Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu, ANAP mensubu olarak da bakanlık görevi yapmış, bazı çıkışlarıyla tartışmalar yaratmış bir siyasetçidir.ANAP'ta "hayat" kalmadığını zamanında farkederek AKP'ye katıldı, belki başka bir partiye hatta CHP'ye de katılabilirdi, ama kader öyle tecelli etti ve Mumcu şimdi AKP'li bir bakan.Erkan Mumcu'nun son açıklaması, önümüzdeki yıl ders kitaplarının öğrencilere bedava verileceğine ilişkin. Mumcu, uygulamanın önce ilköğretimde başlayacağını, sonra diğer kurumlara yayılacağını söyledi.Veliler olmasa...Bu fikir, elbette ilk bakışta olumlu gelebilir. Ders kitapları, diğer bütün temel ürünler gibi fiyatları sürekli artan, öğrenci velilerini bunaltan bir harcama kalemidir.Ancak şu anda başka bir gerçek vardır. Devletin ilköğretim okullarında halen hem derslik hem öğretmen açığı bulunmaktadır.Bunun yanında ödenek yetersizlikleri dolayısıyla büyük kentlerin merkezlerindeki okullarda bile, binaların bakımı, kışın yakıt alınabilmesi ve onarımlar için çeşitli yöntemlerle velilerden para alınmaktadır.Her yıl, eğitim döneminin başladığı günlerde bu konular gündeme gelir. Okulların yöneticileri velilerden para istediklerini bazen inkâr eder bazen de "Ne yapalım kömür paramız yok" diye dertlerini anlatmaya çalışırlar. Veliler de çeşitli mercilere şikâyette bulunurlar ama bu arada öğretim yılı başlar ve tartışmalar ister istemez bir sonraki yıla kadar kesilir.Bakanlığın üzerindeki tüm görevleri yerine getirebilecek bütçe imkânlarından yoksun olduğu bilinmektedir. Üstelik bütçe içinde milli eğitime aynlan pay sürekli düşmektedir. Bu, genel gerçektir.Bunun yanında okullarda eğitim kalitesi meselesi de hem öğretmen hem derslik eksikliklerine de bağlı olarak yaygın bir sorun olarak ortadadır.Kısacası, Bakanlığın asıl sorunlara çözüm üretmek için yeterli parası yoktur. Eğitim ihtiyacı karşılanması gereken genç nüfusun hızlı artışı, maddi ihtiyaçları katlayarak artırmaktadır.Bu durumda, ders kitabı fiyatlarına ilişkin bir çalışma yapmak, bu alandaki uzman yayın kuruluşlarıyla belli anlaşmalara giderek ders kitaplarının biraz daha ucuzlatma imkânlarını araştırmak kuşkusuz bu bakanlığın görevidir.Hizmet mi, gösteriş mi?Bakan Mumcu, "gösterişli" ve "ses getirecek" çıkışlarıyla dikkat toplamayı bilir. Bir süre önce YÖK ile ilgili "yarım" ama "sert" çıkışı ile ortalığı karıştırmayı ve YÖK sorununun çözüme yönelik bir şekilde tartışılması yolunu tıkamayı başarmıştı.Bedava ders kitabı projesini ortaya atarken de önceden belli bir hesap kitap yapılmadığı bellidir. Önümüzdeki yıl belki gösteri olarak bazı okullarda bedava kitap dağıtılır, fotoğraflar çekilir, televizyonların ana haberlerinde görüntüler yer alır ve büyük olasılıkla Bakan maddi imkânlar dolayısıyla kısmi bir başlangıç yapabildiklerini, projenin giderek tamamlanacağını açıklar. Sonra yine konu unutulur ve zaten o arada Milli Eğitim Bakanı değişmiş de olabilir.
