinci yüzde 15 ile CHP, üçüncü yüzde 5,7 ile DEHAP. Onların ardından yüzde 5,2 ile Genç Parti, yüzde 5 ile MHP, yüzde 4,7 ile DYP geliyor. Diğer partiler ise yüzde 2'nin altında.Bu araştırma henüz AKP'nin rüzgârının en güçlü olduğu döneme rastlıyor. Dün verdiğimiz ANAR'ın araştırmalarında rüzgârın azalışı net olarak görünüyordu. Siyasilerin özel dikkatini gerektiren bu araştırmaların devam etmesi ve sonuçlarının da tartışılması gerekiyor.

Devamını Oku

Kaldığımız yerden devam

2 Ocak 2003

AKP iktidara yüzde 35 oy oranıyla geldi, ama verdiği ilk mesajlarla bu oranın çok üzerinde bir destek sağladı.ANAR (Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi), başında Beşir Atalay'ın bulunması dolayısıyla seçim öncesi dönemde araştırmalarına kuşkuyla bakılan bir kuruluştu. ANAR'in siyasi anketlerinde AKP'nin sürekli birinci çıkması özellikle diğer bütün partilerin tepkilerine neden oluyor, bu araştırmaları kullananlar ağır eleştiriler alıyordu.Şunu belirtmeliyiz ki, ANAR'in araştırmalarındaki eğilimler bütünüyle sandığa yansımıştır. Bunun için başında şu anda AKP'li bir bakan bulunmakla birlikte, bu kuruluşun araştırmalarının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyoruz.AKP başarılı mı?ANAR, seçim sonrasında 30 Kasım - 1 Aralık tarihleri arasında yaptığı araştırmada aynı eğilimleri tespit ettti. Halkın önemli bir çoğunluğu AKP'nin tek başına iktidar olmasını olumlu buluyor (yüzde 81,4) ve bu iktidardan önemli icraatlar bekliyordu.ANAR'in bundan sonraki araştırması 24-26 Aralık tarihlerinde yapıldı. "AKP'nin aralık ayında gösterdiği performansı nasıl buluyorsunuz" sorusunun cevabı şöyle çıkıyor:Çok başarılı yüzde 27,1, Biraz başarılı yüzde 45,6, Pek başarılı değil yüzde 17,1, Hiç başarılı değil yüzde 10,2.Tepki oyları yükselişteAKP'nin "kredileri" konusunda yapılan yorumları ANAR'in araştırması doğrulamaktadır. Hükümet daha bir aylık dönemin sonunda "kredi" kaybına uğramıştır.Araştırmada "bugün seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz" sorusu da soruluyor. Bu soruya verilen cevapların oranları ve bir ay önce yapılmış araştırmaya göre farkları da şöyle çıkıyor:AKP Yüzde 34,7 -5,2CHP Yüzde 14,9 -0,7Genç P. Yüzde 5,9 +0,3MHP Yüzde 5,8 +1,1DYP Yüzde 5,0 -0,2DEHAP Yüzde 4,6 -1,4ANAP Yüzde 2,1 - 0,5Diğer Yüzde 6,0 - 0,2Kararsız Yüzde 9,6 ------Hiçbiri Yüzde 11,4 -2,1Bir ay içinde AKP'ye oy vereceğini söyleyenlerin oranı yüzde 5 aşağıya inerken, yeniden yüzde 10'a yaklaşan bir kararsız grubu ortaya çıkmıştır. "Hiçbiri" diyenlerle birlikte bu "tepkili" grup yüzde 21'e ulaşmaktadır.Seçmene dikkat!..AKP'ye seçimin hemen sonrasında "kredi" açanların önemli bölümü bu kredileri geri çekmiştir.CHP'de ise "Kemal Derviş" farkının hemen eridiğini söylemek doğru olabilir.Bunlar, ilk ayın eğilimleridir. Bundan sonra, siyasiler bu eğilimlere bakarken "seçime daha çok var" diye düşünebilirler. Ama kamuoyu hassasiyetlerini asıl buradan izlemek ve gereğini yapmak durumundadırlar. Bunu yapmayanların, araştırmalara inanmayanların durumu bellidir.

