Bu köşede bir süre önce yayınlanmış olan "Halimiz" başlıklı yazıda çeşitli sayılar verilerek, Türkiye'nin "olması gereken" düzeyde olmadığı anlatılmıştı. Dün, bu köşede enerji üretimi ve tüketimi ile ilgili rakamlara Sayın Süleyman Demirel'in verdiği cevap yer aldı. Sayın Demirel, son derece hakim olduğu enerji konusunda rakamlar vererek Türkiye'nin sağladığı ilerlemeyi anlattı. Tabii ki Cumhuriyet yönetimlerinin, birçok alanda sıfırdan başlayarak büyük ilerlemeler sağladığı bellidir. Sayın Demirel kişi başına düşen enerji tüketimi konusunda Türkiye ile Yunanistan'ı kıyaslamanın yanlışlığını anlatırken iki ülkedeki nüfus artışlarının farklı oluşundan söz ediyor. Diyor ki "Türkiye'de öyle bir nüfus artışı olmuştur ki ne yaparsan yap Batımızdaki ülkelere yetişmek zordur..." Peki bu yine uzağı göremeyen yönetimlerin bir eseri değil midir? Nüfus artışının bu ülkedeki birçok sorunun kaynağı olacağını bile bile, ama muhafazakâr duyguların üzerine gitmemek için, yani onlardan oy almaya devam edebilmek için meseleyi halka anlatıp ikna etmeye teşebbüs bile etmeyen yönetimlerin bu yaptığı, ülkeye kötülük değil midir?Ya ne yapalım?..Uzağı göremeyen, ülkenin gelişmesine ilişkin gerçek bir vizyonu olmayan yönetimler, düzensiz nüfus artışı konusunda halkı bilinçlendirme görevlerini de (başka birçok görevleri gibi) ihmal etmişlerdir. Sayın Demirel de dünkü açıklamasında bunu net olarak itiraf ediyor. Bir de şu cümlesi var Sayın Demirel'in: "Eğer her şey ile bugünkü Avrupa seviyesinde olsak, elektrikte de olurduk.." Bu cümle, defalarca başbakanlık yapmış, siyasi kariyerini en tepede, cumhurbaşkanı olarak tamamlamış olan Sayın Demirel'in kaleminden çıkan bu cümle, aslında her şeyi anlatmaktadır. Sayın Demirel demek istiyor ki "Hiçbir alanda, hiçbir konuda Avrupa seviyesinde olmadığımız için tabii ki en büyük gelişmeyi sağladığımız enerji üretim ve tüketiminde de o seviyede olamayız." Bu, son 40 yılda Türkiye'nin yaşadığı yönetim zaaflarının acı bir özetidir. Osmanlı İmparatorluğu'nün parçası olan ve bağımsızlığını 19'uncu yüzyılın başlarında kazanan Yunanistan birçok bakımdan Avrupa seviyesine ulaşmış, Avrupa'nın bir parçası olmuş, on yıl öncesine kadar totaliter rejimlerde yaşayan birçok Balkan ülkesi de Avrupa seviyesine hızla yaklaşmıştır... Ve Sayın Demirel'in söylediği gibi Türkiye hiçbir alanda o seviyede değildir. O zaman şunu mu yapalım: Herhangi bir alanda kendimizi Avrupa seviyesi ile kıyaslayıp moralimizi bozmayalım, kendi halimizde yaşamaya devam edelim.Sayın Demirel, Türkiye'de elektrik üretiminde 1950 ile 2000 arasında yapılanlar bilinmeden meselenin doğru anlaşılmayacağını belirtiyor. Dün yer veremediğimiz Sayın Demirel'in mektubundaki bu bilgiler de aşağıda:"1950'de Türkiye'nin:* Elektrik üretimi; 790 milyon kw/saat,* Kişi başına düşen elektrik 38 kw/saattir.* Ülkenin nüfusu 21 milyondur.* Ülkede 1 km dahi yüksek gerilim hattı yoktur.* 35 bin köyün sadece 13'ünde elektrik vardır.