AKP hükümeti ve asker

26 Mayıs 2003

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, siyasi İslam geleneğinden gelen AKP'ye kuşkusuz ve kaygısız bakabilmesi için köprülerin altından biraz fazla su akması gerekiyor. AKP'nin seçimi kazanıp hükümeti kurmasının üzerinden yaklaşık altı ay geçmiştir. Bu sürede askerin AKP ve AKP taraftarı gördüğü çevrelere karşı sempati beslemediğinin bütün işaretleri verilmiştir.Genelkurmay Başkanı'nın medyada sahip, yönetici ve yazar olan basın mensuplarıyla toplantısında yaptığı ilk ve sert eleştiriler o gece Diyarbakır uçağının düşmesi nedeniyle kendiliğinden geçiştirilmişti. Son MGK toplantısının ardından, özellikle AKP'ye yakın yayın organlarındaki bazı haber ve yorumlar yine Genelkurmay'ın sert bir cevabına yol açtı. Ancak bu bildiri de o günlerde bütün dikkatler Bingöl depremi üzerinde toplandığından fazla yankı bulmadı. Üçüncü "vukuat" geçen haftaki Başbakan Genelkurmay Başkanı görüşmesinin ardından yayılan bazı haberlerle gerçekleşti.Derindeki gerçek...Önce Cumhuriyet'in manşetinde, daha sonra da diğer gazetelerde yer alan bu haberlere göre Orgeneral Özkök, TSK'nın alt kademelerinde, genç subaylar arasındaki huzursuzlukları Başbakan'a iletmiştir. Bu arada MGK Genel Sekreteri'nin ne kadarının resmi olduğu anlaşılamayan beyanları da gerilimin asıl alevlendiricilerinden biri olarak görülebilir. MGK toplantısı sonrasında yayınlanan haber ve yorumlar Genelkurmay'ın tepkisini çekerken, son ikili görüşme sonrasındaki haber ve yorumlar da başbakan Erdoğan'ın sert tepkisine neden olmuştur. Sızan ya da sızdırılan haberlerin bir kısmı askerleri bir kısmı da hükümeti kızdırmıştır. Bunların doğru olup olmadığı Genelkurmay Başkanı'nın bugün gazetelerin Ankara temsilcileri ile yapacağı görüşmedeki açıklamalarla ortaya çıkacaktır. Bunlar bir açıdan derindeki gerçeğin günlük yansımalarıdır. Derindeki gerçek, başta TSK olmak üzere toplumdaki geniş bir kesimin henüz AKP'ye güvenme aşamasına gelmediğidir. Güven, siyasi İslam kökenli AKP'nin Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı olduğunu her fırsatta göstermesiyle sağlanacaktır. Asker tarafından şu ana kadar gelen tepkilerin ise özellikle kamu atamaları üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Daha önce, özellikle de 28 Şubat süreci sonrasında siyasi İslam'a yakın oldukları gerekçesiyle kamudaki görevlerinden uzaklaştırılmış ya da kızağa çekilmiş kişilerin önemli noktalara atanmaları sadece Silahlı Kuvvetler'in değil, Cumhurbaşkanı Sezer'in de temel kaygılarından biri olmuştur. Cumhurbaşkanı Sezer'in imza için kendisine gelen atamaları uzun süre bekletmesi, sağlam güvenlik raporları istemesi ve bu durumun sürmesi, kaygının kaynağını göstermektedir. Önemli bir kesim, AKP'nin atamalarıyla yeni bir siyasi İslam kaynaklı kadrolaşmadan kuşku duymaktadır. Bu kaygı ve kuşkuları gidermekle yükümlü olan da yine AKP hükümetidir. Hükümetlerin kendilerine yakın buldukları, anlaşabileceklerine inandıkları kadrolarla çalışmak istemeleri doğaldır. Ama bu isteğin meşruluğu, o kişilerin ehliyet, birikim ve yeterli hazırlığa sahip olmaları zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, zaten düzgün çalışan, işlerini siyasi baskılara aldırmadan doğru dürüst yaptıkları bilinen kamu görevlilerini değiştirmenin de herhangi bir açıklaması olamaz.Sadece "manşet"ler mi?Bu yanlışın önemli örneği THY'dir. THY'nin bugünkü durumuna; büyük krizleri atlatıp hem iyi çalışan hem de kârlı bir işletme haline nasıl geldiğini bütün Türkiye izlemiştir. Hükümetin THY'nin tepesinde alelacele yapılan değişiklikleri açıklaması oldukça güçtür. Hükümet ile asker arasında hiç olmayan bir gerilimi "manşet atarak" ya da "köşe yazısı" yazarak çıkartmak mümkün değildir. Manşet ya da yazılar durumu "abartabilir" ama olmayanın üzerine kurulu manşet ve yazıların herhangi bir etkisi olması olanaksızdır. AB yolunda en önemli iki aya girdiğimiz sırada belli çevrelerin özel bir gerilim politikası içine girmelerinin de ayrıca düşünülmesi gerekir. Hatta çeşitli açıklamaları ve beyanatlarıyla sık sık gündeme gelen MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç Paşa'nın geçen yılki "Türkiye'nin Avrupa'dan vazgeçmesi ve İran-Rusya hattına yönelmesi" önerisinin sahibi olduğunu da hatırlamak gerekir.

