Türkiye daha önce de ağır kriz ve "kopma" dönemleri yaşadı. 27 Mayıs 1960'a gelinirken böyle bir dönem yaşanıyordu. 12 Mart 1971'e gelinirken yine siyasal gerilim ve "kopma" doruktaydı. 12 Eylül 1980 arifesinde de aynı durum vardı. Ancak bunların hiçbirinde 23 Nisan gibi bir ulusal bayram, bu defaki gibi gerilim ve saflaşmanın gösteri alanı olmamıştı.28 Şubat sürecinde, 1997de Erbakan hükümetinin görevden çekilmesi için yaratılan yoğun baskı ve psikolojik savaş ortamında da ulusal bayramlar hiçbir şekilde karşılıklı meydan okuma alanı haline gelmedi.Türban ve diğer sorunlar2003 yılının 23 Nisan'ında Meclis Başkanı'nın davetine Cumhurbaşkanı'nın yanı sıra komutanların ve CHP'li milletvekillerinin hiçbirinin katılmaması, muhtıra niteliğindedir. Muhtıra bir kağıt olarak hükümetin eline verilmemiş, bütün ülkenin gözü önünde, bütün yönetime; yani AKP'nin kontrolü altındaki bütün siyasi iktidara verilmiştir. Muhtıra aşamasına gelinmesine yol açan tek konu kuşkusuz türban değildir. Meclis Başkanı Arınç'ın türban meselesindeki zorlamalarının yarattığı gerginliğin yanında üç mesele daha öne çıkmaktadır.Bunlardan birisi, yani devlette "kadrolaşma" kuşkusu, AKP'nin iktidardaki ilk gününden beri bir "kaygı konusu" olarak vardır. 1973'te Başbakan Bülent Ecevit'in ortağı Erbakan'a verdiği bakanlıklarda nasıl hızlı ve etkin bir kadrolaşma gerçekleştiğini hatırlayanlar AKP'nin yaptığı atamalara daha da kaygıyla bakmaktadır. Atamalar konusunda Genelkurmay Başkanı'nın "izliyoruz" sözü de gazetelerde yer alırken AKP, en "hassas" bakanlıklardan biri olan Milli Eğitim'de yeni bir uygulamaya geçmek için hazırlık yapü. Daha önceki tartışmalar nedeniyle ve "irticayla mücadele" çerçevesinde Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki bütün atamalar için Bakanlar Kurulu onayı gerekiyordu. AKP bu uygulamayı kaldırmak için geçen hafta harekete geçti.Milli Görüş ve TRT!..Bütün öğretmen ve memur atamalarının Bakanlar Kurulu onayından geçmesi olacak iş değildir. Ama atamalar konusu gerginlik yaratırken bu uygulamayı değiştirmek için acele etmek de gerekmeyebilirdi. Dışişleri Bakanı Gül'ün dış temsilciliklerimizce sorulması üzerine "Milli Görüş" adını taşıyan örgütlerle de diğer örgütler gibi ilişki kurulmasını söyleyen genelgesi de muhtıraya giden yolun üçüncü unsuru olmuştur. Dördüncü gerilim kaynağı ise, kamuoyuna yansımadan kapalı kapılar arkasında yürüyen TRT Genel Müdürlüğü tartışmasıdır. RTÜK'ün belirlediği üç aday da geçmişteki çalışmaları nedeniyle fazla partizanca davranma ihtimali yüksek görülen kişilerdir. TRT konusunda daha "ortadan" bir isim üzerinde durulması için Başbakan'a giden mesajlar karşılığını bulmamıştır. Başbakan'a çok yakın olan, hem ırkçı hem siyasi İslamcı faaliyetleriyle tanınan bir kişinin en güçlü aday olarak öne çıkması muhtıraya daha hızlı ulaşılmasına neden olmuştur. Muhtıra hiçbir zaman bir "son nokta" değildir, her zaman bir "başlama vuruşu"dur. Başlama vuruşu yapıldıktan sonra da kimin nerede duracağı hiçbir zaman belli olmaz.
