ABD Başkanı Bush, Irak'a ilişkin olarak "savaş havası yaratma" çabaları içinde ağzından bir "Haçlı" sözcüğü kaçırmıştı. Bu sözcük için sonra "düzeltme" yapıldı, bir tür özür dilendi ve "pratik" Amerikalılar açısından bu da "unutulmuş" meseleler arasına konuldu. Oysa halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin basınlarına bakıldığı zaman, siyasi İslamla ilgisi olmayan gazetelerin bile bu "haçlı" gafını unutmadıkları anlaşılıyor. Bu bir gafur, eski deyimle "sürç-ü lisan" yani dil sürçmesidir. Ama her "sürç-ü lisan" gibi, sözün çıktığı ağzı yöneten beynin çalışma biçiminin bir ürünüdür.Bush'un dualı toplantılarıBush yönetiminde ABD'nin bakanlar kurulu toplantıları dua ile başlamaktadır. Baba Bush döneminde de buna benzer "gösteriler" olmuştu, ama oğul Bush bu gösterileri kurumlaştırma eğilimindedir. Böyle bir kafa yapısından da "haçlı" kelimesinin yanlışlıkla çıkmasına şaşmamak gerekir. Türban bir siyasi eylem ve gösteri aracı olmamalıdır. ABD Başkanı Bush'un bakanlar kurulu toplantılarını toplu dua ile başlatması da dini içerikli bir gösteridir ve siyasi amaçlıdır.Selahaddin-i Eyyubi"Haçlı" sözcüğü telaffuz edildiği anda hem Batı'da hem Ortadoğu'da akla gelen birkaç isimden biri Selahaddin-i Eyyûbi'dir. Tarih kitaplarına göre Selçuklu ordusunda görev yapan bir Kürt subaydır, Birinci Haçlı Seferinde dağılan İslam dünyasının toparlanması için bir plan yapar. Bu planın ilk adımı Mısır'daki yönetimi deviren "darbe"dir. Selahaddin daha sonra Arabistan, Irak ve Suriye'yi de kendi egemenlik alanına katar. 1187'de Kudüs'ü ele geçirince Hıristiyan dünyası üçüncü Haçlı Seferini hazırlar. Haçlılar biraz toprak kazanır ama Selahaddin'in direnişini kıramaz. 1192'de savaş, Selahaddin'in Hıristiyanlara Kudüs'e sadece ibadet amacıyla ve silahsız olarak girmelerine izin vermesiyle biter.Ve Saddam'lar...Bir yıl sonra, 56 yaşında ölen Selahaddin Kudüs'te Hıristiyanlığa ait hiçbir kilise ya da binaya el sürdürtmemiş, Haçlıların tersine esirleri öldürtmemiş, "Cihad" açması için yapılan baskılara boyun eğmemiştir. Haçlıların başındaki İngiliz Kralı Aslan Yürekli Rişar, Selahaddin'in "gerçek bir şövalye" olduğunu yazmıştır. Dante'nin "İlahi Komedya"sında da Hıristiyan olmadığı için Selahaddin cehennemdedir, ama Dante'nin "saf ruhlar" dediği özel bir bölümde. Irak savaşının çıkma nedenlerinden biri Selahaddin'lerin yerini Saddam'ların almış olmasıdır. Ama "Haçlı" sözcüğü de akıllardan silinmesi zor bir sözcüktür.
