Milli Güvenlik Kurulu'nün bugünkü yapısıyla oluşturulmuş olmasının bir tek nedeni vardır: Temel meselelerde sivil siyasilerin alacakları kararlara güvensizlik ve doğru kararlar alınmış olsa da bunların uygulamasında yaşanacak zaaflara karşı tedbir almak. Milli Güvenlik Kurulu bu temel kaygı nedeniyle bir tür "paralel icra organı" olarak yapılanmıştır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri'nin yetki ve imkânları geniş tutulmuştur. Bu imkânlar sayesinde MGK Genel Sekreteri, hükümetin ilgili bakanının ya da Başbakan'ın yapacağı herhangi bir çalışmanın aynısını yapabilir. Bu yapısıyla MGK, sivil hükümetlerin üzerinde bir tür "yarı askeri denetim" işlevine sahiptir. Ve bu yapı içinde Genel Sekreter'in asker ya da sivil olması son derece ikincil bir konudur. Genel Sekreter sivil de olsa, yerine getirmek zorunda olduğu fonksiyon dolayısıyla belli bir yapı ve donanıma sahip bir kişi olması gerekecektir. Yasaların verdiği yetki ve imkânları kullandığı zaman da aynı fonksiyon yerine gelmiş olur.Erbakan'la birlikte...Milli Güvenlik Kurulu, bu yapısına rağmen yıllarca arka planda kalmış ve sivil hükümetlerle önemli bir sorun yaşanmamıştır. Çiller'in desteğiyle Erbakan'ın başbakan olması, bu sakin çalışma düzenini bozmuştur. Erbakan'ın başbakanlığıyla birlikte Milli Güvenlik Kurulu, bütün yapısıyla "tehlikeye karşı" tedbir almaya başlamıştır. Bu da bir tür asker-sivil çelişkisinin zeminini oluşturmuştur. Milli Güvenlik Kurulu'nun yapısı ve bütün çalışmaları sivil hükümetlerin ya da yetkililerin atacağı yanlış adımlar ya da Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerine zarar verebilecek faaliyetlerde bulunması ihtimalleri üzerine kuruludur. Kendinden kuşkulanmayan herhangi bir hükümet ya da yetkilinin durup dururken MGK ile "karşı karşıya kalması" diye bir sorunun ortaya çıkması doğal olarak mümkün değildir. Ama bu da MGK'nın bir tür "vesayet" kurumu olduğu gerçeğini değiştirmez. Bugünkü AKP hükümeti de "irticacı kadrolaşma" kuşkusunun dışında kalmış değildir. MGK Genel Sekreterliği'nin temel çalışma alanlarından birinin bu olduğu da bilinmektedir. Dolayısıyla bugün AKP hükümeti ile MGK arasında "rahat" bir ilişki bulunduğunu söylemek güçtür.Bu mesele de çözülürBu kuşkulu ilişkinin normale dönebilmesi için daha çok zaman ve uygulamaya ihtiyaç vardır. Eğer AKP anlamsız zorlamalara (TRT Genel Müdürlüğü meselesinde olduğu gibi) girişmezse güven ilişkisinin kurulması kuşkusuz daha kolay olacaktır. Milli Güvenlik Kurulu'nun bugünkü yapısının dayandığı kanunu değiştirmek de tek başına da AKP'nin başarabileceği bir iş değildir. Bu önemli değişikliğin yapılabilmesi için de daha geniş bir toplumsal destek gerekir. Avrupa Birliği uyum yasalarının sonuncusu, gündeme kaçınılmaz olarak MGK'yı getirecektir. Hiçbir demokratik ülkede bizdeki yapıya sahip bir MGK bulunmamaktadır. Sonuçta bu geçişin yapılması da kaçınılmazdır. Önemli olan, bu meselenin de açık bir şekilde konuşularak, toplumsal hassasiyetlere özen gösterilerek ve kuşku bulutlarının karşılıklı olarak dağıtılmasıyla çözümlenmesidir.