Dünyanın en geri yörelerindeki bitmez tükenmez kabile çatışmaları dışında, en eski ve en uzun yaşanan uluslararası sorun olarak bir tek Kıbrıs kalmıştır.Fransa ile Almanya 19'uncu ve 20'nci yüzyıllarda defalarca savaştılar. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda yaşadığı maddi ve manevi yıkımın arasından Hitler'i yaratan Almanya ile Fransa, tekrar ölüm-kalım savaşı yaptı.1945'te galip taraf olmasına rağmen Fransa'daki Almanya tedirginliği kolay sona ermedi. İki ülke birbirlerinin milyonlarca gencini öldürmüştü. Buna rağmen 1962'de Paris'te iki ülke Elysee Anlaşması diye bilinen anlaşmaya imza attılar. Bunun anlamı geriye dönük bütün "hesapların kapatılması" ve iki ülkenin bundan böyle her alanda yakın işbirliği yapmasıydı.Avrupa istedi, başardıAnlaşmanın 40'inci yıldönümü bu hafta kutlanacak. Bu anlaşma Avrupa'nın bir barış kıtası olmasını sağladı ve Avrupa Birliği'nin bir anlamda temeli oldu.Yüz yıl önce bir avuç toprak parçası alabilmek için iki taraftan on binlerce insan ölüyordu. Bugün ise iki ülkenin arasında fiilen sınır bile kalmadı.Yüz elli yıl sürekli savaşmış olan iki ülke, son savaşın üzerinden 17 yıl geçtikten sonra bütün öfkeleri geçmişte bırakmayı başardı.Kıbrıs'a gelelim...Yunanlı şahinlerin 1950'li ve 60'lı yıllarda yarattıkları sorunlar yüzünden çok kan döküldü ve olaylar 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına kadar uzandı.30 yıl sonra bütün uluslararası toplum ve kurumlar "Artık bu işi çözün" diyor. Çünkü Avrupa'nın içinde askeri boyutları olan tek sorun Kıbrıs'tır.Denktaş'tan istenen ne?Kıbrıs Türk toplumunun içinde aynı yönde görüşleri olanları kasteden Rauf Denktaş ise "Hançerlendim" diyor, Denktaş'ın en büyük demagojisi de "Annan planını bu haliyle imzalamam" sözüdür. Hiç kimse Denktaş'a "bu haliyle imzala" demiyor; "otur, pazarlık et, Rum tarafının oyunlarını boşa çıkar, teşhir et, Türk toplumu için güvenceleri al, ama sonunda uzlaş" diyor.Kıbrıs Rum tarafı siyasi, diplomatik ve ekonomik açılardan Türk tarafına göre çok fazla mesafe almış durumdadır. 30 yıldır Türk toplumunun başında Rauf Denktaş vardır. Bu 30 yıl boyunca Rum tarafı her bakımdan ilerlemiştir. Denktaş hâlâ bunu gizlemeye, Kıbrıs Türk toplumunun yeterince ilerlememiş olmasının sorumluluğundan kurtulmaya çalışmaktadır.Kim kimi, ne için?..Denktaş farklı görüşlerin olmadığı, her farklı sesin "milli davaya ihanet" diye susturulduğu bir ortamda siyaset yapmıştır. 30 yıldır bu rahatlığı yaşamıştır ve ilk kez farklı düşüncelerle karşılaşınca "hançerlendim" demektedir.Kıbrıs Türk toplumu artık Rauf Denktaş'ın "dikensiz gül bahçesi" değildir. İnsanlar "30 yıldır ne yaptın?" diye sorabilmektedir. O zaman da "asıl kim kimi, ne için hançerlemiş" sorusu da sorulacaktır.