* Kömürle çalışan İstanbul Silahtarağa Santrali dışında tek bir büyük santral yoktur. Ülkede aydınlatma münferit küçük dizel veya buhar santralleri ile yapılmaktadır. 1960'ta Türkiye'nin:* Elektrik üretimi 2 milyar 815 milyon kw/saate çıkmıştır.* Kişi başına düşen elektrik tüketimi 102 kw/saattir.* Ülkenin nüfusu 28 milyondur.Büyük elektrik santralleri yapılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında Seyhan, Sarıyar, Demirköprü, Kemer, Hirfanlı baraj ve hidroelektrik santralleri ikmal edilmiş, hizmete girmiştir. 10 bin km'ye yakın yüksek gerilim hava hattı yapılmıştır. Orta büyüklükte 20'ye yakın santral yapılmıştır. Ülkenin nüfusu 10 senede 7 milyon artmıştır.1980'de Türkiye'nin:* Elektrik üretimi 23.276 milyon kw/saate çıkmış.* Nüfusu 45 milyon olmuştur.* Kişi başına düşen elektrik tüketimi 554 kw/saattir.Ülke nüfusu 20 senede 17 milyon artmıştır. Büyük santraller yapılmaya devam etmiştir. Keban Barajı hizmete girmiştir. Gökçekaya, Oymapınar, Aslantaş, Kesikköprü, Kapulukaya barajları ve hidroelektrik santralleri hizmete girmiştir. Karakaya, Atatürk Barajı, Altunkaya, Çatalan gibi hidroelektrik santralleri inşa halindedir. Elbistan - Afşin, Seyitömer, Çayırhan, Yatağan termik santralleri inşa halindedir.2000 yılında Türkiye'nin:* Elektrik üretimi: 125 milyar kw/saat* Nüfusu 67 milyon* Kişi başına düşen elektrik tüketimi 1964 kw/saattir.2000 yılında Türkiye 200 baraj ve hidroelektrik santrali, birçok termik santral ile elektrik üretmekte ve 60 bin km yüksek gerilim hava hattı ile bunu Türkiye'nin her bir köşesine taşımakta, 35 bin köy ve 75 bin mezrası dahil, ülkenin bütün yerleşim birimlerine elektrik vermekte ve önemli sayılacak bir sanayii de beslemektedir. İddia ediyoruz ki; bu, büyük başarıdır!.."
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel'den bir cevap yazısı geldi. Sayın Demirel şöyle diyor: "Gazetenizin 30 Haziran 2003 tarihli nüshasının 12. sayfasında Sayın Okay Gönensin imzalı 'Halimiz' başlıklı yazıyı okudum. Burada, 'Her Türk vatandaşı, yılda 1600 kw/saat elektrik enerjisi tüketiyor. Her Yunan vatandaşı ise, yılda 4000 kw/saat elektrik enerjisi tüketiyor. AB ülkelerinin ortalaması 6100 kw/saat' denildikten sonra, 'farkın nasıl bu kadar açılabildiğini, Barajlar Kralı diye dolaşanların açıklaması gerekiyor' denilmektedir. Rakamların dili yoktur. Kişi, onu doğru da kullanır, yanlış da kullanır. Buna dikkât etmek lâzımdır. Kıyaslamalar da, çok kere yanıltıcıdır. Buna da dikkât etmek lâzımdır. Türkiye, buharda olduğu gibi, elektrikte de 50 sene gecikmelidir. Avrupa ve Yunanistan ile kıyaslama yaparken, bu gerçeği göz önünde tutmak lazımdır.Yanlış muhakemeKişi başına yapılan hesaplarda da büyük hata, o ülkelerin nüfusunun çok az artışı, karşısında Türkiye'nin nüfusunun 6 defaya yakın artmış olmasıdır. Bütün bunların hesabını soracak adam aranacağına, Türkiye'nin ne yaptığına bakmak lâzımdır... 