Hatemi Tai'nin geniş gönüllülüğü, adaleti Rum ellerine kadar ulaşmıştı. Bu adil hükümdarın nasıl biri olduğunu pek çok Rum merak ediyordu.Hatemi Tai ile ilgili her haber kısa sürede Rum ellerine ulaşıyordu. Rum hükümdarı bu hikayelerin hepsini dinliyor, Hatemi Tai'yi merak ediyordu.Bir gün Rum hükümdarına Hatemi Tai'nin yeni atından söz ettiler. Bu, olağanüstü bir kısraktı. Benzerlerinin hepsinden güzel, diri ve asiydi. Üzerine sadece Tai'nin binmesine izin veriyor, sadece onun elinden ot yiyordu...Rum hükümdarının aklına bir şey geldi, bir adamını Hatemi Tai'ye gönderecekti ve bu kısrağı istetecekti. Eğer Tai kısrağını verirse gerçekten ününün haklı bir ün olduğunu anlayacaktı. Vermezse de herkese gerekeni anlatacaktı.Rum hükümdarının adamı haftalarca at koşturduktan, dağlar ve çöller aştıktan sonra Hatemi Tai'nin konağına ulaştı. Yazdı, sıcaktı. Tai'nin hizmetkarlarının çoğu yaylaya taşınmış, hayvanların tümü de serin otlaklara götürülmüştü. Rum hükümdarının adamı tam Tai de göçmek üzereyken geldi.Konuk daha kendisini tanıtmaya zaman bulamadan Tai tarafından karşılandı, kendisine su ve temiz elbiseler verildi. Rum hükümdarının adamı yıkandı, giyindi ve Hatemi Tai'nin yanına vardı.Tai, "Açsındır, yemeğin hazır" dedi ve konuğu sofraya oturttu. Konuk bir taraftan ikram edilen etleri yerken bir taraftan da kendini tanıttı, Rum hükümdarının selamını söyledi ve "Sizden bir isteği var" diye devam etti.Ve hükümdarın o ünlü kısrakla ilgili dileğini söyledi. Hatemi Tai durdu, yutkundu ve konuştu:"Sayın konuğum, ne yazık ki hükümdarının dileğini yerine getirmem mümkün değil.Sen geldiğin sırada bütün hayvanlar taşınmıştı, ben de kısrağıma binip yaylaya göçecektim. Konakta da yiyecek hiçbir şey yoktu. Bunca yoldan sonra senin aç kalmaman için emir verdim, yenebilecek tek hayvan olan kısrağı kestim ve pişirttim. Şu anda yediğin o kısraktır..."Rum hükümdarının adamı kendi toprağına dönüp bu hikayeyi anlattığı zaman hükümdarın tepkisinin ne olduğunu bu olayı aktaranlar söylemiyor.Platon'a sormuşlar: "Doğru olduğu halde söylenmesi caiz olmayan bir söz var mıdır?"Platon cevap vermiş:"Vardır: Kendini övücü söz..."Büyük İskender hocalarından birine sormuş: "Bir hükümdar için halkının kendisine olan bağlılığı mı önemlidir, yoksa adalet mi daha önemlidir?"Hocası cevap vermiş: "Adaletin varolduğu, işlediği ve egemen olduğu bir diyarda halkın hükümdara özel bir bağlılığı olması gerekmez, buna ihtiyaç kalmaz..."
