Yine aynı örnekleri hatırlatalım. Fransa'da eski bir başbakan kendini kolay savunabileceği bir şaibe yüzünden insan içine çıkamaz olmuş ve intihar etmişti. Suçlama zengin bir dostundan faizsiz borç almış olmasıydı. Almanya'ya en parlak dönemini yaşatmış olan Kohl, partisine yasa dışı kaynak sağladığı için, kendi cebine para artığı için değil, partisinde maddi bir yolsuzluğa göz yumduğu için bir anda tedavülden kalktı.Başbakanlar ne yaparYolsuzluk ve hırsızlığın bir de arsızlık boyutu ortaya çıküğı zaman hastalık kangrene dönüşmeye başlamış demektir. Ve ne yazık ki Türkiye'de böyle bir durum vardır. Haklarında en ağır suçlamalar bulunan, yolsuzluktan, büyük hırsızlıktan yargılanan insanlar rahatlıkla ortada dolaşabilmekte, "önemli adam" pozlarını korumaya devam etmektedirler. İsimler sıralamaya hiç gerek yok. Bütün ülke bu isimleri tek tek biliyor. Ama o insanlar ellerini kollarını sallaya sallaya geziyor. Bir bakanla ilgili ciddi bir suçlama olduğu anda her başbakanın görevi önce iddiayı incelemek, eğer iddia kanıtlara dayanıyorsa hemen inceletmektir. Eğer haksız bir suçlama varsa, söz konusu kişi de böylece kendini kamu vicdanında aklatma imkânını kullanmış olacaktır. Şu anda ise garip bir sistem geçerli. Başbakanlar, parti başkanları "otomatik" olarak savunmaya geçmekte sakınca görmemektedir. Toplumun adalet duygusu da böylece en tepeden zedelenmektedir. Son olay Ulaştırma Bakanı ve genç oğluyla ilgilidir. Ortada belki yasalar açısından suç yoktur ama nüfuz suiistimali vardır. İş hayatına yeni atılan yirmili yaşlardaki gençlerden hiçbirine sağlanmayacak bir imkân, bir bakanın üstelik o bakanın görev alanına giren bir konuda sağlanıyorsa ortada en azından bir "ayıp" var demektir.Bindiği dalı kesmek!"Ayıp" kavramının yürürlükte olduğu ülkelerde başbakanlar intihar dahi edebilirler çünkü insanların yüzüne baktığında düşüneceklerinden rahatsız olurlar. "Ayıp"ın anlamı olan ülkelerde hiçbir siyasinin yakınına "iş torpili" yapılmaz. Böyle bir olay tespit edildiğinde de o siyasiyi kimse savunmaz. 1999'da Ecevit'in DSP'si sadece dürüstlük imajıyla, toplumun yolsuzluklardan, hırsızlıklardan duyduğu bıkkınlık ve tepki nedeniyle bir çırpıda birinci parti olmuştu. Son seçimde AKP'nin aldığı oyların önemli bölümünün yine aynı tepkiden kaynaklandığı bütün araştırmalarda görülüyordu. AKP'nin yolsuzluk, hırsızlık konularında gevşek davranması, bindiği dalı kesmesidir. Eski yolsuzluk defterleri açılırken yeni dönemde bütün yolsuzluk hatları en başından kapatılmazsa AKP'nin "12 yıllık iktidar rüyaları da hızla sona erer. Türk toplumuna bütün bu yolsuzluklardan, hırsızlıklardan, arsızlıklardan "gına" geldi, yenilerine hiç tahammül edemez.