Her bayramda, yaşı biraz ilerlemiş olanlar eski bayramları hatırlar; kendi çocukluğunun, ilk gençliğinin bayram tadlarını düşünür.Bayramlar, geriye dönüş için güzel gerekçelerdir.Uzak düşülmüş dostlar, yitirilmiş yakınlar bayramlarda en güzel anılarıyla hatırlanır, geçmişte kalmış güzel yaşantılar adeta yeniden yaşanır.Zaman meselesiBayramlar bir süredir daha çok "televizyon" bayramlarına dönüştü. Çok kısıtlı bir kesim bu tatilden yararlanıp turizm yaparken çok geniş kesim de evde televizyon seyreder oldu. Çünkü bayram ziyaretleri eskisi gibi "zaman almıyor. Araçlar daha hızlı, yollar çok, otomobil çok. Bayram ziyareti yapacak olanlar hemen "yapıveriyor" ve geriye bir sürü boş zaman kalıyor. Böylece bayramların ana meşgalesi televizyon oluyor.Televizyon tabii ki bütün dünyada insanların işlerinden sonra en çok zaman ayırdıkları ilgi alanı. Daha az gelişmiş ülkelerde, hiç denecek kadar az kitap gazete okunan ülkelerde televizyon karşısında oturulan süre artıyor, daha gelişmiş ülkelerde azalıyor.Bu bayram da ülkemiz nüfusunun yüzde 95'i zamanının çoğunu televizyon karşısında geçirecek. Hatta ziyarete gidilen evlerde de televizyon açık olacak, uzaktan kumandayı eline geçiren, göz atılacak programı tespit edecek.Hepsi hepsi sekiz soruTelevizyon konusuna girmişken, "sade izleyici" olarak aklımıza takılan ve çok insanın da aklına takıldığını sandığımız bazı sorulan, bu fırsattan istifade sorabiliriz.1- Programlar niye daha önce açıklanmış olan saatte başlamaz, hep rötar yapar? Bunların belirlenmiş saatlerde başlamasını sağlayacak kimse yok mudur?2- Prime time denilen saatte yayınlanan bütün yerli diziler neden aynı konulardadır? Bir aile dizisi başlayınca bütün kanallarda aile dizisi; bir Kürt dizisi başlıyor, bütün prime time'lar Kürt dizisi oluyor. Bu dizileri yazan ve çekenlerin ayrı fikirleri olamıyor mu?3- Önemli bir toplumsal olay meydana geldiği zaman bütün kanallarda aynı kişiler görüş veriyor, birkaç kişi bütün televizyon kanallarını dolaşıp aynı şeyleri söylüyor. Bunlar bir merkezden mi ayarlanıyor, yoksa Türkiye'de o konuda görüş sahibi başka insan yok mu?4- Haberlerde, özellikle son dönemdeki savaş haberlerine öyle görüntüler konuluyor ki izleyiciler boş bulunsa savaş başladı zannedecek. Kullanılanlar arşiv görüntüleriyse ekranın bir köşesine "arşiv" ve belki de tarih yazmak gerekmez mi?5- Alttan ve yandan geçen reklamlar bazen ekrandaki asıl görüntünün görülmesini engelliyor. Bunlar için daha makul bir ölçü kullanılamaz mı?Bu reklamlar özellikle futbol maçlarında izleyiciye sürekli pozisyon kaçırtıyor. Futbol maçları zaten para ödenerek seyredildiği için üstüne reklam girmek parasını ödemiş izleyiciye haksızlık değil mi?6- Filmlerin sonundaki yazılar kesiliyor. Türkiye'de de bir oyuncunun adını hatırlamak, bir müzik parçasını hatırlamak için bu son yazılara bakmak isteyen insanlar olabileceği kimsenin aklına gelmiyor mu?Buradan çalınan 1-2 dakikanın neye faydası olur?7- Bilgi yarışmalarında, genel izleyicinin moralinin bozulmaması için mi "bilgisiz" yarışmacılar seçiliyor?8- Her yetkilinin konuşmasını canlı yayından vermek şart mı? Canlı yayını bulmuşken, yetkili kişinin lafı boşu boşuna uzattığını kimse görmüyor mu?Bütün televizyon kanallarıyla ilgili sorularım bu kadar. Televole işine hiç girmeyelim.Bütün okurlarımıza mümkün olduğu kadar az televizyonlu, iyi bayramlar dilerim.