Devamını Oku

Sürekli yakınan adam

25 Mayıs 2003

Bir küçük köylü varmış. Küçük tarlasını tek öküzüyle sürer ve hep halinden yakınırmış. Yakınmaya her sabah tarlasına giderken başlar, gün boyunca kendi kendine ve hatta öküzüne bile yakınır dururmuş. Sürekli olarak "Bu yoksulluktan niye kurtulmuyorum, niye ailemin ekmeğini bu kadar zor kazanıyorum" diye mızıldanırmış. Onun bu yakınmalarından komşuları da etkilenir, herkes adama yardımcı olmaya çalışırmış. Birisi tarlasına daha farklı ürünler ekmesini önerir, bizim köylü "Ya tutmazsa, o zaman elimdekini de kaybederim" der, reddedermiş. Bir başkası, "Gel birlikte borçlanalım, ortak bir traktör alalım, tarlanı daha verimli işlersin" teklifinde bulunur, bizim köylü bu teklife "Ya daha çok verim alamazsak borcumu ödeyemem bugün sahip olduğumu da kaybederim" diye cevap verirmiş. Bir başkası tarlasını satın almayı önerirmiş, ona da hayır dermiş ağlamaklı köylü. Hiçbir öneriyi kabul etmez, ne olursa olsun korkuyla yaklaşır ve hepsini hemen reddedermiş.Ama bu arada yakınmayı da aralıksız sürdürürmüş. İkide bir başını yukarıya kaldırır, "Tanrım niye hâlâ bu durumdayım, evimin ekmeğini zor kazanıyorum, bana neden yardım etmiyorsun" diye yakarırmış. Bir gün öküzüyle birlikte tarlasında çalışırken bir fırtına kopmuş, bir yıldırım düşmüş, öküzünü çarpmış, hayvanı öldürmüş. Köylü öküzünün başına çökmüş, yine ağlamış, yakarmış, yakınmış, şikâyet edip durmuş. Yeni bir öküz alma imkânı olmadığı için de bir süre tarlasında tek başına çalışmış. Aynı zamanda da yakınmaya devam edip duruyormuş. Sonunda tek başına işin altından kalkamayacağını anlayınca karısını da beraberinde tarlaya getirmeye başlamış. Karısıyla birlikte çalışırken yine aynı sözleri tekrarlayıp duruyormuş, "Ah Tanrım şu halimize bak... Öküz de gitti, karı koca çalışıp ancak karnımızı doyuruyoruz..." falan filan... Bir gün karısıyla birlikte tarlada çalışırlarken yine fırtına çıkmış, gök gürlemiş ve bir yıldırım gelip bu kez karısını çarpmış. Kadıncağız anında ölmüş. Adam önce epey bir ağlamış, aynı şekilde yakınmaya başlamış, sonra her zaman yaptığı gibi başını gökyüzüne kaldırmış ve: "Tanrım bana bu cezaları vermen için sana ne kötülük yaptım, ne saygısızlık yaptım?" demiş. Bu kez yukarıdan bir ses gelmiş: "Herhangi bir saygısızlık yapmadın. Ama kendine hiçbir faydan olmadığı gibi o kadar çok ağlıyor, o kadar çok yalvarıyor, o kadar çok yakınıyorsun ki bazen fena halde sinirime dokunuyorsun..."

