O kafa... Hep o kafa!

3 Mayıs 2003

Bu kafa ne yazık ki kanserli bir hücre gibi ülkemizin dört bir yanını sarmış, kurumları sarmış, "resmi" kimlikleri de iyice sarıp sarmalamış...O kafanın ne giydiğinin önemi yok. O kafa tıraşlı da olabilir, kasket de giyebilir, fötr şapka da... Ama o kafa hep aynı kafadır...Türkiye'de her depremin bir faciaya dönüşmesini sağlayan kafa, öfkeli ve acılı kalabalığa ateş açtıran kafa aynı kafadır...Sinsi bir hastalık gibi...Bunların unvanları değişir, kartvizitleri değişir, inançları değişir ama kafa hep aynı kafadır...Bazıları her lafa "Atatürk" diye başlar, bazıları ise "Elhamdülillah" diye, ama kafa aynıdır, sadece dışarıya verilen süs farklıdır...Bu kafa yüzünden okullar yıkılır, çocuklar ölür...Bu kafa yüzünden depreme karşı acil önlemler alınamaz, yasalar çıkarılamaz, kararlar uygulanamaz...Bu kafa karşımıza bazen solcu bazen sağcı olarak çıkar. Bazısı da moda diye "liberal" sıfatını takınır. Bu da sadece ciladır, kafa aynıdır.Bu kafa herkesten korkar ve herkese düşmandır. Bu kafa için halkı hiçbir zaman daha iyisine layık değildir.Bu kafa, insanlara faydalı olmak, ülkesini daha ileriye götürmek, ülkesinin temel meselelerine kalıcı çözümler bulmak için çalışmaz...Bu kafa iyi ve kalıcı bir şeyler yapmamak için gerekçe üreterek çalışır. Her zaman bir gerekçesi ve suçlayacağı birileri vardır.Bu kafa sinsi bir hastalığın yayıldığı ve kökleştiği gibi yayılır, güçlenir. Bazen başbakan şapkası takar, bazen bakan, bazen de "çok önemli kamu görevlisi"...Bu kafa için dünyada ne olduğu önemli değildir... Bu kafanın tek derdi köşe tutmak, "mühim adam" olmaktır.Bu kafa yüzünden bu ülkenin kıyıları mahvolmuştur...Onlar gerçek iktidar!Bu kafa yüzünden bu ülkenin okulları, hastaneleri çürüktür...Bu kafa yüzünden silahlı insanlar kendi insanlarına bu silahları doğrulturlar...Bu kafa yüzünden kaldırımlar bozuktur...Bu kafa yüzünden çadır dağıtımı gibi bir iş bile becerilemez...Bu kafa yüzünden Türkiye enflasyon liginin en altındadır, çünkü bu kafa enflasyonun ne olduğunu ve halkı ne kadar yıprattığını bilmez, bilmek de istemez...Bu kafa yüzünden ülkemizde memurlar dışında herkesin işsiz olduğu şehirler, kasabalar vardır...Bu kafa sıkıştığı zaman halka ateş açmayı marifet zanneden bir kafadır...Türkiye'nin önündeki en büyük engel bu kafadır. Çünkü bu kafanın sahipleri "Türkiye Cumhuriyeti" vatandaşıdır ve bütün köşeleri tutmuşlardır.Bu kafa halen gerçek iktidardır, çünkü cilaları ne kadar farklı olursa olsun, kendilerine verdikleri tanımlar ne olursa olsun bu kafanın sahipleri birbirlerini kollarlar. Aralarında bir mücadele varmış gibi yaparlar, ama gerçekte aralarında büyük bir dayanışma vardır.Onların gücü buradan gelir.Ve okullar yıkılır, hastaneler yıkılır, evler yıkılır, çocuklar ölür...O kafa da kılıktan kılığa girerek yaşamaya devam eder.

Devamını Oku

Katil kim?

