Bütün savaşların en önemli silahlarından biri, geçen yüzyılda da şimdi de "haber" olmuştur. Savaşan tarafların her biri "haber" verirken kendi tarafının başarılarını abartır, karşı tarafın başarılarını siler. Amaç kendi tarafına moral vermek, karşı taraftakilerin moralini bozmaktır. Amaç böyle olunca da ortada pek "haber" kalmaz. Enformasyon gider dezenformasyon kalır. Herkes her şeyi kendi amacına göre çarpıtır. Tabii ki tarafsız gazetecilik peşinde koşanlar her zaman vardır, ama genellikle onların sesleri diğerlerinin gürültüsü arasında pek duyulmaz.Kim, neyi biliyor?Irak savaşı başladığından bu yana da iki ülkenin halkı "gerçekleri" pek bilmiyor. Birincisi Amerikan halkıdır. En azgın savaşçı televizyon kanalı olan FOX son derece militan bir yayın yapmaya devam ediyor. CNN gibi televizyon kanalları ise aynı şiddette olmasa da karşı taraftan gelen ya da Amerikan yönetimini rahatsız edecek haberlere önem vermiyor. Amerikan gazetelerinde birçok önemli imza sahibinin bu savaşa ilişkin taraflı yorumlar yapmaları da bir ölçüde kafa karıştırmaktadır. Ama Amerikan halkının hayli zengin teknolojik olanakları vardır, dünyanın istedikleri televizyon kanalını seyredebilirler, kendi yönetimlerinin manevi kontrolü altındaki televizyonların dışından da bilgi alabilirler. Nitekim esir düşen Amerikan askerlerinden birinin annesi, oğlunun görüntüsüyle bir Filipin televizyonu yayınında karşılaşınca durumdan haberdar olmuştur. Irak halkının ise öyle bir şansı da yok. Sabahtan akşama kadar, sadece resmi devlet televizyonunun verdiği haberlerin dışında hiçbir şey öğrenme şansları bulunmuyor.ABD'nin üstünlüğüŞu anda Batı dünyası ve Türkiye bütün haber kaynaklarına ulaşabildiği için savaşın iki yüzünden de bilgi sahibi olabiliyor. Ancak şuna da kuşku yok, Amerikan yönetimini destekleyen televizyon kanalları ve gazeteler dünyanın her bir yanma ulaşabilen, etkin yayın organlarıdır. Buna karşılık Irak aynı medya gücüne sahip bulunmamaktadır. İki taraf arasındaki askeri eşitsizlik medya alanında da geçerlidir. Bunun yanında Amerikan medyasının yönetimin etkisine rağmen Irak medyasına göre çok daha bağımsız olduğu da bir gerçektir. Irak televizyonu yirmi yıldır aynı görüntüleri, aynı marşları yayınlamaya devam ediyor. Demokrasilerde ise, savaş koşulları ne olursa olsun eğer bağımsız bir medya varsa gerçek haberlerin de halka ulaşma şansı vardır.Medya da savaşıyor...Irak ve çevresinde yüzlerce, binlerce kamera bulunmaktadır. Bu yüzden de Amerikan kuvvetleri en büyük sıkıntıyı Irak halkıyla temas noktalarında yaşamaktadır. Bağdat'ta pazar yerine düşen bomba haberi Amerikan yönetiminin büyük sıkıntısı olmuştur. Ve bunun üzerine bir açıklama yapılarak pazar yerine düşen bombanın Irak kaynaklı olduğu iddia edilmiştir. Irak savaşı ne kadar sürerse sürsün sonuna kadar aynı zamanda bir medya savaşı olacaktır.
