Hayat kalitesi

2 Temmuz 2003

Bunların hepsi hayatın kalitesine yönelik araçlardır. İnsanların daha kaliteli bir hayat yaşamalarını sağlayacak araçlardır.Ama kaliteli bir hayat toplumu oluşturan bireylerin sadece bir bölümünün kaliteli hayatı istemeleriyle sağlanamaz. Kaliteli hayatı isteyenlerin toplumun çoğunluğu olması şarttır.Yakmadan önce!On yıl önce Sivas'ta kendileri gibi düşünmüyor diye 33 insanı yakarak öldürenlerin "hayat kalitesi" nden anladıkları ne olabilir? Kendilerinden başkalarına bu kadar nefret duyan insanların, kaliteli bir hayatı hak etmediklerine kendilerinin de inandıkları bellidir. Eğer tersi olsaydı bir an durup 33 insanı yakmanın ne anlama geldiğini düşünürlerdi. Kaliteli hayat için hem kalp olacak hem beyin.Yaya geçidindeki yayaların üzerine otobüs, otomobil süren; çarpa çarpa bol bol insan öldüren insanların hayat kalitesiyle ilgili bir fikirleri, zihinlerinde taşıdıkları böyle bir kavram olabilir mi? Kırmızı ışıkta durmayarak başka insanların hayatlarıyla oynayan şahısların hayatla ilgili temel kavramlara sahip oldukları kuşkuludur... Değil ki kaliteli hayatla ilgili bir kavramları olsun...Neyi hakediyorsanızBir binanın tepesinden kırk kiloluk bir taş düşüyor; aşağıda, kahvede oturmakta olan bir insanın ölümüne yol açıyorsa, o ülkede hayat kalitesinin ne yazık ki çok geri düzeyde olduğu ya da böyle bir kavramın hiç olmadığı, bir kez daha kanıtlanmış olmaktadır.Hangi gelişmiş ülkede, şehrin merkezindeki bir binanın tepesinde, aşağıdakiler için tehlike yaratacak bir duruma izin verilir?Kaliteli bir hayata sahip olan ve o hayatı hakeden insanların yaşadıkları dünyada bir binanın tepesinde başka insanlar için tehlike yaratacak herhangi bir durum olması mümkün değildir.Kaliteli bir hayata sahip olabilmek için insanların önemli bir çoğunluğunun kaliteli bir hayatı hakettiklerine inanmaları ve ona göre "yaşamaları" gerekiyor.