Metin Akpınar, televizyonda (aşağı yukarı) şöyle dedi: "İnsan hayatı üç adet 20 yıldır. Birinci yirmi yılın nasıl geçtiği anlaşılmaz, insanları öğrenirken, kendini öğrenirken geçer gider. İkinci yirmi yıl en zevklisi, en iyi kullanılması gereken 20 yıldır. En önemli şeyler bu yirmi yılda olur. Çok öğrenilir, çok üretilir. Üçüncü yirmi yılın ilk on yılı (40-50 yaş arası) insan kendi fiziğini öğrenir: Karaciğer nerede, böbrek nerede, kalp nerede? Ve üçüncü dönemin ikinci on yılında bu organlardan biri insanı esir alır."Kaç cumartesi?..Bu üç dönemin ilgi alanları, konsantrasyon konulan tümüyle farklı olduğuna göre aralarında iletişim olması güçtür. Ya da güç sanılabilir. Ama var. Savaş Dinçel'in de şöyle bir sözünü duydum: "Aynı sahneyi paylaşan iki sanatçı arasında yaş ve kuşak farkı olmaz. Aynı sahnede biri Kral Lear'i diğeri kızını oynadığı için eşittirler." Metin Akpınar, hayatını kendi hayatını gözden geçirirken biraz daha karamsar konuşmuş olabilir. Çünkü iki gün sonra da şunu söyledi: "Benim yaşanacak 520 cumartesi günüm var olsa olsa." Bu demektir ki Metin Akpınar 70'li yaşları bayağı aşmak umudundadır. (Keyifli olduğu zaman.)Sanatın büyük dinamosuAşacaktır, çünkü Metin Akpınar'da sanatın büyük dinamosu yaşamaktadır. Jeanne Moreau da iki gün önce televizyonda "Ben 86 yaşındayım" derken öyle bir kahkaha atıyordu ki "dördüncü yirmi yıl"ın da kendi keyifleri olduğunu bundan güzel anlatamazdı.Sanatın her türünün nasıl insana güç verdiğinin bir başka örneği dün Kerem Görsev'in TV8'deki caz programındaydı. Somer Soyata ve Durul Gence çaldılar, Erkut Taçkın ve arkadaşları söylediler. Onların "star" oldukları yıllarda ben lise öğrencisiydim. (Erkut Taçkın'ın imzalı fotoğrafı da hâlâ duruyor.)Bir film, bir kitap...Bugün ben 52 yaşındayım, onlar hâlâ star". Gerçek birer star. Sanat, edebiyat, müzik, tiyatro bütün yirmi yılları birbirine karıştırıyor, aralarındaki farkları yok ediyor; bu sanatların içinde olanlar ve izleyerek aynı duyarlılıkları paylaşanlar için... Bu "yirmi yıllar" meselesini biraz daha fazla ve birkaç boyutta düşünmek isteyenler için: Bir film: "Rus Gelin".Bir kitap: Gülriz Sururi'den "Bir An Gelir".
En çok anlatılmış hikâyelerden biri olan "Fil" hikâyesini ilk anlatanlardan biri Mevlânâ'dır. Mevlânâ'nın "fil "ini tanımlayanlar körler değildir. Fillerinden çok gururlanan Hintliler, hayatlarında hiç fil görmemiş olan bir grup insana fil göstermek istediler. Fili karanlık bir ahıra koydular, fil görmek isteyenleri çağırdılar. Bir sürü insan küçük ahıra doluştu, ama ahır öyle karanlıktı ki kimse doğru dürüst bir şey göremiyordu. Bu yüzden insanlar ellerini filin orasına burasına sürmeye, dokunarak tanımaya çalıştılar. Dışarı çıkanlar da fil hakkında öğrendilerini anlattılar. Biri filin hortumuna dokunmuştu, "Bu fil dedikleri kocaman bir hortuma benziyor" diye anlattı. Birisi filin kulağına dokunmuştu, "fil, yelpaze gibi bir hayvan" dedi. Bir başkası sadece bacağına ulaşabilmişti, "Kalın bir direk" dedi. Aralarında biri daha meraklı çıkmış, filin gövdesinin büyük bir bölümünde elini dolaştırmıştı, "büyük bir kayaya benziyor" dedi. Mevlânâ hikâyeyi şöyle bitiriyor: Herkes filin neresine dokunduysa fili öyle bir şey olarak anlattı. Ama ellerinde onlara kılavuzluk edecek bir ışık olsaydı filin tümünü görebilir, doğru bilgi sahibi olabilirlerdi.Mevlânâ, birbirlerinin dilinden anlamadıkları, anlamaya da çalışmadıkları için kavga eden insanların hikâyesini anlatıyor: Adamın biri dört kişiye bir miktar para verdi, "alın, bununla birşeyler satın alıp karnınızı doyurun" dedi. Adamlar parayı aldılar, önce Acem konuştu: "Bununla engur alalım, ben engur istiyorum" dedi. İkincisi Arap'tı "Olmaz ben ınep isterim, bu havada en iyi şey ıneptir" diye itiraz etti. Üçüncüsü Türk'tü, "Ben onlardan hiçbirini istemem, üzüm isterim, ben üzüm alacağım" dedi. Dördüncüsü Rum'du, "Saçmalamayın, istafil alalım hem karnımızı doyurur hem serinletir" dedi. Önce tartışmaya başladılar; sonra seslerini yükselttiler, yine anlaşamadılar ve dövüşmeye başladılar. Oradan geçmekte olan ve dördünün de dilini bilen akıllı bir adam kavgacıları durdurdu. Dördüne tek tek derdini anlattırdı, sonra "Gelin," dedi. Bir manavın önüne gittiler ve adam eline bir salkım üzüm aldı, "Kim bundan istiyor" diye sordu. Dördü birden atıldı: "İşte ben bundan istiyorum!"
AKP hükümeti ve yönetimi, Türkiye'nin savaşa girmesiyle ilgili ilk yetki tezkeresini Meclis'te "gizli" toplantıda görüştürüp oylatarak kendi halkına karşı suç işledi. Türk kamuoyunu açık bir toplantıyla ikna etmek yerine, kendi tedirginliğinin ve rahatsızlığının göstergesi olan gizliliği tercih etti.Kamuoyu ne dediANAR bir araştırma kuruluşudur, eski yöneticisi şu anda AKP hükümetinde bakandır. Bu kuruluşun son yaptığı araştırmada çok açık bir sonuç var: ABD'nin Irak'a askeri müdahalesini olumlu bulanlar yüzde 4, olumsuz bulanlar yüzde 94. Bu açık tavrın altında başka sorularla açık bir eğilim ortaya çıkarılıyor: Türkiye böyle bir savaşta, asker göndererek ya da üslerini kullandırarak taraf olmamalıdır yüzde 78, Türkiye ABD'ye karşı Irak'ın yanında yer almalıdır yüzde 6,5; Türkiye, asker göndermemeli, ama ABD'nin Türk hava ve kara sahasını kullanmasına izin verilebilir yüzde 7,7; Türkiye askeri gücü ve diğer imkânlarıyla ABD'nin yanında yer almalıdır yüzde 2,5.İlk adımın anlamıTürk kamuoyunun manzarası bellidir. Amerikan yönetiminin Birleşmiş Milletler'de açıkladığı "deliller"in de herhangi bir şekilde Türk ve dünya kamuoylarını tatmin etmesi son derece güçtür. Meclis'te, Türkiye'deki üs ve limanlarda Amerikalıların çalışma yapabilmesine izin veren kararın alınması kimilerine göre "henüz savaşa giriş" kararı değildir. Bu ilk karardır, bunun arkasından diğer kararlar gelmek zorundadır. Bu karar alındıktan sonra hükümetin "Benim desteğim bu kadar, daha başka bir şey yapamam" demesi mümkün değildir. Diğer tezkereler de gelecek, yine gizli oturumlarda oylanacak ve kabul edilecektir.Halk bilmelidir!Böylece de Türkiye'nin bu savaşta alacağı rolün gerekçeleri Türk halkından gizlenmiş olacaktır. Bunun nedenini anlamak mümkün değildir. Öyle bir dönemdeyiz ki, Amerikan gazeteleri kendi yetkililerinin savaşla ilgili bütün kararlarını yayınlamakta, görüşmeleri açıklamaktadır. "Askeri bilgi" tanımına giren birçok konu da gazeteler ve televizyonlarda