Devamını Oku

Bir yıl, bin yıl

30 Aralık 2002

Milenyum dönüşüne tanık olunca yıllarla ilgili bakış açılarımız da değişti. Önceden en büyük yıl grubu olarak 4 yıl ve 5 yıl görülürdü. Hükümetler 4 yılda bir değişirdi ve 5 yıllık kalkınma planları yapılırdı. Bir "milenyum" devirince yıllarla ilgili vizyonumuz da büyüdü. Artık 8 yıl sonradan, 10 yıl sonradan, hatta 30 yıl sonradan konuşuyoruz.Kimdi o zenginler?Bin yıl önce, yani İsa'dan Sonra 1000 yılında, insanlar hangi aşamada ve hangi yılda olduklarının da farkında değillerdi. Kuşkusuz bin yıl sonrasını hayal bile edemiyorlardı.Bu hayaller her zaman çok dar bir kesimin uğraşı olmuştur. Zaman zaman "entel" diye iyice aşağılanan, "entelektüel" sözcüğünün "bir işe yaramaz" anlamında kullanılmasına aldırmadan, bugüne ve geleceğe bakan; düşünen, yorumlayan, anlamaya çalışan bir küçük kesim insan aynı uğraşı içinde olmuştur.Son bin yıl boyunca Venedik'te yaşamış olan yüzlerce yazarın, sanatçının ve düşünürün adı bir şekilde günümüze ulaşmıştır. Ama aynı bin yıl içinde Venedik'in en zenginleri olmuş binlerce insanın hiçbirinin adı kalmamıştır.Zaman haindir...Fransız İhtilali'nin açtığı yollardan bütün Batı'da yüzlerce, binlerce düşünür ve "entelektüel" geleceğin dünyasını kurabilmek için yaşadıkları dünyanın her şeyini anlamaya çalışmışlardır.Bunların hepsinin adları bir yerlerde yazılıdır. 1789 yılında Paris'in en zenginlerinin adları silinmiştir.Zaman çok haindir. Bir yıl bile haindir. Bin yıl daha da haindir.1827 yılında İngiliz Wilson yüksek atlamada 1 metre 57 santime ulaşınca bu haberi alabilen herkes heyecanlanmıştır.Bundan 166 yıl sonra ise Kübalı Sotomayor tam 2 metre 45 santim atlamıştır. Yaklaşık bir metre daha yükseğe.Bir yıl kısadır ama...Yüzmede ilk büyük heyecanı yaratan rekor 1896'da Macar Hajos tarafından kırılmıştır. Hajos 100 metreyi 1 dakika 22 saniyede yüzünce, bu haberi duyabilen herkes hayrete düşmüştür.Ve bundan yüz yıl sonra Rus Popov 100 metreyi 48.21 saniyede yüzmüştür. Yani yan yana yüzselerdi Hajos daha havuzun üçte birini aşmadan Popov sudan çıkıyor olacaktı.Zaman gerçekten haindir ve bugüne kadar zamana egemen olabilen çıkmamıştır.Bir yıl çok küçük bir zaman aralığının ölçüsüdür. Ama içinde yaşayanlar için değil. O bir yılın her günü, her günün her saati ve bazen dakikalar bile bir insan hayatının değişmesi için yeterlidir.2002'nin son gününde, 2003'ün mümkünse savaşsız, herkes için daha iyi olmasını diliyoruz. Dilemek dışında şu anda yapılacak başka bir şey de yok.