Hemen bütün önemli sorunlarda, sorunun esasını konuşmamak gibi bir hastalığımız var. Kürtçe yayın tartışması da esasını konuşmadığımız sorunlardan biri ve en günceli. Konuşulanlar, "TRT Kürtçe yayın yapsın mı yapmasın mı? , "Kürtçe yayın yapılırken Türkçe altyazı olsun mu olmasın mı?" gibi anlamsız ayrıntılar çevresinde dönüyor. Aslında mesele Türkiye'de yaklaşık 80 yıldır devam eden bir "devlet politikası nın değişmesidir. Bu politika Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir Kürt kimliğinin bulunmadığı üzerine kuruluydu. Kürt kelimesi telaffuz bile edilemezdi. Yaklaşık 8-9 milyon insan Kürtçe konuşur ve kendilerini Kürt olarak tanımlarken resmi devlet politikası "Kürt diye bir şey yoktur, bunlar dağlı Türklerdir, lehçe farklılığı vardır" gibi safsatalarla yürütüldü. Bugün kürtçe yayın meselesi konuşulurken "birilerinin" öncelikle hazmetmesi gereken konu budur. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ciddi bir "Kürt" azınlık bulunmaktadır ve bunlar kendi dillerinde konuşmak, yayın yapmak istemektedirler.Sadece zaman kaybederizBu hakkı tanımak Türkiye'nin yükümlülüğüdür. "Kürtlere Türkçe öğretmeyi başaramadık" diye bir gerekçenin bugünkü dünyada ne yeri vardır ne de anlamı. Türkiye Cumhuriyeti 'nin resmi dili Türkçedir. Okullarda esas olarak öğretilecek dil Türkcedir. "Kürtlere Türkçe öğretemedik" diye hayıflananlar Türklere de Türkçe öğretilemediğini görmek durumundadır. Eğer ders kitapları hem içerik hem dil olarak geriyse, eğer ülkenin çoğunluğu Türkçeyi birkaç yüz kelimeyle konuşuyorsa, eğer ülkede gazete ve kitap okuma oranı en geri Afrika ülkeleri düzeyindeyse, üzülünecek konu çok daha derindedir. "Resmi devlet politikası" Kürtlerin varlığını kabul ettiği an, Kürtçe yayın ve eğitim konusu da tartışmaya gerek olmayacak biçimde çözülmek zorundadır. "TRT günde bir iki saat altyazılı yayın yapsın", "özel televizyon ve radyoların Kürtçe yayın yapması izne bağlansın", "Kürtçe dil kursları için özel izin alınsın" gibi tartışma konuları yaratmak belki meselenin esasını bir süre unutturur ama yok etmez. Sadece zaman kaybedilmiş olur. Bugünkü demokrasi kavramı içinde her ülkenin vatandaşlarının istedikleri dilde konuşmaları, yayın yapmaları, istedikleri dili öğretmeleri ve öğrenmeleri de vardır. Devletin okullarında resmi dil dışında dil öğretme zorunluluğu olamaz. Devlet ve bütün temel eğitim okullarında en iyi biçimde öğretilmesi gereken dil Türkcedir. T.C. vatandaşı olan herkes Türkçeyi iyi öğrenme, iyi kullanma; Türkçe okuma ve yazma yükümlülüğünü taşır. Hiç kimse, herhangi bir ulusal ya da siyasi ya da dini gerekçeyle Türkçe okumayı, öğrenmeyi reddedemez.Çocuk kandırmaktan farksız"Kamusal alanda" geçerli olacak tek ve asıl dil Türkcedir. Bu temel ilkenin ardından da bireysel hak ve özgürlükler gelmektedir. İngilizce, Ermenice, Rumca gazeteler yayınlanabiliyorsa, Kürtçe gazete çıkarmanın da önünde hiçbir engel olmamalıdır. Aynı şey TV dahil, bütün yayınlar için geçerlidir. Kürtçe yayın yapmak ve izlemek isteyenler Kürtçe yayın yapar ve izlerler. Günümüzün teknolojik koşullarında zaten bunu önlemenin hiçbir yolu yoktur. Kürtçe yayın yapan dört TV kanalı Türkiye'den kolaylıkla izlenmektedir. İnternet gibi sınırsız bir iletişim imkânı Kürtçe dahil bütün dillerin kullanımına açıktır. Bunları engellemek olanaksızdır. İran'da da, Irak'ta da, Suriye'de de engellenememiştir. Bütün bu ülkelerde