Kaya cehennemi

Türkiye'de orman arazileri 30 yıldan fazladır tartışılıyor. 1970'te ilk kez AP hükümeti ormanların özel mülkiyete açılmasını sağlayacak bir girişimde bulunmuştu

Haberin Devamı

Türkiye'de orman arazileri 30 yıldan fazladır tartışılıyor. 1970'te ilk kez AP hükümeti ormanların özel mülkiyete açılmasını sağlayacak bir girişimde bulunmuştu. O sırada Prof. Cahit Tanyol "Kaya cehennemi" başlıklı bir yazıyla ormanların kamu arazisi olarak kalması gerektiğini savunmuştu. Şimdi yine aynı konu gündemde. Prof. Tanyol ormanlarla ilgili tartışmanın özünü anlatan bir yazı daha yazdı. Başlığı, "Kaya cehennemi 2". Prof. Tanyol'un, yazısını biraz kısaltarak aktarıyoruz.

Bir ülkede devlet ve toplum her zaman iki büyük tehlike ile karşı karşıya kalabilir. Bunlardan biri geçici biri yıkıcıdır. Geçici olanlar yangın, sel, deprem, salgın hastalık, işsizlik, savaş ve her türlü kargaşadır. Hiçbiri o devlet ve toplumun çökmesine neden olamaz. Hepsi kasırga gibi gelip geçer, belleklerde bir Halep çıbanı gibi iz bırakır o kadar... Toplumu ve devleti tehdit eden bazı tehlikeler de vardır ki yıkıcı ve kalıcıdır. Bu tür tehlikelerden ülkeyi korumak için özel kanunlar çıkarılır, anayasalara madde konarak dokunulmazlıkları sağlanır. Toplum ve devlet ve bütün bir insanlık için yasak ve de günah olan şey: "doğanın tahrip edilmesi"dir. Bu insanlık suçunu önlemek için T. C. anayasalarına özel maddeler konmuştur. Bu maddeler ormanlarımızı öylesine güvenceye alır ki eğer orman civarında kurulmuş olan köylerden ormana zarar gelmesi söz konusu ise devletin onlara başka bir iskân bölgesi göstereceği hükme bağlanmıştır.

Sonucu 'yağma' olur
Çok partili sisteme geçtiğimiz 1950'den sonraysa, partilerin oy avcılığına çıkmasıyla, Anayasa'nın bu dokunulmaz maddelerini iktidara gelen her parti zorlamaya başlamıştır. Orman niteliğini yitirmiş olduğu bahanesiyle bu arazilerin kişilere satılması ormanların çok kısa sürede insafsızca yağmalanmasından başka bir sonuç vermez. Anayasa'daki ormanları koruyan maddeleri tasfiyeye kalkmak bu ülke için düşmanın bile reva göremeyeceği bir zulüm ve cinayet olur. Orman arazilerini satıp elde edilecek para ile hayali ihracattan, banka soygunundan, naylon fatura düzenlemelerinden servet edinenlerin devlet bütçesinde açtıkları yaraların sarılması amaçlanıyorsa bununla sadece arazi mafyasına yeni bir soygun alanı açılmış olacaktır. Kaderin cilvesine bak ki bu toprağı yoksullaştırma cinayetini, daha dün kendilerini İslamcı sayan bir siyasi parti işliyor, karşı çıkan milletvekillerini de halka ihanetle suçluyor. Ülkenin geleceğini ilgilendiren Anayasa'nın bu temel maddelerini pervasızca kaldırmaya çalışan AKP iktidarının TBMM'deki gerçek Müslüman üyelerine İslam Hukukunun mülkiyetle ilgili şu maddelerini hatırlatmak isterim: Yerlerin ve göklerin sahibi ve varisi Allah'dır. Mülkiyet ona aittir. Saidi Nursi'nin deyimiyle "Her toprak zerresinde Allah'ın mührü ve tapusu vardır. Bir toprak parçasına benimdir demek Allah'a şirk (ortaklık) koşmaktır, küfürdür." Devlet mülkün mütevellisidir. Kulun toprakta iki türlü hakkı vardır: Tasarruf (kullanma) hakkı, intifa (faydalanma) hakkı. Tasarruf hakkı toprağın belli koşullarda onu işleyecek kimselere devletçe verilmesiyle sağlanır. Bazı toprakların işletilmesi münhasıran devlete aittir: yeraltı madenleri, altın, gümüş ve petrol gibi.

Çöl fareleri gibi!..
İntifa (faydalanma) hakkı ise herkese aittir. Denizler, kıyılar, göller ve ormanlar toplumundur, kimseye devredilemez. İktidarlar halkın intifa hakkı olan alanları, bireylere satmak şöyle dursun, halkın yararı dışında kullanmak hakkına dahi sahip değildir. Bu hakikat, aklı, vicdanı ve adalet duygusu olan bütün insanlar ve toplumlar için geçerlidir. Bunun tek istisnası ülkemizdeki adı Adalet ve Kalkınma olan bir parti. Gerçi Anayasa'nın ormanları koruyan bu maddesi daha önce de ihlâl edilmişti (bozulmuştu). Beykoz ormanları, Sarıyer tepeleri bu yağma ve talanın canlı tanıklarıdır. İşte AKP bu yağma ve talanı meşrulaştırmak ve sürekli kılmak için çabalamaktadır. Denizlerin, ormanların, kıyıların ortaklaşa olduğunu yalnız İslam Hukuku ve bizim Anayasamız söylemiyor. Liberalizmin ve bireysel mülkiyetin savunucusu İngiliz filozofu John Locke: "Gerek kutsal kitap ve gerekse sağduyu denizlerin, ormanların ve toprağın ortak mülkiyet olduğunu söyler. Bu ortak mülkiyetten bireysel mülkiyet nasıl çıkmıştır? Denizlerdeki balıklar, ormanlardaki ağaçlar ortaklaşadır. Eğer bir kimse, oltasını alır balık tutarsa o balık kamu mülkiyetinden çıkar, balığı tutanın olur. Eğer bir kimse ormana zarar vermeksizin ağaç keserse, odun onun olur." Fakat orman hiçbir zaman kamu mülkiyetinden çıkamaz. Locke bu ve benzeri örneklerle özel mülkiyetin emekle bağlantısını belirtmek istemiştir. Fakat bizim bu devletini yitirmiş demokrasimizde, Locke'un tanımladığı "emek" kavramı ormanları yakmak anlamına dönüştü. Eğer bu zihniyet iktidarlar için bir gelenek haline gelirse kaya cehennemine çevirdiğimiz vatan toprağında çöl fırtınasına tutulan ağaçların sessiz bedduası peşimizi bırakmayacak. Sonunda, bize emanet edilmiş 24 asırlık uygarlığı sırtında taşıyan topraklarda bir çöl faresi gibi yaşamaya mahkûm olacağız.

DİĞER YENİ YAZILAR