Devamını Oku

Taraf olmak

29 Aralık 2002

Bazı savaşlar "kolay" savaşlardır. Bir tarafı açık seçik "haklı" bulabilmek, bir tarafı yine böyle "mağdur" ilan edip onun kazanmasını istemek insana rahatlık verir.Bu açıdan en zor savaşlardan biri ABD-Irak savaşı olacak...Bütün savaşlarda insanlar ölür. Bu savaşta da Amerikalı genç insanlar, Iraklı masum insanlar ölecek. Bunların tümü için üzülmek en insani tepkidir.Ama iki taraftan birinin kazanmasını istemek bu savaşa karşı tavrını belirleyecek insanların karşısındaki en zor mesele.Petrol!İki taraftan biri ABD ve yakın müttefiki İngiltere'dir. ABD Başkanı Bush işi, Irak ve Saddam Hüseyin meselesini neredeyse kendi "kişisel" meselesiymiş gibi göstermeye kadar vardırmıştır.Tabii bu savaşın arkasında Ortadoğu petrol yataklarının güvenliği bulunmaktadır.Unutulmamalıdır ki, Afganistan'daki radikaller New York'un göbeğindeki ikiz kulelere saldırıldığı ana kadar dünyanın büyük bir çoğunluğu için "yarı folklorik" bir meseleydi.Saddam Hüseyin de, silahlarıyla, inadıyla, Ortadoğu petrollerinin "güvenli bir geleceğe" sahip olmasının önündeki en büyük engeldir.Irak...Amerika'nın dev savaş makinesinin Irak halkının üzerine çullanması milyonlarca insanı rahatsız ediyor.Bu tedirginlik de zaman zaman Saddam Hüseyin ile ilgili gerçekleri unutturuyor.Irak Ortadoğu'nun en önemli petrol üreticilerinden biri, 23 milyon nüfusuyla ve büyük petrol geliriyle Türkiye'den daha zengin olması gereken bir ülke. Kişi başına geliri 2.500 Amerikan Doları (satınalma gücü paritesiyle).Ve bu gelir en küçük bir şekilde Irak halkının refahına yansımıyor. Irak halkının durumu ortadadır:Erkeklerin yüzde 45'i, kadınların yüzde 77'si okuma yazma bilmez...Okul çağındaki çocukların yarısı okula gitmektedir...Yeni doğmuş her bin çocuktan 92'si bir yaşına gelmeden ölmektedir. Bu oran Ortadoğu'nun en büyük imkânsızlıklar içinde varolmaya çalışan ve sürekli savaşan ülkesi Filistin'de bile 24'tür.Her Iraklı'nın ulaşmayı umut ettiği en uzun ömür yaş 58 yaştır. Bu, Filistin'de bile 72 yaştır.Her bin Iraklı'ya yarım doktor düşmektedir. Yani her 2000 Iraklı'nın sağlığıyla ilgilenebilecek sadece 1 doktor vardır.Bu oran Türkiye'de bin kişiye 1,2 doktordur. Avrupa ülkelerinde ise 4.Saddam!..Büyük petrol gelirine rağmen halkını en fakir, en cahil, en sağlıksız ortamda yaşatan Saddam Hüseyin 1979'da Devlet Başkanı olmuştu, 1994'ten beri de hem Devlet Başkanı hem Başbakan'dır.Diğer unvanlarını da sıralayalım: Mareşal, Başkomutan, Devrim Komuta Konseyi Başkanı, Baas Partisi Genel Sekreteri...Irak'ın petrol gelirleri İran savaşına harcanmıştır, Kuveyt savaşına harcanmıştır, şimdi de Amerikan savaşına karşı hazırlanmak için harcanmaktadır.Saddam Hüseyin Irak halkını 22 yıldır sadece savaştırmaktadır. 1988'de Halepçe'de kimyasal silahlar kullanılarak binlerce Kürt'ün katledildiğini de dünya unutmamıştır.Bunları bilenlerin ve izleyenlerin bu savaşta kendilerini "masumlar" dışındaki bir tarafta hissedebilmeleri gerçekten çok güç.