Devamını Oku

Memur ruhu

1 Temmuz 2003

Memur olmak kötü bir şey değildir. İnsanlar memur olabilirler, görevlerini iyi yaparlar ve iyi bir memur olarak topluma hizmet ederler. Bir de "memur ruhu" var. Bu sadece memurlarda görülen bir hal değildir. Uzun süre memurluk yapmış olanlarda daha çok görülebilir, ama her iş kolunda memur ruhlular vardır. Bu ruh halinin en temel özelliklerinden biri hali hazırdaki durumun herhangi bir şekilde değişmesi ihtimalinden duyulan büyük korkudur. Her türlü değişiklik, her türlü yenilik, her türlü yeni fikir memur ruhu için korkunç gelişmelerdir. Her yenilik, durum değişikliği getireceği için tehlikelidir. "Memur ruhu"yla düşünen ve davrananlar çevre şartlarının değişmesini de korkuyla izler. Çünkü çevrede bir şeyler değişirse kendi şartları için de değişiklik zamanı gelmiş demektir.Mühür iktidarıMemur ruhunun işiyle, göreviyle ilgili düşünmesi de mümkün değildir. Birileri, kendi üstündeki birileri ya da daha önce birileri, onun yerine düşünmüştür. Ona düşünecek bir şey kalmamıştır. Üstünde bir makam olmasa da o yine kendine bir üst makam bulur ve onun kendisi için düşünmesini sağlar. Memur ruhu hiçbir şekilde karar almayı, inisiyatif kullanmayı sevmediği, bunlardan korktuğu için temel güdülerinden biri, kendisine düşen inisiyatif ve karar alanlarını daraltmaktır. Mümkünse elinde mühürle oturur bekler, gelen kağıda mührü vurur ya da amirine bir göz atar, onun eğiliminin ters yönde olacağını kestirdiği zaman mührü vurmaz. Mührü vurup vurmamanın sonradan yaratacağı durum, bunun etkileri, sonuçları memur ruhunu hiç ilgilendirmez. O mührü vurur ya da vurmaz. Her durumda, ne olup ne olmayacağı onun ilgi alanına girmez. Memur ruhu, kendine birkaç parlak cümleden ibaret olan bir hayat felsefesi uydurmaya da pek meraklıdır. "Ben hayatımda filanca sözü kendime prensip edindim" gibi sözler söyler, böyle söylemese de o cümleyi düşünür ve hiçbir şey yapmamanın rahatlığına kendini inandırır. Memur ruhuna verilen isimlerden biri de "idare-i maslahatçılık"tır. Ortalama hareketlerle durumu "idare etmek" yani. Başka insanlara büyük fayda sağlamak söz konusu olmadığı gibi, durum hep idare edildiği için büyük zararlara da yol açılmaz.Müthiş dayanışmaMemur ruhu, doğal olarak memurun en fazla olduğu yörelerde, sadece memurların yaşadığı kentlerde çok fazla görünür. Bunların arasında hiçbir şey yapmamaya, hiçbir yeni şey öğrenmemeye yönelik büyük bir dayanışma vardır. Kendilerine benzemeyen memurları başarıyla ve hızla dışlarlar. Yenilik arayan, düşünen, tartışan memurlar bunlar için uzaylı gibidir. Bunlardan hiç hoşlanmadıkları gibi, başkalarını da her türlü gelişmenin topluma zararlı olduğuna inandırmaya çalışırlar. Onlar için zararlı ve yanlış olan, bütün toplum için zararlı ve yanlıştır. Düşünmek ve tartışmak, öğrenmek ve eleştirmek gibi kavramlara uzak durdukları için kendi bildiklerinin tek doğru olduğundan fazlasıyla emindirler. Bu güvenle de oldukları yerde durmaya devam ederler.

Devamını Oku

Sezer'e kim anlatacak?