1 Mayıs 2003

Bu çocukları öldüren kesinlikle deprem değil. Bu çocukların katilleri halen ortada dolaşan ve dolaşmaya da devam edecek olan insanlardır.* Alınması gereken önlemlerin neler olduğu bilindiği halde bu önlemleri almayan, alınması için hareket etmeyen üst düzey "yöneticilerdir.* Her depremde en çok kamu binalarının hasar görmesinin sebebi olan "kamu görevlisi" ya da "müteşebbis -müteahhit" hırsızlardır.* Kamu binalarının denetimini yapmayan "kamu" görevlileridir. Okul binalarının denetimini yaptırmayan milli eğitim bakanlarıdır.* Hastane binalarının denetimini yapmayan sağlık bakanlarıdır.* Depremle ilgili çalışmaları yapacak kurumları bile "arpalık" olarak gören siyasi parti yöneticileridir.* Tümüyle deprem kuşağı olan bir ülkede bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı halde meselenin temeline yönelmeyen ve her afetten sonra o bölgeyi ziyaret ederek görevini tamamladığını zanneden kişilerdir. Katiller bunlardır.Kendilerini unutturuyorlarBunların hepsi zaten Marmara depreminde yakalanmış ve bu ülkede yaşayan bütün insanlar bunlarla birlikte bir "devlet anlayışı" nın da enkazın altında kaldığını izlemişti. O anlayış hâlâ yaşamaya devam ettiği için de Bingöl'de çocuklar öldü. Öldürüldüler. Marmara depreminde adına "devlet kurumu" denilen kuruluşların ve bunların başlarındaki insanların da gerçek "enkazlar" oldukları ortaya çıkmıştı. Ama bunlar kolay yok olmuyorlar. Gizleniyorlar, kendilerini koruyorlar, unutturuyorlar. Sonra Bingöl'de çocuklar ölüyor. Yine aynı kafa, aynı kafalar tarafından öldürülüyor.Deprem değil, bu kafa öldürdüBu katliamın sorumluları yine büyük laflarla kendilerini kurtarmaya çalışacaklar. Marmara depreminden dört yıl sonra neden temel önlemlerin hâlâ alınmadığını laf kalabalıklarıyla, "kaynak yetersizliği" gibi gerekçelerle açıklamaya çalışacaklar. Ve bu kafa yine kendini kurtarmak için çabalayacak. Eğer yine başarılı olursa tekrar insanlar, çocuklar ölecek. Dört yıldır, çıkarılması gereken yasalar çıkarılmadı, yönetmeliklere uyulması, yapı denetimlerinin uygulanması sağlanamadı. "Kamu bina stoku" elden geçirilmedi. Zorunlu deprem sigortası yaygınlaştırılmadı. Şimdi hep birlikte İstanbul depremi bekleniyor. Binlerce binanın nasıl çökeceği, depremin şiddeti konuşuluyor. Binlerce insanımızı kaybettikten sonra başka binlerce insanımızı kaybetmemek için önlem almamakta ısrar eden bir kafa da yerinde durmaya devam ediyor. O çocukları deprem öldürmedi. Bu "kafa" öldürdü.

Devamını Oku

35 yıl sonra 'Mayıs'

