Küçük aslanlar

18 Mayıs 2003

Bir yavru aslan bir koyun sürüsünün içinde yaşıyordu. Çok küçükken ailesini kaybetmiş, çayırlarda şaşkın şaşkın dolaşırken bir koyun sürüsüne rastlamıştı.Koyunlar bu küçük aslanın haline acımış, onu yanlarına almışlardı.O da kuzular gibi süt emerek besleniyor, sonra onlarla birlikte koşup oynuyordu.Tek sorun kuzular ot yemeye başladıklarında ortaya çıkıyordu. Küçük aslan da kuzular gibi ot yemeye çalışıyor, bunu bir türlü beceremiyor, ağzına almayı başardığı birkaç ot ya da yaprak da içini bulandırıyor, hemen kusmaya başlıyordu.Ve tabii hayat ot yemek, süt emmek ve oynamaktan ibaret değildi.Bazen bir çakal hızla yavru aslanın bulunduğu koyun sürüsüne dalıyordu. Küçük aslan koyunların ve kuzuların can havliyle kaçıştıklarını görünce onlar gibi, var gücüyle çakaldan kaçıyordu.Kuzular ve koyunlar ne yapıyorlarsa küçük aslan da hep onların yaptığını yapmaya çalışıyordu.Bir gün koyunlar, kuzular ve küçük aslan bir çayırda dolaşırlarken uzaktaki yüksek bir kayanın üzerinde bir büyük aslan belirdi.Koyunlar ve kuzular hızla kaçışmaya başladılar, tabii ki küçük aslan da onlarla birlikte kaçtı.Büyük aslan yukarıdan bakarken bu manzarayı gördü. Koyunların arasında bir de küçük aslan vardı!Hızla aşağıya indi, koyunlara ve kuzulara dokunmadan küçük aslanı ensesinden yakaladı. Evet, yanlış görmemişti, koyunlarla birlikte kaçan bir aslan yavrusuydu.Ensesinden sıkıca yakalanmış olan küçük aslan korku içinde çırpınıyordu. Çırpınmaları fayda etmeyince de iyice büzüldü.Büyük aslan ensesinden tuttuğu küçük aslanı yakındaki bir gölün kıyısına götürdü, iyice suya yaklaştırdı, bıraktı. Küçük aslan su içmeye başlarken kendisi de yanına yaklaştı.Küçük aslan önce suda kendi görüntüsünü gördü, sonra yanında duran büyük aslana dönüp baktı. Bir pna baktı bir suya baktı. Ardından, büyük aslan da suyunu içti ve yan yana yürüyerek yiyecek aramaya çıktılar.* * * Anne tavşanla anne aslan yan yana oturmuş sohbet ediyorlardı. Havadan sudan ve çocuklarından konuşurken tavşan hınzırlığını gizleyemeden sordu:"Sen kocaman bir aslansın ben ise küçük bir tavşanım. Her yıl ben bir sürü yavru doğuruyorum, sen ise sadece bir tek yavru doğurabiliyorsun.Nedendir bu?"Tavşanın içten içe güldüğünü farkeden aslan başını çevirmeden cevap verdi:"Dediğin doğru. Ama sen tavşan doğuruyorsun, ben ise aslan..."

Devamını Oku

Ateş düştü ama...