1923'de Türkiye, baştan başa karanlıktır. Hükümet merkezi Ankara'da dahi elektrik yoktur... (Sayın Demirel bundan sonra Türkiye'nin elektrik üretiminin artışına ilişkin ayrıntılı rakamlar veriyor.) İddia ediyoruz ki; bu büyük başarıdır!.. Türkiye: 2010 yılında 285 milyar, 2020 yılında 528 milyar kw/saat elektrik tüketecek ve bugünkü Avrupa seviyesine o zaman gelmiş olacaktır.Yunanistan ve TürkiyeZaten, 'elektrikte neden bugünkü Avrupa seviyesinde değiliz?' diyemeyiz. Çünkü, eğer herşey ile bugünkü Avrupa seviyesinde olsak, elektrikte de olurduk. Onun için, bu şekilde muhakeme yanlıştır. Yanıltıcıdır. 2020 hedefini tutabilmek için, senede 4 ilâ 5 milyar dolar yatırım yapmak lâzımdır. Yunanistan ile mukayese de yanıltıcıdır. Şöyle ki;-1960'da Yunanistan'ın; * Elektrik üretimi 2.300 milyon kw/saat, * Nüfusu 8.330 bin ve* Kişi başına elektrik tüketimi 216 kw/saattir.Türkiye'nin ise;* Elektrik üretimi 2.815 milyon kw/saat * Nüfusu 28 milyon* Kişi başına düşen elektrik üretimi 102 kw/saattir.-2000 yılında Yunanistan'ın; * Elektrik üretimi, 53.800 milyon kw/saat * Nüfusu, 10.560* Kişi başına elektrik tüketimi, 4.088 kw/saattir.Türkiye'nin ise;* Elektrik üretimi, 125.300 milyon kw/saat* Nüfusu, 67 milyon * Kişi başına elektrik tüketimi, 1964 kw/saattir.1960'dan 2000 yılına Türkiye'de; * Elektrik üretimi, 44.5 defa artmıştır. * Ama nüfus % 250 artmıştır. * 1960'dan 2000 yılına kadar Türkiye'nin nüfusu, 39 milyon artmıştır. Yunanistan'da ise; * Elektrik üretimi 23 defa artmıştır. * Ama nüfus, ancak % 25 artmıştır. * Yunanistan'ın ise, 2 milyon 230 bin artmıştır.Türkiye'nin ürettiği elektrik, Yunanistan'ın 2.5 katıdır. Ve bunun % 40'a yakını, hidroelektrik enerjidir. Sıfırdan başlayarak, buraya gelinmiştir. Başarı, Türkiye Cumhuriyeti'nindir!..."Sayın Demirel'in açıklamaları bu kadar. Ama bu açıklamaları da Demirel'den başka şekilde okumak mümkün. Bunu yarın yapacağız.
Türk-Amerikan ilişkileri bundan önce de ciddi krizler yaşadı. Bu krizler hep Türk tarafında "hayal kırıklığı" olarak gerçekleşti.* Birinci "hayal kırıklığı"nı Adnan Menderes yaşamıştı. 1957'de Türk ekonomisi ağır bir krize girme eğilimi gösterirken Menderes Amerika'ya gitti ve "bir kaç yüz milyon dolar" istedi. Eli boş ve hayalleri kırılmış döndü.* İkinci hayal kırıklığını 1963'te ünlü "Johnson mektubu" ile dönemin Başbakanı İsmet İnönü yaşadı. Çok kızdı, "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır" dedi.* Üçüncü kriz, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtının ardından ABD'nin Türkiye'ye Birleşmiş Milletler'de destek olmaması ve silah ambargosuna katılmasıyla ortaya çıktı. Ancak Amerikan yönetimi bu krizi el altından yaptığı bazı çalışmalarla kısa sürede yok etti. Yine de o dönemin yönetimi Amerika'dan bunu beklemediği için bir "burukluk" yaşadı.