"Ya düşmanlarında tehlike gelmez mi?"Ferezdek, "Gelebilir" demiş, "Ancak düşmanlarından gelen tehlikeye karşı zamanında tedbir almak mümkündür.Sen dostlarından sakın, çünkü onlar darbelerini en beklenmedik anda ve amansız yerine indirirler.."Ustanın bildiğiŞirazlı sadi'nin dostluk ve vefasızlık hakkında anlattığı bir hikaye, usta-çırak ilişkisini anlatan hikayelerin klasiği olmuştur.Birisi pehlivanlıkta rakipsiz birincilik kazanmıştı. Pehlivanlık sanatında 360 ağır oyun bilir ve her gün biriyle güreş tutardı. Yetişdirdiği birçok çırağı vardı. İçlerinden birisini gönlü sevdi, en çok oyunu, bildiği 360 oyunun 359'unu ona öğretti.Çırak sürekli olarak, "Usta o son oyunu bana da öğretsene" der ama ustası onu hep atlatırdı.Çocuk pehlivanlık sanatında ve kuvvette en üst dereceyi buldu, karşısına kimse çıkamaz, zoruna kimse dayanamaz oldu.Nihayet bir gün padişahın huzurunda dayanamadı, şöyle konuştu: "Ustam büyüğümdür, üzerimde hakkı var. Bu iki noktadan dolayı fazileti haizdir. Benden üstündür. Yoksa kuvvette ondan aşağı değilim, sanatta da ona müsaviyim."Çocuğun bu terbiyesizliği padişahın hoşuna gitmedi, "Madem böyle konuşuyorsun, ustan ile güreşmelisin" diye emrettiGeniş bir meydan tayin ettiler. Devlet erkanı, saltanat ayanı, meşhur pehlivanlar orada toplandılar.Çocuk meydana sarhoş bir fil gig geldi. Öyle bir dehşetle ilerliyodu ki, karşısındaki demir dağ olsa yerinden koparırdı.Usta anladı ki genç çırak kuvvetçe ondan üstündür. Bunun üzerine ondan saklamış olduğu, öğretmediği oyunu tatbik etmeye karar verdi.Çocuk kendisini ustanın elinden bir türlü kurtaramadı, çünkü o sarmaldan kurtulmanın çaresini bilmiyordu. Sonunda usta çırağı iki eliyle kaldırdı, başından yukarı götürdü, çevirdi ve yere vurdu.Meydanda bir gürültü koptu. Padişah emretti, ustaya bir kaftan giydirdiler, bahşişler verdiler.Çocuğu ise azarladı, kınadı; "Seni yetiştiren ustana vefasızlık ettin. Onu yenmeye kalkıştın, onu da başaramadın" dediÇocuk kendini savundu: "Padişahım, ustam beni zor ile, kuvvet ile yıkamadı, benden esirgemiş olduğu bir oyun ile yıktı"Ustası da cevap verdi: "Evet, o oyunu böyle bir gün için saklıyordum. Bilgeler demiştir ki, dostuna o kadar kuvvet verme ki sana düşman olacak olursa seni mağlup edemesin."Ok atmayı öğretirsen...Hikayenin sonu Şirazlı Sadi şöyle bitiriyor:"Büyüğü ile mücadeleye kalkışan küçük, öyle yere serilir ki bir daha kalkamaz.İşitmedin mi, kendi beslediği kimseden cefa gören adam ne demiştir: Ben ona her gün ok atmayı öğretiyorum. Kolu kuvvetlenince o bana ok attı.Vefa denen şey ya esasen bu alemde yoktur, kuru bir adı vardır veyahut bu zamanlarda vefa denen kimse yoktur.Benden ok atmayı öğrenen bir kimse yoktur ki bir gün bana ok atmasın"