haber olmaktadır. Böyle bir ortamda Türk kamuoyundan bu kararların gerekçelerini gizlemek, sadece AKP hükümetinin meseleye yaklaşırken "elinin fena halde titrediğini" göstermektedir. Türkiye'nin savaştaki rolü konusunda çok farklı görüşler olabilir, ama son karar tabii ki Meclis'in ve hükümetindir. Ve hükümet kararı ne olursa olsun, özellikle de kamuoyundaki ana eğilimlerden farklı ise, hükümet bu karar süreciyle ilgili olarak şeffaf olmak ve her adımını, gerekçeleriyle açıklamak zorundadır.Erdoğan'ın yanlışıMeclis'teki oylamanın ardından Tayyip Erdoğan'ın basın toplantısı yaparak kararı açıklamaya çalışması da yanlış olmuştur. Erdoğan ne başbakandır, ne hükümet üyesidir ne de partisinin grup yöneticisidir. Meclis'teki oylamayla ilgili açıklama yapmak kesinlikle ona düşmez. Erdoğan, Deniz Baykala da cevap vermiş, bu konuların polemik konusu yapılmamasını istemiştir. Bu konular, her aşamada, her gün ve her saat polemik konusu, tartışma konusu olacaktır. Çünkü tedirgin ve rahatsız bir hükümetin her yanlışı, Erdoğan'ın dediği gibi, yangını bize sıçratır.
Türkiye'nin en "sıcak" yaşadığı son savaş 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıydı. Türk Ordusu savaştaydı ve Atina'daki askeri yönetimin yeni bir çılgınlık yaparak Türkiye'ye karşılık vermesi bekleniyordu.Batı'da karartma yapılıyordu, insanlar savaşın büyümesi ihtimaline karşı kendilerince tedbir alıyordu. Savaş duygusunu, savaşın "içinde" olma duygusunu bütün ülke yaşamıştı.İkinci Dünya Savaşı Türkiye'nin burnunun dibine gelmişti. İsmet İnönü inanılmaz bir diplomatik ustalıkla ülkeyi savaşa sokmamayı başardı.Ancak Türkiye savaşı bir ölçüde yaşadı. Karartma geceleriyle, vesikaya bağlanmış gıda maddeleriyle, sınırlarda her an sıcak çatışmaya girmeyi bekleyen askerleriyle...Körfez savaşında ise, Türkiye'nin Batı'dan yana açık tavır almasına rağmen Irak'tan gelen büyük göç dalgası dışında savaş hep "uzakta" kaldı.Savaşın içinde!..Bu kez savaş uzakta değil çok yakında. Türkiye toprakları Kuzey Cephesi'nin operasyon üssü olacak, 350 Amerikan uçağı Türkiye'deki üslerden kalkacak, Irak'taki hedefleri vuracak, dönecek. Vuracak, dönecek...40 bin Amerikan askeri Kuzey Irak'ın işgali için Türkiye'den hareket edecek. Bu birliklerin bütün lojistik hizmeti Türkiye üzerinden sağlanacak.Bütün bunlar olup biterken Saddam Hüseyin'in ordusunun ve bölgedeki anti-Amerikan ve anti-İsrail güçlerin ellerinin armut toplamasını beklemek saflık olur.Olacak, zor olacak...Amerikan ve İngiliz birlikleri Irak'ı, yeni bir düzen kurulana kadar, petrol alanlarının güvenliği sağlanana kadar işgal altında tutacaklar.Binlerce kilometre uzaktan gelip bir ülkeyi işgal eden yabancı askerler o ülkenin, o bölgenin insanlarından sempati bekleyemez. Irak'ta, "Biz bu Saddam"ı deviremiyoruz, gelin siz devirin" diyen de yok.Güçlü savaş makineleriyle gelip, daha güçsüz bir ülkeyi işgal edip, kendine uygun bir düzen kurmanın adı, önceki yüzyıllarda "sömürgecilik"ti.Saddam Hüseyin bütün Ortadoğu için sorundur, dünya için sorundur, Türkiye için sorundur. Ama böyle bir savaşı yaşamak Türkiye için de, bölgedeki 300 milyon insan için de kolay olmayacaktır.