Devamını Oku

Törenciler

24 Mayıs 2003

Son 19 Mayıs törenleri dolayısıyla gençlerin doğruları söylemeleri bazılarını kızdırdı. Gençlerin söylediği çok basitti: Ulusal bayramlarda aynı törenlerin her yıl aynı şekillerde, aynı konuşmalarla tekrarlanıp durması heyecanı yok ediyor. Bu kadar basit bir şeydi söylenen. Bunun doğru olduğunu da en iyi bilecek olanlar tabii ki gençlerdir. Her kutlamada alanlara dikilenler onlardır, bütün ruhsuz içeriksiz konuşmaları dinlemeye mecbur olanlar onlardır. Törenciler ise aslında dünyanın her yanında olan "bürokrat"lardır. Onlar, içlerinden en çok "Şu tören bitsin de eve gidelim" diyenlerdir. Ama dışarıya karşı çok heyecanlıymış gibi dururlar, duygulanmış gibi yaparlar. "Tören" bittiği zaman da "Bu günü de kazasız belasız atlattık" sevinciyle giderler."En Atatürkçüler"Türkiye'de Atatürk'e ve devrimlere en büyük zararı verenler "Atatürk düşmanları" değildir. Kuru törenlerle, hep aynı nutuklarla, aynı basmakalıp sözlerle günleri ve yılları geçirenlerdir. Bunlar kendilerine "En Atatürkçü" süsü verirler. Ama bu törenlerin gerçek anlamda bir duygu ve düşünce tazeleme vesilesi olması için hiçbir zaman, herhangi bir zihni faaliyette de bulunmazlar. Bu törenciler için bütün törenler "Böyle gelmiş böyle gider" mantığı içinde yer alan yasak savmalardır. Ne diye düşünecekler ve bu törenlerin daha anlamlı olması için ne diye kafa yoracaklar?! Bir yıl önce; iki yıl, on yıl önce ne yapılmışsa aynısını yaparlar, aynı konuşmaları çekmeceden çıkarıp seslerini titreterek okurlar. Söylediklerinin içeriğiyle pek ilgileri de olmadığından seslerini bazen yanlış yerde titretirler. Yanlış yerde alkış beklerler. Sonra bir kere daha kendilerinden memnun bir şekilde töreni tamamlarlar. Ertesi yıl yine aynı şeyler yaşanır, bir sonraki yıl da...Gençlerin istediği neGençler dediler ki: Bu ruhsuz törenleri bırakın, daha anlamlı törenler yapalım, biz de önümüze konulmuş konuşmaları tekrar tekrar okumak, aynı hareketleri tekrar tekrar yapmak yerine daha fazla "katılalım"! Buna en fazla tepki gösterenler, otuz yıldır, kırk yıldır aynı yazıları yazanlar oldu. Çünkü onlar kendi kuruluklarına çok uygun olan törenlere alışmışlardır, gençlerin "katılmalarından" ve daha "bilinçli hareket etmelerinden" korkarlar. Onlara göre, genç dediğin söylenen yerde durur, önüne konulan nutku okur, bundan gerisine de karışmaz. Türkiye'deki törenler ve tören alışkanlıklarının komünizm dönemindeki Doğu Avrupa ile neredeyse tıpatıp aynı olduğunu söyleyenler de bugüne kadar hiç hoş karşılanmamıştır. Gençlerin "figüran" olduğu, askeri güç gösterisinin öne çıktığı tören tarzının bugün hangi ülkelerde kaldığına bakanlar durumu daha da iyi anlayacaktır. Kuru, içeriksiz, yasak savmacı, coşkusuz törenler sona erdiği zaman önemli bir zihniyet sıçramasının daha önü açılmış olacaktır.

Devamını Oku

"Uzak" futbol takımı olsaydı...