Karşıdaki başka birileri de "Acılar unutulmaz" diye diğerlerine kızıyor.Her acı belli bir zaman geçince gömülüyor, tarih oluyor. Bu son tartışmadaki ana konu Sivas'ta 37 kişinin yakılmasıdır. AKP tarafından Kültür Bakanı aracılığıyla gelen kesin "talimat" eski acıların kaşınmaması şeklindedir.Elbette eski acıları, kötü olayları unutmak, yeni başlangıçlar yapmak gerekir. Ama "hep birlikte"."Unutmak"la bitiyor mu?Sivas katliamından 15 yıl önce bir Maraş katliamı yaşandı. Sivas gibi, Maraş katliamının da failleri yargılandı. Kimisi hapis yattı kimisi yatmadı, kimisi ucuz kurtuldu, kimisine pahalıya patladı. 1979'da gerçekleşen bu katliamı da "unutmak" gerektiği konuşuldu, tartışıldı.Maraş katliamını unutan unuttu ama ardından Sivas katliamı geldi. iki katliamın faillerine bakıldığı zaman, adresler aynı yere çıkıyor.1980 öncesinde bir grup katil Ankara'da yedi üniversiteli gencin oturduğu evi bastı, hepsini boğma telleriyle, iplerle öldürdü. Bu katiller de yargılandı. Ve bazıları yirmi yıl sonra başka cinayetlerin, başka katliamların altına imza attılar.Evet, kötü olan her şey unutulsun. Eski acıları kaşıyarak siyaset yapılmasın, eski acıların üzerine yeni düşmanlıklar kışkırtılmasın.Ama bunun şartları var. Maraş katliamının failleriyle Sivas katliamının faillerinin adresleri aynı çıkıyorsa, hatta bunlar daha sonra milletvekili bile oluyorsa "peki, unutalım" demek kolay değildir.Ankara'da boğma telleriyle öğrenci öldürenler daha sonra da cinayet işlemeye devam ediyorsa "Bahçelievler katliamını unutun" diyenlerin başka bir şeyler daha yapması gerekir.Adalet işlerse unutulurİspanya'da Yirminci Yüzyıl'in en kanlı iç savaşlarından biri yaşandı. Bu savaşta her ev, her aile en az bir ölü verdi. Bütün ülke, bütün acıları yaşadı. Aradan 40 yıl geçtikten sonra hep birlikte bu acılı geçmişin üzerine sünger çekildi. Ama hep birlikte. Bütün İspanyol toplumu yeni bir İspanya için uzlaştı. Ve o zaman eski defterler bir daha açılmamak üzere kapatıldı.Türkiye de Maraş'ı, Sivas'ı, Malatya'yı, Bahçelievler'i, İstanbul Üniversitesi'ni ve buralarda gerçekleşen insanlık dışı katliamları, Susurluk çetelerini, faili meçhul cinayetleri unutmalıdır.Ama şart, adaletin işlemesidir. Toplumun bunların üzerine yeni düşmanlıklar inşa etmemesi için eski hesaplar kapatılırken yasalar karşısında suçlu olanlar hesaplarını vereceklerdir. Sonra da yeni bir Türkiye için herkesin katıldığı bir uzlaşma sağlanacaktır. Katiller ortada dolaştıkça kimse kimseye "unutun" diyemez. Adaleti işletmeyen siyasi ik-tidarlarsa bunu hiç isteyemez.Yakın tarihin kötü anılarını ve acılarını unutmak, yeni defter açmak için önce geleceğe ilişkin hiçbir kuşku kalmaması gerekir. Bunun güvencesinin adı da "hukuk devleti"dir.