Molla Camî'nin 500 yıl önce yazdığı hikâyelerden birinde bugüne çok fazla "dokunan" bir olay anlatılmaktadır.Hint hükümdarı Bağdat Halifesi'ne bir takım hediyelerle birlikte bir de bilgin gönderir. Mektubunda bu bilginin becerileri anlatılmakta ve kendisini dinlemesi önerilmektedir.Bağdat Halifesi bilgini yanına çağırtır, "Anlat bakalım" der.Bilgin iki önemli buluş yaptığını anlatır: "Bunlar sadece büyük hükümdarlara, halifelere yakışan şeylerdir" der.Halife meraklanır, "Nedir bunlar?" diye sorar.Bilgin açıklar:"Birincisi bir boyadır. Ak saça ben kendi usullerimle sürer kara yaparım. Bir daha da saçlar aklaşmaz, yıkanınca boya çıkmaz, hep kara kalır...İkincisi bir macundur. Yemek yedikten önce ve sonra bu macundan birer parmak yenildiği zaman, ne kadar yenirse yensin, ne kadar baharat kullanılırsa kullanılsın mide hiç rahatsız olmaz... Bunu kullanan istediği kadar yer içer...İşte bu yüzden bu buluşlarım hükümdarlara, halifelere yakışan şeylerdir..."Bağdat Halifesi biraz düşündü ve şöyle dedi:"Hükümdarının mektubunu okuyunca ben de seni insanlığa faydası olmuş bir bilgin sanmıştım.O saç boyası, bir sahtekârlıktır. Saçı beyazlamış insana o beyaz saç eğer yaptığı iyi işlerin yansıması ise yakışır. Beyaz saç aydınlığın, nurun rengidir.Eğer ki bir ihtiyar o beyaz saçının değerini ve anlamını bilmez, onu senin boyanla kara yaparsa o, hayatını boşa geçirmiş bir ihtiyardır. Çünkü ihtiyarlıktan sonra gençliğin tekrar geleceğini sanmaktadır.Macununa gelince... Aklı başında bir insan oburluktan, mideyi gereksiz yere doldurmaktan hoşlanmaz. Ben de oburlardan, tok olduğu halde yemeye devam edenlerden hoşlanmam.Açlık vücudun bir zaafıdır, onun ilacı da itidalle yemek, doyunca sofradan kalkmaktır. Oburluk ise bir hastalıktır ve sadece sofrada değil bütün hayatta insanın başına dert açan açgözlülük hastalığıdır..."Molla Camî'nin aktardığına göre, Bağdat Halifesi bilgini boyası ve macunuyla birlikte hemen evine göndermiş...Molla Camî bir mesnevisinde (yine 500 yıl önce) en çok beğendiği atasözlerini şöyle sıralar:Tecrübe görmüş, dünyayı bilmiş insanların sözleri pek hoştur, en hoşları da çok zamanı aşıp bize yadigâr kalmıştır.Mesela:Dövüş ve savaş seyirciye kolay gelir...Mesela:Yılanın yavrusu yılandan başka bir şey olmaz...Mesela:Sağlıkta hoşa gitmeyen şeylerin hastalıkta nasıl olacağını kendin bir düşün...Mesela:Nergis çiçeği bakarken hoştur, tadarsan çok acıdır...Mesela:İşlenmiş bir günahı halktan gizlemek, olmamış bir şeyi söylemekten daha iyidir...Molla Camî'nin en çok sevdiği atasözlerinden sonuncusu ise her döneme fazlasıyla uyuyor:Hükümdar ateşe benzer ve ateş tabiatı gereği yakıcıdır. Senin kuvvetin fil, karakterin arslan gibi olsa bile ateşe karşı yiğitlik taslama, yanarsın.
Amerikalı yetkililere üsler ve limanların incelenmesi izninden sonra Ankara'daki "trafik" biraz daha hızlandı.ABD Büyükelçisi önde gelen işadamlarından sonra CHP'ye de giderek "bir şeyler" anlattı.Anlatılanlara ilişkin bazı kırıntılar ortaya çıktı. ABD temsilcileri özetle diyorlar ki: Türkiye, Irak savaşında kuzey cephesinin açılabilmesi için tam destek sağlasın, göreceği bütün maddi zararlar ABD tarafından karşılanacaktır.Son aşamanın eşiğindeKuşkusuz karşılanma yolları da yetkililere anlatılıyordur. Ama şu anda Ankara tarafından ortaya konulmuş olan zarar rakamları da değişiyor. Amerikalıların yaptığı tahminin 5-9 milyar dolar arasında olduğu kulaklara söylendi. Türkiye'ye bu ölçüde bir desteğin sağlanması için her şeyin hazır olduğu teminatının verildiği de konuşuluyor.Bu hafta sonunda en üst düzey