Türbanı siyasi İslam, bir dinsel-siyasal gösteri aracı ve sembolü haline getirmiştir. Türkiye'de hiçbir zaman sorun olmamış bir mesele böylece mesele yapılmıştır. Türban bu mantıkla kullanıldığı için de çoğunluk tarafından bir kılık kıyafet zorlamasının aracı olarak görülmekte ve haklı olarak kuşku yaratmaktadır. Türbanın kamu alanında, okulda, Meclis'te, işyerinde kullanılması için mücadele edenler; meseleyi bir vicdan özgürlüğü ve çağdaş demokrasi unsuru gibi kullananlar birçok soruya cevap verememektedir. En basiti, İslam dışında inançları olan insanların, örneğin bir Budistin Meclis'e kendi inancına uygun giyimle gelip gelemeyeceği sorusudur. Siyasi İslamın "türban savaşçıları" bu tür sorulara hiçbir zaman cevap vermemişlerdir.Sorunun "mimarı"AKP, seçim öncesinde bu konunun ülkenin büyük çoğunluğu tarafından siyasi-dini zorlama aracı olarak görüldüğünü fark edince meseleyi rafa kaldırmaya karar vermiştir. Ve türbanı gündemden çıkartmıştır. Türbanı gündeme sokan kişi Meclis Başkanı Bülent Arınç olmuştur. Arınç sadece türban meselesinde değil, başka siyasi ve toplumsal meselelerde de sürekli "İslami referanslar" getirmektedir. Arınç'ın Türkiye'de yüzde 10'luk bir kitlenin duygularını istismar ederek siyaset yapmaya çalıştığı ortadadır. 23 Nisan için yapılan kutlamaların da türban tartışmasıyla gerilmesi yine Arınç "sayesinde" olmuştur. Meclis Başkanı'nın hatta Cumhurbaşkanı'nın eşi türban takabilir. Ama türbanıyla resmi toplantılara katılamaz, bu toplantılara ev sahibeliği yapamaz. Türbanı "kamusal alan" ın en üst düzeyinde resmileştirme çabasının arkası Meclis'te çalışan kadınların türbanlılar arasından seçilmesi, bunun da arkası aynı şeyin Başbakanlık'ta yapılması ve hemen ardından diğer bakanlıkların aynı yola girmesidir. O zaman kendi isteğiyle türban takmayanlar da ortama uyabilmek için, "kötü gözle görülmemek" için türban takmaya başlarlar. Ve bu dalga böyle yürür gider. İran'da aynen böyle olmuştur. İran örneğini adım adım izlemiş olanların Arınç ve benzerlerinin zorlamalarına karşı çıkmamaları mümkün değildir.Arınç seçimini yapmalıTürkiye'de ilk kez bu kadar tartışmalı bir Meclis Başkanı görev yapmaktadır. Eğer Arınç Meclis Başkanlığı yerine "hizip siyaseti" yapmak, "siyasi İslam" ın çizgisini ön plana çıkaran bir siyaset izlemek istiyorsa Meclis Başkanlığı'nı bırakmak zorundadır. Türban meselesi, Arınç'in yaptığı zorlamalar ve sözde kurnazca hamleler ve mesajlarla çözülmez. Ama Arınç'ın derdinin, türban meselesinin toplumsal uzlaşma ve gerginlik yaratılmadan çözülmesi olmadığı bellidir. Arınç'ın tarzıyla, türban meselesi hep bir gerilim kaynağı olarak kalmaya mahkûmdur. Türban meselesinin nasıl çözüleceğini henüz bilmiyoruz, ama nasıl çözülmeyeceğini iyi biliyoruz.
