AKP'nin geleceği

7 Nisan 2003

Hükümet kurulduğu günden başlayarak ciddi sorunlarla karşı karşıya geldikçe, iç sorunlar da yaşamaya başladı. AKP'nin unutturmaya çalıştığı, "demokrasi budur" diye sindirmeye çalıştığı tezkere yenilgisinin ardından bir de anayasa değişikliği yenilgisi yaşandı. Tayyip Erdoğan konuya değişik açıklamalar getirip CHP'ye yüklense de sorun ortalığa yayılmış durumdadır. Sorun şudur: AKP içinde önemli bir grup merkez politikalarının tersine davranabilmektedir. Üstelik bu karşı tavırlar en temel konularda ortaya çıkmaktadır.Üçlü koalisyonAKP kurulduğu ve geliştiği dönemden başlayarak ortaya bir "koalisyon" olarak çıkmıştır. Bu koalisyonu üç unsur oluşturmaktadır.Birincisi geleneksel "Milli Görüş" hareketinden gelenler, Erbakan'la ve onun politikalarıyla düşünce ve duygu bağını tam koparamamış olanlardır. Meclis Başkanı Bülent Arınç bu çizgide ilerlemektedir.İkincisi, Erdoğan'ın "istanbul Belediyesi" grubudur. Bunlar Erdoğanın belediye başkanlığı döneminde örgütlenmiş, daha sonra liderleri ile birlikte AKP hareketine katılmışlardır. "Milli Görüş" geleneğiyle bağları farklıdır, asıl bağları Erdoğan'ladır.Üçüncüsü, merkez sağın değişik siyasetlerinden gelmiş olan "vitrin" grubudur. Bunlar da "Milli Görüş" kökenli olmadıklarından, daha farklı gelenekler içinde yetişmiş oldukları için Erdoğan'a daha yakın, gelenekçilere daha uzaktırlar.Hedeflerini ayıranlarBu üçlü koalisyon iktidara doğru ilerlerken daha yaygın bir tartışma, kritik yol ayrımlarında "vitrin" grubunun partiden ayrılması üzerine yapılıyordu. Ancak AKP'nin yapısını iyi bilenler asıl "tehlike"nin "Milli Görüş" kökenli grup olduğunu, bunların bir kriz anında Erbakan'a dönebileceklerini kulislerde anlatıyordu. Bu öngörü doğru çıkmış ve "Milli Görüş" ten tam olarak kopamayanlar Erdoğan'ı iki kez "arkadan hançerlemiştir". Bundan sonra da önemli karar anlarında bu grubun yine AKP yönetimine ve hükümete ayak bağı olmaya devam edeceği anlaşılmaktadır. Parti disiplinini ve merkez politikalarını önemsemeyen bu grup başka bir kıyıya doğru yelken açmış görünmektedir.Eski hastalık berdevamİlk kez iktidar olan partilerde çatlaklar belirmesi Türkiye'de sık yaşanmış bir durumdur. Çünkü partinin bir bölümü her zaman Meclis'e farklı beklentiler içinde gelir, sonra beklediğini bulamaz ve hemen başkaldırır. AKP de aynı olayı yaşamakta ve bu kez "sağından" bölünmektedir. Bunun siyasi etkilerinin ne olacağını şimdiden kestirmek güçtür. Ama Türk siyasetinin geleneğinde önemli yer tutan "bölünme kolaylığı" AKP'ye çok hızlı bulaşmıştır.Üç meslektaştan özür dilerim...Dünkü yazımızın ikinci bölümünde bir grup Başbakanlık muhabiri gazetecinin Powell'ı protestosuna değinirken, kimsenin bu konuyu işlemediğini söyleyerek büyük bir yanlış yaptık. Çetin Altan gazetede çalışan çaycı çırağının bile mutlaka kendi gazetesini ve diğer gazeteleri okuması gerektiğini yıllar önce yazmıştı. Biz de küçük bir seyahat gerekçesiyle cumartesi günkü gazeteleri biraz fazla "hızlı" okuyunca konuyla ilgili üç yazıyı da gözden kaçırdık. Hürriyet'te Fatih Altaylı, Star'da Murat Çelik, Habertürk'te Deniz Arman'ın aynı konuyu yazmış olduklarını gördüğümüzde ise iş isten geçmişti. Çetin Altan'ın sözünün önemi bir kez daha tecrübeyle kanıtlanmış oldu. Üç meslektaşımdan da özür dilerim.