Son orman yangınları da bu konuda doğanın gözünün yaşına bakmayan, sonraki kuşakların yaşayacağı çevreyle ilgili herhangi bir kaygısı bulunmayan "gözüpek" insanların hiç de az sayıda olmadıklarını gösteriyor.Orman yakarak kendilerine "arsa" açan insanların bu cinayeti korkusuzca işleyebildikleri bir ortamda yaşıyoruz.Ormanı yakıyorlar, bu bölgeler "orman vasfım kaybetmiş arazi" oluyor ve sonra son derece örgütlü birileri bu arazileri ellerine geçirip rant sağlıyorlar.Okul da yakılır, mahalle deOrman yakma sistemi bu kadar basit bir şekilde çalışmaktadır. Buna benzer bir rant uğruna İstanbul'da okul bile yakılmıştır.Tarihi eser sınıfına girdiği için yıkılamayan binalar, koca mahallelerin tutuşması ihtimaline bakılmadan, binlerce insanın hayatının tehlikeye atılıyor oluşuna aldırılmadan yakılmıştır. Bunlar yakılır, ortada tarihi eser kalmadığı için de yerine bir güzel apartman dikilir, paralar paylaşılır.Bu tepkiler, bu yakarak hayat alanı açma güdüsü, yaşadığı toprağı, yaşadığı vatanı "kendisinin" göremeyen bir insan türüne aittir.Bu tür, ormanların da tarihi yapıların da kendi vatanının; bugün kendisinin yaşadığı ve kendi torunlarının da yaşayacağı toprakların gerçek zenginliği olduğunu bilmez, bilmek istemez. Ormanları ve tarihi yapıları iyi korunmuş bir ülkede herkese ekmek olabileceğini bilmez.Kendi çocuklarının, torunlarının çorak ve tarihi yok edilmiş bir ülkede kendisinden daha fazla ekonomik ve sosyal sorunlarla karşı karşıya yaşayacağını idrak edemez.Kimin haklı olduğu belliBu yüzden yakarlar, yeni para kaynakları yaratırlar, bu paraları paylaşırlar ve kendileri gibi düşünmeyenlere, yapmayanlara "enayi" gözüyle bakarlar. Yakılan her orman alanında, kelleştirilmiş her toprakta bir yıla kalmaz çirkin binalar bitiverir.Bunları gören başkaları da aynı işe heveslenir ve sistem böyle işlemeye devam eder."Orman vasfını kaybetmiş araziler" meselesinin ortaya atılmasından itibaren yapılan tartışmalarda kimin haklı olduğunu şu anda Güney sahillerinde devam eden yangınlar çok açık gösteriyor.Kolay para için gözü dönmüş bir insan türü de her şeye çıkar ve "avanta" diye bakmayı sürdürerek diğer insanların arasında dolaşmaya, yaşamaya devam ediyor.
Avrupa Birliği hukuk düzenine uyum sağlamak için sıra 7'nci ve belki de en önemli "paket"e geldi. Bu "paketler" aslında yine düz yoldan değil, dolambaçlı yollardan gitmemiz nedeniyle "paket" olarak ortaya çıkıyor. Eğer düz yoldan gidebilseydik, önce Anayasa 'yı tam olarak elden geçirirdik. Sonra diğer yasalarda da kendi bütünlükleri içinde değişiklikler yapılırdı. Biz, genel olarak "yan yolları" sevdiğimiz için ve bazı konuları doğrudan tartışmaktan hiç hoşlanmadığımız için her pakette bir miktar anayasa değişikliği, farklı konulardaki yasalardan da birer miktar değişiklik yer alıyor. Böylece paketler birbirini izliyor.