30 Nisan 2003

Bundan otuz beş yıl önceydi. Yaşları 16 ile 25 arasında değişen; farklı diller konuşan, farklı inançlarla yetiştirilmiş, bambaşka coğrafyalardan milyonlarca genç insan başlarını kaldırdı. Yıl 1968'di, son büyük savaşın üzerinden sadece 23 yıl geçmişti ve dünya, adına "Soğuk Savaş" denilen yeni bir cenderenin içine tıkılmıştı. Bu dünyada her şey siyaha ve beyaza boyanmıştı. Birbirleriyle kıyasıya savaşmayı sürdüren yönetici "kastlar" farklı tartışmalardan, soru sorulmasından, kararlarına itiraz edilmesinden hiç hoşlanmıyorlardı. Kendi siyahlarına ve beyazlarına göre dizayn ettikleri bir dünyada, kendi rahatlarına gömülmüşler, kendi savaşlarını yapıyorlardı.Alabildiğine bağırarak...Tek boyutlu bir dünyada, dünyanın bir yarısı için siyah olan diğer yarısı için beyazdı. Özgürlük ve refah kavramları da aynı tek boyutluluğun içine sıkışmıştı. Milyonlarca genç insan o gün kendi ülkelerinde bu tek boyutlu dünyaya karşı ayaklandılar. Haksızlıklardan, toplumsal arızalardan sıkılmışlardı. Daha özgür, daha hakkaniyetli bir dünyada yaşamak istiyorlardı. Seslerini duyurabilecekleri yollar tıkalıydı. Demokrasi dar bir "seçim" alanına hapsedilmişti. Ve dünyanın çok önemli bir kesiminde demokrasi kavramı da çok farklıydı. Dünyanın üçüncü kesimine ise demokrasi çok uzaktaydı. Milyonlarca genç sokaklara, kürsülere, siyasi bir hareket olarak çıkmadılar, üniversite amfilerinde siyasi nutuk atmadılar. Hep bir ağızdan, karman çorman bir üslupla, ama alabildiğine bağırarak dünyadaki haksızlıkları, yönetimlere kurulmuş kastların dünyaya yaptığı kötülükleri dile getirdiler.Ne istemediklerini biliyorlardıDayak yedikçe daha çok bağırdılar. Her şeyi söylediler, akıllarına, ağızlarına gelen her şeyi bağırdılar. İstedikleri toplumu bilmiyorlardı ama istemedikleri toplumu biliyorlardı. Zayıfın hep ezildiği, kuvvetlinin hep kazandığı; demokratik kurumların yine kuvvetli lehine çalıştığı; haksızlıkların, yolsuzlukların, uğursuzlukların çamuruna bulanmış bir dünya istemiyorlardı. 1968 Mayısı'nda sokağa çıkan milyonlarca genç insan daha sonra çeşit çeşit siyasi hareketler oluşturdular. Bazıları komünizmi seçti, bazıları topluma tepkiyi düşmanlığa kadar vardırdı, bazıları hiçbir çıkış göremedikleri için kendilerini en kahramanca buldukları yola attı, terörle bir yerlere varmaya çalıştı. 1968 Mayısı'nda dünya, kulak tıkanan, görülen ama görmezden gelinen haksızlıkları gençlerin ağzından tekrar duydu. 1968'de "bir şey" olmadı, ama 1968'in çığlıkları bütün dünyayı kapladı, bu çığlıkların anlattıkları daha milyonlarca insan tarafından kavrandı. Tek boyutlu dünyada "özgürlük" kelimesinin tek bir anlamı olmadığını, demokrasinin sadece 4-5 yılda bir oy kullanmak olmadığını dünya 68'in gençleriyle anladı.Anlamak isteyenler anladı, anlamak istemeyenler anlamadı. 35 yıl sonra özgürlük ve demokrasi kavramları, insan haklarına özen, toplumsal haksızlıklara olan nefret bugünkü anlamlarıyla yaşıyorsa, bunu sağlayanlar öncelikle 1968'in Mayıs ayında sokaklara çıkan milyonlarca genç insandır.