Devamını Oku

Kırıl-gan-lık

6 Nisan 2003

Türkiye'de güncel ekonomi meselelerini açıklamak, kötü haberlerle iyi haberleri yan yana sıkıştırabilmek için sürekli olarak yeni deyimler yaratma ihtiyacı duyuluyor. Son moda deyim "kırılganlık". Tartışmalar da Türk ekonomisinin "ne kadar kırılgan" olduğu üzerine devam ediyor. Bunun anlamı şu: "Türk ekonomisi hangi darbelere dayanabilir, hangi darbeyi yerse dayanamaz çöker?" Ekonomistler, Prof. Asaf Savaş Akat'ın söylediği gibi, "Bir elleriyle olumlu bir şeyleri, diğer elleriyle de olumsuz bir şeyleri anlatmayı" sürdürürken herkesin kafası karıştı ve yeni soru "Nedir bu piyasa ve neye yarar" şeklinde ortaya çıktı. Ekonominin kırılganlığı konusuna gelince, birçok ekonomist bu kadar "badire atlatmış" olan Türk ekonomisinin fazla kırılgan olmadığını, hatta durumun "iyi olduğunu" anlatmaya başladı.İyi miyiz, kötü mü...Kırılganlık hesaplarını ekonomistlere bırakıp varolan durumu özetleyelim:* Enflasyon hedefleri yine tutmadı, yıl sonuna kadar da tutması mümkün görünmüyor.* Faizler yüzde 65'lerden aşağı inmiyor.* Kamu borç yükü "piyasa koşulları nedeniyle" kendi kendine artmaya devam ediyor.* Türkiye'de kimse yatırım yapmıyor.* Türkiye'ye yabancı sermaye gelmiyor, yakın dönemde geleceğe de benzemiyor.* Değil yabancı sermaye, Türkiye'ye yabancı işadamları bile gelmiyor.* İhracat beklendiği kadar artmıyor. Ve de geçen krizde işsiz kalmış olan on binlerce insan halen işsiz.İş piyasasına yeni girmiş insanlar da işsiz. Halen işi olan insanların yüzde 65' inin en büyük korkusu işsiz kalmak. Vaziyet böyle olunca, Amerikan yönetiminden gelecek olan 1 milyar doların yarattığı "sevinci" de, hiç şaşırmadan anlamak gerekiyor. Bu "sevincin" nedeni şu: Bu 1 milyar dolar ile Türkiye borçlarını bu yıl da çevirir. Sonra? Sonrası Allah kerim. 1 Milyar dolarlık yardıma bu kadar sevinen bir ekonomik yapının "kırılganlık derecesi" ni hesaplamaya kalkmak bile, eski deyimle abesle iştigal.Powell'a protestoBiraz gecikti, ama hiç kimse değinmediği için yazabiliriz. ABD Dışişleri Bakanı Powell Ankara'da Başbakanlık'a gelirken bir grup gazeteci sırtlarını dönerek Powell'ı ve savaşı protesto etti. Bu gazetecilerin Başbakanlık önünde bulunmalarının nedeni "gazeteci olmaları" dır. Gazetecilik görevlerini yapmak için oradadırlar. Gazeteci, gazeteci kimliği ve göreviyle bulunduğu her yerde "tarafsız" dır. Kendi duygu ve görüşlerinin yansıtmamak, kim olursa olsun alkışlamamak ya da protesto etmemekle yükümlüdür. Sadece gazetecilik görevini yerine getirmesi engellenirse protesto edebilir. Gazetecinin de siyasi görüşü olabilir, savaş gibi önemli bir olayda kendini taraf hissedebilir. Ancak bunu yapmak için gazetecilik kimliğini bırakır, dışarda protesto eylemi yapan insanların arasına karışır.

Devamını Oku

Kim daha güçlü?