16 Mayıs 2003

Ekonomide bir iyimserlik havası görülüyor. Bu "kısmi" bir iyimserlik. Nedeni birkaç temel göstergenin olumlu yönde gelişmesi. Bunlardan biri Türk Lirası'nın yabancı dövizler karşısında değer kaybının durmasıdır. Bu, içerde yatırımlar ve ithalat açısından iyi, ihracat açısından kötü gelişmenin habercisidir. Ancak önemli olan, toplumda dövize yönelmeyi, Türk Lirası'ndan kaçmayı gerektirecek bir güvensizlik duygusunun olmayışıdır. İkinci olumlu gösterge faizlerin bir ölçüde "makul", kabul edilebilir düzeye inmiş olmasıdır. Bu da piyasalarda önemli bir güvensizlik olmadığının işaretidir. Üçüncü gösterge, enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesidir. Yaz aylarında enflasyon, her zaman meyve-sebze fiyatlarına bağlı olarak düşer. En "sıcak" dönemlerde de bu eğilim olmuştur, bu yaz da olacaktır. Önümüzdeki birkaç ay enflasyonda aşağıya iniş sürecektir. Dördüncü gösterge, devletin borçları "çevirme" imkânlarını korumasıdır. Önceki krizlerde bu konuda ortaya çıkmış soru işaretleri bu dönemde gündemden düşmüştür.Hasta yürüyebilecek mi?..Bunlar, ekonomi konusunda iyimserliğin temel nedenleridir. Ateş düşmüştür. Ancak hasta nekahet durumundan çıkmış değildir. Nekahet durumunun sona ereceği, hastanın rahatlıkla ayağa kalkıp sokağa çıkabileceği konusunda ise aynı iyimserlik hakim değildir. İş hayatının içindeki insanların söyledikleri de budur. Ekonominin ateşi düşmüştür, ama ekonomik hayatın tekrar canlanması yolunda önemli bir işaret yoktur. Güvensizlik önemli ölçüde ortadan kalkmıştır ama bu, güven ortamının tam olarak oluştuğu anlamına da gelmemektedir. AKP'nin ilk aylarında, bu hükümetin olmadık yanlışlar yapabileceğine ilişkin yaygın bir kuşku vardı. Altı ay sonra ise egemen kanaat bu değildir, korkulan büyük hataların yapılamayacağına ilişkin bir iyimser eğilim yaygındır. Ancak bu kanaat de, bundan sonrası açısından iyimser olmak bakımından yeterli olmamaktadır. Ateş düştü, ama hasta ayağa kalkmadı.

Devamını Oku

Ve Hoca da gitti

15 Mayıs 2003

Necmettin Erbakan adını Türkiye 60'lı yılların sonlarına doğru duydu. İlginç bir profesör Odalar Birliği ni ele geçirmek için hücuma kalkmış ve adını herkese duyurmuştu. Odalar Birliği o dönemde Adalet Partisi'nin kontrolündeydi. Erbakan, Odalar Birliği'ne saldırırken hem "montaj sanayiine karşı milli sanayi" gibi sloganlar kullanıyor hem de AP'nin daha gerisinde dini temaları hafifçe öne çıkarıyordu. "Hoca", Birliği ele geçiremedi. Kendine yakın küçük bir grupla, doğrudan "siyasi İslam"a dayanan ilk parti olan Milli Nizam Partisi'ni kurdu. Tabii 12 Mart askeri müdahalesi Erbakan'ı da rahatsız etti ve Hoca Avrupa'ya kaçtı.İktidara yürüyüş...1973'te Erbakan bu kez Milli Selamet Partisi ile ortaya çıktı ve Bülent Ecevit'in "ortanın solu" ndaki CHP'si ile koalisyon kurarak iktidara geldi. Ecevit, bu koalisyonun ülkede çok geniş kesimleri rahatsız edeceğini bildiği için lafa Kemal Tahir'den girip, İdris Küçükömer'den çıkarak özel bir "tarihsel uzlaşma" teorisi geliştirmiş ve Erbakan'la koalisyon kurmasını kendince haklı göstermişti. İşte bu koalisyon Erbakan'ın yönetimindeki "siyasi İslam"ın ilk kez iktidara taşınmasını sağladı. Devlette, MSP'nin elindeki çeşitli bakanlıklarda ve kamu kuruluşlarında çok hızlı ve sağlam kadrolaşmalar gerçekleşti. Erbakan daha sonra iki kez Demirel'in "Milliyetçi Cephe" koalisyonlarıyla iktidar oldu. Daha sonra 12 Eylül askeri müdahalesinin ardından o da cezaevinin yolunu tuttu.Hoca'nın "başarısı"Erbakan, Türkiye siyasetinin son 35 yılında, aldığı oy oranı ne olursa olsun hep ağırlık taşıdı. İğneli sözleri, laf oturtmaları ve alaycı formülleriyle kendini hep gündemde tuttu. Ama Erbakan'ın asıl önemi kuşkusuz, laik ve cumhuriyetçi yapının en güçlü dönemlerinde "siyasi İslam"ı iktidara taşıma başarısıdır. Erbakan öncesinde, çekingen ve hatta ürkek duran tarikatları siyasileştirmek, bir siyasi parti yapısının içinde aktif hale getirmek onun başarısıdır. Erbakan'a kadar "siyasi İslam" merkez sağ partilerin içinde ağırlık kazanan tarikatlar yoluyla yaşıyordu. Bu tabanın siyasileşmesinin diğer mimarı da "komünizmle mücadele dernekleri" ve "cami yaptırma dernekleri" aracılığıyla kendi toplumsal temelini geliştirmeye çalışan Demirel'in AP'si olmuştur. Demirel'in AP'si altyapıyı hazırlamış ve Erbakan bunu önemli bir siyasi harekete çevirmeyi başarmıştır.Üçüzler...Erbakan indi çıktı, gitti geldi. Geçen hafta tekrar son partisi olan Fazilet Partisi'nin başına geçti. Kürsüye çıktı. Eskiden olduğu gibi laf oturtma, insanlara ilginç adlar takma, siyasi durumu kendi uydurduğu halk deyişleriyle açıklama gibi Erbakan'a özgü hiçbir durum yaşanmadı. Kendi yarattığı yapının üzerinde iktidara ulaşan AKP'ye de hücum etmedi, onlarla alay etmedi. Emekliliğinde kendi küçük dükkânına çekilmiş, uzaktan "Neydi o eski günler" diye olanı biteni izleyen bir esnafın hüznü içindeydi. Erbakan Hoca da 35 yıl sonra gitti. Artık yasağı yok, ama partisinin kendisiyle birlikte emekli olduğunu biliyor. Partisinde en sadık biçimde Hoca'yı bekleyenler de bunu biliyor. Bülent Ecevit seçim gününe kadar bilmiyordu. O akşam öğrendi. Ecevit ile Erbakan kuşkusuz ayrı dünya görüşlerinin insanları, ama son 35 yıldır politikadan ne anladıklarına ve yaptıklarına bakıldığı zaman aslında birbirlerinden fazla farkı olmayan insanlar. Aynı Demirel gibi. Üçü, birbirinin en sıkı siyasi hasmı oldukları halde bir "üçüz sistemi" içinde yaşadılar ve aşağı yukarı aynı zamanda emekli oldular. Üçü de bu emeklilik günlerinde son 35 yıldaki icraatlarını gözden geçirir, "hangi yanlışı yaptım" sorusuna içtenlikle ve yüksek sesle cevap verirlerse bundan sonrası için bir faydaları olur.