Irak'ta dünyanın en önemli petrol yataklarının bir bölümü bulunmasaydı, Irak yönetimi kendi güneyindeki petrol ülkeleri için de tehdit oluşturmasaydı yine de savaş olur muydu?..Bu çok kuşkuludur.* Kuzey Kore de kitle imha silahları yapmakta, hatta BM Güvenlik Konseyi'nin nükleer programını durdurma yolunda bir karar almasını savaş sebebi sayacağını ilan etmekte ama hiç kimse (henüz) bu ülke yönetimine karşı silâhlı müdahaleden söz etmemektedir.* Bin Ladin'in adamları New York'un göbeğinde ikiz kuleler adı verilen gökdelenlere vurmasaydı, Afganistan'da Taliban yönetimi yerinde kalacak, aşiret savaşlarında insanlar yine birbirini kıracak, bu ülke topraklarından başlayan uyuşturucu ticareti de aynen devam edecekti.* Afganistan'da radikal dinci hareketler ve aşiretler "Komünizm tehlikesi"ne karşı desteklenmiş, bunların uyuşturucu ticareti yapmalarına bile göz yumulmuştu.* Saddam Hüseyin İran'a saldırdığı zaman Batı'dan özellikle de ABD'den hiç ses çıkmamış, "Mollalar rejimi tehlikesi"ne karşı Saddam Hüseyin desteklenmişti.* Halepçe katliamı da üstünkörü tepkilerle geçiştirilmişti. Çünkü Saddam Hüseyin'in İran'daki molla yönetiminin yayılmasına karşı en yakın engel olduğu düşünülüyordu.Adına petrol diyelimBush yönetiminin Irak'a karşı başlatacağı savaşta "moral=ahlakçı" bir yön aramanın hiçbir anlamı yoktur.Bu savaşın hedefi Körfez petrollerinin güvenliği ve buna bağlı olarak İsrail'in güvenliğidir. Birkaç aşamalı bir planla Güneyimizdeki geniş bir bölgede "düzen değişikliği" amaçlanmaktadır.Türkiye'nin bu savaşın dışında tümüyle kalması başından beri "güzel bir hayal"di. Devletin mali iflası ABD yönetiminin açık desteğiyle gerçekleşmiş, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası Washington yönetiminden aldıkları işaretle Türkiye'yi "kurtarmışlardır".Böyle bir ilişki ve borç bağımlılığında Ankara'da hangi yönetim olursa olsun zaten Amerikan yönetiminin isteklerini tümüyle geri çevirmesi mümkün değildir.Kaderleri böyleymiş!..Şu anda yapılan iş "kitabına uydurma"dır. Hükümet barış ya da savaşsız çözüm yolundaki bütün girişimlerde bulunduğunu iç ve dış kamuoyuna göstermeye çalışmaktadır. Bu girişimlerin hiçbirinin bir anlamı olmayacağı da en başından belliydi.Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, Birleşmiş Milletler'i devre dışı bırakırken Ankara'nın girişimlerinin Bush yönetiminin karar mekanizmalarında etkili olmasını beklemek de hayalin ötesindedir.Bir tür "tiyatro" oynanmış, ama artık oyunun en son perdesine gelinmiştir. Meclis çok sıkıntıyla da olsa, gönülsüz de olsa Hükümet tarafından getirilecek "savaş tezkereleri"ni onaylayacaktır.Eğer sonraki gelişmeler bu tezkerelerle alınan onayların genişlemesini gerektirirse, yani savaşın başlamasıyla birlikte başka ihtiyaçlar ortaya çıkarsa, bunların gereği de yerine getirilecektir.Kader, siyasal İslam kökenli "mutedil" bir hükümetin ABD ile askeri ittifak yaparak Irak'a saldırıya destek olmasını sağlamıştır. Kaderleri böyleymiş...