6 Nisan 2003

Kendine çok güvenen bir avcı, yanında köpeğiyle bozkırı kaplamış buzların üzerinde ilerliyordu. Birden ayağı kaydı, düştü. Toparlanıp kalkarken, "Selam sana buz tabakası" dedi, "beni düşürdüğüne göre sen benden güçlüsün." "Yanılıyorsun" dedi buz, "güneş hele bir tepede görünsün, beni hemen eritir..." Avcı "o zaman en güçlü güneştir" dedi. Güneş tepeden cevap verdi: - Olur mu? Küçük bir bulut gelir, önümü kapatır ve bütün gücüm yok olur... " Vay canına" dedi avcı, "Bunu hiç düşünmemiştim... Demek ki bulut senden daha güçlü..." Bulut da biraz ötelerden seslendi: - Tabii ki değilim! Görmüyormusun, rüzgar biraz üfleyince beni nasıl atıp savuruyor... "Doğru" dedi avcı yukarıya bakarak, "Şimdi tamam, en güçlü sensin ey rüzgar!" Rüzgar "saçmalamayın" diye cevap verdi, "görüyorsunuz ne kadar üflersem üfleyeyim nehrin suyunu biraz kımıldatabiliyorum... Kımıldıyor ama taşmıyor..." Avcı "anladım" demiş, "rüzgardan güçlü olan nehir en güçlüdür." Nehir "nerde o günler" diye cevap vermiş, "beni iki yandan kuşatan sahil ve kayalar varya, onlar nereye isterse ben oraya gidebilirim..." Avcı "Bravo kayalara" demiş "işte ırmaktan bile güçlü, en güçlü kayalar...""Çok yanlış" diye bağırmış kayalar hep bir ağızdan, "Baksanıza çevremizde ki ağaçlara. Köklerini öyle bir salıyorlar ki, biz parçalanıyoruz, ne gücümüz kalıyor ne kuvvetimiz..." "Yanılmışım en güçlü olan, ağaçlarmış" demiş avcı. Agağçlar hep bir ağızdan bağırmışlar: - Doğru değil! Şu ağaçkakanları görmüyor musunuz? O sivri gagasıyla canımızı çıkarıyor, bizi mahvediyor ve biz ona karşı birşey yapmıyoruz... "O zaman en güçlü, ağaçkakan" demiş avcı. "Yalan" demiş bir an gagalamayı durduran ağaçkakan, "Bir tilki geçtiği zaman hemen kaçmak zorundayım, çünkü beni kendine yem yapar..." Avcı " tamam tamam" demiş, "En güçlüyü öğrendim..." Tilki bir çalının arkasından kafasını çıkarmış: - En güçlü olmayı bende çok isterdim, ama senin o köpeğin var ya... Onu görür görmez kaçmazsam canıma okuyor... Avcı şaşkınlıkla köpeğine dönmüş: "Demek ki doğanın en güçlü yaratığı benim yanımdaymış!" Köpek havlayarak cevap vermiş: "Nerede efendim? Sen benim efendimsin ve ben sana itaat etmek zorundayım!" Avcı biraz düşünmüş, sonra "Şimdi anladım" demiş, "hepiniz, hepimiz güçlüyüz... Ama birine karşı güçlüyüz, başka birine karşı zayıfız..." Buz, güneş, bulut, rüzgar, nehir, kayalar, ağaçlar, ağaçkakan, tilki ve avcının köpeği hep bir ağızdan cevap vermişler: - Aynen öyle!