22 Mayıs 2003

Cannes Film Festivali'nde, dünyanın en prestijli sinema ödüllerinden biri veriliyor. Bu ödülü bugüne kadar alan tek Türk sinemacı Yılmaz Güney olmuştur. Yılmaz Güney'in böyle önemli bir ödülü almasına Türk halkı pek sevinememişti. Yılmaz Güney siyaseten "silinmiş" olarak yurt dışında firar durumunda olduğu için Türkiye'de güçlü bir karşı kampanya yapılmıştı. Şu anda Fransa'nın Cannes şehrinde devam etmekte olan festivalde bir Türk filmi de yarışmacı ve büyük ödülün adayı. Filmin adı "Uzak", yönetmeni Nuri Bilge Ceylan. Dünyayı bilenler, Cannes Film Festivali'nin, bütün dünyada UEFA Kupası'ndan daha fazla bir ilgiyle izlendiğini bilirler. Ve şu anda bütün Fransız gazeteleriyle televizyonlarında "çok önemli" bir film ve büyük ödül adayı olarak "Uzak" filminden söz ediyor. Bütün önemli gazetelerde Nuri Bilge Ceylan ile yapılmış uzun görüşmeler yer aldı, bütün büyük televizyon kanallarının özel programlarında Ceylan konuştu.Bizim medyayı bağlamaz!..Her vesileyle ortaya çıkıveren "Türkiye'nin imajı" diye bir derdimiz, hatta kompleksimiz vardır. Ama belli ki bu da uyduruk bir duygu. Çünkü gerçekten böyle bir sıkıntımız olsa "Uzak" filmini ve Ceylan'ı Cannes'da adım adım izlerdik. "Uzak" bir futbol takımı olsaydı, Ceylan da bunun teknik direktörü olsaydı bütün Türkiye ödüllerin açıklanacağı pazar gününe kadar nefesini tutar beklerdi. Batı medyasında yayımlanan "Uzak" ile ilgili her satır Türkçeye çevrilirdi. Ceylan'ın kişiliğiyle ilgili yayınlar yapılırdı. "Uzak" ve Nuri Bilge Ceylan şu anda Cannes'da tek başlarına bekliyorlar. Batı'da birinci sayfalarda ve "prime-time"larda bol bol yer aldılar. Ama Türkiye'de birinci sayfalar ve "prime-time'lar onlarla ilgilenmedi. Türkiye'nin bir imaj sorunu varsa bunu asıl düzeltecek olan, değiştirecek olan önemli alanlardan biri sinemadır. Bunu bile göremeyenlerin de Türkiye'ye bir faydası olması mümkün değildir.F-16 düşürülmüş!Kıbrıs'ta hava değişti. Havayı halk değiştirdi. Türkiye Avrupa Birliği yolunda önündeki en önemli iki aya girerken, Yunanistan'ın desteği de büyük önem taşıyor. Böyle bir ortamda Ege'deki "it dalaşları" sırasında Yunanlıların Türk jetini düşürdükleri açıklandı. Olay 1996'da oluyor. Ve 7 yıl sonra açıklanıyor. 7 yıl konu gizleniyor, Yüzbaşı Erdoğan'ın şehit oluşu da gizleniyor. Ve ne tesadüf, her şey bu hafta ortaya çıkıyor.