KKTC Başkanı Rauf Denktaş'ın dün Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra televizyon kameraları önünde yaptığı konuşmayı aktaran görüntüler on-on iki yıl öncesinin bazı görüntüleri gibiydi. "Tekrarlanıyor" gibi gelen on-on iki yıl öncesinin görüntüleri, Doğu Avrupa'daki komünist yönetimlerin liderlerinin bulunduğu görüntülerdi. Bu liderlerin bakışları yıkılmış, yok olmuş dünyalarının siliniyor oluşunun hüznüyle doluydu. "Nerede hata yaptık" sorusunun cevabını kendi kendilerine veremeden tarihe doğru gittiler. Son çırpınışları arasında "emperyalist komplo" gibi sözler geveliyorlardı. Denktaş, dün kameralar karşısında konuşurken aynı hüzünlü gözlerle bakıyordu...Yaşlı kadın ne demiştiHer şey hızla değişiyor, insanlar yeni ve huzurlu bir dünya istiyor, insanlar barış istiyor, insanlar refah istiyor, insanlar bunlara ulaşmanın mantıklı yollarının denenmesini istiyor... Ama siz, eski kuşak bir siyasetçi olarak ne insanlan anlayabildiniz ne de dünyanın nereye gittiğini... Bunu görebilenler zaten "büyük lider" olarak tarihe geçiyor. Diğerleri ise gözlerine çöken o hüzünlü bakışlarla tarihe karışıyor... İki yıl kadar önce Denktaş'ın kendisine anlattığı bir olayı Mesut Yılmaz aktarmıştı. Denktaş yine ikili görüşmeler için ABD'ye gidecekken yolunu Kıbrıslı bir yaşlı kadın keser. (Kıbrıs'ı bilenler bunu yapmanın çok kolay olduğunu bilirler.) Ve Denktaş'ın ellerini tutup sıkarak "Haydi oğlum, sağlıcakla git sağlıcakla dön ve bil ki hepimiz arkandayız..." diye söze girer, Denktaş birşeyler söylemeye çalışırken de sözünü tamamlar: "Haydi git şu Rumlar'la anlaşıver de bitsin bu sıkıntılar..."Hiç belli olmaz!Bu olayı anlatan Denktaş, anlattığı kişi ise Mesut Yılmaz. Mesut Yılmaz olayın ne anlama geldiğini görmüş ama başka yüklerin altında kalmış bir siyasetçidir. Denktaş ise olayın ne anlama geldiğini kavramamakta direndiği içindir ki bugün gözleri sevinçle ışıldamıyor. Hüzün ve şaşkınlık içinde.Kıbrıs'taki bu gelişmelere adadaki iki tarafın da ve aklı başında herkesin de sevineceği, sevindiği kesindir. Ama belki de çok erkenden sevinmemek gerekir. Burası henüz Avrupa değildir, Ortadoğu'dur. Bir bomba patlar, birilerinin üzerine ateş edilir, belki yine masum çocuklar kurban edilir. 50 yıldır hayatı bu yöntemlerle götürenler Kıbrıs'ta iki tarafta da var ve bunların her türlü sevinci ve umudu boğmak için ne yapacakları hiç belli olmaz.'Solda birlik' tepkileri1999 seçimi öncesinde CHP'nin barajın altında kalacağını yazmıştık ve o dönemdeki (bugün de aynı olan) CHP yönetimi çok kızmıştı. Beklenen oldu, önce eve gittiler sonra tekrar geldiler. Şimdi de CHP'nin etkili ve başarılı bir muhalefet çizgisi izlemediği söylenince kızıyorlar, küfür ediyorlar.Kasım 2002 seçimlerinden çok önce DSP'nin en altlara yuvarlanacağını yazdığımız zaman da DSP'liler bol bol küfür etmişlerdi. Solda birlik ve CHP'nin durumuyla ilgili yazımız üzerine de çok sayıda küfür geldi. SHP'den okunması mümkün olmayan bir faks geldi. Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı İsmail Cem'den de şu not geldi:"Yaptığınız yorumları saygıyla karşılıyorum. Ancak 'İsmail Cem'in tek başına kaldığı' saptamanıza katılmak mümkün değildir. Bazı değerli arkadaşlarımızın istifa etmiş olmalarına rağmen, Yeni Türkiye Partisi, genel merkezi ve tüm örgütleriyle ayaktadır ve gelişmektedir.... Öte yandan internet koşullarında gerçekleşmiş olması nedeniyle ihtiyatlı yaklaşılması gereken ancak ilginç bir anketi de değerlendirmenize sunarım: Hürriyet Gazetesi'nin internet sitesinde yer alan 1051 yanıtlı anketin 'bugün seçim yapılsaydı hangi partiye oyunuzu verirdiniz' sorusunun cevaplarında, AKP yüzde 27; CHP yüzde 25; YTP yüzde 11; Genç Parti yüzde 10 olarak sıralanmaktadır. Diğer partiler barajın altında gözükmektedir... İsmail Cem, YTP Genel Başkanı."
