"Corner" yazıları

11 Mart 2003

Uzunca bir süredir Türkiye'deki gazetecilik meseleleri tartışılırken "köşe yazısı" ve "köşe yazarları" da tartışılıyor.Önce şunu belirtmek gerekir ki köşe yazısı bir "yazı türü"dür. Yani gazetedeki, bir çerçeveyle çevrilip sayfanın bir köşesine yerleştirilmiş her yazı "köşe yazısı" değildir. Köşe yazısı niteliği taşımaksızın bir köşeye yerleştirilmiş böyle bir yazı olsa olsa köşe sözcüğünün İngi-lizcedeki karşılığıyla bir "corner" yazısıdır.Köşe yazılarına eskiden taşıdığı özelliğe göre "makale" ya da "fikra" deniyordu. (Buradaki fikra, komik küçük öyküleri kastederken söylediğimiz fıkrayla karıştırılmamalı.)Köşe yazısı ve köşe yazarları için ingilizce ve Fransızca'da şu sözcükler kullanılmaktadır:Editorial, editoriahste, columnist; chroni-que, commentaire. Bu anlamıyla köşe yazısı edebiyattaki deneme, şiir, roman gibi başlıba-şına bir yazı türüdür.özelliği, gündemdeki önemli olayların (bunlar öncelikle siyasi ve toplumsal olaylar ve sorunlardır ama sanat ve spor dahil, ülke ya da dünya çapındaki önemli diğer olayları da sayabiliriz) yorumlanması, geçmişteki ve gelecekteki boyutlarıyla değerlendirilmesidir. Amaç, okuyucunun haberin ötesine geçen bir bakış açısı edinebilmesi, bu açıyı benimsenmese bile bir tartışma mihengi elde etmesidir.Köşe yazısı...Köşe yazısının taşıması gereken bir başka özellik de hem gelişmiş bir dil kullanması hem de açık ve anlaşılır olmasıdır. Dil ve üslup meselesine ağırlık veren köşe yazarları sayesinde bu yazı türü bir ölçüde "deneme"ye de yaklaşmıştır.Köşe yazısında temel kural tabii ki en başta "yazarın yazdığı konuyu tam olarak bilmesi dir. Yani o anda aklına gelenleri yazıver-mekle olmaz; bir yazıyı köşe yazısı yapan, ele alınan olayın farklı boyutlarına hakim olmayı sağlayacak bir bilgi ve kültür birikimini yansıtmasıdır.Gazeteler geliştikçe; sayfalarını spor, sanat ve uzmanlaşmış ekonomi yorumcularının yazılarıyla geliştirdiler. "Sanat eleştirmeni", "sinema eleştirmeni", "futbol yorumcusu" vb. adlar taşıyan bu yazarların amacı da uzmanı olduktan alanlarda okura ufuk ve derinlik kazandırmak, haber boyutunu aşan bilgilerle okurun dikkatini çekerek olayı tam anlamıyla kavramasına yardımcı olmaktır."BBG yazarları"Türkiye'de iki gazete türünün birbirinin içine girmeye başladığı dönemden itibaren, "BBG yazarları" yayılmaya başlamıştır. "BBG"nin açık yazılmış şekli "Birileri Bizi Gözetlesin dir.Bu tarz yazı, okuru eğlendirmek amacıyla televole röntgenciliğini gazetelere taşımıştır."BBG yazarlan"nın yazılarında yazarın kendi hayatı izlenmektedir. Yazar, yazının işlevi o olduğu için kendi hayatının ayrıntılarını, kendi duygularını anlatmaktadır. Cinselliğin şu ya da bu biçimde, özellikle katıldığı bu tür yazılar tabii dünyanın her yerinde ilgi görmekte, insanın doğal güdülerinden sayılabilecek röntgenciliğini tatmin etmektedir.Batı gazetelerinde "BBG corner"larına pek rastlanmaz ama çeşitli dergilerde yer alan BBG yazıları ve roman olarak yazılmış BBG'ler ilgi görmektedir. Türkiye'de ise kitap ve dergi okuma alışkanlığı yaygın olmadığı için gazeteler bunların işlevlerini de sayfalarına almışlar ve iki ana gazete türünün aynı gazetede bir araya gelmesi durumu doğmuştur.Bu meseleyi tartışırken önce yazı türlerini ayırmakla bir sonuca ulaşabiliriz.Köşe yazarı...Köşe yazarının ve bir uzmanlık alanında yorum ve eleştiri yapanların tam anlamıyla profesyonel gazeteci olmaları yani geçimlerini bütünüyle gazetecilikten sağlamaları, yorumlan üzerinde çıkar ilişkilerinin etkili olmasını önleyecek temel kuraldır. Geçimlerini esas olarak başka alanlarda sağlayanların köşe yazan olmaları ya da özel uzmanlık alanlarından yazılarının yayımlanıyor olması durumunda, "asıl" iş unvanlarının mutlaka belirtilmesi, okurun bu yazılan belli bir süzgeçten geçirebilmesini sağlar.Meslek dışından "köşe yazarları" nın bir anda okurla ilişkiye geçtiklerinde gördükleri şu ya da bu ölçüdeki ilgi başlarını döndürmekte, kendilerini farklı yerlere koymalarına yol açmaktadır. Köşe yazısının da diğer türler gibi iyisi de olacaktır, "zayıfı" da. "Uzman yorum-cu"lann, beğenileni de olacaktır, beğenilmeyeni de. Yine, BBG yazarlarının niteliklisi, özelliklisi de vardır, müptezeli de...Bütün bu farklı türleri gazetenin bir "köşesinde" yer alıyor diye, etrafında bir çerçeve var diye "köşe yazısı" saymak ve birbirleriyle kıyaslamak sadece kafa karıştırır. Ve günümüzdeki karmaşık medya ortamında ne yazık ki kafası karışık olanlar başkalarının da kafasını kanşürabilmekte.Türler ve içerikler ayırt edilmediğinde bütün yazılar kimileri için "corner" yazısı olur ve hepsinin aynı şey olduğu sanılır.