Devamını Oku

Kuzey Irak kuşkuları

5 Nisan 2003

Birinci Körfez Savaşı'ndan bu yana Türkiye'nin bölgedeki gelişmelere bakışında en önemli unsur Kuzey Irak'ın geleceği oldu. Kuzey Irak'ta uzun yıllar boyunca Barzani aşireti etkin olmuş, Bağdat ile, ilişkilerin seyrine göre zaman zaman çatışılmış, zaman zaman da barışılmıştır. Baba Barzani en önemli desteği Sovyetler Birliği'nden sağlamış, Irak merkezi yönetimi bastırdığı zaman kendine Sovyetler'de sığınak bulmuştu. 1969 anayasası ile Kuzey Irak Kürtlerine belli özerklikler sağlayan Bağdat yönetiminin Kürt politikası, aynı şekilde iniş çıkışlar yaşamıştır. 70'li yıllarda Talabani de kendisini destekleyen aşiretlerle bölgede ağırlığını koymuş, bu güçler zaman zaman çatışmış, zaman zaman sulh olmuştur. Ancak Kuzey Irak'ın geleceği konusunda tek bir politikayı bunlar da oluşturamamıştır.Aşiretler toparlanırken80'li yıllarda Türkiye'de ayrılıkçı-milliyetci Kürt hareketinin tırmanması Kuzey Irak'taki Kürtleri pek memnun etmemiştir. Ancak PKK Kuzey Irak'ta bazen çatışarak bazen uzlaşarak belli destekler sağlamış ve bu bölgede terörist eylemlere dayanak olacak üsler oluşturmuştur. Körfez Savaşı'nın ardından 36'ncı paralelin kuzeyi, yani Kürt bölgesi Irak'a kapatılınca Barzani ve Talabani kendi yönetimlerini daha rahat örgütleme imkânı bulmuştur. PKK eylemlerinin yükseldiği bu dönemde Kuzey Iraklı liderler Ankara hükümetleri ile daha uyumlu ilişkiler kurmayı tercih etmişlerdir.Türkiye'nin Kuzey Irak kaygıları da, Barzani ve Talabani ile kurulan yakın bağlara rağmen giderek artmıştır. Bu kaygının kaynağı özetle, eğer Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulursa bunun Türkiye'deki Kürt vatandaşlarının da yeni siyasi talepleri için uygun ortam olacağı yönündedir. Birçok Kürt aşiretinin bir bölümü Türkiye'de, bir bölümü Kuzey Irak'ta bulunmaktadır. Bu, bazı dönemlerde olumlu bir yakınlık olarak görülürken, gerilim ortamlarında bir kaygı konusu olmaktadır. Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin, Kürt kökenli Türk vatandaşları için duygusal bir "çekim alanı" olması doğaldır. Bu manevi "çekim" in Türkiye'de siyasi başka taleplere kaynak olması ise başka bir konudur. Bu siyasi taleplerin ortaya çıkmasını ya da "duygusal" bağlılıkların ötesine geçmesini engelleyecek olan, Türkiye'nin koşullarıdır."Güven" nasıl yara aldıTürkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'dan büyük bir mozaik devraldı. Bu mozaik büyük imkânlar sağlayabilirdi, ama genel koşullar başka yönelimlere neden oldu. Kürtler açısından ise Türkiye'nin büyük güven kaybı, Cumhuriyet henüz 3 yaşındayken ve İngiltere ile Musul-Kerkük gerilimi yaşanırken patlayan Şeyh Sait isyanıdır. Birinci Meclis'te 70'i aşkın milletvekili "Kürdistan mebusu" olarak adlandırılırken genç Cumhuriyet, kendi içinden İngiltere destekli bir ihanete uğramayı içine sindiremedi. Bugün yeni bir dünya kuruluyor. Bu dünyada Kürtlerin de bütün diğer insanlar kadar hakları vardır. Ama onların da geçmişe döndükleri zaman, önceki kuşakların yaptığı hataları görmek ve bunları açıkça itiraf etmek mecburiyetleri vardır.

Devamını Oku

Belgrad ve Bağdat

4 Nisan 2003

Savaşın sonuyla ilgili bir iyimser senaryo, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya'nın gösterdikleri "uyum" üzerine kuruluyor. Her ikisi de yıllarca savaştan yorulmuş bu iki ülkenin o günkü durumlarını bugünkü Irak savaşına örnek olarak almak hiç de kolay değil. Almanya baştan aşağı yıkılmıştı, hiçbir dayanağı kalmamıştı. Ve Japonya, atom bombasını yemiş, dehşete düşmüştü. Her ikisinde de "direniş" e dayanak olabilecek hiçbir maddi ve manevi unsur kalmamıştı. Irak ve bütün Ortadoğu'nun maddi ve manevi unsurlan 1945'teki Almanya ve Japonya ile en küçük bir benzerlik göstermemektedir.Iraklılar...Ortadoğu'da yaşayan halkların girift ilişkileri, mezheplerin farklı şekillerde siyasileşmesi, uzaktan bakıldığında kolay kolay anlaşılamayacak bir tablo oluşturmaktadır.Bunların arasında din ve mezhep farklarının ötesinde bir de Arap milliyetçiliği vardır. Bu karmaşık yapı dolayısıyla Filistin direnişi, İsrail'in gücüne ve kararlılığına rağmen sürmektedir. Türkiye'de yaşayan Caferilerin lideri, Amerikan-İngiliz işgal güçlerinin Iraklı Şiilerden hiçbir destek alamayacağını tekrar tekrar belirtiyor. Irak'taki Şiiler, mezhep farklarının ötesinde, Saddam'ın zulmüne duydukları nefretin ötesinde, Iraklıdırlar. Ülkelerinde siyasi rejimin değişmesi, diktatör Saddam'ın gitmesi için mücadele ederler, ayaklanırlar. Ama iş Amerikan işgaline gelince onlar da bütün imkânlarıyla direnecektir. Irak'ta Amerikan işgaliyle işbirliği yapan tek milli unsur Kürtlerdir. Kürtlerin toplumsal yapısı, yoğun olarak Kuzeyde bulunmaları Irak'ta merkezdeki değişimde büyük etki sahibi olmasına engeldir. Kürt liderlerin tek hesabı, kayıtsız şartsız bir müttefik olarak Amerikan yönetiminin Kuzey Irak'ın Kürdistan olmasına desteğini garantilemektir. Ancak Kürt liderlerin bu hesabını tutacağının hiçbir güvencesi de yoktur.Yanlış hesapIrak'ın karmaşık yapısı üzerine kurulu dini yapı ve Arap miliyetçiliğinin yükselişi hem askeri açıdan hem de siyasi açıdan ABD için büyük sıkıntılar getirecektir. Irak'ta resmi kuvvetlerin dışında silahlı insan sayısı çok fazladır. Ve Kürtler dışında bunların hiçbiri Amerikan askerini kurtarıcı olarak görmeyecektir. Amerikan yönetiminin en büyük hesap yanlışı da bu olmuştur. NATO kuvvetleri Belgrad'ı bombalarken halkın tümü bu bombardımana öfke duyuyor, ama büyük çoğunluğu da sorunun Miloşeviç'ten kaynaklandığını düşünüyor ve bunu söylüyordu. Bağdat'ın Belgrad olması da mümkün görünmüyor.