* Bu kez de, ABD'nin yeni politikalarını iyi tahlil etmeyenler "bize bu nasıl yapılır" diye yine bir "hayal kırıklığı" sistemi içinde düşünüyorlar.Bush ve ekibi 'ortak' istemiyorSoğuk Savaş'tan sonra dünyanın dengeleri değişmiştir. Son Amerikan yönetiminin dünyaya "nizam verme" stratejisi kendi rakipsiz süper güç durumuna uygun bir cesamete gelmiştir.Amerikan yönetimi son olayla ilgili olarak özür dilerse durum değişecek midir? Hiçbir şey değişmeyecektir, çünkü Amerikan yönetimi Irak'ın ve Kuzey Irak'ın geleceğinin belirlenmesinde Türkiye'nin herhangi bir şekilde etkin olmasını istememektedir. Süper güç hiçbir alanda ya da bölgede kendine ortak aramamaktadır, istememektedir. Amerikan yönetiminin diğer müttefikleri de ancak siyasi ve stratejik "destekçi" konumundadır, ortak konumunda değildir. Amerika'nın şu andaki Ortadoğu politikaları net olarak çizilmiştir. Ve bu politikalar içinde Amerikan siyaset yapıcıları Türkiye'ye herhangi bir rol vermemiştir.Türkiye'nin "tabii" etkinliğiAmerikalı yetkililere, son olay üzerine gereken tepkiler gösterilmiştir, kuşkusuz gösterilmeye devam edecektir. Ancak bütün bunların şu andaki güç dengesini ve siyasi planları değiştirmesi söz konusu olamaz. Türkiye'nin Kuzey Irak'taki "tabii etkinliği"nin kaynağı sadece terör meselesi değildir. Türkiye'de yaşayan milyonlarca Kürt kökenli vatandaşımız Türkiye'nin tabii etkinliğinin gerçek dayanağıdır. Türkiye, kendi Kürt kökenli vatandaşları dolayısıyla, onların "rahatı" ve barış içinde yaşayabilmeleri için Kuzey Irak'ta ağırlık sahibi olmak zorundadır. Bu, şu anda iktidarda olan Amerikan siyasileri ve bürokratları için bir şey ifade etmiyor olabilir. Ama bu siyasi ve bürokratların Irak hesapları tutmadıkça, bu dayanak "bir şeyler" hem de "önemli şeyler" ifade edecektir.
Kuzey Irak'ta görevli Türk subay ve astsubayların Amerikan askerleri tarafından "tutuklanması" bir taraftan infial uyandırdı, diğer taraftan da bol bol onur, şeref, dostluk vs. gibi sözcüklerin söylenmesine yol açtı. Deniliyor ki, "Stratejik ortağımız ve eski dostumuz Amerika bize ayıp etmiştir". ABD yönetiminin Ortadoğu ve genel olarak bütün Müslüman dünyaya yönelik stratejisinin yanında Türkiye'nin "ortaklığı", "dostluğu" bir süredir ön planda değildir. Bu ilişkinin "ön planda" olduğu dönem Soğuk Savaş dönemi ve silah teknolojisinin bugünkü kadar gelişmemiş olduğu dönemdir. Türkiye'nin jeopolitik önemi uzun yıllardır, Batı'nın bize sahip çıkması ve desteklemesi için kullanılan bir kanıt olarak tekrarlanıp durmuştur. Ancak bugünkü "jeopolitik" kavramlar içinde Türkiye'nin "önemi" de farklılaşmıştır. ABD yönetimi Türk askerlerini tutuklarken açık bir mesaj vermektedir: Kuzey Irak'ta Türk askeri varlığı, gerekçesi ne olursa olsun; ister Türkmenlerin güvenliği olsun isterse terörist örgütlerle mücadele olsun, ABD tarafından istenmemektedir.Yeni ortaklar bizi istemiyorÇünkü şu anda ABD'nin "stratejik ortağı" Barzani ve Talabani'nin Kürt aşiretleridir. Kağıt üzerinde sorunları kolay çözen Amerikan teknokratları Irak'ın ve Ortadoğu'nun kağıt üzerinde kurulan denklemlerle çözülemeyeceğini anlamaya başlamıştır. Irak'ta Amerikan işgalinin kayıtsız şartsız destekçileri Barzani ve Talabani'dir. Böyle bir "sıkışma" durumunda da bu iki aşiret