Turgut Özal Çankaya'ya çıktıktan sonra Türkiye'de başkanlık sisteminin birçok yönetim sıkıntısını halledeceğini düşündü. Tartışma açmak için girişimde bulundu, ancak vefatının ardından konu kapandı. Süleyman Demirel de Çankaya görevinin belli bir aşamasında başkanlık ve yarı-başkanlıkla ilgili tartışma başlattı. Demirel de Cumhurbaşkanı 'nın bugünkü anayasal sistemde iki arada bir derede kaldığını düşünüyor, yetkilerinin bir tür yarı-başkanlık sistemine doğru genişletilmesi gerektiğini savunuyordu. Demirel Meclis kararıyla emekli olunca, daha doğrusu görev süresinin uzatılması mümkün olamayınca da başkanlık sistemi ve Cumhurbaşkanı'nın yetkileri tartışmaları bir kez daha gündemden düştü.Amerikan sistemi ama...Bugünkü Cumhurbaşkanı Sezer ise, Cumhurbaşkanı'nın yetkileri konusunda "kırtasiye" ve imza yükümlülükleri dolayısıyla çok farklı bir yakınmada bulundu. Cumhurbaşkanı'nın yetkileri ve sistem tartışmasını bu kez açan Başbakan Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan kendisine hedef olarak Amerikan sistemini koyduğunu söyledi. Amerikan sisteminde, yürütmenin başında "Başkan" bulunur. Merkezi bütün yetkilerin en tepesinde o vardır. Ancak Amerikan sistemindeki Başkan'ın bu aşırı yetkili konumunu dengeleyen birkaç önemli unsur bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Amerika Birleşik Devletleri ni oluşturan "devletler" in yerel yetkileridir. Mesele "yerel" olduğu zaman, tamamen yerel olarak; her eyalet ya da devletin kendi yetki ve yasa sistemi içinde çözülür. ABD Başkanı'nın büyük yetkilerinin karşısında denge kuran siyasi yapı da Senato ve Temsilciler Meclisi'nin yetkileridir. ABD Başkanı'nın "karşısında" yine yetkili ve güçlü mekanizmalara sahip Meclis ve Senato vardır. Bunların dışında, başta Yüksek Mahkeme olmak üzere özerk kurumlardan oluşan bir yapı yetkilerin dağıtılmasını ve güçlerin birbirlerini karşılıklı olarak dengelemelerini sağlar.Başı Erdoğan çekerse!..Tayyip Erdoğan başkanlık sistemi ve Amerikan sistemini erkenden tartışmaya açarken 2007'de yeni Cumhurbaşkanı'nı bu Meclis'in seçecek olmasına güvenmektedir. Uzun bir zamandır Türkiye'de hep erken seçim yapılmakta, hiçbir meclis anayasal görev süresini dolduramamaktadır. 2007 yılının mayıs ayında Sezer'in görev süresi dolduğunda eğer bugünkü Meclis görevdeyse ve bugünkü yapısını koruyorsa Çankaya'ya Tayyip Erdoğan'ın çıkması çok muhtemeldir. Ve Erdoğan, seçime 4 yıl kala "kendi tercihi" olan bir sistem için tartışmayı başlatmıştır. Beş aylık AKP iktidarı, henüz en temel konularda önemli bir ilerleme sağlamamışken; birçok önemli konuda hâlâ kararsız ve acemi davranmaya devam ederken 4 yıl sonrasının hesabının yapılması anlaşılır bir şey değildir. Erdoğan önce Başbakanlık görevinde kendini gösterecek ve Çankaya'daki göreve talip olduğu zaman bu hakka sahip olduğunu halk onaylayacaktır. Erdoğan henüz şu anda oturduğu koltuğu doldurmuş ve ısıtmış değildir. Bu kadar erkenden Çankaya hesapları yapması da sadece siyasette yeni sıkıntılar yaratır. Başbakan bugünden Çankaya hesabı yaparsa, başkaları da bugünden başbakanlık ve partide köşe olma hesaplarına girer ki, iş hızla içinden çıkılmaz bir hale gelir, henüz parti olamamış AKP de partileşemeden inişe geçer.