Hükümdarın biri okumaya çok meraklıydı, özellikle tarihe ilişkin her şeyi okur, bütün gezginleri çağırır, onlara gezip gördükleri ülkeleri anlattırırdı. Çok şey öğrenmişti, kendisinden önceki dünya hakkında bir sürü şey biliyordu, ama bütün bu bilgilerini bir araya toplayan bir yorum yapamıyordu. Bir gün en güvendiği bilgini çağırttı ve ona bir görev verdi. Bilgine şöyle dedi: "Her şeyi birden öğrenmek istiyorum, bütün bilgilerimi birbirine bağlamak istiyorum. Güzel bir eser yaz ve bu eserde insanlığın bütün tarihini özetle." Bilgin gitti, uzun süre çalıştı ve birkaç yıl sonra hükümdarın yanına çıktı. "Efendimiz" dedi, "Bütün kitapları inceledim, bütün yazılanları okudum ve size takdim ettiğim bu yirmi ciltlik eserde bütün insanlık tarihini özetledim." Hükümdar ise o sırada komşularıyla savaşıyordu, ülkenin çok fazla sorunu vardı ve bilgine gereğince dikkat gösterip fazla zaman ayıramadan şöyle dedi: "Bu sıralar bu yirmi cildi okuyamam. Git ve bana insanlık tarihini beş ciltte özetle." Bilgin gitti, yine yıllarca çalıştı ve tekrar hükümdarın yanına çıktı: "Buyrun, emrettiğiniz gibi insanlık tarihini beş cilde sığdırdım." Hükümdar o sırada yine çok meşguldü. Giriştiği savaşları kazanmış, krallığına birçok komşu ülkeyi katmıştı. Yeni topraklarının yönetimiyle uğraşıyor, yeni eyaletlere yeni saraylar yaptırıyordu. Yine dikkatini bilgine veremedi. "Zamanım yok", dedi, "Beş cildi okuyamam, git bunu bir ciltte özetle, bir yıl sonra getir..."Bilgin beş ciltlik eserini de kolunun altına sıkıştırmış huzurdan ayrılmış. Bir yıl sonra tek ciltlik eseriyle birlikte hükümdarın sarayına gitmiş. Daha sarayın kapısından itibaren üzüntülü bir havanın egemen olduğunu görmüş. Hükümdarın adamları "Yüksek sesle konuşma, hükümdar çok hasta, her an ölebilir, konuşursan da sakın yorma" demişler. Bilgin hükümdarın odasına alınmış. Hükümdar solgun bir yüzle yatağında yatıyormuş. Zayıf bir el hareketiyle bilgini yanına çağırmış. Yine zayıf bir sesle şöyle demiş: "Görüyorsun çok hastayım. Ölüyorum. Senin yazdığın bir cildi bile okuyacak ne takatim ne de zamanım kaldı. Tek bir cümle... Bana tek bir cümleyle insanlık tarihini özetle..." Bilgin durmuş, bir an düşünmüş ve hükümdarın kulağına eğilmiş: "Sayın hükümdarım... Tek bir cümlede özetlediğimiz zaman insanlık tarihi şudur: İnsanlar acı çekerler ve mutsuzdurlar..."
Amerikan kurmaylarının ve siyasilerinin iki yanlış hesap yaptıktan 10 günlük gelişmelerle ortaya çıktı... Askeri hesaplar Saddam Hüseyin kuvvetlerinin çok daha zayıf olduğuna, kolayca kaçacaklarına ya da teslim olacaklarına ilişkindi. Böyle olmadığı gibi, Saddam ve generallerinin son on yıldır bu savaşa çok iyi hazırlandıkları ortaya çıktı. Siyasi hesaplar da Irak halkının en azından Şii çoğunluğun Amerikan-İngiliz kuvvetlerini görür görmez Saddam'a karşı ayaklanacağı şeklindeydi... On günlük savaşın özetini çıkardığımız zaman bazı kesin noktalar ortaya çıkıyor.Hesaplar zordaAmerikan-İngiliz koalisyonu savaşın çok daha kısa süreceği, Saddam Hüseyin'in direnişinin çok çabuk kırılacağı izlenimini yaymıştı. Ama bu olmadığı gibi artık savaşın aylar süreceğinden söz edilmeye başladı. Dünyada savaş karşıt ve Amerikan politikalarını hedef alan tepkiler azalmadığı gibi Amerikan kamuoyunda da giderek yaygınlaşıyor. Bu tepkilerin artmaması için Amerikalı şehitler törensiz toprağa veriliyor, ölü ve yaralı sayılan kesinlikle açıklanmıyor, acılı anne-babalar ekranlarda gösterilmiyor.Ne Sırbistan ne AfganistanIrak'a müdahale konusunda Amerikan-lngiliz ittifakına cesaret veren önceki örnekler Sırbistan ve Afganistan müdahaleleriydi. Sırbistan'da Miloşeviç ve yandaşlarına