reisinin kendi bölgelerindeki Türk varlığına ilişkin tepkileri Amerikalılar için daha önemlidir. Amerikan siyasileri ve bürokratları Türkiye'ye "Bu bölge ile ilişkilerini kes ve tam anlamıyla burayı bize bırak" demektedir. Yapılan son operasyonun, bölgedeki filanca yarbay ya da albayın inisiyatifiyle gerçekleştiğini, bunun için Washington'dan üst düzey onay alınmadığını zannetmek saflık olur."Tezkere" neyi değiştirirdi?Bu olay vesilesiyle meşhur "tezkere" de tekrar tartışılmaktadır. Kimileri eğer tezkere geçseydi ve Türkiye Amerikan işgali içinde fiilen taraf olsaydı gelişmelerin başka türlü olacağını savunmaktadır. Ama bu ancak anlamsız bir tartışma konusudur. En azından şu bilinmektedir: Tezkere konusu Amerikan tarafı ile görüşülürken onların zaten istemedikleri şey Türk askerlerinin Kuzey Irak'ta ciddi biçimde varoluşuydu. Amerika, Irak'ta girdiği cehennemi gördükçe Kürt aşiretlerine daha fazla sarılmakta ve onlarla işbirliğini giderek daha fazla önemsemektedir. Amerikalılar Irak'ta işgalcidir. Gerekçeleri ne olursa olsun, Saddam Hüseyin ne gibi suçlar işlemiş olursa olsun işgalciden öte bir konumları olamaz. Evde yapılan hesaplar gerçekleşmeyince, işgalci güç bölgede başka bir güç olmasına izin vermemektedir. Tezkere geçseydi de geçmeseydi de durum farklı olmayacaktı. Amerikan yönetiminin şu anda Irak'ta yaşadığı sıkıntılar içinde Türkiye'ye bu konuda taviz vermesi de çok güçtür.
Siyasi düzeyde AKP alternatifsiz olma avantajına sahiptir. Ama bu halkın olup biten her şeyi görmediği ve izlemediği anlamına gelmez. ANAR'ın yaptığı son kamuoyu araştırmasının sonuçları AKP'nin diğer partilere göre "farkı" koruduğunu gösteriyor. Önce tablodaki "bugün seçim olsa kime oy verirsiniz" sorusunun cevaplarına bakalım."Kararsızlar" ve "Hiçbiri" diyenlerin oyları dağıtıldıktan sonraki görüntü AKP'nin 3 Kasım oylarını koruduğunu hatta artırdığını gösteriyor. CHP ise 3 kasım'a göre 3 puanlık bir düşüş yaşamıştır. Buna karşılık Genç Parti (araştırmanın yapıldığı 27-30 Haziran haftasında) 3 kasım'a göre oylarını ikiye katlamış olmaktadır. Bunlar dışındaki partiler arasında oyunu koruyan tek parti DEHAP'tır. Onun dışında bütün siyasi partiler inişe devam etmektedir.Genç parti'nin kurucusu ve lideri Cem Uzan'ın ve ailesinin ticari, mali ve medya işlerine yönelik işlemler bu araştırmadan sonra gerçekleşmiştir. Bu yüzden bu gelişmelerin etkisi görülmemektedir.AKP için "Her şey yolunda" mı?Genç Parti'yi bir kenara bırakırsak, siyaset sahnesinde üç parti kalmaktadır: AKP, CHP ve DEHAP. DEHAP yüzde 6-7 arasındaki oy oranını korumaya devam edecek ve gelecek yılki yerel seçimlerde Kürt seçmenin ağırlıklı olduğu illerde başarılı olacaktır. CHP'nin izlediği politikaların ise halktan ve CHP'ye oy vermiş seçmenden bile onay görmediği görülmektedir. CHP'de bir "hareket" olmadığı sürece bu erozyonun devam etmesi kaçınılmazdır. AKP alternatifsiz bir siyasi güç olarak iktidarda durmaktadır. Ama bu "her şey" değildir. Hükümetin haziranda gösterdiği performans sorusuna gelen cevap dengededir: Yüzde 41,1 başarılı, yüzde 3 başarısız, yüzde 19,19 fikirsiz.