Devamını Oku

Nüfuzu kötüye kullanma

21 Mayıs 2003

Dün iş takipçiliği kavramı ve Türkiye gerçeklerinin "bir yanı" üzerinde durmuştuk. Aslında siyasilerin ya da güçlerini toplumsal görevlerinden alan kişilerin iş takipçiliği yapmalarının diğer adı "nüfuz suiistimali" yani "gücünü çıkar için kötüye kullanma"dır. iyasilerin iş takipçiliği yapmaları ahlâkî ve yasal olmadığı gibi, sivil ya da üniformalı kamu görevlilerinin de iş takipçiliği yapmaları ahlâkî ve yasal değildir. Buna karşılık yasal engel olmadığı halde ahlâkî olmayan bir durum da gazetecilerin iş takipçiliği yapmalarıdır.Gazeteciler...Gazeteci toplumsal gücünü, doğru haber vermek, fikir tartışmaları açmak ve kamuoyunu doğru şekilde etkilemekten ibaret olan mesleki faaliyetlerinden alır ve bu da büyük bir güçtür. Bu gücü iş takipçiliği için kullanmak hem Avrupa'da hem de Amerika'da en ayıp işlerden birisidir. Şöyle bir örnek verelim: Adam sinema yazarıdır, filmler ve sinema sanayii hakkında bilgi verip yorum yapar. Bu şekilde izleyiciyi yönlendirir. Eğer bu kişi aynı zamanda sinema salonu sahibiyse birinci ayıp söz konusudur. Bu, gazetecilik etiği açısından önemli bir "suç"tur. Bu kişi ayrıca sinema yazarı kimliğiyle kamu yetkililerinden randevu alıyor ve bu görüşmelerde kendi sinema işletmesiyle ilgili avantajlar sağlamaya çalışıyorsa, o zaman "nüfuz suiistimali" ortaya çıkar. Bu nedenle Avrupa'da ve Amerika'da gazetelerin üst yönetiminde "iş" ve "yazı işleri" sorumlulukları tümüyle ayrılmıştır. Şirket adına iş takipçiliği yapanların yazı işleriyle bir ilgileri yoktur, yazı işlerinde habercilik yapanların ve yazı yazanların da işin "iş" kısmıyla bir ilişkileri yoktur. Sahip olduğu kamusal gücü kendi çıkarları için kullanmanın adı dünyanın her yerinde aynıdır.Siyasiler...İş takipçiliğiyle ilgili bir tartışma da son olarak Berlusconi'nin cep telefonu meselesini bizzat çözmesiyle ilgili olarak gündeme getirilmiştir. İktidarda bulunan siyasilerin, kendi ülkelerinin büyük ekonomik çıkarları ve kendi vatandaşlarının daha iyi imkânlara sahip olması için yaptıkları görüşmelerin adı hiçbir zaman iş takipçiliği olmamıştır ve olamaz. Mesele, yönettiği ülkenin büyük ekonomik çıkarlarını savunmaktır. Bu, bazen bir şirket meselesine kadar inebilir, bazen bir tek kişiyle ilgili görüşme zorunluluğu bile ortaya çıkabilir. Siyasi yöneticinin bu görüşmeye konu olan işlerle hiçbir somut bağlantısının olmaması esastır. Siyasi yöneticilerin diğer ülke yöneticileriyle ekonomik konulardaki görüşmelerinin adı da iş takipçiliği olarak konursa bu kez nüfuzlarını kötüye kullananların yaptıkları iş aklanmaya çalışılmış olur.Kafaları karıştırmadan...Türkiye'nin siyasi yöneticilerinin ABD'yle ihracat kotalarının kaldırılmasına ilişkin görüşmelerini iş takipçiliği saymak, Avrupa Birliği ile yapılacak ekonomik pazarlıkları iş takipçiliği saymak sadece kafa karıştırmaktır. İş takipçiliği, tekrar edelim, kişinin sahip olduğu kamusal gücü doğrudan ya da dolaylı olarak kendi ekonomik çıkarları için kullanmasıdır. Bu da en liberal Batı ülkelerinde dahi asla hoşgörüyle karşılanmayan bir ahlâk sorunudur.