Devamını Oku

Siirt ve CHP

11 Mart 2003

AKP Siirt seçimine tek parti olarak girdi, tek parti olarak çıktı. Seçime tek muhalefet partisi olarak CHP girdi ve AKP'nin 55 bin oyuna karşı 9 bin oy aldı. TKP ile İP'nin oylarının toplamı da bin olmadığına göre, seçime giren partilerden biri 55 bin, diğer üç parti 10 bin oy almıştır.Bunun AKP açısından anlamı, tek parti iktidarının önemli bir hata yapmaması durumunda önümüzdeki 5 yılı son derece rahat geçireceğidir.CHP açısından anlamı ise gelecek seçimde tekrar yüzde 10 oy oranının altına inerek siyaset sahnesinden silinmektir.Orta sınıfa cezaAKP hükümetinin ilk üç aylık programı neredeyse hiçbir şekilde uygulanamadığı gibi ekonomik kriz devam ederken yeni vergiler getirilmiş, orta sınıfa yine ceza kesilmiştir.Ekonomik ve toplumsal gelişmelere bakıldığı zaman halkın muhalefet eliyle iktidarı uyarması beklenirdi. Bunun yeri de çok doğal olarak Siirt seçimiydi.Sonuçta 3.5 ay önce 15 bin Siirtli AKP'ye oy verirken önceki gün bu rakam 55 bine yükseldi. 3.5 ay önce 7.500 kişi CHP'ye oy vermişti, önceki gün 9 bin kişi verdi.Bu seçim sonucuyla ilgili olarak "Tay-yip Erdoğan" ve "iktidardan beklentiler" gibi unsurların önemli rol oynadığı doğrudur. Ama iki parti arasındaki farkın bu kadar açılması CHP'den "muhalefet görevi" bile beklenmediği anlamına gelmektedir.CHP'nin diğer "eski partiler" gibi yuvarlanmasını engelleyen asıl unsurun Kemal Derviş ve birkaç yeni yüzün bu partiye katılmaları olduğu da tekrar ortaya çıkmıştır.'Solsuz' dönemEğer CHP son anda Derviş rüzgarını almasaydı, o da yüzde 10'un altında kalacaktı. Bu rüzgara rağmen, bütün elverişli unsurlara ve merkez partilerinin hep birlikte çökmüş olmasına rağmen 3 Ka-sım'da da beklediğini bulamayan CHP ile birlikte Türk siyaseti de "solsuz" dönemine girmiş olmaktadır.Daha önce DSP'nin ne kadar "sol" olduğu tartışılıyordu. Bu kez de CHP'nin çeşitli çabalarına rağmen, merkeze doğru açılmak bir yana "sol muhalefet" olarak ağırlık taşımasının güçlüğü de ortaya çıkmıştır.Siirt seçiminde bu kadar fark yiyen CHP'nin tekrar kendisine dönmesi, kendisini düşünmesi ve gerçek bir kadro yenilenmesi içine girmesi kaçınılmaz olmaktadır. CHP yenilenmesini siyaset mantığıyla, muhalefet mantığıyla ve en önemlisi kadro ve örgüt mantığıyla yenilemediği sürece yavaş yavaş sahneden uzaklaşacaktır.Baykal 3 Kasım sonrasında "Halk bize muhalefet görevi verdi" diyordu. Ama Siirt seçim sonuçlarına bakıldığı zaman halk CHP'ye muhalefet görevi bile vermiyor. CHP'liler bu seçim sonucunu bu şekilde görmeli ve buna göre baştan aşağı bir "özeleştiri" yapmak zorundadırlar. AKP merkezin sağından gelerek merkeze doğru yayılırken ezik ve işlevsiz bir CHP rejimi "sol"suz bırakırsa demokrasi için asıl tehlikeler o zaman başgösterir.