Devamını Oku

AB ve gerçek "güvenlik"

14 Mayıs 2003

Avrupa Birliği'ne üyelik için ya da Türkiye'nin çağdaş ve bütün yönleriyle demokratik bir toplum olabilmesini sağlamak için şart olan yasa değişikliklerinden bir kısmı daha önümüzdeki günlerde Meclis'te ele alınacak. Bu değişikliklerin adına "6'ncı uyum paketi" deniliyor. Ve bu pakette yer alan bazı değişiklikler, bundan önce hep "aşırı hassas" tanımı içine sokulan değişiklikler. "Aşırı hassas" tanımlaması tabii ki herkes için geçerli değildir. Demokrasinin gelişmesine kuşkuyla bakanlar her zaman bazı konularda "aşırı hassas" olurlar. Zaman o konularda hassasiyetleri "saçma hassasiyetlere dönüştürmüş olsa bile bu kişi ve kesimlerdeki direnç noktaları tümüyle çözülmüş değildir.Saçma yasaklarÖrneğin yeni pakette Kürtçe isim koyma yasağının kaldırılması öngörülmektedir. Bu yasak ne için konulmuştur? Kürtler, istedikleri isimleri çocuklarına koyamasınlar ve o çocuklar büyüdükleri zaman kendilerini Kürt hissetmesinler diye... İsim yasağıyla herhangi bir "aidiyet bilinci" nin engellenemeyeceği çoktandır bilindiği halde bu yasakta direnilmesi sadece "saçmalık" olarak nitelenebilir. Aynı şekilde özel radyo ve televizyonların Türkçe dışındaki dillerde yayın yapmalarına ilişkin yasak da tümüyle saçmalık olarak kalmıştır. Şu anda orta çapta bir çanak antenle hem Kürtçe yayın yapan televizyonları izlemek hem de dünyada konuşulan dillerin birçoğuyla yayın yapan televizyonları izlemek mümkündür. Eğer halkınızın olumsuz ve kafa karıştırıcı, kışkırtıcı propagandalara hedef olmasını istemiyorsanız bunu yasakla sağlamaya çalışmanız yine "saçmalık"tan başka bir şey değildir. Bu sorunu çözmenin ve kışkırtıcı yayınların etkisinin azaltmanın tek yolu, doğru dürüst yayınları desteklemek, televizyon yayıncılığının da "demokratik ilkelere" uygun olmasını, nitelikli olmasını sağlamaktır.Sadece iki ay var...Yeni pakette, Terörle Mücadele Yasası'nın 8'inci maddesinin kaldırılması da bulunmaktadır. Bu madde düşünce suçu, propaganda ve destek, yataklık kavramlarını öyle bir hale getirmiştir ki Türkiye'nin yarısını bu maddeye dayanarak içeri atmak mümkündür. Bu madde yıllar içinde öyle geniş tutularak uygulanmıştır ki dışardan bakan birisi, asıl amacın bölücü örgüte desteği artırmak olduğunu bile düşünebilir. Çünkü sonuç bu olmuştur. Anlamsız cezalar verilmiş, büyük bir kesimde devlete karşı tepki büyütülmüş ve bu tepkiyi bölücü örgüt yönlendirmeyi başarmıştır. Bu sonuca gözlerini kapatanlar halka ve ülkeye asıl büyük zararı verdiklerini anlamak istememişlerdir. Acilen yapılması öngörülen değişikliklerden biri de Milli Güvenlik Kurulu'nun bazı kamu atamalarında söz sahibi olması durumunun kaldırılmasına ilişkindir. Bu da kuşkusuz, MGK'nın yeniden yapılandırılmasının ilk adımı olacaktır. Milli Güvenlik Kurulu benzeri kuruluşlar hemen tüm Batı ülkelerinde vardır. Ama