Devamını Oku

"Kritik" MGK

29 Nisan 2003

Piyasa haberleri verenler bile sözlerine başlarken "30 Nisandaki kritik MGK toplantısı öncesinde" diye başlıyorlar. "Kritik" kelimesi herhangi bir bakanlar kurulu toplantısı öncesinde kullanılmıyor, buna karşılık birçok Milli Güvenlik Kurulu toplantısı günlerce öncesinden "kritik" sıfatını kazanıyor. Milli Güvenlik Kurulu, Anayasa'ya göre "hükümete tavsiyede bulunur". Tavsiye kelimesinin anlamı da bellidir, yani hükümet isterse bu tavsiyeye uyar, istemezse uymaz. MGK'nın sivil üyelerinin sayısı son değişiklikle asker üyelerden bir fazla olmuştur. Sonuçta ortada biraz absürd bir durum var. Çoğunluğunu sivil hükümet üyelerinin oluşturduğu bir kurul hükümete tavsiyede bulunmakta ve hükümet bu tavsiyeye uymaktadır. MGK'nın sivil üyeleri de Başbakan ve temel bakanlıklardan oluştuğuna göre hükümet kendi kendine tavsiyede bulunmaktadır.MGK ve üç gerçekBu "absürd" durum kağıt üzerinde ve gerçek olmayan bir formülden ibarettir.* Birinci gerçek şudur: Milli Güvenlik Kurulu, asker Genel Sekreteri'nin başında olduğu bir yapılanmayla hükümete paralel bir organizasyon oluşturuyor.* İkinci gerçek şudur: Sivil üyelerin sayısı bir fazla olmasına rağmen MGK kararları asker üyelerinin yönlendirmesiyle belirleniyor.* Üçüncü gerçek şudur: MGK Genel Sekreterliği'nin çevresinde yapılandığı "milli güvenlik siyaset belgesi" de bir tür paralel anayasa gibi kullanılıyor.Bu "gerçekler"in gerekçesi, "sık sık değişen hükümetlerin Türkiye'yi yönetmekte başarısız kalmaları" dır. Bu da askeri kesim'in Milli Güvenlik Kurulu'nun ağırlığını açıklamakta kullandığı formül. Bu formülün anlamı "sivil siyasilerin becereksizliği"ne ilişkin peşin bir yargının "askeri kesim"de kökleşmiş olmasıdır. Sivil iktidarlar sürekli olarak siyasi boşluk yaratmakta, temel meselelerde cesur ve hızlı adımlarla ilerleme sağlayamamaktadır. Sonuç bu boşluğun Milli Güvenlik Kurulu tarafından doldurulmasıdır.Başka gerçekler de varSivil siyasiler ne derlerse desinler, Anayasa'nın ilgili maddelerini nasıl okurlarsa okusunlar, başarısız ve beceriksiz yönetimler sürekli olarak "kritik MGK toplantıları"na yol açmaktadır. Bu durum da Milli Güvenlik Kurulu'nu siyasileştirmektedir. MGK siyasileşince de Genel Sekreterliğin "ilgi" ve "çalışma" alanları çoğalmakta, organizasyon büyümekte ve "gerçek ağırlık" biraz daha artmaktadır. Demokratik kurumların kökleştiği ülkelerde de MGK benzeri kurumların varolması Türkiye'deki durumu haklı gösteremez.* Bütün o ülkelerde MGK benzen kurumlarda siyasete yön veren kararlar alınamaz, hükümete "tavsiyede" bulunulmaz.* Bütün o ülkelerde silahlı kuvvetler milli savunma bakanlıklarına bağlıdır.* Bütün o ülkelerde başbakanlık müsteşarı ne kadar tanınıyorsa genelkurmay başkanı da o kadar tanınır.Türkiye'deki durumun o ülkelerle kıyaslanmasının hiç bir anlamı yok. Bu nedenle de Avrupa Birliği ülkeleri siyasetteki "asker ağırlığı"nın bütün üye ülkelerdeki durumdan daha farklı ve "özel" olmasını anlamıyor. Gerçek durum ve siyasetteki beceriksizlik giderilmedikçe bütün MGK toplantıları "kritik" olmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Çifte standart