Devamını Oku

Para, para, para!..

20 Şubat 2003

Pazarlık geldi "para" ya dayandı. Bu gelinen mantık kolay hazmedilecek bir mantık değildir. İstemediğimiz, sonuçlarından emin olamadığımız, vicdanımızın elvermediği bir savaşa "mecburen" gireceğiz, o zaman bize "iyi bir ücret" vereceksiniz!Neyin ücreti?ABD yönetiminin meseleye bakışı ne olursa Türkiye'nin bakış açısının sadece para pazarlığına kilitlenmiş olmasını açıklamak zor olacaktır. ABD yönetimi Türkiye'ye bir "ücret biçmiştir" ve Türkiye yönetimi ücreti "az" bulmaktadır. Bu neyin ücretidir? Bütün Arap dünyasıyla Türkiye'nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı sorunların ücreti midir? Türk askerinin Kuzey Irak'ta, en sorunlu ve karışık bölgede yapacağı "güvenlik" görevinin ücreti midir? Bütün Batı dünyasının çekindiği terörün Türkiye topraklarında tekrar canlanması tehlikesinin ücreti midir? İki yıl sürmesi planlanan Amerikan-İngiliz işgalinin ardından bölgede ortaya çıkabilecek kargaşalıkların ücreti midir? Türk ekonomisinin içinden çıkamadığı durgunluk döneminin iki yıl daha sürmesinin ücreti midir? Savaşta yer alan bir ülkede yaşayan insanların moral sorunlarının ücreti midir? Kuzey Irak'ta kaybedebileceğimiz Türk gençlerinin hayatlarının ücreti midir?Küçük esnaf mantığıylaEğer ABD'den istenen para bütün bunların ücretiyse yine de çok azdır. Çünkü bu olasılıkların hiçbirinin "parasal" karşılığını hesaplamak mümkün değildir. Tayyip Erdoğan'ın bu "ücret" için "ya söz verildiği gibi Kongre'den geçmez ve bize 'ne yapalım biz elimizden geleni yaptık' denirse" şeklindeki sözleri de ne yazık ki vahim bir ufuk darlığı örneğidir. ABD yönetimi Türkiye'ye bir ücret biçmiştir ve Türk yönetimi "kıran kırana" bir "küçük esnaf" pazarlığı yürütmektedir. Bu "küçük esnaf" mantığına göre eğer Amerikan yönetimi istenen parayı verirse Türk yönetimi büyük bir "başarı" kazanmış olacaktır! "Küçük esnaf" mantığı ve ruhuyla bakkal dükkânı, manav yönetilebilir ama Türkiye gibi büyük bir ülke yönetilemez. Amerikan yönetimi "Bizden bu kadar" deyip pazarlığı keserse "üs ve limanlardaki faaliyet" durdurulacak, Amerikan askeri personeli gönderilecektir. Bu ihtimalde, bu aşamaya gelmiş ve anlaşmaları yapılmış askeri işbirliğini durdurmak kolay bir iş olmayacaktır. Küçük esnaf mantığıyla savaş gibi büyük bir meseleyi "yönetmeye" kalkmanın mümkün olmadığını bugün gelinen nokta gösteriyor.