Önce halka anlatınYedinci paketin en önemli yanı Milli Güvenlik Kurulu'nun yapısı ve işleyişinin yenidendüzenlenmesi. Daha önce kamuoyuna yansıyan ilk taslakta Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'nin bir tür "ikinci başbakanlık" gibi çalışmasını getiren yapı tümüyle değişiyordu. MGK Genel Sekreterliği'nin araştırma konularının sadece "milli güvenlik" ile ilgili konular olarak daraltılması doğal olarak bu kurumun bürokratik yapısını da daraltacaktır. Bu değişiklikteki önemli noktalardan biri de Genel Sekreter'in "sivil" olabilmesidir. Buna göre en üst düzey kamu görevlileri asıl görevlerinden emekli olmuş olsalar bile bu göreve getirilebilecektir. Atama da Başbakanın önerisiyle Cumhurbaşkanı tarafından yapılacaktır.Ancak bu düzenlemenin, yukarda özetlenen şekliyle ilk taslakta yer almış olmasına rağmen önümüzdeki günlerde Meclis gündemine aynen gelip gelmeyeceği de belli değildir. Ankara'da yürütülen çeşitli görüşmelerin sonunda yedinci paketin bu ve başka bölümleri rötuş görebilir. Eğer böyle olursa, bu rötuşu ya da rötuşları isteyenler Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunu tıkamalarının gerekçesini de halka anlatmak zorundadırlar.CHP ne yapacak?Yedinci pakette yer alan konuların büyük çoğunluğu Türkiye'nin geleceğine bakışla ilgili "mihenk taşı" niteliğinde konulardır. Bir tarafta MHP, İşçi Partisi ve gardırop Atatürkçülerinin bakışı vardır. Diğer yanda da Türkiye'nin Avrupa standardında tam bir demokrasi ve hukuk devleti olmasını isteyenlerin bakışı vardır. Terörü teşvik dışında herhangi bir düşünce suçu olmasını istemeyenler ikincilerdir. Her türlü ilerici ve özgürlükçü düşünceden korkan, bu düşüncelerin Türkiye'nin birliğini zayıflatacağını zannedenler birincilerdir. Yedinci paket bu ayrımı en net biçimde ortaya çıkarıyor. CHP de Meclis'te ve kamuoyu karşısında bu paketi gerektiği gibi ve inanarak savunursa Türkiye'nin ilerlemesine önemli bir katkıda bulunmuş olur. Eğer sadece muhalefet etmek için sosyal demokrasinin özgürlükçü ve Batıcı çizgisini unutur ve MHP-İP-GA (Gardrop Atatürkçüleri) cephesinden puan almak uğruna kafa karışıklıkları yaratırsa AB bayrağını tümüyle AKP'ye terketmiş olur.
Siyasette de, başka hemen bütün iş alanlarında olduğu gibi "bırakmasını bilmek" ya da "bilmemek" ikilemi vardır. Kendi yerini alabilecek yetenek ve kapasitede insanların varlığı bazen bırakmayı kolaylaştırır bazen de zorlaştırır. Bırakmak durumunda olan, bırakma kararı vermesi beklenen kişi bazen alttan gelenlere güvenemez. Kendi "eski günlerini" hatırlamaz. Bazen de alttan gelenleri kıskanır. Bülent Ecevit'in aktif siyaseti bırakmasının zamanı gelmiş de geçmiştir. Ecevit 1960'lı yıllarda genç bir siyasetçi olarak İsmet İnönü'nün yakınında bulunarak yükselmiş, Cumhuriyet Halk Partisi'nin "yenilenmesi" gerektiği düşüncesiyle yola çıkarak yerini yenilenme fikrine ve yeni kadrolara bırakamayan İsmet İnönü'yü yenmeyi başarmıştır."İkinci adam"ların kaderiEcevit "gidememektedir" çünkü örneği, yerini bir türlü kendisine bırakıp gitmeyen İsmet İnönü'dür. İnönü CHP'nin yenilenmesi gerektiği fikrine uyamamış, bu fikrin sahiplerine güvenememiş ve kurucusu olduğu partiden ayrılmıştır. Bülent Ecevit de kimselere güvenememiştir. Ecevit'in, sadece 1980 öncesinde değil, 1980'den sonra DSP'yi kurduğu ilk günden bu yana onlarca siyasetçi "ikinci adamlığa" getirilmiş ve kısa sürede "gönderilmiş"tir. En uzun süre dayanan, en sonuncu ikinci adam Hüsamettin Özkan'dır. Ecevit tam 30 yıl önce Cumhuriyet Halk Partisi'nin "lideri" olmuştur. İnönü ve ona yakın kadroların CHP'den ayrılmasına rağmen parti güç kaybetmemiş, tam tersine dağ taş "Umudumuz Karaoğlan" sloganıyla inlemiştir. Sonra da Ecevit'in, Ecevitierin yanına biri gelmiş öbürü gitmiş; bir başkası gelmiş, o da gitmiş, yenisi gelmiştir. Ecevitler hiçbir zaman güvenli bir kadro kurmamış, tam tersine sürekli olarak deneyimsiz kadrolarla çalışmayı tercih etmiştir.Olsa olsa komedi olur...1990'lı yıllarda Ecevit'in yıldızının tekrar parlamasının nedeni "dürüst lider" imajı olmuştur. 