28 Nisan 2003

Beşiktaş'ın Fransız futbolcusu Pascal Nouma'nın kovulmasıyla ilgili yorumlar hâlâ devam ediyor. "Gönderilmesi doğrudur" diyenler de var, bu cezayı ağır bulanlar da. Ancak tartışanlardan hiçbiri Nouma'nın yaptığı hareketi, basına ve ekranlara yansıdığı kadarıyla, savunmuyor. Bu tartışma, Türk toplumunda bugün, ne yazık ki ön planda olan ve normal gibi duran birçok arızanın göstergesi olmuştur. Aynı şekilde, "çifte standart"ın ne kadar yaygın olduğunu ve en azından "ayıp" olarak karşılanmadığını, bütün bu söylenenler çevresinde gördük.TV'ler ve saha kenarı farklı mı?Pascal Nouma, "edep dışı" bir hareket yaptı ve gönderildi. Peki, televizyon ekranlarında spor ya da futbol tartışması görüntüsü altında en seviyesiz konuşmaları yapanların cezası ne olmalıdır? Pascal Nouma'nın gönderilmesini alkışlayanlar, ekranda birbiriyle küfürleşen şahıslar için de harekete geçmelidir. Geçmiyorlarsa ortada bir çifte standart sorunu vardır. Futbol maçlarının canlı yayınları sırasında kameralar sık sık teknik direktörleri gösteriyor. Bunların çok "ünlü" olanları ve çok "başarılı" bulunanları hakemlerin beğenmedikleri her kararında ağız dolusu küfrediyor. "Ananı avradını..." kelimelerinin ağız dolusu döküldüğünü fark etmek için sesin duyulması gerekmiyor. Spor dünyasının çok önemli kişileri iki düdükten birinde hakeme el kol sallayarak ağız dolusu küfür ediyor ve bunların küfür olduklarını anlamamak mümkün değil. Pascal Nouma'nın gönderilmesini destekleyenlerden herhangi birinin, bütün topluma ve özellikle gençlere örnek olması gereken spor adamlarının hareketlerine ve küfürlerine karşı tepki gösterdiklerini ben duymadım. Örnek olması gereken insanlar "ana avrat" durumları için toplumdan herhangi bir tepki görmezlerse, tribünlerdeki heyecanlı kitlenin yine her beğenmedikleri hakem kararının arkasından "İ... hakem! O..... çocuğu federasyon!" diye bağırması engellenemez.Birileri görmezden gelindikçePascal Nouma'yı ahlâk anlayışımıza ters düşen hareketi için gönderdiğimize göre televizyon ekranlarını da "temizlememiz", saha kenarında sürekli küfür eden teknik direktör ve yöneticileri de uyarmamız gerekir. Pascal Nouma'nın kovulmasını alkışlayıp, diğer hareketleri hoş görüyorsak bizde ciddi sorun var demektir. Çifte standartçı bir kafanın bu kadar yaygın olduğu bir toplumda da kimsenin gerçek anlamda "ahlâklı" olmasını bekleyemezsiniz.Çifte standartçı toplumda "gemisini kurtaran kaptandır". Yakalanan ceza verir, güçlü olduğu için yakalanmayan da afra tafra içinde dolaşır durur. Sadece futbol sahalarında değil, iş hayatında ve siyasette de bunlar dolaşır dururlar. Sessiz çoğunluk da sessizce beklemeye devam eder.

