Güçlü olan balı yer

14 Mart 2003

Güçlü olanlar güçlü olduklarının farkına vardıklarında artık onların dediği olmaya başlar. Güçlü olanlarla diğerleri arasındaki bu durumu "kitabına uyduran" kavramlardan biri "caydırıcılık" tır. İş, güçlünün gücünü kullanmasına geldiğinde, yenik düşeceklerini görenler "yan yollar" aramaya başlarlar. Güçlüler ise, güçlerini her zaman "keyfi" olarak kullanma eğilimindedirler. Bu eğilimi durdurabilecek tek şey "hukuk" tur. Ve güçlü olan, gücünün imkânlarını kullanabilmek için sık sık daha önce kabul etmiş olduğu kuralları değiştirme eğilimine girer. Ayı, tilki ve kurt ormanda birlikte dolaşmaya çıkmışlar. Yiyecek bir şeyler ararken ağacın birinde, dolmuş ve taşmış bir balarısı kovanı görmüşler. Ayı, arkadaşlarına önce şöyle hafif bir küçümsemeyle bakmış, sonra ağaca tırmanıp kovanı indirivermiş. Tilki ile kurt, yalanarak bala bakmışlar ve ayıya "Herhalde hepsini kendin yemeyeceksin, birazını da bizimle paylaşırsın" demişler. Ayı "Haklısınız" diye cevap vermiş, "Birlikte yemek aramaya çıktığımıza göre bu balı paylaşmamız gerek." Kurt ile tilki sevinç içinde birbirlerine gülümserken ayı, "Tamam da, nasıl paylaşacağız" diye sormuş. Tilkinin aklına, hem ayının kafasını karıştıracak hem de kurttan daha fazla bal yemesini sağlayacak bir kurnazlık gelmiş: "Arkadaşlar biz bu balı yaşımıza göre paylaşalım, en yaşlımız en büyük payı alsın."Ayı bu öneriye itiraz etmeyince tilki kurda dönmüş ve kaç yaşında olduğunu sormuş. Tilkinin bir cinlik planladığını anlayan kurt hemen: "Ben yüz yaşındayım" demiş. Tilki: "Nasıl olur, sen yüz yaşında olamazsın!" Kurt: "Tabii ki yüz yaşındayım!" Tilki: "O zaman ben de yüz on yaşındayım!" Tilki ile kurt kavgaya tutuşmuş, kendi aralarında bağırıp çağırırlarken ayı kovanı alıp bir kenara kurulmuş ve ufak ufak balı yemeye başlamış. Tilki ayının balı yemeye başladığını farkedince bir an durmuş ve itiraz edecek gibi olmuş ama ayı "Kural belli" demiş, "Siz yaşlarınızda anlaşınca yiyebilirsiniz." Bunun üzerine Tilki kurda dönüp "Gel anlaşalım" demiş, "ikimiz de diğerimizin doksan yaşında olduğunu kabul edelim ve baldan eşit pay alalım." Kurt kabul etmiş, ama yanına gittiklerinde ayının balın tümünü yiyip bitirdiğini görmüşler. "Çok ilginç bir tartışmaydı sizinki" demiş ayı, "sizi izlerken ben de balı yiyiverdim." Sonra onları akıllarından geçebilecek farklı fikirlerden caydırmak için olanca heybetiyle ayağa kalkmış. Tilki biraz düşünmüş ve sonra sormuş: "Tamam, balı yedin de bari kaç yaşında olduğunu söyle..." "Galiba sekiz" demiş ayı. "O zaman haklısın, biz ikimiz de senden genciz." Sonra üçü, bir dahaki karşılaşmalarına kadar ayrılıp kendi yollarına gitmişler.