Devamını Oku

Akıl var akıl var

28 Aralık 2002

Dervişin biri devesini iyice yüklemiş, önüne geçmiş, çekerek yürüyordu. Devenin iki yanında iki koca çuval asılıydı, öyle kocaman çuvallardı ki böyle yüklere alışkın olması gereken deve bile zorlanıyordu.Bir ara soluklanmak için durdular, bir gölgeye oturdular. O sırada dervişin yanına bir adam yaklaştı, sohbete başladı.Nereden gelip nereye gittiğini sordu. Sonra da devesinin yükünü sordu.Derviş söyledi:"Çuvalların birinde buğday var diğerinde ise kum..."Adam şaşırdı:"Neden kum?""Çünkü tek tarafında buğday yüklüyken daha fazla zorlanıyor, yürümesini şaşırıyor. Bu yüzden aynı ağırlıkta kumu da başka bir çuvala doldurup öteki yanına astım..."Adam bir an düşünmüş ve şöyle demiş:"Öyle yapacağına buğdayı iki çuvala bölseydin de, zavallı deve iki katı ağırlık taşımak zorunda kalmasaydı..."Bu kez düşünme sırası dervişe gelmiş. Düşünmüş, düşünmüş sonra konuşmuş:"Gerçekten haklısın, boşu boşuna hayvana o kadar eziyet etmişim..."Sonra da tekrar adama dönmüş:"Sen bu kadar akıllı olduğuna göre bu köyün bilgesi olmalısın...""Hayır"demiş adam, "Ben de bu fakir köyde yaşayan bir çiftçiyim..."Dervişin soruları devam etmiş:"Peki senin kaç deven var?""Benim hiç devem yok...""Peki kaç eşeğin var?""Bir tek garip bir eşeğim var...""Toprağın ne büyüklükte?""Bu köydeki herkesin birer küçük parça toprağı vardır. Benim de küçük bir toprağım var, burada yetiştirdiklerimle kendimin ve ailemin karnını ancak doyuruyorum..."Derviş yine düşünceye dalmış, sonra sormuş:"Demin bana söylediğinden ben senin akıllı bir adam olduğunu sanmıştım..."Adam biraz bozularak, "tabii ki akıllıyım" diye cevap vermiş.Derviş sözünü tamamlamış:"Bu nasıl akıldır ki kendine hiçbir faydan yok... Ne deven var ne de doğru dürüst bir eşeğin... Küçük toprağınla yarı aç yarı tok yaşıyorsun... Senin kendine faydası olmayan aklının bana ne faydası olacak ki... Haydi git yoluna... Ben senin aklına uymayacağım, devem de buğdayla birlikte kumu taşımaya devam edecek... Korkarım senin bu aklına uyarsam ben de senin durumuna düşerim..."Bu hikâyeden şu sonuçlar çıkarılabilir:Kendi aklın varsa önce kendine faydalı ol. Dervişin söylediği gibi, kendine faydası olmayan akıl başkasına da faydalı olamaz...Akıllıca bir söz nereden gelirse gelsin, ondan faydalanmaya bak, o aklın fikrin sahibi kendine faydası olmayan biri olsa da fikri senin için faydalı olabilir...Fikrin kimden geldiğine değil kendisine bak...