Devamını Oku

Kaya cehennemi

27 Nisan 2003

Türkiye'de orman arazileri 30 yıldan fazladır tartışılıyor. 1970'te ilk kez AP hükümeti ormanların özel mülkiyete açılmasını sağlayacak bir girişimde bulunmuştu. O sırada Prof. Cahit Tanyol "Kaya cehennemi" başlıklı bir yazıyla ormanların kamu arazisi olarak kalması gerektiğini savunmuştu. Şimdi yine aynı konu gündemde. Prof. Tanyol ormanlarla ilgili tartışmanın özünü anlatan bir yazı daha yazdı. Başlığı, "Kaya cehennemi 2". Prof. Tanyol'un, yazısını biraz kısaltarak aktarıyoruz.Bir ülkede devlet ve toplum her zaman iki büyük tehlike ile karşı karşıya kalabilir. Bunlardan biri geçici biri yıkıcıdır. Geçici olanlar yangın, sel, deprem, salgın hastalık, işsizlik, savaş ve her türlü kargaşadır. Hiçbiri o devlet ve toplumun çökmesine neden olamaz. Hepsi kasırga gibi gelip geçer, belleklerde bir Halep çıbanı gibi iz bırakır o kadar... Toplumu ve devleti tehdit eden bazı tehlikeler de vardır ki yıkıcı ve kalıcıdır. Bu tür tehlikelerden ülkeyi korumak için özel kanunlar çıkarılır, anayasalara madde konarak dokunulmazlıkları sağlanır. Toplum ve devlet ve bütün bir insanlık için yasak ve de günah olan şey: "doğanın tahrip edilmesi"dir. Bu insanlık suçunu önlemek için T. C. anayasalarına özel maddeler konmuştur. Bu maddeler ormanlarımızı öylesine güvenceye alır ki eğer orman civarında kurulmuş olan köylerden ormana zarar gelmesi söz konusu ise devletin onlara başka bir iskân bölgesi göstereceği hükme bağlanmıştır.Sonucu 'yağma' olurÇok partili sisteme geçtiğimiz 1950'den sonraysa, partilerin oy avcılığına çıkmasıyla, Anayasa'nın bu dokunulmaz maddelerini iktidara gelen her parti zorlamaya başlamıştır. Orman niteliğini yitirmiş olduğu bahanesiyle bu arazilerin kişilere satılması ormanların çok kısa sürede insafsızca yağmalanmasından başka bir sonuç vermez. Anayasa'daki ormanları koruyan maddeleri tasfiyeye kalkmak bu ülke için düşmanın bile reva göremeyeceği bir zulüm ve cinayet olur. Orman arazilerini satıp elde edilecek para ile hayali ihracattan, banka soygunundan, naylon fatura düzenlemelerinden servet edinenlerin devlet bütçesinde açtıkları yaraların sarılması amaçlanıyorsa bununla sadece arazi mafyasına yeni bir soygun alanı açılmış olacaktır. Kaderin cilvesine bak ki bu toprağı yoksullaştırma cinayetini, daha dün kendilerini İslamcı sayan bir siyasi parti işliyor, karşı çıkan milletvekillerini de halka ihanetle suçluyor. Ülkenin geleceğini ilgilendiren Anayasa'nın bu temel maddelerini pervasızca kaldırmaya çalışan AKP iktidarının TBMM'deki gerçek Müslüman üyelerine İslam Hukukunun mülkiyetle ilgili şu maddelerini hatırlatmak isterim: Yerlerin ve göklerin sahibi ve varisi Allah'dır. Mülkiyet ona aittir. Saidi Nursi'nin deyimiyle "Her toprak zerresinde Allah'ın mührü ve tapusu vardır. Bir toprak parçasına benimdir demek Allah'a şirk (ortaklık) koşmaktır, küfürdür." Devlet mülkün mütevellisidir. Kulun toprakta iki türlü hakkı vardır: Tasarruf (kullanma) hakkı, intifa (faydalanma) hakkı. Tasarruf hakkı toprağın belli koşullarda onu işleyecek kimselere devletçe verilmesiyle sağlanır. Bazı toprakların işletilmesi münhasıran devlete aittir: yeraltı madenleri, altın, gümüş ve petrol gibi.Çöl fareleri gibi!..İntifa (faydalanma) hakkı ise herkese aittir. Denizler, kıyılar, göller ve ormanlar toplumundur, kimseye devredilemez. İktidarlar halkın intifa hakkı olan alanları, bireylere satmak şöyle dursun, halkın yararı dışında kullanmak hakkına dahi sahip değildir. Bu hakikat, aklı, vicdanı ve adalet duygusu olan bütün insanlar ve toplumlar için geçerlidir. Bunun tek istisnası ülkemizdeki adı Adalet ve Kalkınma olan bir parti. Gerçi Anayasa'nın ormanları koruyan bu maddesi daha önce de ihlâl edilmişti (bozulmuştu). Beykoz ormanları, Sarıyer tepeleri bu yağma ve talanın canlı tanıklarıdır. İşte AKP bu yağma ve talanı meşrulaştırmak ve sürekli kılmak için çabalamaktadır. Denizlerin, ormanların, kıyıların ortaklaşa olduğunu yalnız İslam Hukuku ve bizim Anayasamız söylemiyor. Liberalizmin ve bireysel mülkiyetin savunucusu İngiliz filozofu John Locke: "Gerek kutsal kitap ve gerekse sağduyu denizlerin, ormanların ve toprağın ortak mülkiyet olduğunu söyler. Bu ortak mülkiyetten bireysel mülkiyet nasıl çıkmıştır? Denizlerdeki balıklar, ormanlardaki ağaçlar ortaklaşadır. Eğer bir kimse, oltasını alır balık tutarsa o balık kamu mülkiyetinden çıkar, balığı tutanın olur. Eğer bir kimse ormana zarar vermeksizin ağaç keserse, odun onun olur." Fakat orman hiçbir zaman kamu mülkiyetinden çıkamaz. Locke bu ve benzeri örneklerle özel mülkiyetin emekle bağlantısını belirtmek istemiştir. Fakat bizim bu devletini yitirmiş demokrasimizde, Locke'un tanımladığı "emek" kavramı ormanları yakmak anlamına dönüştü. Eğer bu zihniyet iktidarlar için bir gelenek haline gelirse kaya cehennemine çevirdiğimiz vatan toprağında çöl fırtınasına tutulan ağaçların sessiz bedduası peşimizi bırakmayacak. Sonunda, bize emanet edilmiş 24 asırlık uygarlığı sırtında taşıyan topraklarda bir çöl faresi gibi yaşamaya mahkûm olacağız.