çanak anteni koyan herkes Türk televizyonlarını izlemektedir. Sınırlarımız içinde bir "Kürt kimliği"nin varlığı kabul edildiği an, sorunun esası bitmiştir. Yayın ve Kürtçe öğrenimiyle ilgili bu tartışmalar bir açıdan "çocuk kandırma" tartışmalarıdır. Meselenin etrafında dönerek esasını unutturmak için uğraşanlar da ancak kendilerini "saf çocuk" durumuna düşürürler. Türkiye Cumhuriyeti'nin, bütün vatandaşlarının istedikleri dilde konuşmalarından, yayın yapmalarından korkacak kadar güçsüz olduğunu düşünenlerin kaba ve akıldan uzak "milliyetçilikleri" ni tarih uzun süre önce silip süpürmüştür.
Türkiye'yi yönetenler kırk yıl önce Avrupa Birliği'nin alacağı bu boyutu görmediler mi? Herhalde görmediler. Türkiye'yi yönetenler, (mesela Demirci) otuz yıl önce , Avrupa Birliği'nin önemini anlamadılar mı? Herhalde anlamadılar. Yirmi yıl önce Türkiye'nin yönetimine talip olduğu zaman Turgut Özal Avrupa Birliği'nin alacağı boyutları görmüş ve buna uygun bazı adımlar atmıştı. Sonra o da başka "işlere daldı", reform hareketlerini yavaşlattı... Bundan sonraki siyasi iktidarların Avrupa Birliği konusundaki siyasetleri sürekli olarak "bir adım ileri iki adım geri" şeklinde seyretti. Bir şeyler yapmaya kalkanlar, birilerinden korkup biraz bir şeyler yapmakla yetindiler. Dünyadan korkanlar onları da korkuttu. Dünyadan korkmayanlar, Türkiye'nin dünyanın gelişmiş standartlarına bir an önce ulaşması gerektiğini savunanlar çeşitli sıfatlar takılarak püskürtüldüler. Korkanlar, korkmaya devam edenler tam kırk yıllık bir gecikmenin gerçekleşmesini sağladılar. Bunlar, demokrasinin tam olarak işlediği, insan hakları ve her alanda özgürlüklerin en ileri şekliyle varolduğu ülkelerde bizde yaşanan ve yaşatılan korkuların çoktan ortadan kalkmış olduğunu görmek istemediler.Korkuların götürdüğü noktaDünyaya korku içinde bakanlar, dünyadaki gelişmeleri yanlış yorumlayanlar yine Türkiye'yi korkutmaya çalışıyor. Avrupa Birliği üyeliği Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği yol ağzındaki en önemli hedefidir. Ve Avrupa Birliği'nin alternatifi, tekrar içine kapanmış, ekonomik sıkıntılarını halledememiş, az demokrasiyle yetinen, insanların birbirlerinden korkmaya devam ettikleri bir ülkedir. Suriye'dir, Irak'tır, İran'dır, Pakistan'dır... Türkiye'nin gelişmiş Batı yolunu seçebilmesi için ev ödevlerini tamamlama süresinin artık sonuna gelindi. Türkiye'yi kırk yıldır kötü yönetenler bu ev ödevlerini yapmadılar, çağdaş ve gelişmiş bir toplumun yaşam şartı olan hukuk düzenine ve yönetim sistemine geçmek için gerekli çabayı göstermediler. Kimileri korktu, kimileri korkutuldu. Ama sonuçta Türkiye kırk yıllık bir gecikmeye uğradı, bütün sorunlar üst üste yığıldı.Bu Meclis'ten beklenenKimileri Suriye gibi olmayı Türkiye için yeterli bulabilir, ama bunu yüksek sesle, böyle söyleyemez. Şimdi de korku derelerinden sular taşınarak Türkiye'nin bu kavşakta Ortadoğu yolunu seçmesi için uğraşılıyor. AKP hükümeti kırk yıllık yanlışı düzeltme konusunda gerçekten samimi ise bu yaz boyunca Meclis'i çalıştırıp gereken bütün paketleri çıkartmak zorundadır. CHP de dünyanın geleceğini, iddia ettiği gibi doğru yorumluyor ve Türkiye'nin geleceğini Batı'da görüyorsa bu paketlere yarım ağızla ve boş laflarla değil bütün gücüyle destek vermek zorundadır. Bu son iki ay da boşa geçirilir ve Avrupa treni bu kez ebediyen kaçırılırsa hesap vermeleri çok zor olacaktır.