Devamını Oku

Turnusol kağıdı

28 Aralık 2002

Bir söz vardır, "Bir insanı gerçek yönleriyle seyahatte, hapiste ve askerlikte tanırsın" diye. Bu söz herhalde yüz yıllık olmalı. Söylendiği zaman en önemli üç toplumsal faaliyet bunlardı. Zaman içinde bu "durum"lara başkaları da eklenebilir.Bir de kimyada kullanılan "turnusol kağıdı" diye bir kağıt vardır. Herhangi bir sıvı bu kağıda değdi mi asit mi, baz mı, "gerçek yüzü" neyse, ortaya çıkar.İnsan hayatlarında da bazı "turnusol kağıtları" vardır. Bunlar öyle anlardır ki, ya insanın insan olarak "yıldızı parlar" ve "gerçek insan" olur ya da çevredekilere, onu izleyenlere "bu da fos çıktı" dedirtir.Birkaç gündür AKP önemli bir sınav veriyor. Bu sınav "İhale Yasası" sınavıdır. Ve AKP'liler "çakmanın" sınırına gelmiş durumdadır."Milli ayıp" ı çok mu sevdik!?Bu yasa, birçok başka önemli yasa gibi "dışarıdan" gelen baskılarla hazırlanmış ve uygulanması istenen bir yasadır.Bu yasanın kaynağında bir "milli ayıp" vardır. Bu ayıp da herkesin bildiği bir ayıptır:Kamu ihalelerinde partilileri, eşleri dostları, akrabaları kayırmak bütün siyasi iktidarların önemli bir alışkanlığı olmuştur. Bu ihaleler sayesinde seçim kampanyaları yapılır, partiler finanse edilir. Ve yine bu sistem nedeniyle "kamu", yani "devlet", yani Türk halkının tümünün parası "yönlendirilir". Yani istenilen kişilere doğru gider. Böylece her yeni iktidar döneminin "yeni zenginleri" ortaya çıkar. Bu sistem, Türk devletinin bir süre önce iflas eşiğine gelmesinin nedenlerinden biridir ve aynı zamanda doğru dürüst iş yapmak isteyen herkes için de şikâyet konusudur.Bugünkü sistem gerçekten "milli ayıptır", çünkü bütün dünyada "yolsuzluk" listelerinde Türkiye'nin en önde yer almasının nedenidir.Mecburi görevİşte bu sistemi değiştirmek için, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın baskılarıyla yeni bir ihale yasası için hazırlık yapılmıştır. Ancak geçen iktidar (DSP-MHP-ANAP koalisyonu) bir türlü bu yasayı "tamamına erdirememiştir".Bu "mecburi" görev ertelene ertelene sonunda AKP hükümetine kalmıştır. Ve AKP kurmaylarının eli bir türlü bu işe gitmemektedir. Ünce "üçüncü derecede akrabalar" tam anlamıyla "kurtarılarak" yasa delinmeye çalışılmış, sonra işler tümüyle karışmıştır.Ertelemek ne demekAKP eğer hemen aklını başına toplayıp bu yasa konusunda gereğini yapmazsa, kendi kendini "şaibe" altına sokacaktır.İhale Yasası'nı ertelemek demek "ben bir süre daha eski usullerle çalışayım" demektir, bu da "bir süre kendi zenginlerimi yaratayım, sonra duruma bakarız" anlamına gelir.Siyasi hayatta "turnusol kağıdı nın ne zaman insanın önüne çıkacağı belli olmaz. Marifet çıktığı anda bunu görüp "bozulmaya" karşı tedbir almaktır. Yoksa "turnusol kağıdı" insanların, partilerin, kurumların gerçekte ne olduklarını bir anda gösterir.

