Dünyanın en zengin 7 ülkesi ile Rusya'nın oluşturduğu G8'in liderleri bu kez Fransa'nın Evian şehrinde toplandı. Gündemdeki birinci konu Saddam sonrası, Amerikan işgali altındaki Irak ve Ortadoğu'nun yeni düzeni. En zengin ülkenin liderleri dünyanın bundan sonraki 3-5-10 yılını konuşurken şu andaki bütün sıkıntıların kaynağı olan asıl sorunu da belki ele alırlar, belki kendi açılarından alır gibi yaparlar. Bugünkü sıkıntıların kaynağındaki asıl sorunun ne olduğunu birileri kendi üsluplarıyla en zenginlerin liderlerine duyurmaya çalışıyor. Sorun şudur: En zengin ülkelerle en fakir ülkelerin arasındaki mesafe olağanüstü açılmıştır. G8 adı verilen bu gruptaki en zengin 7 ülkenin zenginlik sıralaması her şeyi anlatmaktadır:Dehşete düşüren tablo* ABD: 286 milyon nüfus, kişi başına gelir 34.142 dolar.* Kanada: 31 milyon nüfus, kişi başına gelir 27.840 dolar.* Japonya: 127.3 milyon nüfus, kişi başına gelir 27.303 dolar.* Almanya: 82 milyon nüfus, kişi başına gelir 25.699 dolar.* Fransa: 59.5 milyon nüfus, kişi başına gelir 25.174 dolar.* İtalya: 57.5 milyon nüfus, kişi başına gelir 24.524 dolar.* İngiltere: 59.5 milyon nüfus, kişi başına gelir 24.440 dolar.* Rusya: 144.7 milyon nüfus, kişi başına gelir 8.377 dolar.Bu en zenginlerle, istatistikleri bile zor çıkarılan Afrika kıtası karşılaştırıldığı zaman dehşet verici farklar ortaya çıkmaktadır. Afrika'da kişi başına geliri 1.000 doların üzerine çıkan ülke yoktur. Afrika'da yaşayanların yarısının günlük geliri 1 doların altındadır. En zengin ülkelerde ortalama hayat süresi 77 yıldır, Afrika'da 54 yıl. En zengin ülkelerde doğum sırasında ya da 5 yaşına gelmeden ölen çocuk oranı binde 2'dir, Afrika'da binde 140'tır."Afrika'dan iyi" olmak...En zengin ülkelerde konutların yüzde 98'inde musluklardan sürekli su akar. Afrika'da yaşayanların yüzde 42'si suyun musluktan aktığını görmeden yaşar. Afrika'da telefon kullanan insan sayısının oranı binde 2 bile değildir. En zengin ülkelerde 567'dir, yani çocukların kendi özel telefonları yoktur. Bunların arasına Türkiye'yi koyduğumuz zaman Afrikalılara göre ne kadar gelişmiş olduğumuzu düşünüp mutlu olabiliriz. Ama en gelişmiş 8 ülkeyle yan yana geldiğimiz zaman da ne kadar az gelişmiş olduğumuzu düşünüp üzülebiliriz. Dünyanın en zengin 9 ülkesinin 4'ü Avrupa Birliği'nin temel direğini oluşturan ülkelerdir. En zenginler arasında olmayan İspanya, Portekiz ve Yunanistan da en zenginlere çok yaklaşan düzeye çıkmışlardır. Türkiye'nin son kırk yılda nereden nereye geldiğini tartışırken bu sayılara çok iyi bakmak gerekiyor. Avrupa Birliği'nden kuşkulanarak, korkarak Türkiye'yi Ortadoğu'da tutanların yanlışlarının neler kaybettirdiğini ve Türkiye'yi nerelere yaklaştırdığını gördüğümüz zaman boş lafların zararlarını da daha iyi görebiliriz.