Bu hikâye bundan önce birkaç kez yayımlandı. Ama ne yapalım ki her "erken ölüm" dolayısıyla bu hikâye kendisini bir kez daha hatırlıyor ve okutuyor...Halife Bağdat'taki sarayının balkonunda otururken, başvezirinin büyük bir heyecanla koşarak gelmekte olduğu görür. Bu heyecanın nedenini merak eder, gelir gelmez yanına alınması ister. Başvezir gelir gelmez Halife'nin ellerine sarılır ve ağlamaklı bir sesle yalvarmaya başlar: "Ne olur Halifem bana izin verin, hemen buradan gideyim!" "Peki ama neden?" diye sorar Halife. "Az önce saraya gelmek için büyük meydandan geçiyordum. O sırada birinin bana baktığını hissettim, döndüm. Ve onu gördüm, ölüm'ü gördüm. Orada durmuş bana bakıyordu!" Halife iyice meraklanır: "ölüm'ü mü gördün, nasıl olur?" "O'ydu Halifem. Görür görmez tanıdım. Simsiyah giysileri vardı, boynuna yine siyah bir atkı takmıştı. Gözlerini bana dikmişti... Ne olur bana izin ver, en iyi atı alayım ve Semerkand'a gideyim. Hemen yola çıkarım, karanlık basmadan orada olurum..." Halife pek inanmamış: "Emin misin ölüm'ü gördüğüne?" "Eminim Halifem. Şimdi seni nasıl görüyorsam onu da öyle gördüm. Senin sen olduğundan emin olduğum gibi onun da ölüm olduğundan eminim..."Başvezirini çok seven Halife pek ikna olmamakla birlikte gitmesine izin vermiş. Vezir de hemen en iyi atına atlamış, hava kararmadan önce Semerkand'da olmak için dörtnala uzaklaşmış. Veziri gittikten sonra Halife'nin içi rahat etmemiş. Zaman zaman yaptığı gibi kıyafet değiştirmiş, sarayın arka kapısından çıkıp halkın arasına karışmış. Yabancı bir gezgin gibi, kendisini tanımayan insanların arasından geçip büyük meydanın bir köşesinde durmuş ve o anda ölüm'ü görmüş. Görür görmez tanımış o da. Kendisine bakan Halife'yi gören Ölüm yavaş yavaş yaklaşmaya başlamış. Yürürken bir an duruyor, bir yaşlı adamın sırtına dokunuyor, sırtındaki yüklerin altında bükülmüş bir kadının kolunu tutuyormuş. Meydanda koşuşan çocuklar bazen fazla yakınına gelince onlara değmemek için hafifçe çekiliyormuş.Halife de ölüm'e doğru yürümeye başlamış. Ölüm'ün kendisine bakışından, tanıdığını anlamış. Karşı karşıya geldiklerinde ölüm hafifçe eğilmiş, Halife'yi selamlamış. Halife onun kulağına eğilmiş: "Sana bir şey sormak istiyorum." "Seni dinliyorum Halife!" "Başvezirim sabah saraya gelirken ona dik dik bakmış ve onu korkutmuşsun. O hem gençtir hem sağlıklıdır. Senin bakışından çok korkmuş." Ölüm sakin bir sesle cevap vermiş: "Ben onu korkutmak istemedim, korkutacak bakışlarla da bakmadım. Çünkü onu aramıyordum. Meydanda tesadüfen karşılaştık ve ben onu görünce şaşırdım. Gözlerimde sadece bu şaşkınlık vardı." "Neden şaşırdın?" diye sormuş Halife. "Şaşırdım çünkü onu burada, Bağdat'ta göreceğimi hiç sanmıyordum. Onun Semerkand'da olduğunu sanıyordum, onunla randevumuz bu akşam hava kararırken, Semerkand'da..."