Devamını Oku

Amerikan müdahaleleri

3 Nisan 2003

Irak savaşıyla ilgili en kötü senaryonun, Amerikan-İngiliz kuvvetlerinin başarısızlığı kabullenip Irak'tan çekilmeleri olacağı söyleniyor. Bu ihtimal zayıf görünse de sıfır değildir. Saddam Hüseyin ve yakınlarının ele geçirilmesi gecikirse gerilla taktikleriyle yapılacak direniş Amerika için "bunaltıcı" olabilir. Elbette güçlü ihtimal Amerika'nın askeri bir başarı kazanmasıdır. Bu durumda Amerikan-İngiliz kuvvetlerinin birkaç yıl bölgede kalmaları öngörülmektedir. Yükselen Arap milliyetçiliği ve İslamcı "cihad" dalgalarıyla birlikte bu "birkaç yıl"in bile nasıl geçeceğini öngörmek güçleşmektedir.Berbat bir çeteleAmerika'nın ikinci Dünya Savaşı'ndan "süper güç" olarak çıkmasının ardından son 50 yılda, tek tek ülkelere ve bu ülkelerin yöneticilerine karşı 16 silahlı müdahale yapılmıştır. Bu müdahalelerin bazıları askeri ve siyasi başarısızlıkla sonuçlanmış, bazılarında operasyon alanı ülke daha kötü günler yaşamıştır. Bir tarih turu yapalım.1953 Iran: Seçimle gelen solcu Başbakan Musaddık CIA desteğindeki darbeyle devrildi. Rıza Pehlevi ABD desteğiyle baskıcı bir rejim kurdu, sonuç 1979 İran İslam Devrimi oldu.1954 Guatemala: CIA destekli darbeyle askeri rejim kuruldu, demokrasiye 1986'da dönüldü, ardından da iç savaş çıktı.1960 Kongo: Eski Belçika sömürgesinde seçimle gelen milliyetçi Lumumba CIA desteğiyle devrildi, öldürüldü. Başa geçirilen Mobutu 32 yıl en acımasız, en yozlaşmış diktatörlük rejimini yürüttü.1965 Dominik: Darbeyle gelen solcu general Bosch Amerikan işgaliyle devrildi.1973 Şili: Solcu başbakan Ailende CIA desteğiyle devrildi. General Pinochet 17 yıl iktidarda kaldı ve Amerikan kuklası diktatörlerin sembolü oldu. Bunlar "unutulmuş", çok eskilerde kalmış müdahaleler. Bundan sonra da 1974 Vietnam yenilgisi var, 1978 Lübnan yenilgisi var, 1983 Granada rezaleti var, 1985 Filipinler rezaleti var, 1992 Somali yenilgisi var.Bu kez işler karışıkAmerika'nın başını çektiği 2 askeri müdahale 1999'da Sırbistan ve 2001'de Afganistan operasyonları dünya kamuoyunun çok büyük bölümü tarafından desteklenmişti. Aynı şekilde 1991'de Irak'ın Kuveyt'i işgaline karşı yapılan askeri operasyon da da büyük destekle ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla yapıldı. Bu kez dünya kamuoyunun desteği çok zayıf, Birleşmiş Milletler kararları da yok. Sırplar'in uyguladığı "etnik temizlik", Taliban'ın uyguladığı vahşet, Irak'ın Kuveyt'i işgali bütün dünyada nefret uyandırmıştı. Saddam rejiminin işlediği suçlara karşı da kamuoyunda belirli bir nefret duygusu olmasına karşın bu kez askeri müdahalenin bütün unsurları farklı olduğu için sonuçlarının öngörülmesi hiç de kolay değil.