* Hükümetin ekonomi yönetimindeki ekibinin başarılı bulunup bulunmadığına ilişkin soruya da şu cevaplar verilmiştir: Evet yüzde 36,7, Hayır yüzde 50,2, fikirsiz yüzde 13,1. Toplumdaki iyimserlik düzeyini gösteren bir soru, "Hükümet ekonomik sorunların üstesinden gelebilecek mi" şeklindedir. Bunun cevabı da, geçen aylara göre biraz daha iyimserlik artışı görülmesine rağmen "ortada" dır: Evet yüzde 44,6, Hayır yüzde 43,9, fikirsiz yüzde 11,5.* İleriye dönük bir iyimserlik vardır, ama bugüne ilişkin bir sorunun cevabı da gerçek bir uyarıdır. "Ekonomi düzelmeye başladı mı" sorusuna yüzde 34,8 evet, yüzde 53,7 hayır çıkmıştır. AKP hükümeti rahattır, çünkü ağırlıklı bir siyasi rakibi yoktur. Ama "her şey iyidir" havasını vermek de yetmemektedir
Ünlü ve bilge bir kişinin karakteri bozuk, yüzü hep asık bir hizmetkarı varmış. Kendisinden ne zaman bir iş istenirse anında öfke krizlerine girermiş bu hizmetkar.Evde konuklar olduğu zaman daha da beter olur, konukları rahatsız eder, bazen onları iter kakarmış.Civardan bazıları bu hizmetkara öğüt verir "Bak,iyi bir işin var; adam gibi davran, işini kaybetme. Efendinin sözünü dinle, iyi davran derlermiş.Geceleri evin içinde gürültüyle dolaşır, herkesi uyandırımış. Gündüzleri bazen eline verilen tabak çanağı bırakır, gürültüyle kırıldıklaeı zaman herkes yerinden sıçrayınca keyifle gülermiş.Bazen iyice abartır, horozları tavukları kuyuya atar, efendisi bahçede yürüyüşe çıkmadan önce her zaman geçtiği yollara taşlar, dikenler atarmış.Sonunda, bilge kişinin bu adama karşı bu kadar sessiz kalmasına dayanamayan dostları yanına gitmişler "Artık bu mahluku gönder, yerine doğru dürüst bir hizmetkar al" demişler."Neden öyle yapayım ki" demiş bilge kişi "Tam tersine, ben bu hizmetkara teşekkür borçluyum.Çünkü sayesinde daha iyi bir insan oldum. Bana sabır denen büyük şeyi öğretti.Yaptıklarıyla hergün öğretmeye devam ediyor. Ben de onun sayesinde hayatın birçok kötü yanını çok daha olgunlukla karşılıyorum,insanların hatalarına çok daha fazla hoşgörüyle bakabiliyorum...Bir genç,yaşının verdiği gurur ve güvenle fazla yol yürümüştü. Gece vakti, yorgun argın bir halde bir dağın eteğine vardı, uyumaya hazırlandı.O sırada çok yakından bir kervan geçiyordu. Kervanın gerisinde ağır ağır yürüyen zayıf bir ihtiyar, genci gördü ve seslendi: "Delikanlı burda yatma, burası uyumaya uygun bir yer değildir..." Genç, "Doğru diyorsun amca, ama yürümeye takatim kalmadı, adım atacak halde değilim" diye cevap verdi.İhtiyar bu cevap üzerine şunu söyledi:"Sen hiç duymadın mı, dinlene dinlene gitmek, koşup kesilmekten her zaman daha iyidir.Menzilin çok önemli olabilir, ama senin acele etmen, menzile çabuk varmanı gerektirmez. Benim bu nasihatıme kulak ver: Sabretmeyi öğren.Arap atı çabuk gider, fakat iki koşu gider, sonra yorulur kalır.Deve ise yavaş gider ama gece gündüz hep gider..."