Türkiye bir kez daha bir kavşak noktasına itiliyor. ABD'nin iki bakan yardımcısının, Wolfowitz ve Grossman'ın Türkiye'ye sundukları kavşak netleşmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush ve ekibinin gözünde dünya ikiye ayrılmıştır: Amerika'dan yana olan ve olmayanlar. Türkiye, Irak savaşında Amerikan yönetiminin beklediği gibi bir işbirliği yapmamıştır. Bu işbirliğinin yapılmamış olması, Amerikalılar açısından kendi Kuzey Irak ve genel olarak "Kürt politikası" için gerekçe oluşturmaktadır.Zayıf bir İsrail!Amerikalılar gerekçeyi bulmuşlar ve kendi kürt politikalarını Türkiye'nin düşüncesini ve katkısını beklemeden uygulamaya koymuşlardır. Eğer Türkiye, Amerika'nın beklediği tarzda bir işbirliği yapsaydı sonuç ne kadar farklı olurdu? Bu sorunun cevabını, kayıtsız şartsız Amerikan taraftarı olanlar "farklı olurdu" diye veriyor. Ancak Amerikan yönetiminin "bütün dünyaya çeki düzen verme" hedefinin boyutlarına bakıldığı zaman, net bir cevap verilmesi oldukça güçtür. Sonuçta Amerikan yönetimi, Türkiye'ye "kesin kararını ver, bizimle olduğunu ilân et ve göster, yoksa gerisine karışmayız" diyor. Bu "gerisi" meselesinde sadece Kuzey Irak değil PKK planı da ortaya çıkarılmıştır. Amerikalılar, Kuzey Irak'la birlikte PKK meselesini de Washington'da hazırlanmış planlar çerçevesinde "ele almıştır". Türkiye'ye sunulan seçenek, daha zayıf ve daha muhtaç bir İsrail olmaktır. "Lobi"si ve parası olmayan bir İsrail...İkinci yol net ve yakınBu kavşakta, Türkiye'nin önündeki ikinci yol da çok açıktır. Bu yol, Avrupa Birliği'ne katılma ve AB'yle hızla bütünleşme yoludur. Türkiye'yi "yönetmek" iddiasındaki çok sayıda politikacı ve "devlet adamı" uzağı göremedikleri, gündelik oyunlarıyla zaman geçirdikleri için bu kavşağın ne kadar yakın olduğunu fark etmemişlerdir. Her önemli sorunda, "Nasıl olsa arkamızda kapı gibi Amerika var" diyerek çözümleri ertelemek Amerika ile ilişkileri de böyle sıkıntılı bir aşamaya getirmiştir. Bu kavşakta hangi yol seçilirse seçilsin, artık her zamankinden çok daha fazla ustalık ve basiret gerekmektedir.
ABD'nin Dışişleri ve Savunma bakan yardımcıları iki gündür Mehmet Ali Birand'a anlatıyorlar. Anlattıkları özetle şudur: "Türkiye'nin Irak savaşında Amerikan yönetiminin istediği gibi destek olmaması bizi hayal kırıklığına uğratmıştır ve bunun tamiratı Türkiye tarafından yapılmalıdır." Türkiye'yi iyi tanıyan iki Amerikalı "üst bürokrat" m verdikleri mesajların içinde de şu "hatırlatmalar" bulunmaktadır: * PKK meselesinde Ankara'ya tam destek veren tek ülke ABD'dir. * Kıbrıs meselesinde Türkiye'yi kollayan tek Batılı ülke ABD'dir. * Uluslararası Para Fonu ile ilişkilerinde Türkiye'nin "sıkıntıları" nı anlayışla karşılayan ve destek olan ABD'dir. Amerikalılar, biraz da diplomatik üslubu aşan kelimelerle bunları hatırlatmakta ve Türk-Amerikan ilişkilerinin tamiratında Amerikan yönetiminin bir çabası olmayacağını da söylemektedirler. Türkiye'ye verilen mesajlardan biri de "Siz savaşta bize İncirlik'i kullandırtmadınız, bu bizim İncirlik'ten gitmemizi istediğiniz anlamına gelir, biz de gideriz..." Bunun anlamı da Türkiye ile Amerika'nın "stratejik işbirliği" nin askeri yanında da Amerikan yönetiminin bazı rötuşlara gidebileceğidir. Amerikalı yetkililer "İncirlik Türkiye'nindir" demektedirler. Bu durumda, geçen hafta İncirlik'te uçak değiştiren ve bu arada hiçbir Türk yetkiliyle muhatap olmayan Amerikan Savunma Bakanı Rumsfeld'in bu tavrı da bir mesajdır. Buna benzer bir "istiskal" durumu da, Washington'da bulunan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e randevu verilmemesidir. Amerikalı yetkililer