Devamını Oku

Kıbrıs'ta son şans

14 Mart 2003

Türkiye'nin birçok konuda önünün açılması, elinin rahatlaması Kıbrıs sorununun çözümüyle mümkün olacaktır. Kıbrıs konusunu sürekli olarak "sömüren", kendi avantajına kullanan taraf hep Rum-Yunan tarafı olmuştur. Öncelikle görülmesi, kabul edilmesi gereken gerçek budur. Kıbrıs'ın bir sorun olarak ortaya çıktığı 1950'li yılların ortasından beri Rum-Yunan tarafı bütün platformlarda daha "önde" olmuş, haksız olduğu her konuda "haklı" çıkmayı başarmıştır. Bu konuda bir sürü mazeret getirilebilir, hatta "Hıristiyan" dayanışmasından dem vurulabilir ama bunların hiçbiri sonucu değiştiremez. Ayrıca "dini dayanışma" iddiasıyla da durumu açıklamak mümkün değildir, çünkü kendilerine "İslam devleti" diyenler bile KKTC'yi tanımamışlardır. Sonuç bellidir: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hiçbir ülkenin tanımadığı, Türkiye'nin bir eyaleti gibi görülen taraftır. Buna karşılık Rum tarafı, "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak bütün dünyada kabul görmektedir. Bunların yanında Kuzey Kıbrıs'ın, Türkiye'nin bir "küçük aynası" olarak kötü yönetilmesi de Kıbrıs Türklerini Rumların karşısında ekonomik ve toplumsal olarak çok dezavantajlı durumda bırakmıştır.Ortadoğu'da ve Avrupa'da "yeni düzenler" kurulurken dünya Kıbrıs meselesinden de "kurtulmak" istemektedir. Aslında bu durum Türk toplumu ve Türkiye için bir avantaj olmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın bizzat girişimiyle hazırlanmış olan ve bir süredir tartışılan planın son şeklinde Türk tarafının birçok çekincesine cevap verildiği de görülmektedir. İlk olarak Türkiye'ye gelen Kofi Annan barış planının son şeklinin aynen onaylanması için taraflara bir hafta daha süre tanımıştır. Son tarih her iki taraf için de 7 Mart'tır. Rum tarafının Avrupa Birliği tam üyelik hakkını aldığından beri "Berlin Duvarı" adını verdikleri bir çizgi izlediği bilinmektedir. Rum tarafının planı, uzlaşmanın olmaması ve Kıbrıs Cumhuriyeti olarak sadece kendilerinin AB üyesi olmasıdır. Bunun ardından yapılan hesap başta iş olmak üzere çeşitli sosyal nedenlerle Rum tarafının Türkler için çekim merkezi oluşturması ve iki taraf arasındaki hattın fiilen yok olmasıdır. Bu durumda Türk tarafının güvenliğini sağlamak için orada bulunan Türk askerinin de varlık nedeni kalmayacaktır. "Berlin Duvarı" planı kısaca budur. Ve bu planın işleyebileceğinin çeşitli belirtileri vardır. Eğer 7 Mart'a kadar bir uzlaşma sağlanmazsa Türk tarafı Kıbrıs Cumhuriyetini oluşturan iki toplumdan biri olarak değil, tek tek Türk vatandaşlarının Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı oldukları bir azınlığa dönüşme ihtimali bulunmaktadır. Kofi Annan planı, Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye için önemli bir imkandır. Bu planın son şekli ortaya çıkarken Rum tarafının özellikle kollandığını da söylemek mümkün değildir. Kıbrıs tek bir toplum olarak Avrupa Birliği üyesi olduktan ve Türkler belli yönetim haklarını elde ettikten sonra Türkiye'nin AB üyeliği süreci de işlemeye başlayacaktır. Bu da bugüne kadar ön planda olan "güvenlik" kavramının içeriğini tümüyle değiştirecektir.