karşı içerde çok ciddi bir muhalefet vardı ve bütün dünya kamuoyu aynı noktada birleşmişti. Afganistan'da ise dağınık ve birbirine düşman o geri aşiret düzeninde "ulusal" bir tepki oluşması mümkün değildi. Irak'ta ise bir "devlet" ve bir "ulus" bulunmaktadır. Bunun yanında daha önce iki savaş yapmış, bütün gelirini savaşa hazırlığa ayırmış bir yönetim bulunmaktadır. Ancak Saddam düşerse... Saddam Hüseyin on yıldır bu savaşa hazırlandı. Ayrıca Irak halkı, Şiiler dışında toplumsal ve siyasi bir muhalefet bilmemektedir. Saddam Hüseyin'in dikta uygulamalarını Irak halkının büyük çoğunluğu bilmemektedir. Irak halkı, bir "işgalci" kuvvetle karşı karşıya olduğunu düşündüğünün bütün işaretlerini vermektedir. İlk on güne bakıldığı zaman savaşın ne zaman biteceğini bir tek gelişme gösterecektir: Iraklılar Saddam Hüseyin'in cesedini ya da tutsak alınmış haldeki fotoğrafını gördükleri zaman direniş kesilecektir. Ama Saddam Hüseyin adı da Arap halkının hafızasından silinmeyecektir. Televizyon ekranlarında Türk ordusunun emekli generallerinin yaptıkları yorumlar çok ilginç. Ve onlar bilgi dolu yorumlarıyla, bilgisiz olup kendi niyetlerini yorum diye anlatanlardan rahat bir şekilde ayırt edilebiliyor. Gerçek emekli generaller, kendilerini ne Iraklı ne de Amerikalı sandıklan için gerçekleri, tarafların çarpıtmalarının ötesinde anlatıyorlar. Kendilerini "Amerikalı general" zanneden bazı yorumcular on gündür sürekli yanlış bilgi aktardılar, gelişmeleri çarpıttılar, Amerikan zaferinin müjdelerini vermeye çalıştılar. Şimdi biraz havaları indi ama hâlâ aynı görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar.
Arjantin, ekonominin en ağır krizini anlatan kelime oldu. "Arjantin gibi olmak denince şöyle bir durum kastediliyor: Ülke yönetimine güven sıfırlanmıştır, faizler ve reel faizler tırmanmıştır, halk parasını dövize çevirip evine ya da yurt dışına götürmektedir, devlet tek çare olarak banka mevduatlarına el koyar. Bu "batış" tablosudur ve Türkiye daha önce bunun eşiğine gelmiş, son anda kurtulmuştur. Şimdi bir kez daha güvensizlik ve tedirginlik havası yayılmaktadır. Bu güvensizliğin göstergesi faizlerdir. Şu anda faizler yüzde 65 dolayındadır. Enflasyon yüzde 30 olduğuna göre gerçek faiz yüzde 35'tir. Türk hazinesi açısından durum "faizci pençesine düşmüş tüccar" durumudur.Kıl payı!..Sürekli olarak "Borçların çevrilmesinde sorun yok" denilmektedir. Evet, Türkiye borçlanın çevirmektedir, ama yüzde 35 reel faiz ödeyerek çevirmektedir. Uluslararası finans kuruluşlarının ardı ardına Türk ekonomisiyle ilgili olumsuz açıklamaları yeni zorluklar yaratacaktır. Türk hazinesinin kâğıtlarını satın almak için Türkiye'nin yönetimine güven olması gerekir, Türk hazinesinin yüzde 65 faiz ödemesi durumun "kıl payı" devam ettirildiğinin göstergesidir. Enflasyonun üzerine yüzde 35 "ekstra" faiz ödeyerek borçlanmak uzun süre dayanılabilecek bir sistem değildir. Eğer bu eğilim devam eder, faizler yüzde 80'e doğru giderse şu anda "Arjantin eksi 2" olan durumumuz "Arjantin eksi l" olur ve "Arjantin'e bir parmak kalır". Şık sık Türk ekonomisinin "kırılganlığından" söz edenler "kibarca" bunu anlatmaya çalışıyorlar.Kafa karıştıranlarDolar fiyatının l milyon 700 bin liranın üzerine çıkması ve bankaların ellerindeki dövizi tutabilmek için euro ve dolar faizlerini yükseltmeleri ilk anda büyük bir tedirginlik yaratmıyor. "Arjantin eksi 2"de halkın parasını dövize ve altına çevirip "yastık altına" sokması henüz yaygın bir eğilim değildir. Yaygınlaşması ise "Arjantin eksi l" durumuna geçişi gösterir. Türkiye'nin daha genel ekonomik sorunlarından biri "dışa bağımlılık tır. Geçen krizlerde dibe yuvarlanmamızı ihracat ve turizm gelirleri önlemiştir. Şimdi ise her ikisi de önemli ölçüde azalacaktır. Bütün bunların üstüne Türkiye'nin Avrupa ile ilişkileri donmuş, Kıbrıs'ın kilitlenmesi Türkiye'ye olumsuz bakışları perçinlemiş, savaş pazarlıklarının tarzı siyasi güven kaybını artırırken ABD ile ilişkileri de bozmuştur. Piyasa, faiz, borç, döviz denildiği zaman bunlardan bir şey anlamayanlar, Türkiye'nin dünyadaki yerini görmeden yorum yapanlar sadece kafa karıştırırlar ve tabii vaziyeti düzeltmezler.