Gelişmiş ülkelerin bütçelerinde milli eğitimin payı yüzde 18-25 arasındadır. Türkiye'de bu oran yüzde 7'ye kadar inmiştir. Bu da bütün Türk gençlerinin her bakımdan yarışmak durumunda oldukları ülkelerin gençlerine göre en az üç kat daha kötü eğitildiğini gösterir. Gelişmiş bir ülkede üniversite kapısına dayanan her genç Türkiye'de üniversite kapısına dayanan her gençten çok daha fazla donanımlıdır. Temel eğitimin düzeyi bu kadar düşük olunca milyonlarca genç insanın Türkçesi de kötü olacaktır, tarih bilgisi de zayıf olacaktır. Türkçesinin, anadili olduğu için kötü olmasının mümkün olmadığını zannedenler olabilir. Ama 300-500 kelimeyle konuşmaya ve anlaşmaya çalışan insanların, yazmaktan ve okumaktan hiç hoşlanmayan insanların hangi konuda, nasıl başarılı olacakları sorusuna cevap vermek de mümkün değildir.Bu "tarih"le nereye kadar?Tarih, bütün gelişmiş ülkelerde anadilin öğretimi kadar önemle el alınmaktadır. Bunun nedeni de basittir. Temel bir tarih bilgisine sahip olan insanların mensubu oldukları toplumun ve dünyanın bugünüyle yarını hakkında sahip olacakları düşünceler daha sağlam olacaktır, verecekleri kararlar daha doğru olacaktır. Fakat, eğitim meselesi sadece "bütçe", "kaynak" kavramlarıyla ilgili de değildir. Bu mesele, kendi toplumuyla ilgili bir "bilinç" ve ufuk meselesidir. Tarih bilgisini örnek olarak almaya devam edersek, Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaokul ve liselerde okutulan tarih kitaplarıyla son yarım yüzyıla damgasını vurmuş "Emin Oktay" kitaplarını kıyaslamak gerilemenin boyutunu gösterecektir. "Emin Oktay tarihleri" son elli yılda "yalan yanlış tarih" örnekleri olarak onlarca kuşağı temel tarih bilgilerinden yoksun bırakmıştır. Bu tarih anlayışına göre "Bizimkiler hep kahraman, cesur, adil ve başarılıdır". "Karşıdakiler hep korkak, dönek, hain ve kalleştir." Eğer "düşmanlar" karşısında bizimkilerin bazı başarısızlıkları olmuşsa bunun nedeni de "iç ihanetler"den başka bir şey değildir, normal olarak yenmemiz gerekenleri içerden vurulduğumuz için yenememişizdir. O zaman gelir Baltacı-Katerina hikâyeleri, o zaman gelir imparatorluğu dağıtan "azınlık" hikâyeleri, o zaman gelir İstanbul'un fethiyle ilgili uydurma hikâyeler, o zaman gelir Viyana bozgunlarıyla ilgili yalanlar dolanlar... Yine, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir "Türk imparatorluğu" olmadığını ve 19'uncu yüzyılda Avrupa'da yaşananları bilmeyenler, milliyetçi ayaklanmaları da "ihanet" ile açıklarlar.Böyle eğitimle böyle siyasetYalan yanlış bilgiler tekrarlana tekrarlana güçlenir, "Emin Oktay tarihi"ndeki çarpıtmalar doğru sanıla sanıla bugüne gelinir. Bugün de ülkenin bugünü ve yarını hakkında karar verme imkânına sahip olanların bir bölümü ne yazık ki yanlış tarih bilgilerine sahip oldukları için yanlış kararların doğru olduğunu sanırlar, yanlış gözlemlerini fark edemedikleri için de toplumu yanlıştan yanlışa sürüklerler. Bilgisayar ve internet sayesinde on binlerce insan her gün tartışıp duruyor. Bunları şöyle bir gözden geçirmek bile, elinin altında bilgisayar bulunan ve büyük olasılıkla "iyi eğitim" aldığını düşünen insanların temel bilgilerden ne kadar uzak olduklarını göstermektedir. Uzun yıllardır temel eğitim kurumlarında ne doğru ve yeterli düzeyde Türkçe öğretilmektedir ne de temel tarih bilgileri verilmektedir. Eğitim düzeyindeki sürekli gerileme toplumun her kesiminde yansımasını bulmaktadır. Siyasetteki düzey düşmesinden yakınanlar, bunun nedenlerini çok uzaklarda aramasınlar.