Devamını Oku

İş takipçiliği

20 Mayıs 2003

Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'ın geçen hafta üst üste söyledikleri fazla tartışma yaratmadı. Birkaç küçük "itiraz" sesi geldi, ama bunlar da içeriği olan bir tartışmaya dönüşmedi. Orgeneral Kılınç'ın AKP'den tepki alan ilk sözü, bakanların "iş takipçiliği" yapmalarıyla ilgiliydi. Orgeneral Kılınç kendi izlenimlerine ve gözlemlerine dayanarak bakanların en çok zaman ayırdığı işin "iş takipçiliği" olduğunu söylüyordu. İş takipçiliği çok belli bir kavramdır. Ticaret ve iş hayatı dışında sahip olunan bir gücü ve nüfuzu kullanarak başkalarına doğrudan, kendisine doğrudan ya da dolaylı olarak çıkar sağlamak anlamına gelir.Bu ülkenin "torpil" gerçeği!Türkiye'nin gerçekleri içinde, dünyada pek olmayan "masum" bir iş takipçiliği sistemi de vardır. Ancak bunun adına iş takipçiliği demek yerine "insani nedenlerle nüfuz kullanmak" demek daha doğru olacaktır. Bu durum ne yazık ki Türkiye'de çözümlenmemiş üç temel meseleyle ilgilidir. Nüfuz sahibi insanlar, geniş ilişkileri olan insanlar daha güçsüz insanların iş bulması için uğraşırlar (torpil yaparlar), hastane sorunlarını çözerler (çünkü devlet hastanelerine hiç kimsenin güveni yoktur, herkes torpille iyi bakılmak ister), çocukların okul sorunlarını çözerler (çünkü kayıtlar hep sorundur, burslar hep sorundur). Türkiye gerçeği şudur: Biraz güç sahibi olan ve çok insan tanıyan herkes bu üç insani amaç için "nüfuz" kullanır. İş takipçiliği, iş sahipleri, bu iş sahipleri yanında çalışanlar ve işleri kendi şirketlerinin çıkarlarını korumak olan insanlar için son derece doğal, yasal ve ahlâki bir iştir. Bakanların, milletvekillerinin temel toplumsal ahlâka aykırı olan iş takipçilikleri de ne yazık ki bir başka Türkiye "gerçeği" olmuştur.Silahlı baskınlar gerçeği!Siyasiler iktidara gelir gelmez, insani nedenlerin çok ötesine geçen, "ekonomik nedenleri" çok ağır basan işlerle de uğraşırlar. Kendi seçim çevrelerindeki güçlü insanlarının inşaat sorunları vardır, otopark sorunları vardır, ruhsat sorunları vardır. Müteahhit alacakları vardır, ihale isteyenler vardır. Ve milletvekillerinin zamanlarının gerçekten önemli bölümü "insani" amaçlı olmayan bu işlerin takibiyle geçer. Daha bir yıl önce takip ettiği işi yapmayan bakanın makamını silahla basan milletvekilleri görüldü! Bu silahlı baskının yoksul ve güçsüz bir vatandaşın hastane ya da iş meselesi için yapılmadığı çok bellidir. Siyasette düşen kaliteyle birlikte iş takipçiliği siyasilerin çok önemli bölümü için doğal bir iş olmuştur. Bu nedenle her sabah istanbul'dan yüzlerce "iş insanı" ellerindeki evrak çantalarıyla Ankara'ya giderler, akşam uçaklarıyla dönerler. Hepsinin tanıdığı, bildiği, aralarında yakınlık bulunan milletvekilleri ve bakanlar vardır. Her yeni hükümet kurulduğunda tanıdıklar aranır, hatta tanıdıkların bakan olması için kulis yapılır. Bu sistem yasal ve ahlâki olmayan iş takipçiliği sistemidir. Bu konuya yarın devam edeceğiz.

Devamını Oku

Yazık Amerikalılara

19 Mayıs 2003

Bunca işleri, dünyayla ilgili sorunları arasında Amerikalılar bir de "medya şoku"na uğradılar. Şokun nedeni birkaç gündür bizim gazetelerde de yer alıyor. The New York Times'in genç bir muhabiri 4 yıldır yazdığı onlarca haberi uydurmuş... Öyle bir şok ki Newsweek dergisi bu gazeteciyi kapak konusu yaptı, uzun araştırmalarla Jayson Blair adlı bu kişinin bütün hayatı didik didik edildi. Gerçekten az buz bir şok değil. Koskoca New York Times'da onlarca yalan haber çıkmış!Geç kaldılar diye!Bu durumu biraz gecikmeli de olsa tespit eden The New York Times yönetimi, kendisini sıkıntıya, bütün Amerikalıları da şoka sokacak büyük bir yanlış yaptı. Kimsenin Jayson Blair'in marifetlerinden haberi yokken adamı işten attı. Bunu gizlice yapacağı yerde tuttu, herkese açıkladı ve yayınladığı yalan haberler için özür diledi. Ve o günden beri bu yanlışının cezasını çekip duruyor. Amerikan basını yazılarla, çizgilerle The New York Times'ı duruma geç uyandığı için eleştiriyor. Oysa bu şahsı işten gizlice atmak vardı. Kimsenin ruhu bir şey duymazdı. New York Times'ın prestiji aynen devam ederdi. Hatta Jayson Blair'i işten çıkarmaya bile gerek yoktu. Gazete yönetimi, biraz "esnetmeye" ihtiyaç duyduğu haberler için bu yetenekli genci kullanır, prestijini biraz daha korkulan bir prestij haline getirebilirdi.Bir iyilik yapabiliriz...Amerikalılar dünyaya düzen vermeye kalkıyorlar ama kendilerinin pek saf olduklarını bu olayla gösterdiler. Bir kere "yalan haber", "esnetilmiş haber", "olmayan haber" gibi gelişmiş medya kavramlarından da bihaberler. Bunların "her" gazetenin süsü, rengi ve "güç kaynağı" olduğunu henüz öğrenememişler. Amerikan halkı "geri" medya kavramlarına alışık olduğu için tabii ki şoka giriyor. Hayattaki her konuda en ileri olan Amerika'nın medya konusunda bu kadar eski kafalı olması Amerikalıların sorunu. Ama eğer kendilerini geliştirmek, "daha ileri" bir gazetecilik anlayışına ulaşmak isterlerse çeşitli aşamalarda kurslar düzenlemek de "bizim" Amerikalılara yapacağımız bir iyilik olarak düşünülebilir. İlk dersten başlayabiliriz:* Sakın yalan ya da yanlış bir haber için özür dileme, sonuna kadar haberi savun, savunurken ağzından köpükler çıkana kadar bağır çağır... Amerikalı meslektaşlar! Şimdilik bu ilk dersi aranızda iyice tartışın, hazmederseniz diğer derslere geçeriz.