Devamını Oku

Yine zaman kaybı

13 Mart 2003

AKP iktidara gelirken sandığı gibi güllük gülistanlık bir ülke bulmadı. O sırada en önemli meselenin "türban" olduğuna inanan AKP'li sayısı az değildi. Erdoğan'ın parti lideri olarak açıkladığı 3 aylık eylem planı da "yapılabilir" maddelerin çoğunlukta olduğu bir plandı. Fakat bir iki madde dışında her şey askıda kaldı. AKP lideri Tayyip Erdoğan 3,5 ay sonra hükümet kurma görevini aldı. Ama Gül'ün istifasını Cumhurbaşkanı'na sunmakta, Cumhurbaşkanı'nın hükümeti kurma görevini Tayyip Erdoğan'a vermekte gösterdikleri hızlı davranışı Tayyip Erdoğan'da göremedik. Erdoğan kabine listesini hızlı bir şekilde belirleyemedi. Ankara'dan Tayyip Erdoğan'ın listeyi bugün Çankaya'ya götürebileceği bilgileri geliyor.Oysa ki: Siirt seçiminin tarihi belliydi, AKP lideri Erdoğan'ın başbakanlık görevini alacağı da çoktan belliydi. Bu süre içinde Erdoğan'ın kuracağı hükümet konusunda kararlarını vermiş olması gerekirdi.Hükümet ne için var?Eğer gecikmenin nedeni Erdoğan'ın Abdullah Gül ve partinin diğer sorumluları ile görüş alışverişinde bulunma ihtiyacı ise, bunun da önceden yapılmış olması gerekirdi. Sadece savaşa "kilitlenmiş" olmak zaman zaman gerekçe olarak öne sürülüyor. Hükümet başkanının hiçbir ülkede sadece en önemli meseleye kilitlenmek gibi bir hakkı yoktur. Hükümet ve bakanlar, bütün meseleler aynı anda ele alınabilsin diye, bunlara gecikmeden çözümler getirilebilsin diye vardır. Türkiye birkaç gününü daha istifa etmiş bir hükümetle geçirmiştir. Vakit kaybetmek birkaç gün için olsa da vakit kaybetmektir. İstifa etmiş hükümet üyeleri sadece rutin evraklara imza atarlar. Önemli konularda karar almazlar, önemli işleri ertelerler.Yönetici "dağılırsa"Türkiye 1970'lerden bu yana vakit kaybede kaybede, hatta vakit kaybetmeyi bir yaşam biçimi haline getirerek bu noktaya geldi. Önce kaybedilen günler önemsenmedi, sonra haftalar, aylar. Son otuz yılda neler olup bittiğine dönüp şöyle bir bakarsak yılların nasıl boşa harcandığını görebiliriz. Eğer Erdoğan görevi aldığı gün listesini Çankaya'ya götürseydi, hazırlıklarını önceden yapmış enerjik ve kararlı bir yönetici imajı güçlenirdi. Sorunlar yumağının içinde "dağılan" yönetici, güven duygularını kaybetmeye aday yöneticidir.