Çok eski bir Arap hikâyesi "ölüm" ve "zamanında ölüm" konusunu basit bir şekilde ele almaktadır. Hikâyenin kahramanı olan İbrahim çok iyi bir insan, herkese iyilik yapan bir adamdır. Herkes tarafından sevilmekte, sayılmaktadır. Tanrı da İbrahim'in niteliklerini çok sevmiş ve onun hakkında bir karar vermiştir: İbrahim kendi istediği zaman ölecektir, beklemediği bir anda Azrail'le karşılaşmayacak, ancak kendisi kuvvetle istediği zaman Azrail yanına gidecektir. Böylece yıllar geçer. Çok yıllar geçer. İbrahim torun çocuklarından sonra torunlarının torunlarını da görmüştür. İyice ihtiyarlamıştır ama ölmeye hiç niyeti yoktur. Gözü görmez, dişi hiç kesmez olmuştur ama İbrahim yaşama bağlılığını sürdürmektedir. Kendi başına çok zor yürüyebilmektedir ama ölüm aklına hiç gelmemektedir. Ve bu durumda Tanrı yeni bir karar verir. Bir melek çok yaşlı bir adam kılığına girer, dünyaya iner ve İbrahim'in evinin kapısını çalar. İbrahim kapıyı açar, karşısında ağzının kenarından salyaları akan, tir tir titreyen ve ayakta çok zor duran bir adam görür. Adamı buyur eder İbrahim ve ne istediğini sorar. "Açım" der adam. İbrahim yiyecek bir şeyler getirir, adam titreyerek üstüne başına döküp saçarak yemeye çalışır. Su ister, içeyim derken çoğunu üstüne başına döker.İbrahim dayanamaz, "Sen bu halinle nasıl yiyip içmeye çalışırsın be adam" der. Yaşlı adam kılığındaki melek "Neden yiyip içmeyeyim" diye cevap verir, "Ben yaşamak, daha çok yaşamak istiyorum, o yüzden nasıl olursa olsun yiyip içmeye devam edeceğim." Ve adam yemeğini yemek için çabalamaya devam eder. Bu arada takati iyice kesilir, artık elindeki lokmayı bile ağzına götüremez olur. "İbrahim" der, "Kendim yiyemiyorum, bana yardım et de yiyeyim... Ya da en iyisi sen bana yedir..." Ve İbrahim yaşlı adamı beslemeye başlar. Adam daha önce olduğu gibi lokmaları ağzında tutamayıp saçmakta, tükürüğü sürekli ağzının kenarından akmaktadır. İbrahim'in içi iyice kalkar, ama adama yardımcı olmaya devam eder. Daha sonra adam yatmak ister. Ama kendi başına yürüyememektedir. İbrahim büyük bir zorlukla adama yardım eder, onu misafir döşeğine götürür. Ve adam yatağa uzanırken İbrahim'in aklına bir şey gelir, sorar: "Ey misafir sen kaç yaşındasın?" Aldığı cevap karşısında iyice sarsılır İbrahim. Adamın söylediği yaş, kendisinin yaşının bir küçüğüdür. Adama şöyle bir bakar, sonra kendisini düşünür. Kendisinin de artık çok güç yemek yiyebildiğini, doğru dürüst yürüyemediğini, gözlerinin nasıl da bozuk olduğunu düşünür. Torunlarının torunlarını gördüğünü hatırlar, bundan memnun olur ve gülümser. "Galiba benim zamanım gelmiş, hatta geçmiş" diye mırıldanır. O anda yanında Azrail biter ve İbrahim'i alıp beraberinde götürür.