Devamını Oku

Üç öküzün hikayesi

27 Nisan 2003

Bir zamanlar dağda bayırda hep birlikte gezen üç öküz varmış. Akça öküz, sarı öküz ve kara öküz hiçbir sürüye katılmazlar ve birbirlerinden ayrılmazlarmış. Birlikte otlar, yemeklerini paylaşır, aralarında zaman zaman anlaşmazlık çıksa da herhangi bir düşman saldırısı karşısında birlikte savaşırlarmış. Karşısında altı sivri boynuz gören saldırgan da fazla uzatmadan arkasını döndüğü gibi kaçarmış. Ünleri iyice yayıldığından fazla saldıran da olmaz, üç öküz istedikleri çayıra gider, rahat rahat otlarlarmış. O sıralarda ormanlar kralı aslan biraz sıkıntılıymış. Bölgesindeki av hayvanlarının sayısı iyice azalıyor, kurtulanlar uzaklara kaçıyormuş. Üstelik başka yırtıcı hayvanlar da aslana rakip olmaya başlamışlar. Bir gün aslanın yolu üç öküzün otladığı çayıra düşmüş. Üçü de birbirinden besili öküzleri görünce aslanın ağzı iyice sulanmış, "Bunların her biri beni bir hafta idare eder" diye düşünmüş. Öküzler de tehlikeyi hissedip birbirlerine sokulmuş, boynuzları ileri çıkarmışlar. İşinin kolay olmayacağını kestiren aslan yumuşak ve barışçı bir sesle "Merhaba öküz arkadaşlar, nasılsınız?" diye seslenmiş. Öküzler de tedbiri elden bırakmadan "İyiyiz sayın kralımız, sağolun" diye cevap vermişler. Öküzlerin yine de gevşemediklerini gören aslanın aklına bir fikir gelmiş. "Korkmayın öküz arkadaşlar" demiş "Buraya sizi yemek için gelmedim..." Sonra inandırıcı sesiyle devam etmiş: "Tam tersine, siz bu otlaktayken dışarda beliren tehlikelere karşı sizi uyarmaya geldim. Haberiniz olsun, son günlerde kaplan, panter ve sırtlan çok azdı. Herkese saldırıyorlar. Üstelik insanoğlu da buraları keşfetti ve yiyecek bulmak için hergün gelmeye başladı. Ben de kralınız olarak sizleri uyarmaya geldim." Bu sözler üç öküzün üzerinde gereken etkiyi yapmış, öküzler gevşemiş ve dışardan gelecek tehlikelere karşı kendilerini koruma planları yapmaya başlamışlar.Birkaç gün sonra aslanın midesi iyice kazınmaya başlamış. O sırada akça öküz ilerdeki dereden su içmeye gitmiş. Aslan kara öküzle sarı öküzü yanına çağırıp fısıldayarak ve sesine korku ifadesi vererek şöyle demiş: "Arkadaşlar büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu akça öküzün beyazlığı çok uzaklardan dikkat çekiyor, geceleri bile görünüyor. Düşmanlarımız bunu görür ve yerimizi bulursa mahfoluruz. Benim düşüncem şu ki, bu akça öküzden kurtulalım, böylece kendimizi güvenceye alalım. Ne dersiniz ?" Uzun süredir aynı otlakta kaldıkları için yiyecekleri de azalmaya başlamış olduğundan sarı öküzle kara öküz hemen aslanın fikrine katılmışlar."Aslan kralımız haklıdır" derken bundan sonra otlakların ikiye bölüneceğini düşünüyorlarmış. Aslan devam etmiş: "Şimdi bunu otlaktan dışarı gönderirsek hem yerimizi belli etmiş oluruz hem de akça öküz düşmanlara yem olur. Yani hem tehlike yaratmış hem de düşmanlarımıza iyilik yapmış olacağız. Diyorum ki akça öküzü ben yiyeyim de düşmanlara yar olmasın." Kara öküzle sarı öküz bu fikre de katılmışlar ve akça öküz hemen aslanın midesine göçüvermiş.Aradan birkaç gün daha geçmiş, bu kez kara öküz ırmağa su içmeye gittiğinde aslan sarı öküzle konuşmuş ve kara öküzün karalığının yarattığı tehlikeleri anlatmış. Sarı öküz çabuk ikna olmuş ve kara öküz de aslanın midesine gitmiş. Birkaç gün sonra aslan yine acıkmış ve sarı öküzü yanına çağırmış. Sarı öküz gelmiş ve meraklı bakışlarla aslanın karşısında durmuş. Aslan kükremiş: "Ey öküz oğlu öküz! Niye öyle bakıyorsun? Sıranın sana geleceğini hiç düşünmedin mi? Üstelik sana renginin sarılığıyla ilgili hikaye anlatmama da gerek yok!" Sonra bir pençede sarı öküzü devirmiş ve midesine indirmiş. Üç öküzün hikayesi de böylece sona ermiş.