Türkiye'deki gibi bir MGK etkinliği de hiçbirinde yoktur. Bugünkü yapı, Türkiye'de siyaset ve demokrasi üzerinde bir tür "askeri vesayet" görüntüsünü iyice güçlendirmektedir. Türkiye'nin dümeninin tümüyle Batı'ya doğru çevrilmesi için kalan süre 18 ay değil, 2 ay! Bu iki ay içinde 6'ıncı ve 7'nci paketler çıkarılamazsa AB'nin 2003 raporu da olumsuz çıkar. Üyelik sürecinin hızlanması için 2003 raporunun olumlu çıkması şarttır. Eğer bu hız sağlanamazsa AB dönem başkanlığını alacak olan İtalya'nın Başbakanı Berlusconi'nin iyimser sözlerinin ve vaatlerinin de hiçbir anlamı kalmaz.

Devamını Oku

Hayati iki ay

13 Mayıs 2003

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine açıkça itiraz edenlerin sesleri çoktandır çıkmıyor.Aslında Türkiye'nin geleceği konusunda ve "dünyadan korkmak"ta, "demokrasiden korkmak"ta birleşen ilginç bir "cephe" var.Milliyetçi Hareket Partisi, Genç Parti, Büyük Birlik Partisi, Fazilet Partisi, İşçi Partisi; konuşurlarken farklı sözcükler kullanıyor fakat aynı şeyi söylüyorlar.İşçi Partisi kendisine "sol" diyor, diğerleri "sağ"... Ama söyledikleri aynı: alaturka, kendine has bir yarım demokrasi, Batı dünyasının tümünden korku...Siyasi partiler dışında aynı temel görüşleri paylaşan ve kendisine "Kemalist" ya da "solcu" diyen "İlhan Selçuk hattı" ile Atatürkçü Düşünce Dernekleri de bulunmaktadır.Atatürk'ü de kullanarak...Gerçekten ilginç bir ittifaktır bu... Kendisine "milliyetçi toplum" diyen "nasyonal sosyalist"ler... Siyasi İslamcılar... En alt kesimin öfkesini politika zanneden "lümpen oportünistler"... Kendisine "millici" diyerek Saddam Hüseyin ya da Hafız Esat solculuğu yapanlar... Atatürk'ü gerçek içeriğinden soyutlayıp kuru ve basit sloganlara indirgeyen "gardırop Atatürkçüleri"... Kırk yıldır aynı lafları tekrarlayarak kendi küçük dükkânlarını koruyan ufuksuz, muhafazakâr "solcular"...Bu son zevat, Mustafa Kemal Atatürk'ün adını kendi küçük çıkarları için kullana kullana faşist siyasetlerin yanına kadar götürmüşlerdir.Türkiye halkının en gelişmiş demokratik haklara sahip olmasından, gelişmiş dünya içinde yer almasından korkan "sağcı-solcu-İslamcı-millici" cephe Türkiye'ye çok fazla kötülük yapmıştır.Kimler sevinir!..Şimdi gerçekte iki aylık bir süre kalmıştır. Temmuz ayının ortasına kadar Türkiye'nin demokrasi takvimini tamamlaması gerekmektedir. Eğer bu takvim tamamlanmazsa ve yasalardaki değişikliklerin sonuçları uygulamada görülmezse Avrupa Birliği yolu Türkiye için büyük ölçüde kapanacaktır.Ancak fakir ve yarım demokrasili bir Türkiye'de varolabileceklerini gören "gerici cephe" o zaman çok sevinecektir.Önümüzdeki iki ayda Meclis'in, hükümetin ve de Meclis'teki muhalefetin göstereceği kararlılık ve çalışma Türkiye'nin kaderini belirleyecektir.2003 yılı sonunda Avrupa Birliği'nin Türkiye raporu "olumlu" olmazsa yaklaşacak yol Suriye-İran-Irak yoludur.