30 Haziran 2003

Ankara direnmeye devam ediyor. Türkiye'nin gelişmiş bir demokrasiye, hemen batımızdaki bütün ülkelerde geçerli olan demokrasi ilkelerine sahip olmasını Ankara içine sindiremiyor. Cumhurbaşkanı Sezer de Türkiye'nin gelişmiş bir demokratik ülke olması durumunda "maazallah" bölünme tehlikesi içine gireceğini, bunun için de vatandaşlarına pek fazla "güvenmemek" gerektiğini düşünen Ankaralılar arasında yer alıyor. Cumhurbaşkanı Sezer, dün Avrupa Birliği uyum yasaları 6'ncı paketi olarak adlandırılan yasaların birini geri çevirdi. Geri çevirdiği değişiklik Terörle Mücadele Yasası'nın 8'nci maddesine ilişkindir.Teröre destek mi, köstek mi?Bu madde, söz konusu yasa çıktığından beri tartışılmaktadır. Yazım şeklinden başlayarak suç tanımını hem genişleten hem de esneten bir nitelik taşıması dolayısıyla hem tartışılmış hem eleştirilmiştir. Geçen yıllar içindeki uygulama da bu maddenin, terörle mücadeleye katkıda bulunmasından çok teröre dolaylı "destek maddesi" olduğunu ortaya çıkartmıştır. Terörle mücadeleyi sadece "polisiye" bir olay gibi görmekte ısrar edenler, meselenin toplumsal, kültürel ve ekonomik yönlerine sürekli olarak gözlerini kapayanlar için bu tartışmanın da bir anlamı yoktur. Cumhurbaşkanı Sezer de, Ankara'nın demokrasi ve ileri bir toplum yönündeki değişime direnmeyi kendi varlıklarının nedeni olarak gören odaklarının isteğine uygun davranmıştır. Türkiye, Avrupa Birliği yolunda son ve hayati bir süreci yaşamaktadır. İçinde bulunduğumuz ay boyunca bu yolun gerektirdiği önemli adımlar atılmazsa Avrupa Birliği kapısını Türkiye'ye kapatmak isteyenlerin (Bunlardan Avrupa'da da vardır, Türkiye'de de vardır) ekmeğine yağ sürülecek ve bu kapı belki ebediyen kapanacaktır.Zaman kaybı! Peki ne pahasına?Cumhurbaşkanı Sezer'in vetosu yeni bir zaman kaybıdır. Meclis tekrar söz konusu maddeyi görüşecek, kabul edecek, tekrar Çankaya'ya gönderecek ve zorunlu onaydan sonra paketin tümü yürürlüğe girecektir. Birinci görevi Türkiye'nin önünü açmak olan Cumhurbaşkanı, Türkiye'ye çok değerli bir zamanı daha kaybettirmiştir. Cumhurbaşkanı'nın böyle kritik bir dönemde Meclis'i, iktidar ve muhalefet partilerini daha hızlı ve çalışkan olmaya, AB yolunu açacak yasal ve idari düzenlemeleri bir an önce yapmaya çağırması beklenirdi. Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'nin modernleşme yolunun açılacağı ya da ülkenin ve gelecek kuşakların büyük zorluklar içine itileceği bir aşamada bütün ağırlığını modernleşmeden yana koyması beklenirdi. Hatta Cumhurbaşkanı'nın tespit ettiği gecikmeler nedeniyle Meclis'i ve iktidarı halka şikâyet etmesi, halkın bu sürece katılması için katkıda bulunması beklenirdi. Anlaşılan Cumhurbaşkanı Sezer'e, Türkiye'nin nasıl kritik bir dönemeçte olduğunu, eğer bu dönemeçte doğru yön çizilemezse asıl o zaman Türkiye'nin bölünme tehlikesi yaşayacağını ve bunun gibi diğer gerçekleri birilerinin anlatması gerekiyor. Eğer anlatılmış olsaydı, herhalde Cumhurbaşkanı da bu önemli değişime "kuru hukuk" mantığıyla değil, değişimin ve demokrasinin Cumhurbaşkanı olarak bakardı.

Devamını Oku

Halimiz

29 Haziran 2003

Türkiye'nin dünya ligindeki yerini unutarak, son on yılda yaşadığımız gerilemeyi, ekonomide bekleyen dağ gibi yığılmış işleri unutarak bir yere varamayacağımız kesin.Ankara Ticaret Odası bir kitap yayınladı, adı "Grafiklerle Halimiz", içinde rakamlarla, basit grafiklerle "halimiz" anlatılıyor.İşte halimiz:2002 yılında Türkiye'de kişi başına gelir 2.462 dolar oldu. Bu sayı son on yıldan önceki düzeye döndüğümüzü gösteriyor.2001 yılında toplam milli gelirimiz 148 milyar dolar oldu. Yani 2001 yılı boyunca Türkiye'deki bütün üretimin değerini bu sayı gösteriyor. Ve bu rakam aynı yıl için, Türkiye'den çok daha küçük, nüfusu çok daha az ülkelerde şöyle olmuş: Danimarka'da 161, Norveç'te 164, isveç'te 210, Belçika'da 203, Hollanda'da 380 milyar dolar... Nüfusu Türkiye'nin beşte biri kadar olan ülkeler Türkiye'den daha fazla üretim yapıyorlar.Bu nasıl değişecek? İyiyiz iyiyiz, iyiye gidiyoruz, diye tekrar ede ede mi?"Barajlar kralı" da var ama...Türkiye'de benzin Avrupa'nın en pahalı benzini: 110 cent. Türk vatandaşları İngiliz vatandaşlarından (101 cent), Hollanda vatandaşlarından (93 cent), Fransa vatandaşlarından (85 cent) on kez daha fakir. Ve bütün bu ülkelerin vatandaşları benzine Türk vatandaşlarından çok daha az para ödüyor. Yunan vatandaşları ise neredeyse Türklerin yarısı kadar ödüyor: 58 cent.Bu anormallik nasıl düzeltilebilir?Her Türk vatandaşı yılda 1.600 kilovat saat elektrik enerjisi tüketiyor. Her Yunan vatandaşı ise yılda 4.000 kilovat saat elektrik enerjisi tüketiyor. Avrupa Birliği ülkelerinin ortalaması 6.100 kilovat saat.Bu sayılar yan yana koyulduğu zaman Avrupa ülkelerinde "barajlar kralı" politikacılar olmamasına rağmen farkın nasıl bu kadar açılabildiğini o "barajlar kralı" diye dolaşanların açıklaması gerekiyor.Turizm yatırımları artmıyor, eğitim yatırımları artmıyor, sağlık yatırımları artmıyor, konut yatırımları artmıyor... İyimser olmamız gerektiğini açıklayacak olanların önce bu sayılara bakması gerekiyor.Birileri anlatsın bakalımTürkiye Cumhuriyeti vatandaşı kadınların dörtte biri okuma yazma bilmiyor. 2003 yılındayız. Ve bu oran Kenya ve Kongo'da Türkiye'dekinin çok az üzerinde. Bulgaristan, Yunanistan gibi komşularda bu oran yüzde 2 ile 4 arasında değişiyor.Türkiye'de kişi başına düşen sağlık harcaması 108 dolar, Benin'de 370 dolar, Burkina Faso'da 230 dolar.Eğitime Ürdün'de bütçenin yüzde 7,3'ü ayrılıyor, Türkiye'de ise yüzde 2'si.Anlatın bakalım, neden iyimser olmamız gerekiyor.