Türkiye'nin yanıbaşında büyük bir yangın hızla yayılıyor. Bu yangın Türkiye'nin geleceği açısından en hayati gelişmeleri başlatacaktır. Bu yangınla birlikte, bütün Ankaralı yetkililerin ağız dolusu söyledikleri tanımla, "Türkiye'nin stratejik ortağı ABD" ile en ağır kriz yaşanmaktadır. Bu krizin kaynağı çok açıktır: Hükümet savaş öncesi aldığı tavırlarda büyük patinajlar yapmış en kaba deyimiyle Amerika'ya "kazık" atmıştır. Savaşta ABD'nin yanında yer alacağına ilişkin bütün işaretleri veren, Türkiye'deki üs ve tesislerin savaşa Amerikalılar tarafından hazırlanmasını kabul eden Hükümet daha sonra karar değiştirmiş, zikzaklar çizmiş ve Amerikan yönetimini zor durumda bırakacak bir şekilde kenara çekilmiştir. Almanya ve Fransa'nın bu savaşa ilişkin tavırları en başından beri açık olmuş, bu ülkelerin yöneticileri ilk günden beri karşı tavırlarım açıklamış, hiç patinaj yapmamışlardır. Diplomasi zaafının sonucuElbette Türkiye ne Fransa'dır ne Almanya. Yangın onların değil Türkiye'nin yanıbaşındadır. Türkiye'nin daha ince bir diplomasi yürütmesinin bütün gerekleri ortadadır. Ama Hükümet böyle bir diplomasi yürütememiş ve ABD ile büyük bir kriz ortamını yaratırken hem Kuzey Irak'la ilgili gelişmelerde geriye düşmüş hem de Saddam yönetiminin tehditlerinin hedefi olmuştur. Türkiye açısından savaşın en acil yanını Kuzey Irak meselesi oluşturmaktadır. Buradaki Kürt gruplarıyla bir anlaşma sağlanamamıştır ve bunlar Türkiye'yi tehdit olarak görmeyi ve göstermeyi sürdürmüştür. Batı basınında bu konuda yer alan hemen bütün yorumlarda "Türkiye'nin Kuzey Irak'ı işgal niyeti"nden söz edilmektedir. Kuzey Irak'a ilişkin olarak Amerikan yönetimi de çok açık bir karşı tavır almıştır. Türk askerinin ABD ile anlaşmadan Kuzey Irak'a girmesi demek, Türkiye'nin Irak Kürtleri ve müttefikleri olan Amerikan birlikleri ile "sıcak temas" yolunun açılması demek olacaktır. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök dünkü açıklamasında Amerika'ya, serzeniş ya da sitemi aşan ifadelerle seslenmiştir. Gerçeği Orgeneral Özkök en açık şekilde ifade etmiştir: Kendi güvenliği için binlerce kilometre ötede savaşa kalkışan Amerikan yönetimi, Türkiye'nin güvenlik kaygılarını anlamamaktadır. Kendilerine gelmezlerse!.. Bütün bu gelişmeler ve gerilim ortamında HUkümet'in Türk halkına bir şey anlatmama durumu devam etmektedir. Ya da Hükümet'in anlatacağı bir şey yoktur, ki bu daha da vahimdir. Hükümet, ağır darbe almış boksör gibi sallanmakta ve "yan işlerle" meşgul olmaktadır. Dünya kamuoyunda "parayı az bulduğu için" ABD'nin yanında savaşa girmeyen bir Türkiye kanısı vardır. Süleyman Demirel'in dediği gibi yanlış politikalar Türkiye'yi "paralı asker" durumuna düşürmüştür. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın savaşın başlamasının ardından yaptığı "ulusa sesleniş" konuşmasının zayıf içeriği de Hükümet'in "şaşkınlığının en açık göstergesidir. Türkiye, genel sözlerle, içeriği boş nutuklarla, ortadan laf çevirmelerle idare edilemeyecek bir noktadadır. Ve hükümet, eğer hükümet olduğunun bilincindeyse bu şaşkın tavrını hemen terk etmelidir.