Devamını Oku

Hep aynı tiyatro

26 Aralık 2002

Her siyasi iktidar değişikliğinde benzer olaylar yaşanır. Yeni iktidar olanlar, ellerindeki iktidarın gücünün sağladığı imkânları zaman içinde farkederler, öğrenirler.O zamana kadar ortalıkta "halisane" niyetler, projeler uçuşup durur. Sonra "gerçekler" saklandıklan yerlerden görünmeye başlarlar.Bu "gerçeklerin" bir bölümü bürokrat kılığındadır ve sürekli olarak hangi işlerin yapılmasının imkânsız olduğunu anlatırlar. Dosyalan da sağlamdır, hangi iş söz konusu ise o işin yapılmasının mümkün olmadığına ilişkin delilleri de sağlamdır."Gerçeği" gösterirlerSonra aynı kişiler "yol yordam" göstermeye başlarlar. Gösterdikleri "yol yordam", iktidar imkânlarının tanıtılmasıdır. Eldeki güçlerin sergilenmesidir.iktidar sahipleri bu süreç içinde güçlerini daha iyi tanırlar. Bir yasaya yapılacak küçük bir ekin, bir yönetmelikte yapılacak küçük bir değişikliğin sonuçlarını öğreniler.Bu yasa ve yönetmelik değişikliklerinin kendi ellerinde olduğunu kavrarlar. Bir kamu kuruluşunun bir kararının onlarca kişiyi nasıl zengin edebileceğini, aynı zamanda da nasıl mahvedebileceğim örnekleriyle görürler."Dostlar" çoğalır...Bu arada "Siz büyüksünüz, hep sizi bekledik"kitlesi de başta İstanbul olmak üzere, ellerinde çantalarıyla Ankara uçaklarını doldurur, iktidarın yeni sahipleri, bir hafta önce telefonuna çıkması mümkün olmayan insanların, gözlerinde sahte bir hayranlık ve saygı ifadesiyle karşılarında durduklarını izlerler. Böylece güçlerinin biraz daha farkına varırlar.Adı çeşitli nedenlerle "iktidara yakın" ya da "hükümette yakınları var" a çıkmış insanlar da bu ilgiden nasiplerini alırlar. İktidarın yakınına sokulmak isteyen her tür insan bu kişileri bulur, önce onlara yaklaşır.Hatta eski iktidara "muhalif yeni iktidara "yakın" görünen ya da öyle zannedilen gazeteciler bile özel ilgi konusu olurlar. Olmadık insanlar bu gazetecilere dertlerini anlatırlar ve bu dertlerin iktidar sahiplerinin kulaklarına ulaşmasını umarlar.Yeni iktidarların yerleşmesi, yerlerini ısıtması sürecinde bu oyun böyle oynanır. Aktörlerin çoğu zaten aynı kişilerdir, bir önceki iktidar yerleşirken de aynı rolleri oynamışlardır.Dolduruşa gelinirseBu "tiyatro" ve "sahne düzenini" bilmeyen acemi siyasiler oyunun başlarında bütün "dolduruşlara" çok açıktırlar. Sonra onlar da ikinci aşamaya geçer, yani "asıl güç bende ve ben bu gücü istediğim gibi kullanırım" aşamasına...İşte o zaman da kendiliğinden üçüncü aşamaya geçilir. Bu aşamada iktidar, iktidardan düşme sürecine girer. Daha önce kapıda bekleyenler, bundan sonraki iktidar alternatifine göre hazırlıklara, yeni arayışlara geçerler.Ve en son aşama da, neler olduğunu çok fazla anlamadan tepetaklak yuvarlanmaktır.Bu oyun böylece tekrarlanır durur.