Yolsuzluk her zaman, her yerde olur. Gelişmiş ve bütün iş hayatı, siyaset ve yönetimi şeffaflık üzerine kurulu ülkelerde de yolsuzluk oluyor. Bu ülkelerle iş, siyaset ve yönetim sistemi "kapalılık" üzerine kurulu ülkeler arasında önemli bir fark ortaya çıkıyor. Birincilerde, kim olursa olsun; yolsuzluk yapanların ya da yolsuzluğa göz yumanların üzerine bütün toplum "tank gibi" gidiyor. Hiç kimse yapılana bahane bulmaya ya da sanıkları korumaya çalışmıyor. İkincilerde ise sürekli olarak bahane üretiliyor.Yolsuzluk sistemleri ne kadar yaygınsa bunların üzerine gidilmesi de o kadar az mümkün oluyor. Türkiye'de çok partili düzene geçilene kadar da bazı yolsuzluklar oldu ama siyasi yapı bunların üzerine en sert şekillerde gitti.Amaç siyasi olmamalıÇok partili düzene geçildikten sonra, bir yanda hızlı şehirleşme diğer yanda kamu yönetim yapısının oransız ve düzensiz büyümesiyle yolsuzluklar hayatın normal unsurları arasında sayılmaya başlandı. Belediyeler ve halka hizmet vermekle yükümlü olan birçok kamu kuruluşunda rüşvetsiz iş yapma imkânı kalmadığı gibi haksız çıkar elde etmenin yolu da yaygın bir rüşvet sistemi oldu. Yolsuzluk meselesinin en ağır bir şekilde siyasi hayatı sarsması, kamu vicdanını yaralaması ise siyasi iktidar sahiplerinin yakınlarının çeşitli olaylara karışmasıyla oldu. Şu anda Meclis'te Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu faaliyet gösteriyor. Çeşitli kişiler çağrılıyor, yakın geçmişin bazı şaibeli olayları aydınlatılmaya çalışılıyor. Bu, kuşkusuz doğru ve yapılması gereken bir iş, hatta çok önceden uygulamaya konmuş olması gereken bir işleyiştir. Yolsuzluk iddiaları kamu vicdanını çok fazla yaralamıştır. Ancak kamu vicdanını yaralamış ve yaralayacak olan bir başka mesele de bu tür komisyonların siyasi amaçlarla çalışmış olmalarıdır.Tümünün üzerine gidinMeclis Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu, belediyeleri de ele almalıdır, trafiği de ele almalıdır, adliyeleri de ele almalıdır. Sadece bir dönemin değil, son yirmi yılın bütün kamu ihalelerini incelemelidir. Bütün bunları da sadece bugün iktidarda olmayan siyasi çevrelere yönelik siyasi bir faaliyet gibi yapmamak zorundadır. Eğer bu komisyon da daha önce kurulmuş ve hedefi sadece birilerini siyaseten zayıflatmak olan komisyonlar gibi çalışırsa kamu vicdanı bir kez daha yara alır. Ve yolsuzlukların en aza indirilebileceği inancı da bir kez daha yok olur. Başbakan Erdoğan "çevrilen dolapların, üstü örtülen pisliklerin, bu milleti ele güne böylesine muhtaç eden vurgun ve talanların ortaya çıkacağı ve bunların hesabının tek tek sorulacağını" söylüyor. Tabii ki çıksın, ama hepsi çıksın. Türk vatandaşlarının hayatlarını dört bir yandan çevirmiş olan yolsuzluk sisteminin bütün unsurları çıksın. Yolsuzluğun kıyısında gezinen "nüfuz suiistimalleri" de çıksın. Yolsuzluk sisteminin bütün unsurlarının ele alındığı ve yönetimin tümünün üzerine gittiği görüldüğü zaman bunlarla mücadele çok daha kolaylaşacaktır.