Yunanistan Başbakanı Simitis'in ağzından, "katılma" yerine "ilhak" yani "Enosis" sözcüğü çıkınca birçok kişi tepki gösterdi. Tepki gösterenler, Kıbrıs'ı Rum tarafına teslim edenlerle aynı kişiler. "Milli dava" diyerek en yanlış politikalarla Kıbrıs'ı gerçek anlamda elden kaçıranlar "Enosis" sözünü duyunca ayaklanıyor. Aynı zevat gerçek durum, yani Yunan başarısı karşısında suspus duruyor.Enosis'ten de iyisiYunanlılar "Enosis"ten, "ilhak"tan daha iyi bir sonuç aldılar. Avrupa Birliği'ne iki devlet olarak katıldılar. Avrupa Birliği fonlarından iki devlet olarak yararlanacaklar. Her imkân, her destek ikiyle çarpılacak. Yunanistan ve Kıbrıs ekonomide hem arayı daha fazla açacaklar, hem iki devlet olmanın bütün avantajlarını kullanacaklar. Varılan nokta Yunan tarafı için "Enosis"ten çok daha iyidir. Bir yıl sonra Kıbrıs da Avrupa toprağı sayılacağı için Türkiye'nin Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin Avrupa Birliği sorunu olacaktır. Kıbrıs ile birlikte Ege ve kıta sahanlığı anlaşmazlıklarına uzak duran Avrupa Birliği bütün sorunların doğal muhatabı olacaktır. Türkiye'nin Batı'dan tecridi yolunda birkaç adım kalmıştır. Bu adımlar için bir yıllık bir süre vardır. Şu andaki ataletini korumaya devam etmekle Türkiye kendini tecride biraz daha yaklaştırmaktadır.Dünya nereye, onlar nereye...Halen 30 yıllık teraneleri aynen tekrar eden Denktaş ne kadar ufuksuz, vizyonsuz olduğunu Türkiye'ye aldırdığı ağır yenilgiyle göstermiştir. Kıbrıslı Türkler 1959 anlaşması ve anayasasının getirdiği güvenceleri bile kaybetmişlerdir. Ankara ve Lefkoşe'de köşe başlarını tutmuş olan ufuksuzluğun Kıbrıs'ı nasıl kaybettirdiğinin bütün hikâyesini öğrenmek isteyenler Erdal Güven'in "Kıbrıs" kitabını okusunlar. Erdal Güven 1999'dan 2002'ye kadar Türkiye'nin Kıbrıs'ı nasıl adım adım kaybettiğini anlatıyor. Dünya, 2003 yılında Irak'ta Kürtler-Araplar ve Türklerin, Sünnilerle Şiilerin barış ve demokrasi içinde yaşamalarını bekliyor. Denktaş ise Kıbrıslı Türklerle Rumların birlikte yaşamalarının, ortak bir "Kıbrıslı" kimliği altında olmalarının mümkün olmadığını anlatıyor. Almanya ile Fransa'nın aynı parayı kullandığı, ortak yönetim yollarını araştırdığı bir dünyada Denktaş da direniyor, Ankara'daki ufuksuz ve dar görüşlüler de direniyor. Bütün bu manzarayı tamı tamına görmek isteyenler Erdal Güven'in "Kıbrıs" ını mutlaka okusunlar.
Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkez ona saygı gösteriyordu. Düşmanı yoktu. Evlilikleri başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki insanları "küçük" görmeye başlamıştı. Genç adam için "önemli" hiçbir iş, hiçbir insan, hiçbir durum kalmamıştı. Hiçbir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı herşeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu. Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı.Sonra da bilge kişi sordu: "Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?" Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: "Satranç..." dedi, "Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum." Bilge kişi "Güzel" dedi, "Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor." Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu. Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden "Bir dakika" dedi, "Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?" Öğrencisi "Tabii efendim" deyince genç adam da daha zayıf bir sesle "Tamam" dedi.Oyun başladı. "Her şeyi en iyi yapan", "Her şeyde en başarılı" genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı. Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi: "Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!" Genç adam önüne bakıyordu. Bilge kişi konuştu: "İşte tekrar tutkuyu yaşadın... Dikkatini toplamayı öğrendin... Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün... Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın..." Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular.