Devamını Oku

Bataklık

13 Mart 2003

Türkiye için, savaş koşullarında Saddam Hüseyin'in gidip gitmemesinden önemli olan Kuzey Irak'taki durumdur.Hükümetin "asker gönderme ve çağırma" tezkeresini Meclis'e getirme kararı Türkiye'nin Kuzey Irak'a asker göndermesinin kabul edilmesi anlamına gelmektedir.Ortadoğu, ne Afganistan'dır ne de Balkanlar. Birbiriyle çatışan silahlı güçler yarın ittifak yapıp bir üçüncüyle savaşır, bir gün sonra diğerleriyle birleşip başkalarını öldürür.Beyrut savaşını hatırlayalım. Hizbullah olayının gelişmesini hatırlayalım. Kuzey Irak'taki çatışmaları hatırlayalım. Bu olayların hiçbirini basit bir mantıkla açıklamak mümkün değildir. Bunları anlayabilmek için farklı bir Ortadoğulu mantığı gerekir.Türkmenler ne olacak?Kuzey Irak da Kürt ve Arap nüfusuyla Ortadoğu bataklığının bir parçasıdır.Bu bataklığa gömülmek Türkiye açısından çok ağır ve miktarı ne olursa olsun, Amerikan Doları'nın karşılaması mümkün olmayacak bir dehşet senaryosudur.Kuzey Irak'ta, güvenliklerinin sağlanması gereken ve sonraki gelişmelerde söz sahibi olmalarına çalışılan Türkmenlerin önemli bir güçleri yoktur. Türkmen nüfus hem coğrafi olarak dağınıktır hem de askeri bir güçleri bulunmamaktadır. Bunların yanında Türkmenler "siyasi" olarak da bölünmüşlerdir. Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde kendilerine "parti" adını veren 11 ayrı grup faaliyet halindedir. Bu partilerin belli aşiretlere bağlı olduklarını tahmin edebiliriz.Kürtler ve kuzey cephesiAmerikan kuvvetlerinin Kuzey cephesinde asıl görev Kürt kuvvetlerine verilmektedir. Barzani ve Talabani'nin yaklaşık 45-50 bin kişilik silahlı güçlerinin savaştaki görevi bölgedeki, özellikle de Musul-Kerkük çevresindeki Saddam birliklerini "meşgul etmektir". Bunun anlamı Kürt birliklerinin Irak kuvvetlerine saldırılar düzenleyip bölgeden kaydırılmaları ihtimalini ortadan kaldırmak ve orada teslim alınmalarını sağlamaktır.Kürt birliklerinin bu görevi yerine getirebilmeleri için gerekecek ağır silahları yoktur. Amerikalılar bu kuvvetleri daha güçlü silahlarla desteklemek istemektedirler. Burada resmen söylenen "kendilerini korumaları için hafif silahlar" verileceği şeklindedir.Aynı alanda Barzani ve Talabani bölgelerine dağılmış 5 bin dolayındaki PKK militanının da bulunması durumu daha da karmaşık hale getirmektedir. Kürt birliklere verilecek "iyi" silahların bir bölümünün PKK'nin denetimine geçmesi çok kuvvetli ihtimaldir.Bataklığa dikkat!Amerikalıların "Kuzey Cephesi" nde Kürt birlikleri asıl müttefik olmaktadır. Bu yüzden Türkiye'nin bölgeye asker sokmasına Kürtler tepki göstermektedir.Birinci Körfez Savaşı'nın ardından 36'ncı paralelin kuzeyinin Amerikan Çevik Gücü'ne bırakılmasıyla Kürt bölgesi Saddam yönetimiyle ilişkisini kesmiş ve bugünkü oluşumun temelleri atılmıştır.Türk askerinin girmesiyle Kuzey Irak'taki silahlı güçlerin sayısı 6'ya yükselecektir. Ve bu silahlı güçlerin 3'ü Türkiye'yi "hasım" olarak görecektir.Böyle bir karmaşadan ancak bir "bataklık" doğabilir. Ve Türkiye için kuşkusuz en önemlisi bu bataklığa saplanmamaktır.

Devamını Oku

Kakofoni

13 Mart 2003

Müzikte kullanılan bir deyimdir "kakofoni". Anlamı, müzik aletlerinin çoğundan uyumsuz sesler çıkması, dolayısıyla da bir parçanın çalınamamasıdır.Yani orkestra yönetimi yoktur ya da kimse orkestra şefini dinlememektedir.Hükümetin, ABD yönetimi ile pazarlık sürecinde kamuya yönelik açıklamalar üç kişi tarafından yapılmaktadır. Biri doğal olarak Başbakan Gül'dür. İkincisi Dışişleri Bakanı Yakış'ür. Üçüncüsü de AKP Genel Başkanı Erdoğan'dır. Milli Savunma Bakanı'nın ise sesi çok az duyulmuş, kendisi çok az görülmüştür.Kargaşa mı "taktik" mi!..Üç yetkilinin, pazarlık boyunca söyledikleri sözler ve yaptıkları açıklamalar bir "kakofoni" oluşturmaktadır.Bu "kakofoni", bütün yönetimin, yönetim kadrolarının tek bir politik çizgide buluşmadığını göstermektedir.Kakofonik durumu "pazarlık taktiği" gibi açıklama çabaları vardır. Oysa ortada "kargaşa" olduğu bugünlerdeki "tezkere" taktiğinde de görülmektedir.Tezkereyi Meclis'e getiren hükümettir. Tezkereyi Meclis'e hükümet getirdiğine göre, bütün bakanlar altına imza attığına göre bu tezkerenin içeriği ve amacını benimseniyor demektir.Eğer benimsemediği, ikna olmadığı bir tezkereyi getiriyorsa, bu hükümet Türkiye'yi yönetme ehliyetine sahip değildir.Bu ehliyetsizlik, AKP'li milletvekillerinin tezkereyi reddetme durumunda tam kanıtlanmış olacaktır.Hükümetin asıl duruşu ne?Hükümet, kendi getirdiği tezkerenin Meclis'te reddedilmesi durumunda sevinip, "ne yapalım geçmedi işte" diyerek bu meseleden "sıyrılmış" olamaz. Eğer hükümetin savaştan "kaçma" planı buysa, çok acemice bir plandır. Böyle bir planın uygulanması durumunda sonuçlarının ne olacağı da tam hesaplanmalıdır.AKP hükümetinin ve yetkililerinin, ABD yönetimiyle yürüttüğü pazarlık yönteminin "küçük esnaf" tarzı bir pazarlık olduğu son gelişmelerle kanıtlanmıştır.Hükümetin asıl "duruşu" nedir?Bush yönetiminin hazırlandığı Irak savaşının haklı olduğunu mu, haksız olduğunu mu düşünmektedir?Pazarlık hangi temel siyasi çizgiye göre yürütülmüştür?Asıl politikasını, asıl hedefini net olarak ortaya koymayan, büyük pazarlıklarda her zaman zayıf kalmaya mahkûmdur.Küçük esnaf pazarlığı ve "kakofoni" yaratarak karşıdakini kandırmak zordur. Olsa olsa birileri, o anki koşullar gereği "kanmış gibi" yaparlar.