Anayasa, Meclis Başkanı'nın "tarafsızlığı" nı emreder. Gelenekler, Meclis'teki çoğunluğun seçtiği Meclis Başkanı'nın bu partiye üye değilmiş gibi davranması ve siyasi pozisyonlar almaması yönündedir. Çoğunluk partilerinden seçilen Meclis Başkanı'nın temel işlevi "tarafsız" tutumuyla Meclis'teki siyasi partilerin birlikte çalışmalarını sağlamaktır. Meclis Başkanı seçildiği siyasi partiyi bir anlamda "unutur", birleştirici olmak için de siyasi çıkışlardan kaçınır. Kendi politikası peşinde Meclis'in şimdi bir başkanı var. Anayasa'nın emrettiği tarafsızlığı kendine göre anlayan, gelenekleri önemsemeyen bir Meclis Başkanı. Bülent Arınç siyasi hayatında, Erbakan'ın yanındayken de AKP'nin kuruluş ve gelişme aşamalarında da güçlü bir "hatip" oldu. Bir ölçüde derin fikirlere sahipmiş gibi göründü, bir ölçüde de bütün benzerleri gibi becerikli bir demagog oldu. Seçim kampanyasında AKP'nin en sert hatibiydi. AKP seçimi kazandıktan sonra, kendisini Meclis başkanlığına "layık" gördü, ısrar etti ve bu görevi aldı.İlk icraatı eşi dolayısıyla türbanı devlet protokolüne sokmak oldu. Irak krizinin başından bu yana da, Arınç sürekli olarak "tribünlere oynuyor". Hükümette bulunan partisinin sıkıntılarının tersine tavırlar alarak, konuşmalar yaparak, bazen kendi kendini yalanlamak zorunda kalarak kendi politikasını yürütmeye çalışıyor. Ülkenin, bu zor dönemde birliği, sorumlulukların ortaklaşa yüklenilmesini, ulusal dayanışmayı sağlanmayı kendi görevi olarak görmeyen Arınç'ın dünkü savaş yorumları mutlaka okunmalıdır.Aktif siyaset istiyorsa..."Peter ilkesi" her kişinin çıkması gereken noktanın bir üstüne çıktığı zaman hem kendini rezil ettiğini, hem de işleri bozduğunu anlatır. Arınç'ın savaş yorumlarını dinleyince "Peter ilkesi" nin devreye girdiğini görmemek mümkün değil. Ortalama bir siyasetçi kendi kapasitesinin çok üzerinde bir göreve geldiği zaman neler yaşanacaksa onlar yaşanıyor. Eğer Arınç aktif siyaset yapmak istiyorsa hemen Meclis Başkanlığından ayrılmak, bu önemli görevi gereğince yapabilecek bir kişiye bırakmak zorundadır. Birkaç aydır öyle çıkışlar yapmakta, öyle kritik anlarda "kafayı uzatmakta" dır ki birilerinin Bülent Arınç'a durumunu hatırlatması şart olmuştur. Öfkeden çözüme...Cem Kozlu, Türkiye'nin en azından bugüne kadar iyi kullanamadığı değerlerinden birisidir. İnsan kaynağının fazla bol olmadığı bir ortamda Kozlu başka rüzgârlara yönelmiştir. Ama Türkiye'yi, siyasetçilerin çoğundan daha iyi izlemiştir. Cem Kozlu'nun son kitabı "Öfkeden Çözüme", Türkiye'nin düşünen insanlarına Türkiye için "bir şeyler yapmak isteyen" insanlara yeni bakış açıları getiriyor. Gelecek kuşaklara "daha iyi" bir Türkiye bırakmak üzerine düşünen herkesin bu kitapta bulacağı bir şeyler var.