Devamını Oku

Somali Kedisi

29 Haziran 2003

Amerikan birlikleri hiç bilmedikleri,hiç tanımadıkları;düşünce sistemlerinden ve hayat tarzlarından bihaber oldukları insanlar arasında tutunabilmek için bir süre debelendi.Fakat bir gün yerden atılan bir füze bir Amerikan helikopterini düşürdü içindeki on iki amerikan askeri öldü.Bu olayın ardından ABD yönetimi Somali operasyonunu iptal ederek bu ülkeden çekilme kararı aldı.Ve sonra aşağıdaki hikaye duyuldu.Amerikan birlikleri Somali´de yerleşmeye başlarken çevreyi de tanımaya çalışırlar.Bu birliklerden birinin maskotu vardır: çok güzel bir kedi.İyi beslenmiş,iyi bakılmış,iyi yetiştirilmiş,gösterişli bir kedidir bu maskot kedi. Askerler çevreyi tanımaya çalışırken kedicikde kendi başına dolaşmaya çıkar.Biraz gezinip Somali otlarını ve ağaçlarını tanırken karşıda cılız,açlıktan avurtları çökmüş,perişan halde oturan bir Somali kedisi görür.“Şununla biraz eğleneyim” der besili ve güçlü Amerikan kedisi.Somali kedisinin yanına gider,onu kavgaya davet eden sesler çıkartır.Somali kedisi ağır ağır kalkar,yanına gelir ve Amerikan kedisi daha ne ye uğradığını anlamadan iyi bir dayak yer. Üstü başı parçalanmış Amerikan kedisi zorlukla birliğine döner,komutanın yanına gider ve durumunu açıklar. “Bir Somali kedisi ile karşılaştım,onu kavgaya davet ettim.Çok cılız,çok zayıf bir şeydi ama beni bu hale getirdi...”Amerikalı komutan hayretler içindedir:“Sen o kadar iyi bakılmış,iyi eğitilmiş,iyi beslenmiş bir kedi azmanısın..Nasıl olur da açlıktan nefesi kokan bir Somali kedisinden dayak yersin!..Amerikan kedisinin yarası berisi tedavi edilir;yedirilir,içirilir,bakılır ve kedi bir kaç gün sonra kendine gelince komutan maskot kediyi yanına çağırır:“Artık iyileştin,şimdi git,o sıska Somali kedisine dersini ver!..”Amerikan kedisi daha önce Somali kedisine rastladığı bölgeye gider ve kısa bir süre sonra aradığını bulur.Bu kez Somali kedisi geçen seferden biraz daha sert davranır.Kısa bir kavganın ardından Amerika kedisi baygın düşer.Bir süre sonra gözlerini açtığınıda Somali kedisinin başında durduğunu görür.Dayanamaz sorar:“Ben çok iyi beslenmiş,iyi eğitilmiş bir Amerikan kedisiyim...Sen ise açlıktan avurtları çökmüş,sıska,cılız bir Somali kedisisin...Nasıl oluyor da beni dövebiliyorsun?“Bütün söylediklerin doğru”diye cevap vermiş Somali kedisi,”Ama bir tek yanlışın var.Ben Somali kedisi değil Somali aslanıyım...”Bu hikayeden bugüne ilişkin sisyasi sonuçlar da çıkarılabilir,”en güçlü kedi bile en zayıf aslanı yenemez”,diye basit bir sonuç da..