Kendilerini "biraz" önemli sanmaya başlayan ama "önemli" olmak için gerekli şartlara sahip olmayanlar aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyorlar. Üç kamera, iki fotoğraf makinesi ve beş muhabiri karşılarında gören "sözde önemli" kişi havaya girer ve "sallar." Sonra kendi sözünü TV'den dinler, gazetede görür. Bundan sonra da tek yol kalır "sözde önemli" kişiye: Basına saldırmak.Bunun nesi "galiba"?Bayındırlık Bakanı'nın, Irak'ın yeniden inşasıyla ilgili müteahhitlik işlerinden söz ederken "bunlar kanlı para" demesiyle aynı şey yaşandı. Bakan bey düzeltme yaptı: "Sözlerim çarpıtılmış... Galiba..." Önce böyle diyor sonra da "O sözler benim şahsi görüşüm, hükümeti bağlamaz" diyor. Bakan bey "sözlerim çarpıtılmış" dedikten sonra, kendi söylediğine kendi de inanmadığı için "Galiba" diye ekliyor. Ülke yönetmekle yükümlü olanların her sıkıştıklarında medyaya saldırmaları en basit ve en az inandırıcı savunma yöntemi oldu. Irak savaşının başından beri ikircikli ve tutarsız politikası eleştirildiği için Başbakan Tayyip Erdoğan da kolayını medyaya saldırmakta bulmuştu. Erdoğan da hızını alamamış ve medyayı "adeta ulusal birliği parçalamak için elinden gelen her şeyi yapmakla" suçlamıştı. İktidardaki siyasilerin "ulusal birlik" kavramından anladıkları, her zaman, "benim uyguladığım politika desteklenmeli" şeklindedir. Eleştirdiğiniz, başka yollar gösterdiğiniz zaman "ulusal birliği" bozmuş olursunuz. Bunlar modası geçmiş, inandırıcı olması mümkün olmayan çabalardır. Acemilik durumu olduğu zaman da, bu üsluptan medet umanlar Bayındırlık Bakanı gibi gülünç duruma düşerler.Okunacak dergi 'Haftalık'Kolayı taklit etmek en kolayıdır. Zoru yapmak içinse, önce işi bilmek gerekir. Ercan Arıklı yönetiminde yayın hayatına başlayan "Haftalık" zoru başarmanın, "okunacak dergi" çıkarmanın mümkün olduğunu gösterdi. İçinde haber olan; yazısı yazı, Türkçesi Türkçe olan, konuları iyi seçilmiş dergi iyi dergidir. "Haftalık" iyi bir dergi. Dolu bir dergi. İçinde herkesin okuyacağı çok şey var. Arıklı ve ekibi, tekrar "okunacak dergi" dönemini başlatarak çok önemli ve zor bir işe girişmeyi seçmiş oluyor...
Avrupa Birliği'nin en büyük genişlemesi, on yeni üyenin imza töreniyle başladı. Türkiye de bu töreni buruk ve moralsiz bir şekilde izledi. Şimdi Türkiye açısından en önemli ve en değerli bir yıl için saatler çalışmaya başladı. Bu bir yılda Türkiye'nin dümenlerini ellerinde tutanların dümenleri çevirecekleri yön, gelecek 50-100 yılı belirleyecek.Türkiye başarabilirAvrupa Birliği'nin on yeni üyesinin üyelikleri Mayıs 2004'te başlayacak. Yine Mayıs 2004'te Türkiye için "son" rapor yazılacak. Bu rapora göre 2004 yılı sonunda Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik görüşmeleri başlayacak. Ya da başlamayacak. Avrupa'da, Türkiye'nin AB üyeliği için gerekli hukuki, siyasi ve ekonomik düzeye hiçbir zaman ulaşamayacağına inanan siyasiler ve güçler vardır. Bunlar arasında Türkiye'nin toplumsal potansiyellerini tehlike olarak görenler de vardır, AB'nin bir "Hıristiyan kulübü" olarak kalmasını isteyenler de vardır. Türkiye bu bir yıl içinde, hukuki ve toplumsal kriterlerin tümünü tamamlayabilir. En çok eleştiri konusu olan "uygulama sakatlıkları" da düzeltilebilir.Kıbrıs bir yılda çözülürse...Bunun gerçekleşmesi hükümetin elindedir, hükümetin kararlılığına bağlıdır. Hükümet bu yolda hızlı hareket etmek için kamuoyu desteğini de kolayca harekete geçirebilir. Türk kamuoyu bütün bunlara hazırdır. Kamuoyu, Kıbrıs sorununa ilişkin kilitlenmenin Türkiye'nin ve Kıbrıslı Türklerin aleyhine olduğunu da görmüştür. Hükümet, Kıbrıs konusunda birkaç ay önce başladığı "yapıcı" girişimleri anlaşılmaz ya da anlaşılır olarak durdurmuştu. Dümen yine Denktaş'a teslim edilince de önemli bir fırsat kaçırıldı. Yine de Türkiye'nin çabalarıyla Kıbrıs konusunda AB'nin destekleyeceği bir çözüme yönelme yolu kapanmamıştır.Ankara'ya bağlı...Bunun için de süre bir yıldır. Bu bir yılda Kıbrıs'ta çözümün sağlanması Avrupa Birliği üyeliğinin de yolunu açacaktır. Bir yıl hem uzun bir zaman dilimidir, hem de çok kısa bir zaman dilimi. Uzunluğu ya da kısalığı içine sığdırılan "iş" ve "eser"lere bağlıdır. Ankara yine "abesle iştigal" etme alışkanlığına dönerse bu bir yıl anlamsız ve sonuçsuz tartışmalarla biter gider. "Asıl" meseleler hızlı ve "verimli" bir şekilde tartışılırsa da, bu bir yıla çok şey sığar.