Devamını Oku

Hayırlı olsun ve geçmiş olsun

19 Şubat 2003

Sonunda pazarlıklar sona erdi, AKP hükümetinin istediği güvenceleri vermeyi kabul eden ABD yönetimi son hamlesini yapmış oldu. Türkiye'nin atacağı bir tek adım kalmıştır: Hükümete asker gönderme ve çağırma izni veren tezkereyi kabul etmek. Bununla birlikte Türkiye, Irak savaşında Amerika ve İngiltere'nin yanında yerini almış olacaktır. Varılan anlaşmada, Kuzey Irak'ta güvenlikten sorumlu olacak Türk birliklerinin Amerikalı komutanlara bağlı olmaması da yer almaktadır. Bunun anlamı şudur: Türk askerleri Kuzey Irak'ta yapacakları her şeyi Türkiye adına yapacaklardır, alınacak askeri kararlar "Türkiye'nin kararları" olacaktır.Arap dünyasının gözünde...Pazarlığın çetin geçmiş olması, bundan sonra olacaklar için bir güvence anlamına gelmiyor. Savaş savaştır ve hiçbir savaşın sonu önceden belli değildir. Geçen Körfez savaşı sırasında tepelerine binlerce bomba yiyen Iraklıların tavrında herhangi bir değişiklik olmadığı gibi Saddam yönetimi de böyle bir savaştan zayıflamak bir yana, kendi ülkesinde ve Arap dünyasında güçlenerek çıkmıştır. Kuşkusuz bugünkü savaş teknolojisi, on yıl öncenin teknolojisine göre birkaç kat ilerlemiş durumdadır. Amerikan-İngiliz kuvvetleri öyle bir teknolojiyle gelmektedir ki, bir hafta içinde Irak'ta taş üstünde taş kalmayabilir. Bu da savaşın gerçek sonuçları açısından belli ölçüde bir anlam taşıyabilir. Çünkü bu savaşı, nasıl dünya "hazmetmekte" güçlük çekmişse, bütün Arap ve Müslüman dünyası da "kendisine karşı savaş" olarak görme eğilimdedir. Saddam Hüseyin, Arap dünyasında "kahraman" olarak bir süre daha kalacaktır. Bu sürenin ne olacağı şimdiden kestirilemez. Saddam Hüseyin, Irak dağlarına çekilebilir, cephede ölebilir, sarayında öldürülebilir, Amerikan kuvvetleri tarafından esir alınabilir, ama hangisi olursa olsun, Arap dünyası onu "kahraman" olarak görecektir.Savaş planları ve terörSavaşın iki haftada bitirilmesi ve iki yıllık bir işgal planı da uygulanabilir. Ama bu planların kağıt üzerinde yer aldıkları gibi uygulanması "terör" meselesinin gündemden düşürmeyi epeyce bir süre sağlayamayacaktır. Afganistan'da bütün askeri gelişmeler "planlandığı gibi" olmuştur, yeni yönetim kurulmuştur. Ama Usame Bin Ladin'le merkez ekibi yakalanamamıştır ve dünyaya mesaj göndermeye devam etmektedir. Türkiye'nin savaşta yerini almasına sadece bir "tezkere kabulü" kadar süre kalmıştır. Kimilerine göre, kararsız ve tarafsız kalmak yerine karar almak her zaman daha iyidir. Türkiye kararını, vicdanını ve aklını zorlayarak almıştır. Bu "akıl zorlaması" da gelmiş para pazarlığına dayanmış ve nihayet sonuçlanmıştır. Hem dünya, hem bölgemiz, hem ülkemiz yepyeni ve bilinmeyenlerle dolu bir döneme girmektedir. Hayırlı olsun demek dışında söylenebilecek söz de kalmamıştır. Hep birlikte temenni edelim ki, alacağımız "yaralar" da kısa zamanda onarılsın ve hep birlikte derin bir nefes alıp "geçmiş olsun" diyelim.