Devamını Oku

Adalet ne kadar var?

27 Haziran 2003

Bir toplumu bir arada tutan, insanların kendilerini güvencede hissetmelerini sağlayan en temel kavram adalettir. Bir ülkede adalet varsa, o ülke toplumunun bütün fertleri için vardır. Ama bazıları için var, bazıları için yoksa, o ülkede adalet olduğundan söz edilemez.Geçen hafta üç ayrı mahkeme, ki bunlardan biri Yargıtay'ın en üst organı olan Ceza Genel Kurulu'dur, üç karar verdi. Bu üç kararı alt alta koyduğumuz zaman ülkemizde "adalet ne kadar var" sorusuna cevap vermek çok güçleşiyor.* Mardin'de 12 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz ettikleri belirlenmiş 28 kişi (ve bunların çoğu yörenin "önemli" kişileridir) mahkeme tarafından tutuksuz olarak yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Yasal olarak, devam etmekte olan davalarla ilgili görüş belirtmek, yorum yapmak yasaktır. Bunun amacı mahkemelerin farklı etkiler, baskılar altında kalmasını önlemektir. Mardin'de 28 tecavüzcüyü serbest bırakan mahkeme, hakim, bu görüşe katılan savcı hangi baskı altında bu kararı vermişlerdir?Sakatlık baştan başlıyorsa* Bir başka kararla Susurluk skandalinin baş sanıklarından biri olan eski milletvekili Sedat Bucak aklandı. Kararın gerekçesi, Bucak ile diğer sanıkların tanışıklığının "suça ilişkin" olduğu konusunda delil bulunamaması. Bu mahkeme de, bütün toplumun vicdanında mahkûm olmuş, ayrıca mahkemelerde de mahkûm olmuş, üstelik devletin en üst düzeyinde yazılmış raporlarda ilişkileri sergilenmiş kişiler arasında suça yönelik bir tanışıklık olmadığı kanaatine varmış. Eğer Adalet Bakanlığı yukardaki iki kararı veren hakimlerin, bu kararları destekleyen savcıların üzerine müfettiş göndermiyorsa sakatlık baştan başlıyor demektir. Sakatlık baştan başladığı zaman toplumdaki bütün vatandaşların adalet duygusu her aşamada böyle yok edilir.* Yargıtay Ceza Genel Kurulu, işkence suçundan mahkûm olmuş polislerin cezalarını erteledi. Gerekçe şu: "İşkenceyi kendi çıkarları için yapmadılar... Sicilleri temiz... Devlete ve topluma kazandırılmaları için kendilerine bir şans daha verilmeli..."Hukukçu neyi korur?Bu, herhangi bir suç için verilmiş bir karar değildir. Yaşları genç insanlar için, başkalarına zarar vermemiş insanlar için verilmiş bir karar değildir. Gözaltındaki sanıkların da devletin ve adaletin güvencesi altında olduğunu bilmeyen hukukçular tarafından verilmiş bir karardır. Orası Yargıtay'dır, orada asıl hakları gözetilmesi gereken insanların kimler olduğunu bilmeyen hukukçular mı görev yapmaktadır? Adalet tecavüzcüleri, işkencecileri ve çetecileri mi koruyacaktır yoksa tecavüz ve işkence kurbanlarıyla çetecilerin mağdur ettiklerini mi?Adalet reformu denilen şey neyse, bunu hayata geçirmeye önce hukukçular başlamak durumundadır. Mahkemeler bu toplumun fertlerine "ülkede hakim ve savcılar kalmadı" dedirten kararlar alıyor ve hakimlerle savcılar yukardaki üç kararı veren hakim ve savcıları hukuki bakımdan hiç tartışmaksızın aralarında barındırıyorsa toplumda adalete güven kalmaz. Adalete güvenin yok edildiği bir toplum da tecavüzcülerin, işkencecilerin gözetildiği ilkel bir toplumdur.