CHP'nin siyaset tarzıyla ilgili bir şey yazıldığı, bir küçük eleştiri yapıldığı zaman CHP'lilerden yağmur gibi tepki geliyor. Bunların bazıları; özellikle genel başkan ve çevresini savunmayı görev edinmiş olanlar, genellikle çok öfkeli oluyor. Bazıları ise "CHP'nin imkânsızlıklarını" anlatıyor, Meclis'te etkili olamama gerekçelerini sıralıyor ve birçok çalışmanın da medyaya yansımamasından şikâyet ediyor.Muhalefet ve mazeretCHP'deki "boşluğun" ya da ülkedeki demokratik muhalefet boşluğunun önemli örnekleri son birkaç gün yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Bu örneklerden biri ek vergilerle ilgili uygulama başladıktan sonra CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne başvurmasıdır. Muhalefet sadece Meclis'te yapılmayacağı gibi, ciddi ve ağırlıklı konuşulduğu zaman Meclis'teki sandalye sayısının önemli olmadığı da bilinmektedir. Türk siyasi tarihi çok daha küçük parlamento gruplarının söylediklerinin ağırlığı ve etkinliği sayesinde seslerini çok fazla duyurduklarının ve toplumu etkilediklerinin örnekleriyle doludur. Türkiye şu anda, geleceği açısından son derece önemli bir dönem yaşamaktadır. Uyum paketi adı verilen ve Türkiye'de demokrasinin bütün güvenceleriyle en ileri ülkelerdeki gibi işlemesini sağlayacak yasa değişiklikleri gündemdedir. Bu yasa değişikliklerinin bazıları için gerek "bürokratik" kökenli gerekse Milli Güvenlik Kurulu içinden tepkiler ve engellemeler söz konusudur. CHP, kuruluşu ve gelişimiyle, ilan ettiği temel ilkeleriyle en gelişmiş demokrasiyi, bütün imkânlarıyla sonuna kadar savunması gereken partidir. Türkiye'nin bir Ortadoğu değil bir Avrupa ülkesi olması için çalışmış, uğraşmış bir partidir. 1960 sonrası gelişmeler, dünyadaki değişimler CHP'nin demokrasi çerçevesinde daha da kurumlaşmasını ve sosyal demokrasinin öncüsü olmasını sağlamıştır.Herkes söylüyorŞu anda AB üyeliği için ve daha gelişmiş bir Türkiye için, kimi yasalarda demokratik yönde değişiklikler yapılması söz konusudur. Ve CHP sözcüleri, en çok da "tek sözcü" konumundaki Genel Başkan, "genel" konuşmalarla lafı yuvarlamaktadır. CHP sözcüsünün söylediğini herkes söylemektedir: Efendim Türkiye'nin yeri Batı olmalıdır... Türkiye demokratik gelişmesini tamamlamalıdır... Tabii ki demokrasinin bütün kurumları Türkiye'de olmalıdır... Ama CHP sözcüsü ya da sözcüleri çıkıp net bir şekilde "Terörle Mücadele Yasası'nın bu şeklinin sakıncalı olduğunu", "diğer dillerde yayın yasağının tümüyle kaldırılmasının şart olduğunu" söyleyememekte, bunları tek tek ve ayrıntılarıyla halka anlatamamaktadır.'Burada' olmak için* CHP'nin kimliği eğer söyledikleri siyasi kimlik ise, CHP sözcülerinin bugün hükümeti "yavaş" davranmakla, demoktratik yasaları Milli Güvenlik Kurulu'na götürmekle eleştirmeleri gerekir.* Daha ileri başka yasa önerileri hazırlamaları gerekir. Bunları da gerekçeleriyle halka duyurmalan gerekir.* Siyasi nüfuz suiistimalinin örneklerini tek tek izleyip halka anlatmaları gerekir. O zaman "türban" tartışmasında aldığı tavır da daha anlaşılır olacaktır. Türban tartışmasını bitirecek yöndeki inisiyatif CHP'de olacaktır. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarının işlediği bir toplumda türban tartışmasının kalmayacağını anlatan CHP olacaktır.O zaman CHP de CHP olacaktır. Karnından konuşan, konuşmuş olmak için konuşan bir parti değil; demokrasiyi, en ileri insan haklarını ve AB'ye üyeliği en güçlü savunan bir parti olacaktır. CHP nerede? sorusunun cevabını CHP, içi dolu ve korkusuz çıkışlarla verebilirse bütün Türkiye CHP'nin "burada" olduğunu görür, söylemine önem vermeye, dikkat çektiği konulara dikkat etmeye başlar. Şimdiki durum tam tersidir. CHP'liler ister kızsınlar ister köpürsünler, şu anda Türkiye'de bir ağıklıkları yok. Ama yapmaları gereken, kızacakları yerde bu ağırlığı yeniden üstlenmenin yollarını aramaktır.