Devamını Oku

Tek kutuplu dünya korkusu

18 Şubat 2003

Avrupa, (İngiltere hariç) yine korkuyor. Bu kez korku nedeni ne "komünizm hayaleti "ne Mitler dehşeti. Korkunun adı "Beyaz Saray", yirmi birinci yüzyılın Beyaz Saray'ın tartışılmaz hegemonyası altında geçmesi. Avrupa (İngiltere hariç), Bush yönetiminin Irak rejimine ve Saddam'ın yarattığı tehlikelere ilişkin "gürültü"süne inanmıyor. İnanılan şudur: ABD imparatorluk gücüne güvenerek büyük bir jeopolitik ve ekonomik kumar oynamaktadır ve Irak bu oyunda sadece bir piyondur. Terör korkusu da Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin giriştiği bu büyük kampanyayı açıklayamaz. Çünkü ülkelerin üzerine, sivillerin üzerine bomba yağdırarak terör sorununun halledilemediğini bugüne kadar yaşananlar göstermiştir.Chirac'ın öfkesi ve TürkiyeFransa ve Almanya'nın başını çektiği Avrupa, George W. Bush yönetiminin "tek kutuplu, tek merkezli dünya" ihtirasına set çekmenin Avrupa Birliği yoluyla olabileceğini düşünmektedir. Fransa Başkanı Jacques Chirac, Avrupa'da çatlak yaratan ve "Avrupa'nın yarısı ABD'nin yanında" görüntüsü veren ülkelere bu yüzden çok öfkelidir. mBu öfkeyle iş, henüz AB üyelik süreci devam eden ülkeleri üyeliğe almamakla tehdit etmeye kadar varmıştır. Ve "öfke"nin ucu böylece yine gelip Türkiye'ye dayanmıştır. AB üyeliğine çok yaklaşmış olan ülkelerin böyle tehdit edilmesi, ABD'nin yanında aktif olarak yer alan bir Türkiye'nin üyelik yolunun tıkanacağı anlamına gelmektedir.Chirac'ın öfkesi ve AvrupaFransa Başkanı'nın verdiği mesaj, "siyasi olarak" ABD ile Avrupa arasındaki çizginin çok net çizileceği yönündedir. Fransa ve Almanya'da İngiltere'den "ABD'nin 51'inci eyaleti" olarak söz edilmektedir.m Türkiye, Chirac'ın kızdığı diğer ülkeler gibi "Amerika'nın yanında çok çabuk yer almış" değildir. Ankara'nın izlediği savaş karşıtı politika belki Avrupa nezdinde olumlu yankılar bulmuştur. Ancak artık, savaş sonrası çizgiler çok daha fazla önem kazanmıştır. Bush yönetimi, dünyaya yeni bir düzen vermek hedefiyle yola çıkmıştır ve bu büyük oyunda Beyaz Saray da "benden olmayan düşmanımdır" mantığıyla ilerlemektedir. Eğer Avrupa Birliği, Chirac'ın istediği gibi bir aile bütünlüğü sağlayamazsa "tek kutuplu dünya" korkusu çok kolay gerçek olacaktır.