Devamını Oku

84 yıl öncesinden...

19 Mayıs 2003

Mustafa Kemal, 84 yıl önce Anadolu'ya gidip insanlarla konuşup bir "milli direniş hareketi" nin mümkün olup olmayacağını kendi gözüyle görmek istemeseydi ne olurdu? Bugün Mustafa Kemal ile ilgili anlamsız tartışmalar yaratmaya çalışanların cevap vermesi gereken ilk soru budur. Yıkılmış, kuşatılmış, ruhu çekilmiş bir imparatorluğun küllerinden modern bir devlet yaratmak 84 yıl önce bir hayaldi. "Osmanlı" birleştirici bir kavram olmaktan çıkmıştı. Mustafa Kemal'in ilk günkü hedefi de ülkeyi yeni bir kavramla yeniden kurmak oldu. Bu, 20'nci yüzyılda bir ülkeyi ayakta tutacak tek kavram olan "Cumhuriyet"ti. Bugün 84 yıl öncesine bakarken ve 84 yıl sonrasına bakmaya çalışırken hâlâ temel kavramlar değişmiş değildir. Cumhuriyet... Demokrasi... Laiklik... Mustafa Kemal'in 84 yıl önce görebildiği buydu ve hedefini de buna göre oluşturdu.Çapsızların çabasıMustafa Kemal, 20'inci yüzyılın en çok "çekiştirilmiş" liderlerinden biri, belki de birincisidir. Cumhuriyet henüz 2 yaşındayken çok partili demokrasiye geçilmesi için adım atan, ilk başarısızlığın ardından yedi yıl sonra tekrar girişimde bulunan bir lideri "demokrasi dışı" görüşler için kullanmaya kalkmak kadar büyük haksızlık olamaz. Yeteneksizler, çapsızlar, "küçük" adamlar Mustafa Kemal'i kullanarak kendi küçüklüklerini gizlemeye çalıştılar. Halen de durum farklı değildir.Gerçekçi olunduğunda...Mustafa Kemal 84 yıl önce modern bir toplumun temel unsurlarını hedef alarak yola çıktı. Türkiye 84 yıldır bu hedeflere doğru bata çıka, düşe kalka ilerliyor. Batı'ya baktığımız zaman Türkiye'den çok daha sonra bu yola girmiş ülkelerin aldıkları mesafeler, Türkiye için düşünenleri üzebilir. Ama hedef "tam demokrasi" ve "gerçek laiklik" içinde ileri bir refah toplumu olduğu zaman, pusula tek bir yönü göstermektedir. Geçmiş 84 yılın gerçek ve gerçekçi bir muhasebesi yapıldığındaysa karşımıza sürekli bir "kalite düşüşü" ve "kalite eksikliği" çıkmaktadır.

Devamını Oku