Adına Altıncı Uyum Paketi deniliyor, aslında Türkiye'nin demokratikleşme, şeffaflaşma ve komplekslerinden kurtulma çalışmasının son adımı. Bir işi başlatmak, bir işe sıvanmak konusunda genel bir yeteneğimiz var. Hatta çok da hızlı dalarız. Ama başladığımız işi tamamlama konusunda biraz zaafımız olduğu bir gerçek. Avrupa Birliği ile son aşamaya gelinmişken bu kez Milli Güvenlik Kurulu'nda asker üyeler, son pakette yer alan bazı hususları "Türkiye'nin güvenliği açısından sakıncalı" buldular. Bunlardan biri Kürtçe yayın özgürlüğünün tam olarak gerçekleşmesidir. Şu anda yurt dışında Kürtçe yayın yapan ve Türkiye'den de orta boy bir çanak antenle izlenen televizyonların sayısı 6'ya ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarının denetimi ve RTÜK'ün gözetiminde Kürtçe yayına isterseniz izin verin, isterseniz vermeyin. Vermezseniz sadece kendinizi kandırır ve bu yayınların Türkiye Cumhuriyeti yasalarının denetimi dışında yapılmasını sağlarsınız.Neyi gizliyoruz ki?..Ayrıca Türkiye'de satılan Kürtçe şarkı kasetlerinin sayısı hakkında bir bilgisi olan herkes bu meselenin sadece temel özgürlükler; yasaların denetiminde kullanılacak özgürlükler çerçevesinde çözülebileceğini görecektir. Türkiye'de seçimlere yabancı gözlemci gelmesi, aslında Türkiye'nin imzaladığı çeşitli uluslararası anlaşmalar çerçevesinde mümkündür. Hukukçular bunu günlerdir anlatıyor. Ancak bunun bir "korku" konusu olması ayrı ve ciddi bir sorundur. Türkiye'de seçimlerde oyunlar, hileler yapılıyor da biz bunları dünyadan gizlemek mi istiyoruz? Son seçimi birçok uluslararası kuruluş, hatta sivil toplum örgütleri kendi imkânlarıyla ve gayriresmi yollarla izledi. Hepsi de olumlu izlenimlerle ayrıldı ve bunu raporlarına, açıklamalarına yansıttı. "Gelsinler, baksınlar, izlesinler" demekten neden çekindiğimizi anlamak ve açıklamak çok zordur.Anlatabilecek misinizTerörle Mücadele Yasası'nın 8'inci maddesi Türkiye'de yeni tartışılmıyor. Bu yasa çıktığından ve uygulanmaya başladığından bu yana, sözkonusu maddenin "terörist ve terörist eylem" tanımlarının teröre bulaşmış bir kişinin ilkokul öğretmenini bile içeri atacak özellikte olduğunu herkes söylüyor. Bu maddenin bol kepçe uygulanmasının gerçek hayatta yarattığı sorunları da, görmek isteyen herkes gördü. Bunca deneyimden sonra bu madde üzerinde durulmasını da anlamak güçtür. İşin sonuna gelinirken bu üç meselede Ankara yine sıkıştı. Bütün bu meseleler yıllardır konuşuluyor, tartışılıyor ama en son anda yine engelleme yapılıyor. Şunu bir kez daha hatırlamak, hatta Ankara'nın her sabah hatırlamasını sağlamak zorundayız: Eğer yasalarla ilgili bu son meseleler önümüzdeki iki ay içinde çözülmezse Avrupa Birliği'nin kapısı Türkiye'ye kapanacaktır. Sonra açıklamanız gerekir... İş bekleyen insanlara... Yatırım bekleyen insanlara... Ekonominin işlemeye başlamasını bekleyen insanlara... Eğitimin kalitesinin artmasını bekleyen insanlara... Çağdaş hukuk ve adalet düzeni geciktiği için mağdur olan insanlara... Bunların hepsine, Türkiye'nin ayağına neden çelme takıldığını, milyonlarca insanın çağdaş ve ileri toplum olma hedefinin niye gecikmeye mahkûm olduğunu ve işsizlik sorununun daha yıllarca bu boyutta devam edeceğini anlatmanız gerekecek.