şunu da söylemektedir: "Irak savaşını kazanmak için size muhtaç olduğumuzu sandınız, ama muhtaç değildik ve olmadığımız görüldü. Ama siz bize muhtaçsınız." Ayrıca "Alın İncirlik'i gidin, artık İncirlik'e de ihtiyacımız yok" diyorlar. Doğrudur, bugüne kadar İncirlik'in askeri açıdan işlevini yerine getirebilecek kocaman bir Irak toprağı vardır. Amerikalı yöneticilerin, Irak savaşında en karşı tavırları alan Fransa ve İngiltere'ye bu tür "istiskaller" yaptığı henüz görülmemiştir. Powell'ın Fransa'ya yönelik "Ceza ödeyecek" sözü de anında Beyaz Saray tarafından "düzeltilmiş" tir.Türkiye, fazla ceza ödemeden bu işten nasıl sıyrılacaktır? Amerikalı yetkililerin istediği gibi "Affet abi, biz ettik siz etme" mi diyecektir? Bu ilişki "affet abi" aşamasına geldiği zaman da "koyver gitsin" sistemi devreye girer. Bu gelinen noktaya Türkiye gelmeyebilirdi. Eğer Demirciler, Ecevitler vs. "politikacılar" Atatürk'ün gördüğünü, İsmet İnönü'nün gördüğünü görebilmiş ve Türkiye'yi Avrupa'nın temel parçalarından biri yapabilmiş olsalardı... Ama değil. Şu anda Amerika'nın şahinleri, kartalları, atmacaları vs. yırtıcı kuşlarının hepsi tam bir "zafer sarhoşluğu" içimdedir. Ve bu ruh durumundaki insanların tepki ve tavırları "camcıya dalmış fil" rahatlığı, umursamazlığı ve kırıp dökücülüğüne fazlasıyla benzer.
Ey Türk gençliği! * Beynini örümcek ağı sarmış, ruhundaki insani olan her şey yok olmuş ihtiyarların her dediğini tartışmadan onaylayın.* Her durumda kuvvetli tarafın yanında yer almak için koşun, yoksa ihtiyarlardan size yer kalmaz.* Dünyayı izlemeyi, sanatla ilgilenmeyi "para getirmeyen boş entelektüel" faaliyetler olarak görün, bunları yapanları "entel" diye aşağılayın.* Haksızlıklara tepki göstermeyin. Unutmayın, haksızlıklar sizden önce de vardı, sizden sonra da olacaktır. Sesinizi çıkarıp da kuvvetlilerle kötü olmayın.* 20'li yaşlarında "savaş taraftarı" olmanın bir genç insan için ne kadar aşağılayıcı olduğunu düşünmeyin, böyle söyleyenleri dinlemeyin.* Ruhu kara ihtiyarların "reel politika" diyerek yaptıkları her şeyi anlayın ve destekleyin.* Petrol çıkarları için insanların ölmesini savunanlardan iğrenmeyin. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen, bir o yana bir bu yana dönen ihtiyarları "anlayın" , "hayat böyleymiş" deyin geçin.* Düşündüğü için değil çıkarı için fikir değiştirenlerden asla nefret etmeyin. Düşündüğü ve tartıştığı için fikri değişebilen insanların hiçbir zaman parası olmaz, bunu da unutmayın.* Babanız zenginse onunla övünün, fakirse pek sözünü etmeyin, ta ki siz zengin olana kadar. Ondan sonra sık sık babanızdan bahsedip ondan utanarak geçirdiğiniz yılların acısını çıkarın.* Bulunmak durumunda olduğunuz çevrede geçerli akçe neyse ondan olun. Komünistlik geçerliyse komünist, liberallik geçerliyse liberal olun. Ama benimser göründüğünüz fikir ne olursa olsun, onu savunmak için hiçbir risk almayın.* İyi ve zevkli yaşamanın aslında bir para meselesi olmadığını söyleyenlere inanmayın. Paranız olmadığı zaman hayattan ve insanlardan zevk almayın.* Paranız olduğu zaman moda görgüsüzlükler neyse hemen onları yapın. Unutmayın, ne kadar para şımarığı davranışları içinde olursanız, bazı çevrelerde o kadar itibar kazanırsınız.Ey Türk gençliği!* Ruhlarını, beyinlerini ve kalplerini örümcek kaplamış her yaştan ihtiyarların sizi sevmesini sağlamak için yukardaki öğütlere sıkı sıkı uyun.* Yoksa onlar sizi sevmezler ve ilk fırsatta tokadı yapıştırırlar. Gençlerin ruhlarını, kalplerinin tazeliğini ve canlılığını kıskandıkları için çok acımasızdırlar.* Sakın onların ne kadar ikiyüzlü ve gerçekten ahlâksız olduklarını yüzlerine vurmayın.İçinizden öyle düşünseniz bile onlara bakarken gözlerinizde hep "Aman efendim, siz ne kadar mühim adammışsınız" ifadesi olsun. Yoksa çok kızarlar! Hele kendilerini kolaylıkla tespit eden ve kendilerinden iğrendiğini gizlemeyen gençlik baş düşmanlarıdır. Onların başlarını her gördükleri yerde ve her fırsatta ezmeye çalışırlar.* Türk gençliği! İçleri tümüyle örümcek ağlarıyla kaplı ama kartvizitleri ve cüzdanları ağır bu ihtiyarlardan korunmak istiyorsan yukardaki öğütlerin bir milimetre bile dışına çıkma!
Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı İsmail Cem'in ortaya atmasıyla, yine bir "solda birlik" tartışması (son otuz beş yıldır yüzlerce kez olduğu gibi,) bir kez daha başladı. Şu anda tartışmanın heyecan ve gerilim düzeyi oldukça düşük. Bu ilgi azlığının nedeni de üzerinde ilk düşünülmesi gereken unsurlardan. İsmail Cem, Ecevit ailesinin DSP'sinden ayrılırken yaratılmış olan hava, Türkiye'de demokratik solu bir araya getirecek güçlü bir siyasi hareketin doğmak üzere olduğu şeklindeydi. Bu hareketin başında Cem-Özkan-Derviş üçlüsü vardı. Önce Derviş daha büyük bir birlik hayallerine daldı. O günün koşullarında bunun imkânsızlığını gördü ve daha sağlam görünen CHP'ye geçti. Özkan, küçük hareketlerle kendini gözlerden uzaklaştırdı. Seçim sonucunu hatırlayalım: CHP yüzde 15 alırken, diğer sol ve sosyal demokrat partiler seçmen tarafından silindiler.Sosyal demokrat partiler!Geçtiğimiz kasım ayı öncesinin koşullarında CHP bir ara iktidar rüyasına bile kapılmıştı. Bunların boş rüyalar olduğu ortaya çıktığı gibi, 6 aydır gündeme gelen her konuda yapılan bayat çıkışlardan, demagoji ve "laf geçirme"den öteye gitmeyen tepkilerden, CHP'nin halk tarafından "kendisine verilen muhalefet görevi" nin ne olduğu konusunu da pek anlamadığı belli oldu... Sosyal demokrasinin üç partisinin durumları birbirinden çok farklı değildir. Ecevit ailesinin kendi küçük dükkânları olarak miras bile bırakmayacakları DSP... İsmail Cem'in tek başına kaldığı YTP... "Peki ben ne yapacağım" der gibi duran CHP.. DSP'nin herhangi bir ortak harekette yer almaması adeta "Allahın emri" niteliği almıştır. İsmail Cem'in "solda birlik" önerisinin anlamı da CHP'ye "şerefli bir katılma" dan ibarettir. CHP'nin, solun en büyük partisi olarak gireceği son seçim önümüzdeki yıl başında yapılacak olan yerel seçimlerdir.CHP'nin seçenekleri...CHP'nin bugünkü durumuyla, bu seçimlerde yüzde 15'in üzerine çıkması ve önemli merkezlerde seçim kazanması sürpriz ötesi olacaktır. Eğer belli yerlerde, orada çok sevilen adaylar çıkacaksa, bunlar CHP'li olmaları nedeniyle değil, kendi adları ve kişilikleri dolayısıyla seçilirler. Bunun ötesinde bir durumun ortaya çıkmasının mümkün olmadığını, siyasetle ilgili herkes görüyorken CHP erkânının görmemesi anlaşılması zor bir durumdur. CHP'nin "tecrübeli" erkânı şöyle bir hesap peşindedir: "AKP bir dönem daha iktidar olur, ama hızla iktidar yıpranması yaşamaya başlar ve bir sonraki seçimde sıra CHP'ye gelir. Bu hesap "çocuksu" bile değildir. Ve CHP bu hesaba inanarak durmaya devam ederse, tarihin derinliklerine bir daha gelmemek üzere giden partiler arasına katılır. Baykal iki kere direkten döndü. Üçüncü kez direkten dönmesi mümkün değildir. CHP kadroları, CHP'nin temel fikirlerine yakın olan dışardaki insanlarla birlikte hızlı bir "beyin fırtınası" dönemine girmek zorundadır. Üstelik bu çalışmaya Baykal ve onun vazgeçilmez ekibini almamak gerekir ki bayıltıcı ve anlamsız tartışmalar dışında yeni bir şeyler söylenebilsin. Bunun anlamı da Baykal'a "artık sen de evine git" demektir. CHP ya bu yola girer ya da öteki yola.