Türk halkı sandıkta "toptan" bir temizlik yaptı. Ama temizliğin sadece sandıkta yapılmasıyla iş bitmiyor. Daha çok temizlik olması gerektiğini, daha çok kişinin evine gitmesi ve susması gerektiğini anlamak için televizyonlara bakmak yeterli. Örneğin üniversite mensubu bir hanım şöyle diyor: "Piyasalara niye bağlı olacakmışız. Her şeyi piyasalar mı belirleyecek? O zaman seçim de yapılmasın!"Üniversitede ders okutan, gazetedeki köşesinde haftada birkaç kez yazan bu yazar-bilim kadınına hiç kimse ekonominin ne olduğunu ve ekonomisi durmuş bir ülkenin ne duruma düşebileceğini söylememiş. Hatta kendisi de herhalde gazete bile okumuyor ki son krizlerden, borçlardan, IMF'den, işsizlikten haberdar değil.Sizin mesleğiniz neydi?Türkiye'nin Amerika ile birlikte savaşa girmediğine çok kızan bir gazeteci-yazar var. Bu gazeteci-yazar önce "devrimci" oldu, sonra "Maocu" oldu, sonra "Filistinci" oldu, sonra "İran İslam devrimcisi" oldu. Şimdi hem yazıyor ve hem anlatıyor ki Amerika büyük bir zafer kazanarak bütün Ortadoğu'nun tarihini yazacaktır. Bir başka gazeteci-yazar anlatıyor: "Tezkere oylaması öncesinde bana Ankara'dan telefon geldi. Tezkerenin geçmesinin tehlikede olduğunu öğrendim. Bunun üzerine AKP yöneticilerini arayıp uyardım. "Bu gazeteci-yazar da mesleğinin insanları bilgilendirmek, halkı uyarmak olduğunu çoktan unutmuş olmalı ki görev olarak kendine AKP hükümetini uyarmayı seçmiş. Sorumlu koalisyon...Başka gazeteci-yazarlar da AKP'yi alkışla karşıladıklarını, ondan önce Ecevit'in üçlü koalisyonunu alkışla karşıladıklarını, ondan önce Mesut Yılmaz'ı alkışla karşıladıklarını, ondan önce de Tansu Çiller'i yoğun alkışla karşıladıklarını unutarak Türkiye'nin son on yılda çok kötü yönetildiğini şimdi fark etmiş vatandaşlar olarak yazıyor ve anlatıyorlar.Türkiye'yi bu duruma sadece sandıkta süpürülen siyasiler getirmedi. Siyaset-medya-iş dünyası ittifakı getirdi.Her hükümet ve bakan değişikliğinde Ankara'ya koşarak bağlılık bildiren "işadamları"...Hükümetleri kendilerinin değiştirdiğini ve yönettiğini düşünen gazeteci-yazarlar... Onlar tarafından havaya sokulan, güçlerinin farkına vararak "havaya giren" siyasetçiler... Türkiye'yi bu kadar gerileten bu üçlü koalisyondur.Ne kadar çabuk gelirse...Güce tapmanın, hep güçlünün yanında olarak kendini korumanın ve kollamanın, hatta bu sayede çıkar sağlamanın insani bir zaaf olduğuna kuşku yok. Ama bir ülkede bu zaaf "faaliyefin esası haline gelmişse, o zaman her şey tepe üstü gider. Türkiye'de de aynen bu olmuştur. Irak savaşı, Türkiye'nin nerelerinin çöktüğünü ya da söküldüğünü göstermesi açısından çok faydalı olmuştur. Türkiye'deki TV kanallarında söylenenlerle başka ülkelerin TV'lerinde, gazetelerinde tartışanları yan yana koyunca manzara çok netleşmekte ve "birilerinin" durumu iyice "sırıtmaktadır". Türkiye'de bir temizlik dalgası daha, ne kadar kısa sürede gelirse bundan sonraki kuşaklar o kadar zaman kazanacaktır.