Birkaç yıl geriye giderek bazı olayları hatırlarsak hakimlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görebiliriz. Örneğin Meclis'te protesto gösterisi yapan birkaç genç hapse atılmış, sürüm sürüm süründürülmüştü. Manisa'da çocuk saflığıyla solculuk yapan lise öğrencilerine ağır işkenceler yapan polislerse bazı hakimler tarafından neredeyse kurtarılıyordu. Ama gerçek hakimler davayı sonuçlandırmayı başardılar. Hakim var, hakim var...Soru ve cevabı!Geçen hafta Kilis'in Elbeyli Kaymakamlığı "Asılsız Ermeni Soykırımı İddiaları" başlıklı bir toplantı düzenledi. Konferansı Kilis Eğitim Fakültesi'nde görevli bir yardımcı doçent verecek ve ilçedeki bütün memurlar da zorunlu olarak izleyecekti. İzlediler. Konuşmacı basmakalıp lafları arka arkaya tekrarladıktan sonra sorulara geçildi. Hülya Akpınar adlı öğretmen akıllıca bir soru sordu. Böyle sorulara hazır olmayan yardımcı doçent ise kızdı. Soruyu soran öğretmen gözaltına alındı, tutuklandı ve bir ara toplantıdan çıktıkları için de Hülya Akpınar ve 5 öğretmen hakkında 1,5 yıldan 3,5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Hülya Akpınar'ın sorduğu soru şuydu: "1915 olayları sırasında 800 bin Ermeni 'nin öldürüldüğü Osmanlı kaynaklarında yer alıyor. Amerika'daki güçlü lobileri sayesinde Ermeni soykırımı iddialarını kabul ettirdikleri takdirde Türkiye'nin bu duruma karşı bütünlüklü politikaları var mı?" Evet, soru buydu. Türkiye için tutarlı politikalar oluşturmak yerine büyük ve boş laflar ederek kendi durumlarını idare etme peşinde olanlar tabii ki böyle sorulara kızarlar. Hülya öğretmen ve arkadaşlarını da hakimler yargılayacak.İyi ki "gerçek"leri de varBir başka "hakim" vakası... Ankara'da ABD karşıtı bir basın açıklaması eylemi polis tarafından engellendi ve olay gerçekleşmedi. Ama bu açıklamaya katılmak isteyen bir doktor, 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı ve halen hapisanede. Hakimler var mı? Evet var. Hakimler var, ama gerçek hakimler, gerçek hukukçular da var. Ankara'da Irak savaşını protesto için kendilerini Amerika Birleşik Devletleri Elçiliği'nin parmaklıklarına zincirleyen 6 genç hakkında Ankara Cumhuriyet Savcısı Metin Sezgin takipsizlik kararı verdi. Savcı şöyle dedi: Sanıklar demokratik bir hakkı kullanmış, suç işlememişlerdir, haklarında takibata gerek yoktur... Evet hakimler var, hakimler var... Savcılar var, savcılar var... Türkiye'nin çağdaş ve demokratik bir toplum olması için yasaları doğru okuyanlar, yeni yasaları hazmedenler var, bir de diğerleri var. Neyse ki gerçek hukukçular, hakimler ve savcılar var.