Devamını Oku

Tarih bir kez yazılır

13 Mart 2003

Olayların üzerinden zaman geçtikten, olaylar "tarih" kavramının içinde yol aldıktan sonra yorum yapmak kolaydır. Kolaydır "Abdülhamit'in hatası şuydu" demek. Kolaydır "Atatürk keşke şunu şöyle yapsaydı" demek.Kolaydır "İttihatçılar Almanlara kafa tutsaydı İmparatorluk dağılmazdı" demek.Her olay belli bir süreç içinde yer alır. Olaylar hakkında doğru yorum yapabilmek, tek başına bir olayın anlamını değil, birbirlerini etkileyen olaylar zincirini göz önüne almakla mümkündür.Bunun için de önce "bilmek" gerekir.Türkiye'nin tarihinde önemli bir sayfa bugün yazılacak. Hükümet büyük olasılıkla "asker gönderme ve asker çağırma" yetkisini Meclis'ten alacak. Böylece Türkiye'nin yeni "Ortadoğu savaşı"nda aktif rol oynaması kesinleşecek.Kapı gibi durabilmek...Türk hükümeti ABD yönetimine "hayır" diyebilir mi? Bu sorunun cevabı aylar hatta yıllar önce verilmiştir.Gelmiş geçmiş hükümetler, anlı şanlı yönetimler, burunlarından ki aldırmayan "devlet adamları" Türkiye'nin en birinci ve acil meselelerini çözemedikleri, tam tersine bu meselelerin kördüğüm olmasını becerdikleri için Türk hükümetinin ABD hükümetine karşı koyma imkânı kalmamıştır.Türkiye, tarihinin en büyük dış ve iç borcuna ulaşmıştır. Bu borçla ancak "iflas" ilan edilebilirdi, ama ABD yönetiminin desteğiyle Türk maliyesi ayakta durmaya devam etmektedir. Türkiye'yi tarihinin en ağır ekonomik krizine sokanlar evlerine gitmişlerdir, ama krizin etkileri halen devam etmektedir.Türk ekonomisi krizdedir.Türk hükümeti bu ekonomik koşullarda ABD hükümeti karşısında "kapı gibi durma" şansına sahip değildir."Zor kararlar"ın dayatmasındaTürk hükümetleri çeşitli nedenlerle Kürt meselesini mesele olmaktan çı-kartamamışlardır. Bu yüzden Kuzey Irak'ta son Körfez Savaşı'nın ardından adım adım bir Kürt devletine doğru gidilmesi Türkiye'nin güvenliği açısından "tehdit" oluşturmaktadır.Yeni savaşta Kürt aşiretlerinin düzenli bir ordu gibi silahlandırılması ve ABD'nin savaşan müttefiki olarak yer almaları bu Kürt devletinin, adı ve şekli ne olursa olsun oluşumunu hızlandıracaktır.Türkiye, Kürt meselesini kendi beyni ve yüreğinde, Kürtlerin beyinleri ve yüreklerinde çözemediği için Kuzey Irak'ı Kürt aşiretlerinin silahlı güçlerine bırakmak zor bir karardır.Türk hükümeti bu nedenle de Amerikalılara "Sizin karışık oyununuzda yokuz" diyemez.Kıbrıs'ta ya Türklerin haklarının korunduğu yeni bir düzen kurulacak ya da Türkler resmen kabul edilmemiş bir "üvey azınlık" statüsünde Rum yönetiminin insafına kalacaktır. Türk hükümetlerini yönetenler, 30 yıldır Kıbrıs'ın Türk tarafının "mağdur" ve "ikinci sınıf durumdan çıkmasını sağlayamadıkları gibi bu meselenin çözümü konusunda son haftaya girilmiştir. Birleşmiş Milletler ve Amerikalı arabulucular işi bıraktığı anda Kıbrıs Rum tarafı geri dönülmez şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti olacaktır.Ankara bu nedenle Washington'un dünyaya çekidüzen vermeye niyetli politikacı ve bürokratlarına "hayır" diyemez.TBMM bugün hükümet tezkeresini kabul edecek ve Ortadoğu'nun yeni düzeni için ABD yönetiminin yanında yer alma süreci tamamlanmış olacaktır.Bu noktaya yıllar boyunca birbirini izleyen olayların, beceriksizlik ve akılsızlıkların ve hatta ahlâksızlıkların sonucu olarak gelinmiştir. Bugün ise tarihin bundan sonraki bölümü yazılırken, yepyeni gelişmelerin ilk harfi yepyeni bir sayfanın üzerine konmuş olacaktır. Sayfanın altının nasıl dolacağı ise herkes için soru işaretidir.