Bugün Türkiye'de yaşanan sıkıntıların tümü, batımızda yer alan ülkelerin tümünde çoktan geride bırakılmış sıkıntılardır. Gelişmiş, zihniyet değişimini başarmış bütün toplumlarda asla tartışma konusu olmayan meseleler bizde hâlâ tartışma konusudur.Buna türban da dahildir, Türkçe dışında dillerde yayından korkmak da dahildir, temel insan haklan kavramları da dahildir, kendi vatandaşına güvensizlik de dahildir."Asker sorunu"Sorunları 60'ların zihniyetiyle çözmeye çalışmak sadece sorunları daha karmaşık hale getirmektedir.Kırk yıl geride kalmış bir zihniyetle yönetilmeye çalışılan Sovyet bloku kolayca dağıldı gitti. 60'ların "Üçüncü dünyacılığı"nı yürütmeye çalışan yönetimler duvarlara çarpıp duruyor.Türkiye'deki "asker" tartışması da 60'ların dar zihniyetinin bir ürünü olarak devam etmektedir. Bugün yürütülmekte olan tartışma, orduların özel yerleri olan eski komünist ülkelerde bile çözülmüş bitmiştir. Polonya'da da çözülmüştür, Romanya'da da çözülmüştür.Türkiye'de ise çözülmemesi için özel çabalar gösterilmektedir. Silahlı Kuvvetler sanki bütün ülkenin silahlı kuvvetleri değilmiş, bazılarının yanında bazılarının karşısındaymış görüntüsü yaratmak isteyenler her iki tarafta da vardır.Bugün Türkiye'nin en acil meselesi silahlı kuvvetlerini tartışmak olamaz. Türkiye'nin Avrupa Birliği eşiğinde en önemli iki ayını boşa harcatmak ve Avrupa Birliği üyeliğini ülkenin gündeminden çıkartmak isteyenler sürekli olarak bir "asker sorunu"nu öne çıkartmak çabasındadır.Son kötülük!Bunlar 60'ların zihniyetiyle siyaset yapmaya çalışan, Türkiye'nin gelişmesinden ve dışarıya açılmasından korkan çevrelerdir.60'ların zihniyetini yaşatarak ülkeye ayak bağı olmaya devam edenlerin bazıları kendilerine "solcu" bazıları "Atatürkçü" bazıları "milliyetçi" bazıları da "İslamcı" demektedir. Ama temel zihniyetleri gibi üzerinde birleştikleri hedef de aynıdır: Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini engellemek, Türkiye'nin gelişmiş bir Batı ülkesinde varolan gelişmiş bir hukuk ve demokrasi düzenine sahip olmasını engellemek.60'ların zihniyetiyle ülkenin elini kolunu tutmaya, ülkeyi kendi içine hapsetmeye, sorunları çözmek yerine büyüterek zaman kaybettirmeye çalışanlar ne yazık ki birçok defa başarılı oldular.Ama bu defa, bugün başarılı olmalarına izin verilirse Türkiye'nin gelecek kuşaklarına en büyük kötülük yapılmış olacak ve Türkiye'ye Avrupa Birliği kapısı kapatılacaktır.Bu kapı kapandığı zaman da fakir, bunalımlı, kompleksli bir ülke olmanın kapısı ardına kadar açılacaktır. 60'ların zihniyetiyle Türkiye'yi yönlendirmeye çalışanların son kötülüğü de bu olacaktır.