Yavuz Donat'ın Sabah Gazetesi'nde 1 Mayıs günü yayımlanan yazısının sonunda, Süleyman Demirel'in şöyle bir cümlesi vardı: "Askeri konuşmak mecburiyetinde bırakmamak lazım. Yoksa siyasi iktidar üzerinde asker nüfuzu varmış gibi oluyor. Asker ile sivil makamlar arasında ahenksizlik olmamalı. Ve askerin rahatsızlığı ya da konuşma ihtiyacı sivil makamlarca karşılanmalı..." Bu sözleri okuyunca, özellikle gençler, sayın Demirel'in 40 yıllık siyasi hayatı boyunca böyle bir üslup izlediğini ve askerin siyasete müdahalesini engellediğini düşünebilir. Gençlerin fazla bilmedikleri, çok fazla kişinin de unuttuğu olayları hatırlatırsak Sayın Demirel kızabilir, ama bilmeyenlere bir faydamız olabilir.Kırk yıla bakınca...* 1960'da Demirel üst düzey bir bürokrat olarak Demokrat Parti'nin kadrosu içindeydi. 27 Mayıs 1960'ta askeri darbenin ardından Demokrat Parti çizgisinde kurulan Adalet Partisi'nın ilk Genel Başkanı emekli general Ragıp Gümüşpala olmuştu. Neden acaba? Gümüşpala tedbirine rağmen askeri kaynaklı bir gösteride Adalet Partisi Genel Merkezi saldırıya uğradığı zaman binayı terkeden politikacılar arasında Süleyman Demirel vardı.* 1960'lı yıllarda, özellikle 1968'den itibaren gelişen toplumsal olaylar tırmanırken Başbakan Süleyman Demirel'di. Demirel Başbakan'di, direksiyon bütünüyle onun elindeydi ve 12 Mart 1971 günü Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet komutanının imzaladığı muhtıra ona verildi. Demirel istifa etti ve siyasete devam etti.* 1970'li yılarda Demirel Milliyetçi Cephe hükümetlerini kurarak ülkede tırmanan kanlı gerilim ortamına gereken katkıda bulundu. Ve 12 Eylül 1980'de Silahlı Kuvvetler, emir komuta zinciri içinde yönetime el koyduğu zaman Demirel Başbakan'di. 1997 yılında, Erbakan-Çiller koalisyonuna karşı "28 Şubat süreci" başlatıldığında Demirel bu kez Cumhurbaşkanı'ydı. Siyasi yanlışlarıyla ve ufuksuz taktikleriyle Erbakan'ı iktidara taşıyan, başta Çiller'in DYP'si olmak üzere bütün "laik" partilerin beceriksizliği ve aymazlığının faturası bu kez "28 Şubat süreci" oluyordu."Nesne" ne zaman ısırır!..O döneme ilişkin olarak Sayın Demirel'in tavrı, bu kelimelerle söylenmese de "Çok daha kötü şeyler olacak, demokrasi daha büyük bir arıza yapacaktı ben engel oldum" havasıdır. Bu "hava"nın doğru olup olmadığını o dönemin en mahrem görüşmelerine Köşk çalışanı olarak tanık olan Cüneyt Arcayürek'in yeni kitabı yayınlandığı zaman anlayacağız. Demirel'in geçen hafta söylediği cümle ile 40 yıllık siyaset hayatında olan bitenler pek örtüşmüyor. Eğer şunu söylemek istiyorsa anlayabiliriz: "Ben askeri siyasetten uzak tutmayı hiç başaramadım, inşallah bundan sonraki siyasiler başarılı olurlar." Sayın Demirel'in Cem Yılmaz ve Vedat Özdemiroğlu ile yaptığı, Haftalık dergisinin ilk sayısındaki sohbette de şöyle bir cümle vardı: "Halk dediğiniz nesnenin, öpmesiyle ısırması arasında kılpayı vardır! Bakarsın seni çok sever kucaklar. Bir dakikanın içinde iter..." Herhalde "halk denilen nesne" gerekçesiz ısırmaz, kendine hizmet edeni, ülkesini iyi yöneteni kucaklar. Ama o kişi dikkatini hizmetin dışındaki bir taraflara çevirirse ısırmakta tereddüt etmez. Halk durup dururken ısırmaz.