Amerikalı askeri yetkililer Ankara'ya gelecek ve Türk Genelkurmayı ile görüşecek.Bu aşamada bu yoğun trafiğin "askeri" açılarda düğümlendiği sonucuna varılabilir. Bu da "inceleme izni"ni bir siyasi irade ifadesi olarak kabul edenlerin haklı olduğunu göstermektedir.Amerika, artık "ara çözüm" önerileriyle pazarlıkların bitmesini ve Türkiye'nin açık olarak askeri operasyonun yanında yer alma kararını vermesini istemektedir. Washington kaynaklı haberler, önemli Amerikan gazetelerinde çıkan yorumlar son aşamaya gelindiğini gösteriyor.Bağımlılığın bedeli...Amerikan dış politikasının çok kolay bir şekilde, hele Bush tarzı bir yönetimle "Ya benden yanaşın ya da karşımdasın" noktasına gelebildiği, bundan önceki deneyimlerden bilinmektedir.Avrupa, İngiltere hariç, savaş istemiyor. Türkiye savaş istemiyor.Ve bu savaşın, maddi yanlarının ötesinde "manevi" yanlarıyla, örneğin Kuzey Irak meselesiyle ilgili pek fazla açıklık da bulunmuyor.Askeri hazırlıklar açısından bakıldığında Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin harekete geçebilir hale gelmesi için daha bir aya yakın bir süre bulunuyor. Bu sürenin uzayıp uzamaması da önemli ölçüde Türkiye'nin alacağı tavra bağlıdır.Batılı hükümetler savaşla ilgili çok açık kararlar aldılar ve ilan ettiler. Ama Türkiye bir türlü karar alamıyor.Ekonomik bağımlılığın getirdiği bu sıkıntıdan kurtulmak da hiç kolay olmayacak.Ara Güler'in 100 Yüz'üAra Güler'in şu sözünü duyunca (25 yıl kadar önceydi) şaşırmıştım ve anlamamıştım, sonradan anladım: "Fotoğraf makineyle çekilmez, gözle çekilir, baktığını sen görürsün, gördüğünü çekmişsin demektir. Göz çekmezse makine çekmez."Ara Güler'in, Türk düşünce, kültür ve yazı hayatına ömürlerini vermiş 100 kişinin portresinden oluşan kitabı, "fotoğraf gözle cekilir"in belgesi. Bu insanlara bakınca aydın olmanın zorluklan da görülüyor, son 40 yılda Türkiye'nin macerası da...ikinci fotoğraf Sait Faik: Ölüm yaşı 48... Melih Cevdet Anday'ın ve Memet Fuat'ın fotoğraflarının yanında sadece doğum tarihleri var, çünkü kitap çıktıktan sonra öldüler... 39'uncu sayfada Oğuz Atay, ölüm yaşı 43... Orhan Veli: ölüm yaşı 36... Orhan Kemal: ölüm yaşı 56...Ve Onat Kutlar: Öldürülme yaşı 59... Ve Uğur Mumcu: öldürülme yaşı 51...Ara Güler'in "100 Yüz"üne bakarken her yüz; binlerce, on binlerce kelimeyi, duyguyu, düşünceyi canlandırıyor.Ara ağabeyin gözlerinin derinliği her "yüz" de bir başka şekil alıyor.Ara Güler: 100 Yüz, Yapı Kredi Yayınları.
Adam hiç yüzmemiştir, denizin sığ köşelerinde biraz ıslanmıştır, çimivermiştir... Sonra bir gün yüzenleri izler, "Ne var ki yüzmede, bir sağ bir sol, biraz da ayak çırpma" der ve denize atlar. Olayın sonunda adam boğulmaktan güçlükle kurtarılır.AKP hükümetinin bütün önemli meselelerde, hatta birçok az önemli meselede sürekli olarak sağa sola savrulması ilk kez yüzmeye kalkan adamın haline benziyor.Demokratik düzene geçildiğinden bu yana, 1950'den itibaren yaşanan iktidar değişikliklerine bakıldığı zaman bir tek AKP'nin hiç yüzme bilmeden, hiç tecrübesi olmadan suya atladığını görüyoruz.DP, Demirel ve Özal1950'de Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde çıkmıştı ve önceden en üst düzey görevler yapmış bir kadroya sahipti.1965'te Demirel, Demokrat Parti mirasıyla ve birikimiyle, kamuyu iyi bilen bir kadroyla gelmişti.1983'te, bürokrasiden gelmiş olan Turgut Özal hem Demirel'in sağ kolu olarak, hem Devlet Planlama Teşkilatı'ndaki çalışmaları, hem de askerlerin baş ekonomi danışmanı olarak "yüzmenin birkaç türünü" öğrenmiş bir durumda iktidar olmuştu.Sürekli çırpınma