Devamını Oku

Çıtayı yükselttiler

26 Haziran 2003

AKP'nin genel başkan yardımcılarından birinin yerel seçimlere ilişkin açıklamaları dünkü Zaman gazetesinde yer aldı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Akif Gülle, yaklaşık on ay sonra yapılacak olan yerel seçimlerde AKP'nin hedefinin yüzde 50'lik bir oy oranına ulaşmak olduğunu söylüyor. Son seçimdeki oy oranlanna ve şu anda belediyelerin partiler arasındaki dağılımına bakıldığı zaman AKP'nin yerel seçimlerde, yüzde 50 oy oranını tutturmasa bile çok büyük şansı olduğu görülmektedir. Şu anda MHP ve FP'nin elinde bulunan Orta ve Doğu Anadolu'daki çok sayıda belediyenin bu seçimde AKP'ye geçmesi kadar normal bir sonuç olmaz. Muhafazakâr seçmenin daha yoğun olduğu kentlerde birinci tercihin AKP olması kaçınılmazdır. MHP ve FP'nin bu yörelerde AKP ile baş edebilmesi için bu partilerin çok güçlü adaylar bulmaları, buna karşılık da AKP'nin aday seçiminde ciddi hatalar yapması gerekmektedir. Şu anda merkez sağda çekim alanı AKP olduğu için de iktidar partisi aday belirleme açısından çok geniş seçenekleri kullanabilecektir.Ortam rahat olsa da...Bu, bir yandan kolaylık, başka bir yandan da zorluk getirecek bir "imkân"dır. Özellikle küçük kentlerde "garanti"ye yönelecek olan çok sayıda aday adayı AKP'nin kapılarını zorlayacak, "siyasi İslam" kökenli çevreler de kendi adaylarına öncelik tanınmasını bekleyecektir. AKP gerçekten yüzde 50'lik bir oy oranına ulaşmayı hedefliyorsa aday belirlerken buna uygun isimler bulmak zorundadır. Gözden uzak küçük belediyelerde daha radikal adaylar, büyük birimlerde daha geniş kesime seslenecek adaylar belirlemek de yeterli olmayacaktır. Kamuoyunun AKP'nin kimliği konusundaki "dikkati" henüz azalmış değildir. Bu dikkat yerel seçimlerde daha da yoğunlaşacaktır. AKP'nin aday belirlemede göstereceği hassasiyet yüzde 50 oy oranı hedefinin gerçekleşmesi konusunda belirleyici olacaktır. AKP çok fazla sayıda belediyenin yönetimini alacaktır. DYP-ANAP, MHP-FP cephelerinde AKP'yi zorlayacak herhangi bir çalışma da görülmemektedir.Bir de Çankaya var!CHP'nin de önümüzdeki on ay içinde toparlanıp canlanması ve merkez-merkez sol ekseninde daha aktif bir hale gelmesi de güç görünüyor. En azından bugünkü manzara böyle bir ihtimalin düşüklüğüne işaret ediyor. Yüzde 50 oy oranına ulaşamasa bile, büyük bir yanlış ya da birçok yanlış yapmazsa, yerel seçimlerin de "farklı" galibi AKP olacaktır. AKP merkez yönetimde, Ankara'daki TBMM'de çok güçlüdür. Bu gücüne yerel yönetimler eklenecektir. Bundan sonra Tayyip Erdoğan'ın gözünü Çankaya Köşkü'ne dikmemesi için de herhangi bir neden kalmamaktadır. O zaman Türkiye'nin siyasi ve idari manzarasının ne olacağını şimdiden kestirmek zor. Ancak şu anda söylenebilecek olan, yönetimin üç temel ayağının da aynı partinin tam kontrolünde olmasının demokratik sistem açısından ehven bir durum olmadığıdır.