Bir gün gözyaşları içinde bir kadın Buda'ya geldi. Kadın kocasını ve oğlunu ardı ardına kaybetmişti. Perişandı. Dünyada kimsesi kalmamıştı, kendine bile bakamıyordu. Ağlayarak, tepinerek derdini Buda'ya tekrar tekrar anlatıyordu. Buda onu durdurdu ve şöyle dedi: "Şimdi şehre git, istediğin yere git, içinde hiç ölüm olmamış bir ev bul ve o evden küçük bir taş parçası getir." Kadın şehre gitti, kendi köyüne gitti, komşu köylere gitti. Her yerde insanlardan aynı cevabı alıyordu: "Tabii ki... İstediğin taşı alabilirsin, ama o söylediğin şartı yerine getirmek mümkün değil, çünkü bu evde de birçok insan ölmüştür." Kadın inat etti, dolaşabileceği her yeri dolaştı, bütün evlerin kapılarını çaldı, ama aldığı cevap hep aynı oldu. Sonunda pes etti, Buda'nın yanına gitti. Buda birşey söylemeden bekledi, kadın konuştu: "Ölümün bütün insanların hayatlarının bir parçası olduğunu şimdi öğrendim. Artık sana çocuğumu geri ver demeyeceğim. Başka kimsesiz çocuklara bakacağım." Buda yine konuşmadı, kadın gitti. İnsanlardan uzakta yaşayan bir bilgenin yanına bir gün bir samuray geldi. Adam baştan aşağı silahlıydı, önce saygıyla selam verdi, sonra konuştu: "Sorum şudur, gerçekten cennet ve cehennem var mıdır? "Sen kimsin?" diye sordu bilge. "Ben bir samurayım." "Sen askersin ha!" dedi bilge, "Hangi prens senin gibi birini yanına alır ki. Sen hiç aynaya bakmadın mı? Suratına ve haline bakıldığı zaman sefil bir dilenciye benziyorsun. Samuray olduğunu söylediğin hiç kimseyi inandıramazsın!" Samuray öfekeden kıpkırmızı oldu ve elini kılıcına götürdü. Bilge devam etti: "Bak sen, silahın da varmış! Senin gibi birinin kılıcı da kördür ve benim kafamı kesemez!" Samuray kılıcını sıyırdığı anda bilge sözüne devam etmiş: "İşte cehennemin kapıları açıldı..." Samuray birden durmuş, kılıcı kınına sokmuş ve saygıyla selam vermiş. Bilge son cümlesini söylemiş: "Şimdi de cennetin kapıları açılıyor"." Samurayın tepkisini beklemeden gitmiş.Bir bilgenin yanına kendini geliştirmek isteyen heyecanlı bir genç gelmiş. Sürekli konuşuyor, bütün öğrendiklerini arka arkaya anlatıyor, ne kadar çok şey bildiğini göstermeye çalışıyormuş. Bilge genci uzun süre sabırla dinlemiş, sonra konuşmuş: "Görüyorum ki iyi çalışmışsın hayata ve insana dair birçokşey öğrenmişsiniz. Ama en başından beri anlattıklarınızın hiçbiri size ait fikirler değil. Hepsi başkalarının gözlemleri, başkalarının fikirleri, her söylediğinizin ardında başkası var..." Genç çok utanmış, başını hafifçe önüne eğip susmuş, Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyormuş. Kalksın mı , otursun mu karar veremiyor, gözlerini çevirip duruyormuş. O sırada kıyısında oturdukları suyun kenarına bir kurbağa gelmiş, genç bakışlarıyla onu izlemiş ve kurbağa tam suya atlarken ağzından "hop" diye bir ses çıkmış. Bilge gülümsemiş: "En sonunda kendine ait bir kelime söyledin. Artık devamı gelebilir."