1980'lerin sonunda ANAP'tan yayılmaya başlayan kötü kokuların ardından sürekli olarak yolsuzluk, hırsızlık iddiaları bütün ülkeyi sarınca "namus" ve "dürüst siyasetçi" arayışı başlamıştır. Bu niteliklerin zaten var olması gereken nitelikler olduğu unutulmuştur. Siyaset sahnesinde yer alanların büyük çoğunluğu arkalarından sayısız kuşku ve şaibeyi sürüklerken Ecevit'in yıldızı da tekrar onu Başbakanlık koltuğuna taşımıştır. Bu dönemin Bülent Ecevit açısından "başarılı bir iktidar dönemi" olduğunu söylemek güçtür. Siyasal sistem çökerken son nefesini fazla karışık olmayan bir şekilde, dürüstlük özleminin elinde vermiştir. Bu da Ecevit'in siyaset sahnesindeki finali olmuştur. Final olmuştur, oyun bitmiştir. Bambaşka, yepyeni bir oyun başlamaktadır. Ama Bülent Ecevit halen sahneden ayrılma konusunda kesin kararını vermediğini söylemektedir. Bunun adı da artık trajedi olamaz, olsa olsa komedi olur.
Değirmenci "Ne yapsın ki" diye cevap vermiş, "rüzgar esmiyor yaprak bile kıpırdamıyor ki bu zavallı çalışabilsin!""Ben anlamam" diye bağırmış öfkeli prens "Ne yaparsan yap, bu değirmeni çalıştır...Yarın yine gelip bakacağım eğer değirmen çalışmıyorsa sen de cezanı çekeceksin!"Prens ertesi gün gelmiş bakmış, değirmen yine öylece duruyor. Değirmenci de boynunu bükmüş kapısında bekliyor.Yine hiddetle köpüröüş prenses:"Dün söylediğimi anlamadın mı be adam! Nasıl olur da dediğimi yapmazsın!"Değirmenci yere bakarak cevap vermiş:"Tabii ki anladım efendim... Dün siz gider gitmez değirmenin yanına gittim ve hemen çalışmaya başlamasını emrettim..."Prens anlamamış ve "Peki neden duruyor" diye sormuş."Efendim, değirmen de bana dedi ki rüzgar olmadan ben çalışamam.Gördüğün gibi hiç rüzgar yok. Sen git, o çok güçlü prensine rica et, bir zahmet rüzgara emretsin, rüzgar essin bende çalışayım..."Prens atının üzerinde dönmüş ve hikayeye, göre bi daha o değirmene uğramamış.Genç bir kral ülkesini müthiş bir katılıkla yönetiyormuş. Kanunlara uyulup uyulmadığını son derece dikkatle izliyor, mahkemelerin çalışmasını denetliyor ve suç işlemiş tek bir kişinin bile kanundan kaçmasına izin verilmemesini sağlıyormuş.Kral yine de ülkedeki otoritesinin o kadar güçlü olmadığını düşünüyormuş. Bir gün başvezirini çağırmış ve sormuş:"O kadar suçlu yakalattım, cezalarını verdirdim, birçoğunu astırdım. Hiç kimsenin suç işlemesine yummuyorum, adamların da yummuyor. Ama yine de insanlar benden çekinmiyor,korkmuyorlar. Bunu nasıl açıklarsın?""Çok basit" demiş başvezir, "Sen bugüne kadar hep hırsızları, katilleri astırdın. Hepsinin suçu kanıtlandı,sonra asıldılar. Diğer insanların senden korkmaları için hiçbir neden yok. Eğer bu sana yetmiyorsa ve masum insanlarında senden korkmalarını istiyorsan birkaç masum astır, bak nasıl korkarlar..."Genç kral biraz düşünmüş, "Haklısın" demiş. Sonra da celladını çağırtıp başvezirini kellesinin kesilmesini istemiş.