Enerji dağıtım şirketleri, barajları, çimento fabrikaları, bankaları, gazeteleri ve televizyonları olan Uzan grubunun üzerine "yasaların bütün imkânları"yla yürünmektedir. Önce enerji dağıtım şirketlerine el konuldu, sonra bankalara. Bu arada grubun televizyonlarına verilen 30'ar günlük kapatma cezası nedeniyle bu kanallarının ayakta durmaları epeyce güçleşecektir. Uzan grubuna yöneltilen birçok suçlama bulunmaktadır. Bu suçlamalar grubun hemen hemen bütün faaliyet alanlarına yöneliktir:* Özelleştirme kapsamında alınmış olan çimento fabrikalarıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmediler.* Cep telefonu şirketinin yapması gereken yasal ödemeleri yapmadılar.* Halka açık olan enerji şirketlerini tümüyle kendi çıkarları doğrultusunda kullandılar.* Bankalarını daha önce el konulmuş bankalardan daha da fazla oranlarda, yasal limitleri çok fazla aşarak kendi grupları için kullandılar.Bunların tümü doğru olabilir. Ama bunların tümü son birkaç hafta ya da birkaç ay içinde yapılmış ya da yapılabilir işler değildir.Görevi ihmal suçu yok mu?Çimento fabrikalarının özelleştirmesi yıllar önce gerçekleştirilmiştir... Cep telefonu şirketinin devlete yapması gereken ödemeler birkaç yıllıktır... Enerji şirketleriyle ilgili iddialar, davalar yıllardır sürmektedir... Grubun bankalarıyla ilgili denetim yine geçen kriz öncesinde başlamıştır. Eğer bütün bu iddialar doğruysa, bunların her biri için birkaç yıl önce harekete geçilmiş olması, devletin organlarının denetim görevlerini birkaç yıl önce yerine getirmiş olması, halka açık şirketlerin hissedarı küçük tasarrufçunun yıllar önce koruma altına alınması, devlete olan borçlarının takibine ve tahsilatına yıllar önce geçilmesi gerekiyordu. Bu kadar yıl bu grupla ilgili hiçbir yasal denetim yolları uygulanmadıysa ortada, bunların denetimiyle ilgili kamu görevlileri açısından görevi ihmal suçu vardır.Cem Uzan'ın tek başına kurduğu ve esas olarak şirketlerinin bayi teşkilatına dayanan partisinin kaba milliyetçi ve lümpen sloganlarla sağladığı geçici yükseliş kuşkusuz aynı tabana oynayan siyasi partileri tedirgin etmiş olabilir. Uzan grubu şu anda kendilerine yönelik saldırının böyle bir siyasi kaygıyla yapıldığını söylemektedir. Ancak olaylar ve suçlamalar hakkında tek tek herhangi bir açıklama yapmamaktadır. Uzan grubunun bütün faaliyet alanlarına ve şirketlerine yönelik suçlamaların hepsi bütün liberal ekonomilerde ağır suçtur. Bunlar "devam eden" suçlar olduğu için bu iddiaların bugüne kadar gereğinin yerine getirilmemiş olması gerçekten açıklanması gereken bir konudur. Bu açıklandığı zaman, bugünkü siyasi iktidarın bu işlemlerin hepsini birden bugün yapmasının mantığı da açıklanacaktır. Geç kalmış da olsa, yasaların uygulanmasına tabii ki karşı çıkılamaz.Medyanın gücü sınırsız değildir...Sonuçta Uzan grubu dört bir yandan sıkıştırılmıştır. Cem Uzan'ın Genç Parti ile yaptığı "siyaset" tarzı, çok para ile yapılabilecek bir siyaset tarzıdır. Bu darbelerin sonucunda Genç Parti'nin son bir yıllık canlılığını sürdürmesi çok güç olacaktır. Olayın sonuçlarından biri de "medya gücü" ne ilişkindir. Medya güçlüdür, ama bu olay göstermiştir ki bu güç sınırsız değildir. Medya gücünü sadece "tetikçi" olarak kullanmak da bu gücü fena halde yıpratmakta ve sonuçta etkisiz bir güce dönüştürmektedir.