Devamını Oku

Türkiye'nin zincirleri

17 Şubat 2003

Üç dev zincir, Türkiye'nin elini ayağını sıkı sıkıya bağlamış durumdadır. Bu nedenle, Türkiye'de hangi tür yönetim olursa olsun, hangi eğilimde yönetim olursa olsun Irak savaşı konusunda "ön diplomatik oyunlar" dışında farklı bir tavır alması mümkün değildir. Birinci zincir ekonomidir. Türkiye borçlarını ancak çevirebilen, bütçesinin en büyük bölümünü borçlarının faizine ayıran bir ülke olmuştur. Ekonominin en azından bu şekilde devam edebilmesi, daha sonra yeniden gelişme umutlarının yaşayabilmesi, tümüyle Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası ile "iyi ilişkiler e bağlıdır. Bu iki kuruluşun da Amerikan yönetiminin, denetimi demesek de "çok büyük etkisi" altında oldukları bilinmektedir. IMF ve Dünya Bankası'nın borç çevirme düzeninin devamını sağlayan desteklerini çekmeleri durumunda Türkiye'nin köşesinden döndüğü "Arjantin krizi" nin daha da ağırına yakalanması birkaç hafta meselesidir. Bu zinciri Türkiye'nin ayağına ne Amerikan yönetimi, ne IMF yöneticileri zorla bağlamıştır. Bu dev zincir Türkiye'yi kötü yönetenlerin; geçen dönemin DSP-MHP-ANAP hükümetinin, ondan önceki ANAP-DSP-DYP vs. hükümetlerinin yetersizlikleri ve basiretsizlikleriyle Türkiye'nin eline ayağına takılmıştır."Kürt sorunu" olmasaydı...İkinci zincir Kuzey Irak'tır. Türkiye Kuzey Irak'ta bir federe ya da bağımsız Kürt devleti oluşmasını istememektedir. İstememektedir çünkü böyle bir devletin Türkiye'nin güvenliği açısından sorun olacağına inanmaktadır. Türkiye'nin basiretsiz ve dar görüşlü yöneticileri, Türkiye'nin "Kürt meselesi"ni halledemedikleri için, Türkiye'deki Kürt vatandaşların bir bölümünün bölücü terör tarafından ele geçirilmesine izin verdikleri için bir zincir daha ülkemizin elini kolunu bağlamaktadır. Eğer ABD yönetimi, Türkiye'nin yer almadığı bir savaş stratejisi geliştirirse, bu stratejinin önemli bir parçasının da Kuzey Irak'taki "yeni oluşum" olacağı kesindir. Türkiye'nin rol almadığı gelişmeler içinde Amerikan yönetiminin de Kuzey Irak'ta tümüyle "serbest" hareket edeceğinden kuşku duymamak gerekir. Kürt meselesiyle değişik büyük güçlerin "oynamış" olmaları, bölücü terörün döktüğü kan mazeret olarak kullanılmış ve Türkiye'nin Kürt sorunu çözülmemiş olduğu için Kuzey Irak ikinci zincir olarak Türkiye'nin eline ayağına bağlanmıştır.Kıbrıs sorunu çözülseydi...Üçüncü zincir Kıbrıs'tır. Kıbrıs Rum kesiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyeliğine "çeyrek" kalmıştır. Türkiye Kıbrıs'ta giderek daha sıkıntılı bir döneme girmektedir. Çünkü Kıbrıs'ta çözüm istemeyen Rum tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti olduğunu bir kez daha büyük siyasi ve ekonomik destekle tescil ettirecektir. Çözüm olmadığında, Türk tarafının çıkarlarını savunmak diye bir mesele de kalmayacaktır. ABD'nin de açık bir tavır alması durumunda Kuzey Kıbrıs bütün dünya için "Türklerin işgali altındaki toprak" olacaktır. Bu duruma gelindiği andan itibaren de Türkiye sürekli geri çekilme durumunda kalacaktır. Kıbrıs'ı Türkiye'nin ayağına zincir olarak takanlar 30 yıldır statükoyu korumayı başarı diye takdim eden, Türk toplumunu geri bırakan ve uluslararası düzeyde hiçbir başarı sağlayamamış yöneticilerdir. Bu üç zincirle kendi ellerimizi ayaklarımızı bağlayanlar ufuksuz, basiretsiz yöneticilerimizdir. Bugünkü hükümeti ABD' nin yanında, ABD'nin istediği gibi yer aldığı için eleştirmek büyük haksızlık olur.