Devamını Oku

Dokunulmazlık

12 Mayıs 2003

Seçim öncesinde Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal arasındaki en sıcak tartışma konularından biri milletvekili dokunulmazlığı üzerineydi. Hükümet altıncı ayını doldurmak üzere (Gül ve Erdoğan hükümetlerinin ayrı hükümetler olduğunu savunmak fazla basit bir demagoji olur) ve milletvekili dokunulmazlığı konusunda herhangi bir adım atılmış değil. Bu tartışmanın asıl anlamı, milletvekilliğini bir tür hukuki korunma olarak kullananlara ve yine ticari işleri için dokunulmazlık zırhına bürünenlere duyulan tepkidir. Siyasetin temizlenmesi konuşulurken milletvekili dokunulmazlığı, konunun odak noktalarından biri olagelmiştir. Şu anda Meclis'te bulunan ve gündeme alınmayan dokunulmazlık dosyalarının sayısının 47'ye ulaştığı açıklandı. Bunların bir bölümü gerçekten olmaması gereken, "siyasi suç" kapsamına giren dosyalardır. Bir bölümü ise bazı yolsuzluk iddialarıyla ilgilidir. Birkaçı da "polis" vakalarıdır. Bu konunun da sürüncemede kalmış başka konular gibi halledilmesi ve toplumdaki bütün bireylerin haklarıyla bağlantılı bir dokunulmazlık sistemine geçilmesi şarttır.Onlar yapar, bir şey olmaz!Ancak Türkiye'de "dokunulmazlık" kavramının bununla sınırlı olmadığı da bir gerçektir. "Temiz toplum" tartışması yapıldığı zaman en sade vatandaşın gözünde "Onlar yapar ve onlara bir şey olmaz" görüntüsü vardır. Bunların kim oldukları önemli değildir, önemli olan şudur: Toplumda çeşitli şekillerde temayüz etmiş, özellikle ekonomik ve siyasal güç kazanmış insanlara ayrıcalık yapıldığı duygusu egemen olmaya devam etmektedir. Batı toplumlarında demokrasinin gücünü sağlayan, adalet duygusunu yüksekte tutan tespit, hiç kimsenin dokunulmazlığı olmadığına ve olmayacağına olan inançtır. Yakın dönemdeki birçok önemli ve toplumda sarsıntı yaratmış olay böyle bir toplumsal adalet inancını güçlendirmemiş tam tersine yıpratmıştır. Banka olayları da buna dahildir, vergi sigorta kaçırmaları da buna dahildir, işçisine bile kazık atanlar buna dahildir, depremler çerçevesinde yaşananlar da buna dahildir. Milletvekili dokunulmazlığı bugünkü alaturka ve demokrasi dışı sistemden çıkarılmalıdır. Batı'daki örnekler ortadadır. Ama toplumdaki bütün "dokunulmazlık" kavramı da aynı şekilde bir reform çabasıyla düzeltilmezse asıl eksik giderilmemiş olur.İki notFutbol insanları1-) Futbol sahalarında, gençlere örnek olması gereken bazı insanların hiç de örnek olamayacak tavırları aynen sürüyor. Çok önemli futbolcular, teknik direktörler haksız olduklarını bile bile hakemlere tepki gösteriyor, hatta küfür ediyorlar. Sayın futbol insanları, itiraz ettiğiniz pozisyon on saniye sonra tekrar ekrana geliyor ve sizin yalan söylediğiniz hemen ortaya çıkıyor. Neden milyonlarca insanın sizi yalancı olarak görmesine yol açıyorsunuz? Bugünkü televizyon teknolojisi her yalanı anında yakalıyor. Genç sporcuların bunu düşünmemesi ve sürekli yalancı, sahtekâr durumuna düşmekte ısrar etmeleri onlar adına acı bir durum olmaya devam ediyor.Başarılı kadınlar2-) Hürriyet Gazetesi'nin pazar günleri verdiği İnsan Kaynakları ekinin birinci sayfası son olarak "30 süper kadın" başlıklı konuya ayrılmış ve "Türk iş dünyasının en güçlü 30 kadını" başlığı altında bir liste yayınlanmıştı. Bu liste, Türkiye'de kadınların sosyal hayatta ve iş hayatında almaları gereken daha çok mesafe olduğunu gösteriyor. Çünkü listedeki 30 en güçlü kadının 18'i güçlerini "baba durunıu"ndan ve "eş durumu"ndan alıyor. Sadece 12'si kendi çalışmalarıyla, emekleri ve beyinleriyle bir noktaya gelmiş kadınlar.