Dergiler de Türkiye'de az satılır, az okunur; gazeteler de, kitaplar da... Yine de dergiler vardır ve günü gününe farkına varılmasa da bir kültür birikimini, hayatın en değerli varlığı olan derin bilgileri taşımaya devam ederler. Az satılsa da, az okunsa da Türkiye'de büyük emeklerle, çok önemli dergiler yayınlanıyor. Her türlü entelektüel faaliyet, bu faaliyetlere en fazla sahip çıkması gerekenler tarafından bile aşağılanıp itelense de dergiler çıkıyor.Bir süre önce arka arkaya yayımlanmış olan üç dergi var. Daha doğrusu yeni ve özel sayılar var. En yaşlısından başlayalım. National Geographic 115 yıldır yayınlanan bir dergi. Birkaç yıldır da bizde Türkçesi her ay yayınlanıyor. NG Türkiye geçen hafta bir özel sayı çıkardı. Adı "Türkiye Yolculuğu 1909-2003". NG'nin yazar ve fotoğrafçıları Türkiye'ye ilk kez 1909'da gelmişler. Bizim göremediğimizi görmüşler, yazmışlar, fotoğraf çekmişler. Daha sonra defalarca gelmişler. İşte bu özel sayıda o gezilerden sonra yazılmış bütün yazılardan ve o gezilerde çekilenlerden seçme fotoğraflar yer alıyor. Türkiye neydi ne oldu ya da ne olamadı, diye soran ve merak edenler için gerçekten özel bir yayın.Kültürün gücüyleİkinci dergi birincisi kadar yaşlı değil ama Türkiye'nin yaşayan en yaşlı dergisi. Varlık, 70 yıl önce Yaşar Nabi tarafından edebiyat dergisi olarak yayımlanmaya başlandı. Yüzlerce Türk yazarının imzaları ilk kez Varlık'ta görüldü. Ve Varlık bu ay 70'inci yılını doldurdu. Okuyanın, yazanın hakir görüldüğü bir ülkede bir edebiyat dergisinin 70 yıldır yayınlanması, bütün aydın düşmanlığına rağmen kültürün gücünün göstergesidir. Üçüncü dergi en genci, ama o da 30'uncu sayısına ulaştı. P dergisi "antika, kültür, sanat" dergisi olarak yayına başladığı zaman yine "olmaz" diyenler çoktu. Ama P Dergisi de yılda 4 sayıdan 30 sayı yayınlandı, üç yıldır da İngilizcesi yayınlanıyor ve Batı'nın büyük merkezlerindeki önemli kitapçılarda satılıyor."Savaş ve Sanat"P'nin son sayısı "Savaş ve Sanat" başlığını taşıyor. Her sayısında olduğu gibi bu sayısında da çok önemli yazılar ve sanat eserlerinin fotoğrafları yer alıyor. Gündem bu kadar çok savaş meseleleriyle doluyken savaşın Batı ve Doğu'nun sanatındaki yansımalarını görmek sanatın anlamını biraz daha anlaşılır kılıyor. P Dergisi'nin bundan önceki 29 sayısı da, bir yanıyla güncelliği olan önemli sanat olaylarına ayrılmıştı. Türk ve İslam sanatının kökenlerine eğilen yazıların yanında başka kültürlerin birikimlerini yansıtan konular hem zevkli hem de ayrıntılı olarak işleniyordu. P dergisi 70'inci yaşına, Varlık dergisi de 115'inci yaşına geldiği zaman Türkiye de bambaşka bir Türkiye olacak.