Devamını Oku

Zor itiraf!..

13 Mart 2003

Hükümet, savaş tezkeresinin oylamasını son anda yarına erteledi. Bu son ertelemenin gerekçelerinden birinin ABD yönetimi ile bazı noktalarda anlaşmanın sağlanamaması olduğu belirtiliyor. Ertelemede önemli bir etken de bugün yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısı olmalıdır. Anayasa'ya görre "savaş tezkeresi"ni görüşmek, kabul ya da reddetmek Meclis'in yetkisindedir. Cumhurbaşkanı dahil, başka bir makamın onaylaması söz konusu değildir. Ancak Milli Güvenlik Kurulu'nun "savaş"ı görüşmesi ve hükümetin tezkere girişimini desteklemesiyle devletin en tepesi sorumluluğa ortak olmaktadır.Silahlı Kuvvetler'in tavrıSilahlı Kuvvetler, haftalardır yapılan tartışmaların dışında kalmış, kararların siyasi sorumlulara ait olduğuna ilişkin tavrını bozmamıştır. Milli Güvenlik Kurulu'nda alınacak her "tavsiye" kararı Silahlı Kuvvetler'in katılımını gerektirmektedir. Bu durumda da asker, hükümet politikasını desteklemiş olacaktır.Cumhurbaşkanı'nın durumuAynı durum Cumhurbaşkanı için de geçerlidir. Son mesajlarından, Sezer'in savaş kararı için gerekli uluslararası "meşruiyet" durumunun bulunmadığı görüşünde olduğu anlaşılmıştır. Bunun anlamı, Türkiye'nin karar alma sürecinde ve alacağı kararlarda Birleşmiş Milletler'i beklemesi ve izlemesidir. Ancak "gerçek durum" Birleşmiş Milletler platformundan çoktan uzaklaşmıştır. Ve Türkiye'nin böyle bir "gerekçe" kullanma imkânı bulunmamaktadır. Milli Güvenlik Kurulu'nun Başkanı Cumhurbaşkanı'dır. Dolayısıyla bugünkü toplantı Cumhurbaşkanı Sezer'i de "ortak sorumluluk" alanına çekecektir.Kaçınılmaz süreç...Cumhurbaşkanı istemiyor, hükümet istemiyor, muhalefet istemiyor, halk istemiyor, Silahlı Kuvvetler "Biz siyasi kararı uygularız" diyor... Ama Türkiye savaştan kaçınamıyor, Amerikan yönetimine "hayır" diyemiyor. Birçok siyasinin ve yorumcunun son günlerde tekrarladığı bir söz var: "Türkiye ne Fransa'dır ne Almanya'dır, bizim çok ciddi sorunlarımız var..." Bu söz, bütün gelişmelerin, büyük laf kalabalıklarının altındaki basit gerçeğin de itirafıdır. Yani "Amerikan yönetimine hayır diyecek gücümüz yok!" O zaman takvim kaçınılmaz şekilde işler, bugün MGK hükümete "tavsiye" desteğinde bulunur, yarın Meclis onaylar, öbür gün de ilk bomba sesini beklemeye başlarız.