Çukurova Grubu'nun, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ile vardığı anlaşma çerçevesinde başlayan tartışma yine klasik bir "medya savaşı" boyutunu aldı. Tartışmanın bir tarafında olanlar, yani bu anlaşmayı eleştiren gazeteler bunun bir "medya savaşı" olmadığını söylüyorlar. Doğru olabilir, ama sonuçta kamuoyunun neyi nasıl algıladığı önemlidir. Ve kamuoyu, gazeteler arasındaki her tartışmayı "medya savaşı" olarak algılamaktadır. Daha önce yaşananlar hatırlandığında bunda haksız olunmadığı da kesindir. Bugün toplam gazete satışının 1970'li yıllardaki 5 gazetenin toplam satışını geçememiş olmasının önemli etkenlerinden birinin "medya savaşları"yla kaybedilen inandırıcılık olduğunu görmek zorundayız. Medyada ne yazık ki "ittifaklar" ve "karşı-ittifaklar" defalarca kurulmuş, bozulmuş, anlamsız ve hiç kimseye yararı olmayan savaşlar yapılmıştır.Çok tuhaf bir manzara!Çukurova-BDDK anlaşması meselesini bankacılık ve BDDK'nın görevleri açısından tartışmak farklı bilgi ve uzmanlık gerektirir.Ama son 4-5 yılın banka-medya ilişki ve gelişmelerine bakarsak tuhaf bir manzarayla karşılaşacağımız da kesindir. 1998-2002 döneminde 20 bankaya devlet tarafından el konulmuştur. Bu bankaların sahipleri olan (birlikler dışında) 16 kişinin 9'u aynı zamanda medya işine girmiştir. Biri girmeye çok yaklaşmış, tam girerken ortam değişmiş; ikisi de "medyaya nasıl gireriz" derken hapse girmişlerdir.Bu gelişmeler 1998 sonunda Yeni Yüzyıl ve Bugün gazeteleri ile birkaç televizyon kanalını satın almış olan Korkmaz Yiğit'in tutuklanması ve bankalarına el konulmasıyla başlamıştır. Bundan sonraki gelişmelere ve telaffuz edilen rakamlara bakıldığı zaman, Korkmaz Yiğit'e yapılan uygulamanın anlaşılır bir yanı yoktur.Bankaların yanında iki finans kurumu sahibi olan aynı zamanda gazete ve televizyonları olan iki grup da finans kuruluşlarının batması nedeniyle bitkisel yaşama girmiştir. Dolayısıyla banka-medya evliliği yapmış olanların sayısını 11 olarak alabiliriz. Bugün bankası ya da finans kuruluşu batmış olup, kişilere ve devlete 150 milyon dolar ile 6 milyar dolar arasında borcu olan 6 kuruluş medyada faaliyetine devam etmektedir. Kalan beşi ise havlu atmış ve televizyonlarını ya kapatmış ya da devretmiştir. Bir medya kuruluşunun bitkisel hayatta olması demek, orada çalışanların ücretlerinin ödenmemesi ya da gecikmelerle veya taksitlendirilerek ödenmesi demektir.Tortular temizlenmeden...Bu özeti yaptıktan sonra şu sorulan sormamız gerekiyor: Asıl işleri bankacılık ya da başka ticaret kolları olan kişiler neden medya işine böyle aceleyle ve böyle kalabalık bir halde girmişlerdir? Kuşkusuz medya dışından sermayenin de medyaya girmesi mümkündür, ancak amaç "zarar ederek etkinlik kazanmak" olamaz. Kamuya 500 milyon dolar, 600 milyon dolar, 3 milyar dolar borcu olanlar... Kişilere 100 milyon, 200 milyon dolar borcu olanlar gazete ve Televizyon kanallarını nasıl ayakta tutmaktadırlar? Ekonomik kriz devam ederken, reklam gelirleri en düşük düzeyde seyrederken onlarca gazete ve televizyon kanalını yaşatabilmek gerçekten büyük bir beceridir. Son 4 yılın manzarası ve bu manzaranın geride bıraktığı tortuların hiçbiri hoş değildir ve hiçbiri "liberal ekonomi" kavramıyla açıklanamaz. Bu manzaranın son tortuları temizlenene kadar da medyanın inandırıcığı kamuoyunda sürekli olarak sorgulanmaya devam edecektir.