Türkiye'de zengin olmanın birinci aracı, uzun süredir ne yazık ki siyasi iktidar olmuştur. Sadece merkezde, Ankara'da değil, yerel yönetimlerde de iktidarın bir ucundan tutanların zenginleşmelerinin örnekleri sayılamayacak kadar çoğalmıştır. Bunların birçoğu da nasıl zenginleştiklerini herkesin görüyor olmasına aldırmayacak kadar pervasızlaşmıştir. Mantık bellidir: Ortalıkta aynı şekilde zenginleşen o kadar çok insan var ki, birileri bu işlerin peşine düşse bile sıra nereden ona gelecek! Bu mantık sayesinde iktidar imkânlarını kullanarak zenginleşenlerin sayısı hızla arttığı için de gerçekten birçoğu arada kaynar gider.Sistem kendiliğinden işlerİktidar imkânlanyla zengin olmak için ille de rüşvet gibi suçların işlenmesi gerekmez. Yasal boşluklardan yararlanarak, yasaları çiğnemeden ama ahlâk ilkelerini çiğneyerek de iktidar imkânlarından yararlanmak mümkündür. Bu tür bir örnek, gecen hükümet döneminde görülmüştür. O dönemin Bayındırlık Bakanı daha önce kurulmuş inşaat malzemeleri ticareti yapan bir inşaat şirketinde ortaklığını devam ettirmiş ve o kişinin bakanlığı döneminde bu şirketin satışları birkaç kez katlanmıştır. Elbette devletle iş yapan hiçbir müteahhide "git bakanın şirketinden mal al" denmesine gerek yoktur. Sistem kendiliğinden işler, devletle işi olan bütün müteahhitler gider, bakanın şirketinden alışveriş yapar. Böylesi zenginleşme olayları merkez sağ partilerin çoğunun iktidar dönemlerinde yaşanmış, hatta bu konularda çok daha titiz olma iddiasındaki sosyal demokrat partilerde bile bu durum görülmüştür.Çok kolay yayılırAKP'nin merkez sağdaki diğer bütün rakiplerinin "tozunu atarak" tek başına iktidar olmasının nedenlerinden biri de bu yozlaşmadır. AKP'liler ve onlarla birlikte iktidar çevrelerinde mevzilenenler de (Ulaştırma Bakanı'nın oğlu olayında olduğu gibi) iktidar nimetlerinden yararlanma işlerine dalarlarsa, kendilerini çok çabuk tüketirler. Bu yozlaşma, hızla yayılan bir hastalıktır. İlk görüldüğü yerde ameliyat yapılmazsa "Ona bir şey olmadı, bana da olmaz" diyenler her taraftan pıtrak gibi çıkarlar, bütün sistemi ele geçirirler. Türkiye'nin bugünkü sıkıntılarının temel nedenlerinden biri olarak yolsuzluktan göstermek kolaydır, ama bunun gerekleri gerçekten hızlı bir şekilde yerine getirilemiyorsa bütün o laflar buhar olur uçar.Okulların satışıMilli Eğitim Bakanlığı'nın, kaynak yaratmak için bulduğu "merkezi yerlerde ve değerli alanlarda kalan okulların satılması" projesi ilk başta çekici gibi görünüyor. Ama biraz kurcalandığında, satıldığı zaman gerçekten önemli kaynak yaratacak bütün okullar da büyük şehirlerdedir ve kendi geleneğini kurmuş okullardır. Otuz ildeki bütün okulları satarsanız Kabataş Lisesi'nin binası ve arazisinin değerine ulaşamazsınız. Diğer otuz ildeki bütün okulları satarsanız Galatasaray Lisesi'ne ulaşamazsınız. Böyle yüzlerce örnek sıralanabilir. Bu okulların satılması da Türk tarihinin en temel geleneklerinin yok edilmesi demektir. Eğer bunlara gözünüzü dikmemişseniz bu proje anlatıldığı kadar önemli değildir. Birkaç şehirde birkaç okul için söz konusu olabilir. Ancak bunların ötesinde okullara "arsa spekülatörü" gözüyle bakmanın hiç savunulacak bir yanı olmadığı gibi bunun, Milli Eğitim'i yönetmek durumunda olan insanlara yakışan bir yanı da yoktur.