Devamını Oku

Sadece imam mı?

25 Haziran 2003

Bazı AKP'liler Türkiye'de en son ihtiyaç olan şeyin "tabana gösteri" ya da "siyasi şov" olduğunu hâlâ anlamıyorlar. Kendi tabanına dönük gösterilerin dönüp dolaşıp hem Türkiye'ye hem partiye hem de o "tabana" zarar verdiğini bilmiyorlar. Bilmedikleri için de son olarak "Diyanet kadroları" oyununu sahnelediler. Arkadan gelen gerekçede, halen birçok camide özellikle küçük birimlerde din elemanı atanmamış olması dolayısıyla radikal tarikatların etkinlik kurabildiği anlatılmaya çalışılıyor. Ama buna karşılık bakıyorsunuz ki, Diyanet İşleri kendi elindeki kadro imkânlarını bile kullanmış değildir.Acil ihtiyaç hangisi?Diyanet'e 15 bin yeni kadro denildiği anda AKP'ye ilişkin kuşkular yine ayaklandırılmaktadır. Bunun ardında partiye yakın ya da partinin "doğal militanı" kabul edilen 15 bin imam-hatiplinin devlet memurluğuna alınması ve büyük bir kadrolaşma operasyonu yapılmasından kuşkulananlara AKP'nin kızacak hali yoktur. Türkiye'nin uymak ve sonuna kadar götürmek zorunda olduğu IMF programı içinde kamu görevlileri sayısında ciddi indirimler yapılması, bütün verimsiz şişkinliklerin giderilmesi bulunmaktadır. Çünkü bu programa uygun olarak yapılan bütçede bu kadrolara maaş verilmesini sağlayacak para da yoktur. Bunun ötesinde Türkiye'deki büyük sıkıntı noktalarına bakıldığı zaman, nitelikli kamu görevlisi açıklarına bakıldığı zaman, herhalde Diyanet İşleri'nin 15 bin kadrosu oldukça aşağı sıralarda yer alır. Türk milli eğitiminde halen büyük bir öğretmen açığı vardır ve bu açık bir türlü giderilememektedir. Aynı şekilde, halen kamu hizmetinin içinde bulunan sağlık alanında da büyük açıklar vardır. Bu açıkların kapatılmasını sağlayacak yatırımları yapamayan, yeni kadrolar için kaynak yaratamayan devletin 15 bin yeni din personelini işe almasını açıklayacak makam zor bulunur.AKP'nin "iç sorunu"Hükümet şu anda Avrupa Birliği uyum paketleri çerçevesinde ağır ve önemli görevlerle karşı karşıyadır. Ve bu görevleri yerine getirirken geniş bir kamuoyu desteğiyle hareket etmesi, Türkiye'nin bundan sonra hızlı bir modernleşme sürecine olabildiğince az sancıyla geçebilmesi için şarttır. Böyle bir ortamda, AKP'li bazı aklıevvellerin Diyanet'e 15 bin yeni kadro operasyonuyla yaptıkları siyasi şov hem AKP hükümetini her bakımdan zorda bırakır hem de Türkiye'yi yine kısır tartışmalar içine sokar. AKP'liler kendilerinden fazla kuşkulanan kesimlere kızmadan önce kendi içlerindeki "zararlı" unsurlara da hakim olmakla yükümlüdürler. Bu zararlı unsurlara hakim olabildikleri ölçüde kendilerine yönelik kuşkuların bir bölümünün gerçekte dayanağı olmadığını da gösterebilirler. Eğer öyleyse ve bunu istiyorlarsa.

Devamını Oku