haliAKP'nin ilk iki ayında olup bitene baktığımızda ise, tecrübe ve birikim yokluğunun bütün emarelerini gördük.Avrupa Birliği'nde tarih almada, "biz de yüzeriz" havasıyla çıta fazla yükseğe konuldu.Kıbrıs meselesinde, yine suya fazla çabuk atlandığı için geri çıkılmak zorunda kalındı.ABD'nin Irak savaşında Türkiye'nin ne ölçüde rol alması gerektiği ya da rol alıp almaması konusunda sürekli bir dalgalanma yaşanıyor. Tabiî ki burada hükümet "suya" kendi isteğiyle girmedi, "itildi". Ama çırpınmaya devam ettiği görüntüsünü değiştiremiyor.Birkaç örnek...IMF ile ilişkilerde, ekonomik programın ve temel yapısal reformların nasıl devam ettirileceği konusunda net bir tavır görülmemektedir. Bunun örnekleri zorunlu tasarruf olayı, emekli zammı ve ihale yasası'dır.Ekonomide "kalıcı bir güven ortamı" nin sağlanmamış olmasını, faizlerin neden düşmediğini Hükümet henüz anlamış gibi görünmemektedir. Bu, "mütereddit" havayı elbette ekonomi dünyasının içinde bulunan herkes görmektedir. Buna karşılık durumu tam kavramayan hükümet sözcüleri "faiz çetesi" gibi suçlamalarla Bülent Ecevit'i hatırlatan "çırpınmalar" içinde kalmaktadır.Fırsatlar ülkesinde...Daha birçok örnek vardır. Örneğin dün "türban affı"nı sağlayan öğrenci disiplin cezaları affına ilişkin madde Meclis Komisyonu tarafından uyum paketinden çıkarıldı.Hiçbir kurumda, şirkette belli bir deneyimi olmayan, daha önceki görevlerinde başarısını kanıtlamış olmayan bir kimse önemli bir göreve getirilmez.Ama Türkiye fırsatlar ülkesidir, herkes bakan olabilir, başbakan olabilir.Denize atlamak, az yüzme bilenler için bir cesaret meselesidir. Ama hiç yüzme bilmeyenin "Ben de yaparım" diye denize atlamasının sonucu her zaman bellidir.
Uluslararası Para Fonu'nun, teftişe gelen ismi üstten ikinci yetkilisidir ve icraatın başındaki kişidir. Bu, teftişin ağırlığını gösterir. Yani Türkiye'nin son krizden çıkmasını sağlayan 30 milyar dolar borcu verenler bazı "olumsuzluklar" hissetmişlerdir.Türkiye, Uluslararası Para Fonu ile bu tür ilişkisi devam eden birkaç ülkeden biridir. Bu kuruluşun işlevi ve çalışma tarzı, bir süredir değişen koşullar içinde "aşılmış" görülmektedir. Ancak Türkiye halen 30 yıl önce geçerli olan bir ilişki sistemi içinde kalmaya kendini mahkûm etmiştir.Neden güvenmiyorlar...Bu mahkûmiyetin birinci nedeni Türkiye'nin ekonomik ve siyasi yapısına olan güvensizliktir. Türkiye siyasi olarak da ekonomik olarak da bir uçtan öbür uca gidebilme potansiyeline sahip bir ülke olarak görülmektedir.Güvensizlik, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik yönetiminde "devamlılık" ve "kararlık" olmayışından kaynaklanmaktadır.IMF'in sıkı denetimi altında yürüyen ekonomik program önce "hastanın yaşam fonksiyonlarının işletilmesi"ne dayanmaktadır.Buna rağmen Türkiye'yi yönetenler kısa vadeli siyasi hedeflerle "rehabilitasyon" programını bozmaya pek heveslidirler.Bu, ağır komadan çıkmış bir hastaya "bir taneden bir şey olmaz" diye sigara vermek gibi bir şeydir.Aynı mantık yüzünden, program sıkı tutulup hastanın daha kısa sürede canlanması sağlanacak yerde tedavide gedikler yaratılmakta ve ayağa kalkma süresi uzatılmaktadır.IMF neyi görüyor...Emeklilere yapılan 75-100 milyon liralık zam aynı mantığın ürünüdür.Bu zam şu anda büyük bir kitleyi rahatlatmış görünebilir. Ama enflasyon ve kamu açıkları halledilmedikçe bu zam birkaç ay sonra yine sıfırlanacaktır. Emeklilerin durumunda gerçekte hiçbir iyileşme olmayacaktır.Dünyanın en pahalı benzinini Türk halkı tüketmektedir. Çünkü devlet kendi açığını bu maddeden aldığı dolaylı