Devamını Oku

Ekonomik fatura

26 Aralık 2002

Savaşta ölenler olacak, yaralananlar olacak, evlerini kaybedenler olacak. Savaştan sonra daha güçlü olanlar olacak, her şeylerini kaybetmişler olacak... "Pirus zaferi" diye çok eski bir deyim vardır. Bu hikâyede iki ordu savaşır ve iki taraf birbirini yok eder. Bir tek Pirus ayakta kalır, ama onun da ne ordusu ne de tek bir insanı kalmıştır. Pirus bir "zafer" kazanmıştır, ama her şeyini kaybetmiştir... Bu deyim aslında hiçbir savaşın mutlak galibi olamayacağını anlatmak için de kullanılır. Bir savaş kazanırsınız ama o kadar çok şey kaybetmişsinizdir ki kendinizi "zafer" kazanmış hissedemezsiniz.Özal başaramamıştıİkinci Irak savaşı, mucizevi bir gelişmeolmazsa kesinleşmiş ve Türkiye'nin henüz belirsiz ölçülerde olmakla birlikte, savaşın içinde yer alması kaçınılmaz hale gelmiştir.Bu savaşın, yeni yeni soluk almaya başlamış olan Türk ekonomisi üzerindeki hemen görünür olan ve sonradan görünecek etkileri hesaplanmaya çalışılıyor. Birinci Irak savaşında, Türkiye'nin önemli bir ticari partnerini kaybetmesi dolayısıyla uğradığı zarar bilinmektedir. Bu zararın karşılanmasını, o dönemin "kararlı müttefik" başbakanı Özal sağlayamamıştı.ikinci Irak savaşıyla birlikte ilk akla gelen kayıp bu yılın turizm gelirleridir. Geçen savaştan sonra bile, yani Türkiye çatışma bölgelerine çok uzak olduğu halde, turizmin tekrar toparlanması birkaç yıl almıştır.Savaş ortamında bütün yatırımlar duracaktır. Hiç kimse önünü görmeden yatırım yapmak, çalışan sayısını artırmak istemez.Döviz fiyatları da kaçınılmaz olarak yukarıya çıkacaktır. Eğer savaş kısa sürer ve halk arasında herhangi bir psikolojik tepki görülmezse de Amerikan Dolan'nın 2 milyon liraya yaklaşması beklenmektedir.Aynı şekilde faizler de yükselecektir. Seçim öncesinde yüzde 64 olan faizler, seçimden sonraki iyimser hava içinde yüzde 55'e kadar inmişti. Savaş ortamıyla birlikte faizlerin tekrar yüzde 65 ve üzerine çıkması öncelikle Hazine'yi borçlar açısından sıkıştıracaktır.Bunun yanında petrol fiyatları da hemen artmıştır. Bu artışın devam etmesi durumunda Türkiye'nin ek yükü 2 milyar dolara kadar çıkabilecektir.Ne kadar kısa, o kadar iyiGörünmeyen bir "savaş etkisi" de ihracatta ortaya çıkacaktır. Savaş bölgesi olan bir ülkeye "mal bakmaya" gitmeye hevesli olanlar kuşkusuz fazla olmayacaktır, özellikle Batılı alıcılar, "daha güvenli" yollardan gelecek mal almayı tercih edeceklerdir. Bu da ihracat ürünlerinin fiyatlarında zorunlu düşmelere neden olacaktır.Bunların yanında savaşın en temel psikolojik etkilerinden biri olan "tüketimin düşmesi" yaşanacaktır. Siyasi yorumlar ne olursa olsun, savaş sonrasına dair senaryolar ne kadar iyimser olursa olsun, insanların temel içgüdülerinden biri böyle dönemlerde mümkün olduğu kadar harcama yapmamak, sadece temel maddelerle yetinmektir.Bunlar savaşın ekonomi üzerindeki en hızlı etkileri olarak kuşkusuz bilinmektedir. Eğer bu savaş bazı senaryoların dediği gibi bir ay içinde sona erer ve hemen hedeflenen "güvenli" döneme geçilirse Türk ekonomisindeki "savaş etkileri" daha kısıtlı olur, savaşın getireceği zararlar daha çabuk ve "ucuza" onarılabilir.“Köşe yazarlarları” ‘bir öneri...’Önceki gün, asıl meslekleri gazetecilik olmayan, ticari ya da şirket faaliyetlerinin "yanında" köşe yazıları yazanlarla ilgili bir gözlemde bulunmuştuk. Batı basınında "asıl" işleri farklı olan, ticari faaliyet içinde olanlar ancak "konuk yazar" olurlar. Türkiye'de asıl işleri bankacılık, şirket yöneticiliği, ya da sahipliği olanların aynı zamanda köşe yazarı olmaları "abartılı" bir hal almaya başlamıştır.Bu konuda şöyle bir öneri geldi: Asıl işleri şirket yöneticiliği olanlar yine yazsınlar, düzenli köşe yazarı olsunlar, ama adlarının altin-da "asıl" işleri yazılsın. Örneğin "mali müşavir", "filanca holding yönetim kurulu üyesi", "filanca şirket yönetim kurulu başkanı", "falanca kuruluşun sahibi”gibi. Bunu önerenler, böylece okuyucunun da okuduklarını belli bir süzgeçten geçirme imkânına sahip olacağını savunuyor.

Devamını Oku