Papadopulos, Avrupa Birliği imza töreninde "Bütün Kıbrıs halkı adına" diye konuşurken, Kıbrıslı Türklerden de "vatandaşlarımız" diye söz ederken Rauf Denktaş bir Türk televizyon kanalında, CNNTürk'te konuşuyordu. Kıbrıs Rum liderinin konuşması bütün dünyada, töreni aktaran televizyon kanallarında izlenirken Denktaş'ı yine sadece Türkler izleyebildi. Denktaş yine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan planını neden reddettiğini anlatıyordu.Kıbrıs'ta ne oldu...Denktaş yirmi yıldır hep neden "reddettiğini" anlattı, Kıbrıs Türk tarafında nasıl bir taşın üzerine başka bir taş koyduğunu anlatamadı. Çünkü KKTC'de taş üstüne taş konulmadı. Böylece Avrupa Birliği'ne üye iki Yunan devleti oldu. İki toplumlu, yönetimi paylaşılmış ve barış taahhüdüyle refaha ilerleyecek bir Kıbrıs'ta Türklerin söz sahibi olması böylece engellendi. Dünkü törende Papadopulos ile Denktaş'ın birlikte imza atmaları mümkündü. Kıbrıs Türk toplumunun, Türkiye'den daha önce Avrupa Birliği'ne üye olması bütün Türkiye açısından havayı değiştirecek, başka rüzgârların yolunu açabilecekti. Denktaş ve destekçileri bunları görmediler, göremediler. Yirmi yıl "yapamazlar" edebiyatıyla, "biz büyüğüz" edebiyatıyla geçti gitti. Kıbrıs Rum yönetimi, dünden itibaren Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyesidir. KKTC ise Türkiye'den başka hiç, ama hiçbir devletin tanımadığı bir toprak parçası olarak kalmıştır.Elimizde ne var?Her siyaset, sonuçlarıyla anlam kazanır. Türkiye'nin tecrit olması, "Kıbrıs davası"na ilişkin bütün tezlerin çökmesi bugün elimizdeki sonuçtur. Kıbrıs Türk toplumunun çoğunluğunu "mutsuz" etmiş bir sonuçtur. Bütün bunlar, artık hiçbir edebiyatın arkasına gizlenemez sonuçlardır. Denktaş ve benzerleri Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün imkânlarını ve desteğini sonuna kadar kullanmışlar ve hiçbir sonuç alamamışlardır. Dünyadaki değişimleri, rüzgârların yönünü kavrayamadan politika yapanların sonu hep hüsran olmuştur. Denktaş ve destekçileri de aynı durumdadır. Ne olduğunu anlamadan, Soğuk Savaş'tan kalma edebiyatla hayatı idare ettiklerini zannetmişler, ama Türkiye'ye ve Kıbrıs Türklerine çok ağır bir yenilgi yaşatmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'nın, davetli olduğu törene Kıbrıs'ın imzasından sonra girmesi gibi komiklikleri Türkiye'ye yaşatmışlardır.Kendiliklerinden gitmezlerDenktaş'ın benzerleri, Berlin duvarının yıkıldığı gün tarihin arşivine kaldırıldılar. Ama Türkiye bunları arşive kaldırmayı başaramadığı için bugün bu sorunları en ağır biçimde yaşamaya devam ediyor. Türkiye kendi temizliğini yapamadı. Eski zihniyeti bütün kalıntılarıyla tarihe göndermeyi başaramadı. Bu yüzden uluslararası sahnede en sıkıntılı günlerimizi yaşıyoruz. Bu yüzden ekonomideki sıkıntılarımızdan bir türlü kurtulamıyoruz. Bu yüzden Denktaş ve benzerleri hâlâ yerlerinde duruyor, hâlâ Türklere propagandaya devam ediyor. Oysa bir parça siyasi onuru olan bir kişinin, bugünkü imza töreni sırasında değil televizyona çıkmak, hemen istifa etmesi gerekirdi. Ama bu tür, hiçbir zaman kendiliğinden gitmedi. Hep gönderildi.