Devamını Oku

Telaşın sonuçları

1 Nisan 2003

Ankara'da bir telaş başladı. Bu tür telaşlar, ancak kendini başarısız görenlerde ve bir şeyleri kaçırmış olduğu duygusuna kapılanlarda görülür. Telaşın bir yanında "atamalar" var. Kamu bankalarının eski yönetimleri suçlanarak başlarındaki bütün bürokratlar görevlerinden alınmış, yerlerine "faizsiz bankacılık" denilen, uydurma bankacılık yapan kurumların başındakiler getirilmiştir. Bu atamaların bütün eski yönetimlerin görevden alınmalarıyla birlikte yapılmış olmasının yeni yönetim sorunlarına yol açabileceğini, anlaşılan bu işlemi yapanlar da bilmiyor ya da buna aldırmıyorlar. Yeni atananlara bakıldığı zaman, bu kadronun kamu bankacılığının son döneminde inançlı insanları kandırma ve kitabına uydurmadan ibaret olan faizsiz sistemi uygulayacakları anlaşılmaktadır. Kamu bankaları siyasilerin kontrolünde batırılmıştır. Varsın bir de "İslami bankacılık" oyunuyla bir süre oyalanılsın.Bunların nesi "sürpriz"?Ankara'daki telaşın bir başka yanı Tayyip Erdoğan'ın "sürpriz kaynaklarımız var" sözünün doğru çıkması için girişilen çabalardır. Bunlardan birinin "savaş tahvilleri" olduğu söylenmektedir. Savaş tahvilleri işi, Birinci Dünya Savaşı sırasında devletlerin borçlanabilmesi için bulunmuş bir yöntemdir. Aslında diğer borçlanma tahvillerinden bir farkları yoktur, sadece kağıtların üzerindeki yazı değişiktir. Birinci Dünya Savaşı'nda bu tahviller tabii ki halka satılamamış, bankalar ve varlıklı kuruluşlara "zorla" satılmıştır. Bu kağıtlar, havaya girip satın alan vatandaşların ise ellerinde kalmıştır. Şu anda devlet zaten iç borçlarını bu şekilde çevirmektedir. Adına "savaş tahvili" denmesinin tek anlamı yeni bir "duygusal" hava yaratmaktır. Hz. Ömer "fonu", maaşların yarıya düşürülmesi ya da yüzde 20 servet vergisi gibi tasarıların insanların gönüllü katılımını sağlayacağı çok kuşkuludur. Türk vatandaşları 1960'ta o zamanki yönetimin çağrısı üzerine alyanslarını, yüzüklerini götürüp devlete vermişler sonra bunların ne olduğunu hiçbir zaman öğrenememişlerdir. Yine aynı yıllarda çıkarılan "tasarruf bonosu" bütün ücretlilerin ellerinde kalmış küçük kağıt parçalarından ibarettir. Zaten vergisini ödeyen ve ağır geçim sorunları yaşayan kesimlerden bu kez de "gönüllü" vergiler ödemelerini istemenin ne sonuç vereceğini bu fikri ortaya atanlar iyice düşünmelidir.Bilenlere danışsalar...Kamu arazilerinin satışı ise, belki bugün hükümet olanlar bilmiyor olabilir, defalarca söz konusu olmuş ama hiçbir girişim başarıya ulaşmamıştır. Kamu arazisini işgal etmiş olanlar, kendilerinin zorla çıkarılmayacağını bildikleri için ve zaten maddi imkânları olmadığı için bunları satın almaya yanaşmamaktadır. Hükümetin ilgili kişileri daha önce bu konuda çalışma yapmış bürokrat ve siyasilerle konuşurlarsa bilgi sahibi olabilirler. Bu konu ayrıca tez ve kitap konusu da olmuştur, merak eden yetkililer onlara da bakabilir. Ankara'daki bu çabalamalar sadece telaş görüntüleridir. Bu projeler ve topyekün atamalarla bir yere ulaşılamayacağını bilmeyenler, hükümete güven sağlayacak ve ekonomiyi gerçekten harekete geçirecek şartların neler olduğunu öğrenmelidirler. Öğrenmezlerse, telaş içinde bir o yana bir bu yana savrulmaya devam ederler.