Devamını Oku

On gününüz kaldı

16 Şubat 2003

AKP hükümeti kurulurken 1 aylık, 3 aylık, 6 aylık ve 1 yıllık programlar ilan edildi. İlk bir ay geçerken, genel "iyimserlik" havası içinde kimse sesini çıkarmadı. Sonra ikinci ay geçti ve on gün sonra üçüncü ay bitecek. AKP'nin, hakkındaki bütün kuşkulara rağmen yüzde 35'lik bir oy oranıyla tek başına iktidar olmasının nedeni, "eskilerin" eskimiş üslupları, oyunları ve inandırıcılıklarını kaybetmiş olmalarıydı.Ne dendi, ne yapıldı...Geçen 80 günde yapılacağına dair AKP liderleri tarafından "söz verilen" konulara tek tek bakalım:1- Vergi yükünü tabana yayan tedbirler alınacak, mevzuat basitleştirilecek, vergi barışı sağlanacak.• Ne oldu: Vergi barışı adı altında vergi affı çıkarıldı. Vergisini düzgün ödeyen bir kez daha enayi yerine konuldu. Vergi yükünü tabana yayacak herhangi bir uygulama yapılmadı, mevzuatta hiçbir şey yapılmadı. KDV ve vergi iadesiyle ilgili çelişkili açıklamalar yapıldı.2- Yeni özelleştirme stratejisi ve takvimi açıklanacak.• Ne oldu: Genel bir açıklama yapıldı. Herhangi bir takvim açıklanmadı.3- Yatırımcılara devlet desteği için çerçeve kanun çıkarılacak, bedelsiz arsa verilecek.• Ne oldu: Bu sözler defalarca tekrarlandı, ama uygulamada herhangi bir adım atılmadı.4- Elektrik faturalarından TRT payı kaldırılacak.• Ne oldu: Buna ilişkin bir açıklama yapıldı, herhangi bir adım atılmadı.5- Enerji piyasası rekabete açılacak.• Ne oldu: Enerji piyasasıyla ilgili, geçmişe dönük bazı haberler sızdırıldı, ama bir adım atılmadı.6- Hayvancılık sektörünün gelişmesi için acil önlemler alınacak.• Ne oldu: Hayvancılıkla ilgili kesimler bekliyor...7- Kamuda toplam kalite yönetimi hayata geçirilecek, çerçeve yasası çıkarılacak. • Ne oldu: Hiç bir şey olmadı.8- Yolsuzlukların üzerine gidilecek, cezalar artırılarak caydırıcılık sağlanacak.• Ne oldu: Bildiğimiz kadarıyla bir şey olmadı.9- Vatandaşın bilgi edinme hakkı kanunu çıkarılacak.• Ne oldu: Bu konuda bir açıklama bile yapılmadı, herhalde unutuldu.10- Ekonomik ve Sosyal Konsey'in yapısı ve çalışma tarzı yeniden belirlenecek, etkin şekilde çalışması sağlanacak.• Ne oldu: Bu söz birkaç kez tekrarlandı, o kadar.11- Eximbank etkinleştirilecek.• Ne oldu: İhracatçılar beklemeye devam ediyor...12- Açlık sınırı altındaki ailelere dönük etkin yardım programı yapılacak.• Ne oldu: Fak-Fuk-Fon çerçevesinde bazı küçük uygulamalar dışında genel bir plan varsa da kimsenin haberi yok.Savaş bahanesi tutmazBu 12 madde ilk üç ay içinde tamamlanmak üzere açıklanmıştı. Eğer hükümet ve AKP, bunların hiçbirinin yapılmamış olmasının gerekçesini "savaş"a bağlarsa kimseyi ikna edemez, çünkü savaş ve ilgili diplomatik görevleri olan bakanlıklar dışında diğer bakanlıkların ne işe yaradığı sorusuna cevap veremezler. Türk siyaset hayatı, "Söylerim geçer gider, unutulur" mantığı yüzünden çürümüş ve dökülmüştür. Eğer AKP de aynı kervana katılmak istiyorsa, halk açısından bir sakınca olmaz.