* 27 Mayıs... * 22 Şubat... * 21 Mayıs... * 9 Mart... * 12 Mart... * 12 Eylül...Bunlar son kırk yılda, tarihe yazılmış, tarihte yer almış günler. Başarılı ya da başarısız askeri müdahalelerin yapıldığı günler. Bazıları dipten gelen dalga şeklinde, bazıları tümüyle "emir komuta zinciri" içinde yapılmış müdahaleler. Aslında tam bir emir komuta zinciri içinde yapılmış tek askeri müdahale 12 Eylül. 27 Mayıs 1960'ta ordunun üst kademesi müdahaleye karşıydı ve darbeyi örgütleyenler daha alt kademelerdeki subaylardı. Nitekim ülkeyi bir süre yöneten Milli Birlik Komitesi de daha çok genç subaylardan oluşuyordu.Bir bilanço özeti...22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963'te yapılan darbe girişimlerinin başında bir albay vardı ve hareketin tabanı tümüyle Harbiye öğrencilerinden kuruluydu. İkisi de başarısız oldu, Albay Talat Aydemir ve yardımcısı idam edildiler. 9 Mart 1971'de bazı üst düzeyde komutanların da aralarında bulunduğu bir örgütlenmeyle darbe yapılacak ve "cici demokrasi" yok edilecekti. Tam düğmeye basılma aşamasında hareketin lideri durumundaki iki general tereddüt etti ve darbe girişimi uygulama aşamasına geçemeden durdu. Bunun karşılığı ise emir komuta zinciri içinde bir muhtıra verilerek dönemin iktidarının görevden uzaklaşmasının sağlanması oldu. 9 Mart örgütlenmesi içinde bulunan subaylar hızla tasfiye edildiler. 12 Eylül müdahalesi ise tam bir emir komuta zinciri içinde gerçekleşti. Ordunun üst kademesi yönetime el koyduktan sonra ülkeyi fiilen yönetti, darbenin lideri durumundaki Genelkurmay Başkanı Evren önce devlet başkanı sonra da cumhurbaşkanı oldu. Sıkıntılı bir dönemden sonra "kontrol altında" demokrasiye geçildi. Askeri yönetimin "sevmediği" Turgut Özal'ın seçimleri kazanması yeni bir askeri müdahale söylentisini yıllarca gündemde tuttu. Ve askeri müdahale olmayan, ancak Silahlı Kuvvetler'in siyasi İslam'ın denetimindeki hükümet uygulamalarına karşı "özel bir ağırlık" koyduğu 28 Şubat süreci 1997 yılında yaşandı, doğrudan bir askeri müdahalenin kıyısından dönüldüğüne ilişkin söylentiler ya da beklentiler en yüksek noktadaydı. Hükümetin istifasıyla gerilim azaldı. Son kırk yılın asker-siyaset ve askeri müdahaleler bilançosunun özeti budur. Bu bilançonun temelinde de hep kötü işleyen bir demokrasi, beceriksiz ve başarısız yönetimler vardır.Tarihte kalmalı!Demokrasinin bütün kurallarıyla işlediği, bu kuralları kendine yontmak isteyenlerin bulunmadığı, çoğunlukların da bütün azınlık haklarına saygı gösterdiği bir düzende "darbe" sözcüğü sadece tarih kitaplarında kalacaktır. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, önceki gün "duymak bile istemiyorum" diyerek demokrasinin bütün kuralları ve "ahlakıyla" işlemesinin önemini vurgulamıştır. Demokraside, cumhuriyetin ve demokrasinin temel ilkeleriyle oynama hakkı yoktur. Demokrasiyi eleştirmek mümkündür ama demokrasiyi yok etmek için girişimde bulunmak en ağır suçtur. Çünkü bu suç vatandaşın en temel haklarını hedefe koyan bir eylemdir. Türkiye'de son kırk yıla damgasını vuran karmaşık asker-siyaset ilişkisini temel kurallara uygun bir ilişkiye dönüştürmek için fazla zamanımız kalmadı. "Darbe" ya da "Askeri müdahale" sözcükleri "en az gelişmiş" ülkelerde kalmış sözcüklerdir. Bu sözcüklerin gündemde olduğu bir sistem de demokrasi tanımı içinde yer alamaz.