Devamını Oku

Gerçek durum

1 Nisan 2003

Sönmez Koksal, Körfez Savaşı döneminde dört yıl Bağdat'ta Büyükelçi olarak görev yaptı. Daha sonra Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı olan Koksal son görevi olan Paris Büyükelçiliğinden emekli oldu. Sönmez Köksal'ın dün iki gazete, Radikal ve Sabah'ta birer tam sayfalık görüşmeleri yayınlandı. Çok kısıtlı bilgilerle ya da "işkembe-i kübra"dan atılan bilgi kırıntılarıyla ya da Amerikan yönetiminin sözcülüğüne sıvanmış "uzmanlarla" yaratılan "yarım bilgi kirliliği" ortamında Sönmez Köksal'ın söylediklerini dikkatle okumak gerekiyor.En kötü senaryo!Köksal'ın iki konuşmasında da "gerçek durum" ve Türkiye'nin "bakışları" açısından önemli bilgiler ve yorumlar yer alıyor. Bu görüşlerin en önemlilerini, görüşmeleri okuma fırsatı bulamayan okurlarımız için özetledik: Saddam Hüseyin kitleleri çok iyi kontrol altına almıştır. Ayaklanması ve Amerikan askerlerini sevinçle karşılaması beklenenler de güç kimin tarafındaysa oraya yönelirler. Irak'ta Arap milliyetçiliği güçlüdür. Ayrıca Saddam Hüseyin'in kurduğu organizasyonda lidere bağlılık da vardır. Savaşın gecikmesi hem Saddam'ın elini kuvvetlendirdi hem barış yanlısı kitlelerin hareketlenmesini sağladı. ABD ve İngiltere savaş karşıtı kitle hareketlerine ancak bir süre kulaklarını tıkayabilir. Zayiat artarsa durum daha da kötü olabilir. ABD girdiği Vietnam, Lübnan ve Somali'den böyle çıkmak zorunda kalmıştı. Saddam'ın güçleri henüz kuzeyde görünmedi. Bunlar sahneye çıktığında kuzeyde de güneydeki gibi bir durum yaşanırsa, savaş ABD ve Türkiye açısından kontrol dışına çıkma eğilimine girer. Operasyonun uzun sürmesinin bedeli çok ağır olur. En kötü senaryo da ABD'nin başarısız olup çekilmesidir. En iyi senaryoda savaşın 4 ile 6 hafta arası sürmesi öngörülüyordu. Bu süreyi aşan her hafta, her ay iş daha da kötüleşecek.Bilinmeyene doğru...Türkiye'de bazı çevreler ABD'nin 11 Eylül sonrası politikalarını iyi okuyamadı. ABD'nin ve Saddam'ın politikaları yanlış algılandı. Türkiye hesap hatası yaptı. Siyaseten böyle söylenemediği için durum başka gerekçelerle açıklanmaya çalışılıyor. Bugün dünyada olanları anlayabilmek için Türkiye eski düşünce kalıplarını değiştirmeli, bir takım tutkularını aşmalı. Bazı eski referanslarla bu dünyanın problemlerinin aşılması mümkün olmayacak gibi görünüyor. Hem toplum hem yöneticiler olarak yeni kalıplara adapte olmalıyız, önümüzde çok rizikolu bir dünya, bir dönem açılıyor. Böyle bir dünya için hesaplı riskler, hızlı ve rasyonel karar alabilecek siyaset kadrolarına ihtiyacı var Türkiye'nin...Sönmez Köksal'ın savaşın genel gerçekleriyle ve dünyanın geleceğiyle ilgili söyledikleri bunlar. Yorum kirliliğinde gerçekten üzerinde durulması gereken "gerçek" yorumlar.

Devamını Oku