Devamını Oku

Tekrar tekrar

25 Nisan 2003

Biri şöyle demişti: Tarihte ilk kez meydana geldiğinde dram olan bir olay tekrar ettiğinde sadece komedi olur. Söz aşağı yukarı böyledir. Bu sözün ne kadar doğru olduğunu kanıtlayan çok fazla olay vardır. Örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa'deki bütün faşist hareketler büyük dramlar yaşattılar. Son birkaç yıldır Avrupa'da ortaya çıkan faşist hareketler ise sadece komedidir. 60'lı ve 70'li yıllarda Türkiye'de radikal milliyetçi hareket bir "dram" oldu ve büyük dramlar yaşattı. 1990'ların MHP'si ise hükümet içinde, bakanlarıyla, takıntılarıyla bütün ciddiyetini kaybetti.Türkiye başka...Ancak Türkiye tekrar eden olaylardaki dram-komedi benzetmesini her zaman haklı çıkarmıyor. Kendimize özgü bir toplumsal mantığımız, kendimize özgü bir siyaset ve siyasi mücadele anlayışımız olduğu için dramlar tekrar ettiğinde yine dram olabiliyor. Türkiye üç kez askeri darbe ya da müdahale yaşadı. Sonra Necmettin Erbakan geldi ve Türkiye'ye "28 Şubat süreci" adı verilen bir dönemi yaşattı. Aradan beş yıl geçti geçmedi, AKP ile birlikte iktidara gelen "bir kısım" siyasetçi yine benzer bir "süreç" yaşanması için adeta kollarını sıvadı. Bu zevatın başında halen Meclis Başkanı Bülent Arınç bulunuyor. Zorlamalarla, toplumsal duyarlılıkları gözden kaçıran bir mantıkla sadece yeni "28 Şubat süreçleri" yaşanacağını bir türlü anlamayanlar halen Ankara'da önemli mevkiler işgal ediyorlar. Kendimize özgü siyaset mantığımızda geçmişten, benzer olaylardan ders çıkarmak bulunmadığı için; toplum her türlü dayatmaya açık bir "kütle" olarak görüldüğü için olaylar tekrar tekrar yaşanmaya devam ediyor. Sonra da bunların adı "kader" oluyor. Türkiye'yi krize sokmak için elinizden geleni yapıyorsunuz, ondan sonra "kader" deyip geri çekiliyorsunuz. Bugünkü AKP yönetiminin Erbakan'ın siyasetten neden silindiğini anladığı sanılıyordu. Erbakan'ın yanlış politikalarına karşı Refah Partisi içinde ayaklanan bu grubun, yapılan yanlışları gerçekten kavradığı sanılmıştı. Erbakan'ı siyasetten silen toplum bu yüzden AKP'ye büyük krediler açmıştı.KavrayamadılarAncak bugüne bakıldığı zaman AKP'lilerin o günlerin yanlışlarını anlamadıkları, sadece anlamış "gibi yaptıkları" ortaya çıkıyor. Belki bunu bütün AKP'liler için söylemek fazla olur. Ama Arınç ve destekçilerinin geçmiş olayları ve toplumsal dengeleri kavramadıkları kesindir. Sonuç ise hep aynıdır. Döner dolaşırız, kriz yaşarız, 28 Şubat süreçleri yaşarız. 28 Şubat süreçlerini yaşamak istemeyen toplum yine krizlerle faturayı öder. Öder ama bir gün de ödetiverir.

Devamını Oku