Devamını Oku

Saflık mı kurnazlık mı?

12 Mayıs 2003

Üst üste gelen bazı kanun değişiklikleri AKP ile ilgili olarak aynı soruyu yine gündeme getirdi: AKP demokrasi ve laiklik, Avrupa Birliği konularındaki sözlerinde samimi midir, yoksa "takıyye" yapmakta ve "İslamcı" bir toplum hedefine doğru küçük adımlarla ilerleme çabasında mıdır?Son olarak gündeme gelen bazı kanun değişikliği girişimleri "kuşku oranı"nı artırmıştır.Bunlardan biri, işyeri yönetimlerine "resmi tatil" gününü değiştirebilme imkânını sağlayan değişikliktir."Resmi tatil" in nesi var?Şu anda geçerli olan yasalara göre de işin, üretimin niteliğine ve özelliklerine göre çalışanların haftalık yasal izin günlerini, "resmi tatil" olan cumartesi ve pazar dışında kullanmaları mümkündür.7 gün çalışma gerektiren iş yerlerinde, hatta kamu kuruluşlarında bu sistem uygulanmaktadır.Eğer amaç buysa, "resmi tatil" kavramının bir yasa maddesiyle "oynatılma-sı"nın pratikte işverene ya da çalışana sağlayacağı bir yarar yoktur. Ama bu "oynatma", isteyen işyeri sahibi ve yöneticisine, "bütün çalışanları" için tatil gününü değiştirme hakkı vermektedir.Bir işyeri sahibinin "Bizim resmi tatil günümüz cuma ve pazardır" diye karar alıp bütün çalışanlarına haftalık izinlerini bu günlerde yaptırması tabii ki bu kararı alan açısından başka anlam taşıyacaktır.Ceza değil, sanki rüsumBuna benzer bir "değişiklik" de bazı suçların otomatik para cezası kapsamına alınmasını sağlayan yasa değişikliğiyle gerçekleşmiştir.Kurban derileri, tarikat ve benzeri dinsel örgütlenmelerin toplumsal etkinliklerinin bir aracı ve para kaynağı olmuştur. Bunun önlenmesi için de Türk Hava Kurumu yetkili kılınmış ve yasal tedbirler alınmıştır.Yeni değişiklikle bundan böyle izinsiz kurban derisi toplarken yakalananlar 600 milyon lira para cezası ödeyeceklerdir. Topladıkları derilere ise el konulmayacaktır.Bunun anlamı tarikatların kurban derisi savaşını kazanmalarıdır. 25 trilyon liralık bir pazar böylece küçük para cezaları karşılığı tarikatların kontrolüne geçecektir.Hafif bir suç: rüşvet!Türk Ceza Kanunu'nun çeşitli maddelerinde yapılacak bazı değişiklikler de gerçekten AKP ve ülke adına kaygı vericidir.Töre suçlan, tecavüz ve işkence suçlan yine en "hafife" alınan; bir anlamda "hoşgörü" ve 'anlayışla karşılanan suçlar muamelesi görmektedir. Aynı şekilde "rüşvet" de daha "hafif bir suç olmaktadır."Devlete karşı işlenen suçlar" kapsamına giren suçların cezalarının artırılması ise diğer "hoşgörü" alanlarıyla birlikte okunduğu zaman AKP'nin hukukçuları ve Adalet Bakanı açısından ağır bir durum ortaya çıkmaktadır.Bütün bunların, bu şekillerde bir araya gelmesi "saflık" ve "acemilik" sonucu mudur, yoksa "saflık süsü verilmiş" doğulu bir kurnazlığın ürünü müdür?Eğer ikincisiyse Türkiye'nin ve Türk halkının daha çok çekeceği var demektir.