vergilerle kapatmaya çalışmaktadır. Böyle olunca otobüs de pahalıdır, dolmuş da pahalıdır, taksi de çok pahalıdır.Sonuçta otobüs biletinin ücreti bile bir emekli için önemli olacaktır.IMF yine ağır bir teftiş yapıyor. Çünkü Türkiye'yi yönetenlerin meselelere uzun vadeli gerçek çözümler açısından bakmadığını görüyor.Karşılama törenleriBirkaç yıl önce Ankara'da üst düzey bir bürokrat şöyle yakınıyordu: "Bizim günlük çalışmamız hep 4 saat eksiktir. Günde iki kez bir karşılama ya da yolcu etme töreni için havaalanına geliriz. İki kere git, gel, bekle, eder 4 saat. Girmezsen de olmaz. Saygısızlık diye görürler, tavır diye görürler."Eski Doğu Avrupa geleneğinin ürünü olan karşılama ve uğurlama törenlerine bakıldığı zaman, bu kadar insanın aslında önemli bir işi olmadığını düşünmek çok doğal.Tören ve gereksiz protokol merakı kalktığı zaman bir kısım zevatın gerçekten önemli bir işi olmadığı da ortaya çıkacaktır.
Turgut Özal, devletin hantallığından kurtulması, gereksiz ağırlıklar taşımaması için özelleştirme fikrini ortaya attığından bu yana 20 yıl geçti.Özal, iktidarının ilk döneminde bu konuya hızla girdi, kamuoyunu ikna etti. Sonra, yapılan birkaç küçük özelleştirmenin arkası gelmedi.Özal da ortama uydu ve özelleştirme meselesi sadece bir iyi niyetten ibaret kaldı.Mühim bir oyuncakOrtama uymak özal için de "iktidar gerçekleri" çerçevesinde kaçınılmaz oldu. Çünkü gerçek şu ki özellikle iktidar olanlar aslında özelleştirme istemiyorlar.İktidar olma ihtimali olanlar da, geldiklerinde oyuncaksız kalmamak için özelleştirme istemiyorlar.ANAP'in ilk iktidar döneminin ardından tekrar seçilemeyen hemen bütün eski milletvetvekilleri kamu kuruluşlarının yönetim kurullarına atandılar. Listelerde seçilebilir yerlere konulmayan partililer de kalan yönetim kurulu üyeliklerini paylaştılar.Eskiden "arpalık" adını taşıyan ve Özal'in özelleştirme hedefinin içine koyduğu kamu kuruluşları ve KİT'lerin özelleştirilmesi böylece fiilen imkânsız hale geldi.Bu imkânlar öylesine rahat kullanılıyordu ki, bazen milletvekilliği pazarlıkları yapılırken bu yönetim kurulu üyelikleri de pazarlığa dahil ediliyor, kimileri istedikleri üyelikler karşılığı milletvekili adaylığından vazgeçiyor ya da alt sıraları kabul ediyordu.Bu oyunu biliyoruz!..Son krizlerin ve Uluslararası Para Fonu kontrolünde uygulanan programın bir ayağı da özelleştirmedir.Daha önceki hükümetler gibi, AKP de seçim bildirgesine en etkili özelleştirme vaatlerini koymuştu.Bu konudan sorumlu olan Bakan Şener de oldukça iddialı bir özelleştirme programı açıkladı. Böyle programlar, açıklandığı sırada kulağa gerçekten hoş geliyor, yüz milyon dolarlar, milyar dolarlar adeta tahsil edilmiş süsü verilerek bir tür moral aşılanıyor.Şu andaki iç ekonomik koşulların ve dünyadaki genel ortamın bir yılda 8 milyar dolarlık özelleştirme için elverişli olduğu çok kuşkuludur.Bunun yanı sıra bir başka iktidar gerçeği daha, bol kepçe özelleştirme vaatlerinin arkasında yaşanmaktadır. Özelleştirilmesi sözkonusu olan kuruluşların yönetimlerine mümkün olabilen en büyük hızla eş-dost-akraba atamaları yapılmaktadır.Bu atamalar bu şekilde yapıldığı zaman, atamaları yapanların özelleştirme olacağına kendilerinin inanmadığı anlaşılmaktadır.Aynı tiyatro bir kez daha aynı sahnelerle oynanmaya başlanmıştır. Yönetim kurullarına biraderler, yeğenler, partililer oturacak, özelleştirme yapılmamasının suçluları da daha sonra aranacaktır.Büyük olasılıkla suçlu olarak yine bürokratlar tespit edilecek, bunlar da birkaç kez değiştirilecektir.Hamur aynı olunca ekmek de aynı oluyor.
TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan'ın ekonomide herhangi bir gelişme sağlanmamasını eleştiren konuşması hükümetin ve Başbakan Gül'ün tepkisini çekti. Aslında aynı eleştiriler bir süredir çeşitli "tonlarda" yapılıyor. Bundan daha doğal bir şey olamaz, çünkü hükümet içinde, ekonomi de dahil birçok konuda önemli bir koordinasyon eksikliği olduğu sayısız örnekte görülmüştür.Ekonomide ise, "acil eylem planı" ndan sürekli olarak söz edilmesine rağmen elle tutulur bir gelişme olmamıştır. Buna karşılık Türkiye'yi ağır ekonomik krizlere götüren "popülist" politikaların ilk örnekleri gösterilmeye başlanmıştır.Yeni bir delik!...İlk örnek, emeklilere yapılan zamdır. Elbette emeklilerin yaşam koşullarının güçlüğü bellidir. En açık deyimle "emekliler sürünmektedir". Bunun nedeni de yine popülist politikalar, enflasyonist şişirmeler dolayısıyla ekonominin sürekli olarak bıçak sırtında yaşamasıdır. Enflasyonist "şişirme" politikalarının öncelikle sabit gelirlileri ezdiğini artık ilkokul çocukları bilmektedir.Hükümetin ilk iki ayında, ekonomiye ilişkin olarak tek dişe dokunur gelişme emeklilere yapılan zamdır. Bu zammın kaynağının olmadığını bizzat Başbakan söylemiştir, "Bulacağız" demiştir. Bu zam, bütçede yeni bir delik olarak, faiz artışı olarak, enflasyon olarak geri dönecek ve emeklilerin yaşam koşulları düzelmek bir yana daha da kötüleşecektir.Bilgisizlik ve kararsızlıkDuble yollar için de yine kaynak belirtilmeden harekete geçilmiş, ihaleler küçük parçalara ayrılarak dağıtılmaya başlanmıştır. Bu yatırımın kaynağı da belli değildir ya da hükümet bilmekte ama açıklamamaktadır.Ekonomide, hükümetin bir "öncelikler planı" hazırlamadan bol bol "cek-cak"lı konuşmalar yapılması, "popülist" adımlarla birlikte bütün ekonomi dünyasını tedirgin edecek bir aşamaya gelmiştir.Ekonomiyle ilgili bakanların son iki aydır yaptıkları bütün açıklamalar sadece "cek-cak" açıklamalarıdır. Somut meselelere gelindiği anda ise açıklamalar, tavırlar çelişmekte, kararsızlıklar, bilgisizlikler ortaya çıkmaktadır."Aynı çatı" iyi de nasıl?Son bir örnek de sosyal güvenlik kurumlarına ilişkindir, ilgili bakan tekrar bütün sosyal güvenlik kurumlannın, SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'un tek çatı altında toplanacağını ilan etmiştir. Bu konu son 7 hükümetin programında aynı cümleyle yer almış, bütün sosyal güvenlikle ilgili bakanlar aynı cümleyi yüzlerce kez tekrar etmişlerdir.Şimdi beklenen, bu "aynı çatı" da toplamanın nasıl bir programla gerçekleştirileceğinin somut olarak açıklanması ve harekete geçilmesidir.Korku çok açıktır: Ekonomi politikalarında yalpalayan hükümet, popülist birkaç adım daha atar, ekonomik programı "öldürürse", Türkiye tekrar ağır bir ekonomik kriz yaşayabilir. Hükümetin sorumlu kişilerinin böyle bir bilinç taşımadıkları duygusu da fena halde yayılmış bulunmaktadır. Bunun açık göstergesi de faizlerin bir türlü düşmemesidir.Eğer AKP geçen koalisyon gibi Türkiye'yi bir kez daha duvara vurdurursa, bunun arkası kaçınılmaz olarak siyasi kriz olur.