Irak savaşıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nin kanıtladığı "rakipsiz süper güç" durumu fazla sempati yaratmış değildir. Amerika'nın içindeki birçok düşünen insan bu yeni ve rakipsiz konumun yine ABD açısından getireceği tehlikelere dikkat çekiyor. Amerika dışında ise milyonlarca insan bu "güç kullanma" eğiliminin ulaşacağı boyutlardan kaygılıdır.Amerikan araştırma kuruluşu Pew'ün yaptığı son kamuoyu araştırmasında Türk halkının yüzde 71'inin "ABD'nin Türkiye için askeri tehdit oluşturduğunu" söylemesi dünya çapındaki kaygının göstergelerinden biridir. İnsanlar meseleye oldukça basit bir açıdan bakmaktadır. Irak'taki rejimi silah kullanarak değiştiren ve bu ülkeyi işgal eden Amerika yarın Türkiye'deki gelişmeleri de beğenmezse yine askeri bir müdahalede bulunabilir. Amerikan yönetiminin, Irak'a askeri müdahale için temel gerekçesi "kitle imha silahları"ydı. Ancak Irak'ta bu tür silahların izine rastlanmadığı gibi, Bush yönetiminin en tepesindeki insanlar bu konuda farklı beyanatlarda bulunmaya başlamışlardır.Kuşku ve kaygı büyüyorIrak savaşıyla birlikte dünyadaki Amerika imajı önemli ölçüde yıpranmıştır. Bush yönetiminin bu askeri müdahaleyi neden yaptığı sorusunun cevabı hızla değişmektedir. 1960'larda Soğuk Savaş koşulları içinde, dünyanın egemenlik alanlarına bölünmesi mücadelesinde ABD ile Sovyetler Birliği aynı korkunun iki tarafı olarak yerleşmişti. Soğuk Savaş yeni bir sıcak savaşa dönüşmeden Sovyet bloku "havlu attı" ve yarışı terkederek farklı bir düzene yöneldi. Bu da Amerika'nın dünyadaki rol ve sorumluluk alanlarıyla üslubunu değiştirdi. Bush yönetimiyle birlikte en sert noktasına erişen yeni Amerikan rolü de giderek daha fazla kuşku yaratır olmuştur. Türkiye'de "Amerika'dan kaygı ve kuşku duyanların" yüzde 80'e yakın bir orana ulaşmasını sadece "İslamcı" değerlerin etkisine bağlamak da büyük yanılgı olur. Çünkü aynı araştırma Türklerin yüzde 45'inin globalleşmeye olumlu baktığını, yüzde 60'ının serbest piyasa ekonomisine inandığını gösteriyor.Bir şey değişir mi?Aynı araştırmada "ABD'de yanlış olan nedir" diye soruluyor ve araştırmaya katılanların yüzde 52'si "ABD Başkanı George W. Bush" diye cevap veriyor. Araştırmaya katılanların yüzde 28'inin İran'ı, yüzde 28'inin de Suriye'yi bölgesel tehdit olarak göstermesi Türk halkının uluslararası siyaseti sanıldığından daha iyi ve pratik bir bakışla izlediğini de gösteriyor. Bu tür araştırmalar Amerikan yönetiminin dikkatine ulaşabilirse Bush ve ekibi de temel siyasetlerinin dünyada nasıl görüldüğünü öğrenebilir. Bir şey değişir mi? Herhalde bir süre daha değişmez.