Devamını Oku

Hayat ve ölüm

14 Şubat 2003

Maçlarda sahaya atlayıp bir siyasi pankart açma olayları yeni değil. Ancak ilk kez bir yenilik oldu. Türkiye-Ukrayna milli futbol maçının seyircileri ilk kez protestocuyu alkışladı ve aynı pankartta yazılı olduğu gibi bağırdı: Savaşa hayır! Türk kamuoyunun çok büyük bir kesiminin, yüzde 94'ünün Türkiye'nin bu savaşa bulaşmasına karşı olduğu biliniyor. Bush yönetimi sadece Türkiye'de değil, Batı'da da bu savaşın haklılığına kamuoylarını tam ikna edebilmiş değil. Önümüzdeki hafta ise Ankara'da büyük olasılıkla Meclis'e yeni hükümet tezkeresi ya da tezkereleri gelecek. Türkiye'deki "Barış Girişimi"nin hazırlayıp milletvekillerine gönderdiği bir mektup var. Bu mektupta savaşa, sadece "para", "petrol" ve karmaşık iktidar stratejileriyle değil, farklı bir açıdan da bakılabileceği anlatılıyor. Barış Girişimi'nin aşağıdaki mektubu, savaşa çeyrek kala önemli bir tarihsel belgedir."Hayat ve ölüm Parmak UcunuzdaSayın Milletvekili;Bizler, türkiye toplumunun yüzde doksan dördü, yabancı askerlerin Türkiye'de konuşlandırılmasına ve savaşa hayır diyor, sizin de hayır demenizi istiyoruz... Evet derseniz, bütün dünyayı karşısına alacak pervasızlıkta bir süper gücün yoksul Irak halkını yok edişine, yıllarca sürecek bir kaosa, bir katliama evet demiş olacaksınız. Buna savaş bile denemez. Türkiye'nin çıkarları, insanlığa, hukuka, ahlâka aykırı olamaz... Neye evet demenizi istiyorlar bir düşünün... Evet derseniz, ortak olduğunuz savaş suçu için belki mahkemede yargılanmayacaksınız. Ama kamu vicdanındaki mahkumiyetinizi ilk seçimde alacaksınız. Vicdanınızın sesini ise hiç susturamıyacaksınız. Unutmayın, siz bir vida değilsiniz. Oyunuz size, sizin kişiliğinize ait. Vereceğiniz oy Türkiye'nin ve Irak'ın kaderini değiştirebilir. Savaşa, size rağmen de "evet" diyenler çıkacaktır. Ama siz bu suça ortak olmayabilirsiniz ve bir cinayete 'hayır' dediğinizi hiçbir zaman unutmayız..."Hayat yanıbaşlarında!..Barış Girişimi'nin mektubu şu cümleyle bitiyor: "Unutmayın, siz oy kullanırken, Irak'ta bir kadın saçını tarıyor, genç bir erkeğin gelecek düşleri bombalarla bölünüyor, bir bebek annesinin sütünü emiyor olacak. Hayat yanıbaşlarında duruyor; 'savaşa hayır' dediğinizde gülümsemek üzere." Evet, Barış Girişimi'nin söylediklerini dikkatle dinlemekte çok fayda var. özellikle ülkenin kaderinde söz sahibi olduklarına inananlar için faydası sonsuz...

Devamını Oku