Köyün bilgesi, o yörenin aptalı olarak bilinen kişinin eşeğini kıyasıya dövdüğünü görünce müdahale etti. "Oğlum kendine gel! Zavallı hayvanın canını çıkardın. Hiç unutma başkasına karşı şiddete başvuranlar eninde sonunda şiddetle karşılık görürler..." Aptal dayağa ara vermeden yaşlı bilgeye cevap verdi: "Amca, işte ben de bu eşeğe tam bunu öğretmeye çalışıyorum. Lanet hayvan biraz önce beni çifteledi, fena halde canımı yaktı..." Sonra eşeği daha şiddetle dövmeye devam etti. Bilge kişi yanındaki öğrencisiyle oradan uzaklaştı. Sonra öğrencisine dönerek şunu söyledi: "Aptalların hayat felsefesi düşünen insanlardan daha derin, daha anlamlı, daha gerçekçi olamaz.Buna kuşku yok. Ama bunu dile getiriş biçimleri bizden çok daha inandırıcı ve etkileyici..."Şirazlı Sadi'nin Gülistan adlı kitabında anlattığı "insan" hikayelerinin birinde "veremi göster, sıtmaya razı olsun" mantığı şöyle anlatılıyor: Bir bey genç kölesi ile gemiye binmiş, ama gemi yola çıktıktan az sonra hava patlamış. Hayatında ilk kez gemiye binmiş genç köle, dalgalar gemiyi salladıkça kendini yerden yere atıyor, bağırıyor, ağlıyor, dualar ediyormuş. Efendisi köleyi sakinleştirmeye çalışmış, geminin bu havaya dayanabileceğini, korkacak birşey olmadığını anlatmış. Ama genç köle kendine söylenen hiçbir sözü dinlemiyor, ağlayıp çırpınmaya devam ediyormuş. Aynı gemide yolculuk eden yaşlı bir adam beyin yanına yaklaşmış ve şöyle demiş: "Eğer izin verirseniz ben bu köleyi sustururum efendim." Kölenin çırıpnmalarından iyice sıkılmış olan bey de "Tamamdır, ne yaparsanız yapın, yeter ki sussun" demiş. Bu söz üzerine yaşlı adam iki kuvvetli denizci çağırmış ve köleyi denize atmalarını söylemiş. Suya atılan zavallı köle yüzme bilmediği için bir batıyor, bir çıkıyor, devamlı çırpınıyormuş. Bir süre sonra yaşlı adam denizcilere "Tamamdır alın gemiye" demiş. Gemiciler köleyi yakalayıp gemiye çekmişler. Genç köle bir kenara çekilmiş, yavaş yavaş soluklanmış ve ondan sonra bir daha sesi sedası çıkmadan öylece oturmuş. Bey yaşlı adam "Sağolun, ama bu yaptığınızın hikmeti nedir" diye sormuş ve şu cevabı almış: "Bu genç köle daha önce hiç suya batmamış, ne olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden gemide bulunmasının selametini de anlamıyordu. Denize atılıp daha büyük bir tehlikeyle karşılaşınca gemide bulunmasının değerini anladı. Huzur ve saadet böyledir. Bir felaketle karşılaşmayan kimselerin pek çoğu huzurun kıymetini bilmez..."