Devamını Oku

Saflık mı kurnazlık mı?

11 Mayıs 2003

Üst üste gelen bazı kanun değişiklikleri AKP ile ilgili olarak aynı soruyu yine gündeme getirdi: AKP demokrasi ve laiklik, Avrupa Birliği konularındaki sözlerinde samimi midir, yoksa "takıyye" yapmakta ve "İslamcı" bir toplum hedefine doğru küçük adımlarla ilerleme çabasında mıdır? Son olarak gündeme gelen bazı kanun değişikliği girişimleri "kuşku oranı"nı artırmıştır. Bunlardan biri, işyeri yönetimlerine "resmi tatil" gününü değiştirebilme imkânını sağlayan değişikliktir."Resmi tatil" in nesi var?Şu anda geçerli olan yasalara göre de işin, üretimin niteliğine ve özelliklerine göre çalışanların haftalık yasal izin günlerini, "resmi tatil" olan cumartesi ve pazar dışında kullanmaları mümkündür. 7 gün çalışma gerektiren iş yerlerinde, hatta kamu kuruluşlarında bu sistem uygulanmaktadır. Eğer amaç buysa, "resmi tatil" kavramının bir yasa maddesiyle "oynatılması"nın pratikte işverene ya da çalışana sağlayacağı bir yarar yoktur. Ama bu "oynatma", isteyen işyeri sahibi ve yöneticisine, "bütün çalışanları" için tatil gününü değiştirme hakkı vermektedir. Bir işyeri sahibinin "Bizim resmi tatil günümüz cuma ve pazardır" diye karar alıp bütün çalışanlarına haftalık izinlerini bu günlerde yaptırması tabii ki bu kararı alan açısından başka anlam taşıyacaktır.Ceza değil, sanki rüsumBuna benzer bir "değişiklik" de bazı suçların otomatik para cezası kapsamına alınmasını sağlayan yasa değişikliğiyle gerçekleşmiştir. Kurban derileri, tarikat ve benzeri dinsel örgütlenmelerin toplumsal etkinliklerinin bir aracı ve para kaynağı olmuştur. Bunun önlenmesi için de Türk Hava Kurumu yetkili kılınmış ve yasal tedbirler alınmıştır. Yeni değişiklikle bundan böyle izinsiz kurban derisi toplarken yakalananlar 600 milyon lira para cezası ödeyeceklerdir. Topladıkları derilere ise el konulmayacaktır. Bunun anlamı tarikatların kurban derisi savaşını kazanmalarıdır. 25 trilyon liralık bir pazar böylece küçük para cezaları karşılığı tarikatların kontrolüne geçecektir.Hafif bir suç: rüşvet!Türk Ceza Kanunu'nun çeşitli maddelerinde yapılacak bazı değişiklikler de gerçekten AKP ve ülke adına kaygı vericidir. Töre suçları, tecavüz ve işkence suçları yine en "hafife" alınan; bir anlamda "hoşgörü" ve "anlayış"la karşılanan suçlar muamelesi görmektedir. Aynı şekilde "rüşvet" de daha "hafif bir suç olmaktadır. "Devlete karşı işlenen suçlar" kapsamına giren suçların cezalarının artırılması ise diğer "hoşgörü" alanlarıyla birlikte okunduğu zaman AKP'nin hukukçuları ve Adalet Bakanı açısından ağır bir durum ortaya çıkmaktadır. Bütün bunların, bu şekillerde bir araya gelmesi "saflık" ve "acemilik" sonucu mudur, yoksa "saflık süsü verilmiş" doğulu bir kurnazlığın ürünü müdür? Eğer ikincisiyse Türkiye'nin ve Türk halkının daha çok çekeceği var demektir.

Devamını Oku