Bir saat önce konuştuğun, şakalaştığın bir insan bir saat sonra ölüyor. Bu Ercan Bey'e yakışan bir ölüm değil. Türkiye'deki genel kalitesizliği acı çektirerek gösteren bir ölüm. Unutmayalım yaya geçitlerinde yayaların üzerine otomobil, otobüs sürenlerle aynı ülkede yaşıyoruz. Ercan Abi yaşayamadı. Ercan Arıklı hem Ercan Bey'di, hem Ercan Abi'ydi, hem de Ercan'dı... Başarı dolu iş hayatıyla, renkli kişiliğiyle, keyifli dostuğuyla, açık sözlülüğüyle dolu dolu yaşadı. Seni özleyeceğiz Ercan bey... Ercan abi... Ercan... Seninle tartışmayı, seninle sohbeti, seninle tavla oynamayı çok özleyeceğiz.Anketler doğru söylerKendi başarısızlıklarını görmek istemeyen siyasiler kamuoyu araştırmalarından ders almak yerine bunlara kızarlar. Sonra araştırma sonuçlan hayattaki gerçek sonuçlarla aynı olunca da pek şaşırır, yine birilerine kabahat bulmaya çalışırlar. Son günlerde değişik kuruluşlar tarafından yapılan kamuoyu araştırmaları birkaç ana eğilimin altını çizmektedir. Birincisi, Türk toplumunun geniş bir kesimince AKP hükümetine açılmış olan "kredi" halen geçerlidir. Bunun nedeni olarak AKP hükümetinin önemli bir yanlış yapmamış olması da görülebilir. 3 Kasım seçimi ertesinde Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı üç aylık, altı aylık programlarda yer alan vaatlerin birçoğuna yaklaşılmış değildir. Birçoğu da sadece "söz" olarak gündeme gelmiş, önemli bir ilerleme sağlanamamıştır. Buna karşılık özellikle Avrupa Birliği yolundaki reform çabalarında Hükümet'in samimi olduğu kanaatinin de yaygın olduğu görülmektedir. Böyle bir dönemde, bir yanda Avrupa Birliği yasaları, diğer yanda Irak Savaşı gibi büyük sorunlar varken, ekonomideki "iyimserlik" gerçek hayata yansımazken çok daha etkili olması beklenen CHP'ye ilişkin beklentiler de olumsuz yönde seyretmektedir. CHP'nin hiçbir meselede açık ve net tavır alamamasının, bütün önemli anları genel ve yuvarlak laflarla geçiştirmesinin bundaki payı da ortadadır. Daha dün "anadilde yayın ve eğitim" konularında CHP Genel Başkanı'nın söylediği sözler CHP'nin bu konuda da açık bir görüşü olmadığının göstergesidir. CHP'nin herhangi bir konuda görüşü olsa bile, bu görüşler tek sözcü tarafından sürekli olarak anlaşılması güç, "ortadan" formüllerle açıklanmaktadır.GP ve "yeni" DYP...CHP'den beklentilerin düştüğü bir ortamda en alt kesimin tepkilerini ve öfkesini dile getiren Genç Parti hissedilir bir şekilde yukarı çıkmaktadır. MHP'nin boşalttığı alanı bu partinin doldurmakta olduğu 3 Kasım seçimleriyle birlikte ortaya çıkmıştır. "Biz bütün yalancıları döveriz, işsizliğimizin, fakirliğimizin yol açtığı bütün öfkeyi böylece kusarız" siyaseti şu anda da Avrupa'daki radikal sağ partilerin geçici bir dönem yükselmelerini sağlamış olan siyasettir. MHP bu siyasette tökezleyince yerini hemen Genç Parti almıştır. Kamuoyu araştırmaları, Mehmet Ağar ve yeni yönetimiyle önemli ölçüde kabuk değiştirmiş olan DYP'ye yönelik ilgide önemli bir artış göstermemektedir. Merkez çevresindeki beklentilerin daha çok AKP'ye yönelmesi dolayısıyla diğer merkez sağ partilerin şu anda yapabilecekleri, AKP'nin önemli hatalar yapmasını beklemektir. Kamuoyu araştırmaları toplumdaki ana eğilimleri yansıtırlar. Bunları dikkate almayan, başka kılıflar arayan siyasiler de er geç bir şokla karşılaşırlar.