Kaç gündür merakla ve kaygıyla bekleniyordu. Kuşkusuz Genelkurmay Başkanı Özkök'ün AKP hükümetine "dersini vermesini" bekleyenler de vardı. Ama iyi anlaşılması gereken ve daha yaygın olan eğilim şudur: Türkiye artık bu tür gerilimleri, kuşkuları, güvensizlikleri aşmak zorundadır. Ve bunun için herkes kendi imkânlarıyla çaba göstermelidir. Ne inançlarından güç alanların, ne görev bilinçlerinden güç alanların ne de halkın oyuyla seçilmiş olmalarından güç alanların Türkiye'nin ve Türk halkının geleceğiyle oynama hakkı vardır!Dört önemli noktaGenelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün söylediklerinden dört önemli sonuç çıkarılabilir.* Birinci sonuç: Silahlı Kuvvetler'in "iç dengeleri" üzerine oyun oynama ve kışkırtma girişiminde bulunulmasın. (Şu anda böyle bir girişim içinde olanlar kendilerine "sol" adını veren ama bugünkü temel amaçları Türkiye'nin Avrupa yolunu kesmek olan bazı çevrelerdir.)* İkinci sonuç: Şeriatçı faaliyetleri nedeniyle kenara alınmış kamu görevlilerinin "aklanarak" kilit noktalara getirilmesi TSK'yı şiddetle rahatsız etmekte, bu faaliyetlerin bir kadrolaşma girişimi olduğu kaygısını yaratmaktadır. (Bu konuda AKP hükümetine önemli bir görev düşmektedir. Elbette haksızlığa uğramış, yanlış gerekçelerle "şeriatçı" damgası yemiş kamu görevlileri olabilir. Ama bu konuda da fazla aceleci davranmamak gerekmektedir.)* Üçüncü sonuç: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yüzü Batı'ya dolayısıyla Avrupa Birliği'ne dönüktür. "Ancak" Avrupa Birliği de Türkiye'nin özel koşullarını ve sorunlarını dikkate alan bazı esneklikler göstermek zorundadır. (Bu konuya da bir aydınlık getirmek gerekir. Avrupa Birliği, aday ya da üye ülkelerde demokrasinin temel ilkeleri ve insan haklarına ilişkin hiçbir konuda, hiçbir ülkeye taviz vermiş değildir. Bu konuda fikir üretenlerin "Avrupa Birliği'nin kime ne taviz verdiği" konusunu daha iyi incelemeleri gerekmektedir. O zaman da görülecektir ki adına "taviz" ya da "esneklik" denilen işlemler tümüyle teknik konulara ilişkindir.)* Dördüncü sonuç: Genelkurmay Başkanı "darbe" sözcüğünü duymak bile istememektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri kuruluşundan bu yana benimsediği, Cumhuriyetin temel ilkelerini koruma ve kollama görevini demokrasi ve Anayasa çerçevesinde yapacaktır. (Bu da gerçek kışkırtıcılara verilmiş en önemli cevaptır. Askeri bir müdahaleyle AKP hükümetinin devrilmesi rüyasını görenler artık gözlerini açabilirler, ufukta herhangi bir askeri müdahale olmadığı gibi bu konuda en ufak bir cesaretlendirici ima bile yoktur.)Genelkurmay Başkanı Özkök'ün söylediklerinin esası bu dört maddede özetlenebilir. Bunların ötesinde hâlâ kışkırtma peşinde olanların da kışkırtmayı kesmeleri hem ülke adına hem de kendileri adına iyi olacaktır.Türkiye'nin potansiyeliGeçen haftanın ilk güzel haberi Orhan Pamuk un çok önemli bir dünya ödülünü almasıydı. Ardından Sertab Erener Avrupa şarkı yarışmasını kazandı, önceki akşam da Nuri Bilge Ceylan'ın filmi "Uzak" Cannes film festivalinin iki büyük ödülünden birini, filmin iki oyuncusu En iyi Erkek Oyuncu ödüllerini aldılar. Türkiye'nin gizli gücü kendini böylece ardı ardına göstermiş oldu. Cumhurbaşkanı ve Başbakan Sertab'ı kabul edip kutlayacaklar, Nuri Bilge Ceylan'ı da kabul eder ve kutlarlarsa Türkiye'nin gizli gücünün bütün taraflarını kucaklamış olurlar.