Devamını Oku

Darbe ağır, durum ağır

13 Mart 2003

Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül yönetimi Amerikan tarafıyla pazarlık etti. İsteyerek ya da istemeyerek bir noktaya geldi. Sonra varılan uzlaşmaların gereği olan yetkiyi Meclis'ten istedi. Ve Meclis hükümete bu yetkiyi vermedi. Böyle bir yetkinin verilmemesi öncelikle bir "güvensizlik" beyanıdır. AKP'nin Meclis'teki büyük sayı üstünlüğü Hükümete ciddi bir "yetki" verilmesine gelince parçalanmıştır. AKP'lilerin yaklaşık üçte birinin bu yetkiyi reddetmesi hükümet açısından önemle değerlendirilmesi gereken bir durumdur.Hükümetin durumu...Bu durumda demokrasi gelenekleri hükümetin çekilmesini gerektirir. Eğer hükümet çekilirse, yeni hükümetin kurulma süreci başlayacak ve Amerikan yönetiminin beklediği karar yine alınamayacaktır. Kendi partisinin hükümetine böyle bir güvensizlik beyanının ardından öncelikle hükümetin kendi grubu üzerindeki etkinliği bitmiştir. Bundan sonra yine ciddi durumlarda AKP'li vekiller kendi hükümetlerini yalnız bırakabilirler. Hükümetin yetki tezkeresini birkaç gün sonra tekrar Meclis'e getirmesi ve tekrar "adam adama" yapılacak bir çalışmayla kabul ettirmesi mümkündür. Ancak bu da hükümetin "elini" zayıflatan bir gelişme olacaktır. Bir yanda Amerikan yönetimiyle varılmış anlaşmalar vardır. Bu anlaşmaların arkasında para vardır, Kıbrıs vardır, Kuzey Irak vardır, Avrupa Birliği vardır. Diğer yanda kendi grubunun üçte birinin başkaldırmasına neden olan kuvvetli bir "irade" vardır. Bu irade toplumun geniş bir kesimi tarafından paylaşılan bir savaş karşıtlığı duygusundan kaynaklanmaktadır.Kamuoyu ve Meclis...Türk halkı bu savaşı, Türkiye'nin bu savaşta yer almasının "pratik gerekçelerini" hazmetmemiştir. Hükümet sözcüleri kendi tereddütlerini kamuoyuna aktararak, "her kafadan başka ses'lerin yükseldiği bir ortamda halkı "ikna" konusunu önemsememiştir. İkna olmayan, gerekçelerin yarım yamalak anlatıldığı kamuoyunun giderilemeyen kaygıları doğrudan doğruya Meclis'e yansımıştır. Hükümetin yetki tezkeresine "hayır" diyen ya da çekimser kalan milletvekilleri de bütün kamuoyuna yönelik politik bir gösteriyi başarıyla uygulamış olmaktadırlar. Meselenin bir başka ucundaki soru işareti Amerikan yönetiminin alacağı tavırla ilgilidir. Özellikle ekonomik meselelerde Amerikan yönetiminin bugüne kadar sürdürdüğü Türkiye'ye destek tavrının değişmesinden çekinen çevreler de bulunmaktadır.

Devamını Oku