İnsan içine çıkabilmek

8 Ağustos 2003

Güney Kore'nin en büyük ve güçlü işadamlarından biri, belki de en güçlüsü, siyasilere rüşvet verdiği ortaya çıkınca kendisini pencereden aşağıya atıverdi. Bunun anlamını en iyi "insan içine çıkabilecek durumda" olmanın ne olduğunu bilenler, "ayıp"ın ne olduğunu unutmamış olanlar kavrayacaktır. "Ayıp ettim" diye düşünebilmek için "ayıp" kavramını unutmamış olmak gerekiyor. Adam yaya geçidinde çocukların, kadınların üzerine arabasını sürüyor, "ayıp değil mi" diyenlere de gülebiliyor. Adam memur maaşıyla yaşıyor görünüyor ama altında lüks bir otomobil var. Çevredekiler "ayıp değil mi" diyen gözlerle baksalar bile o direksiyona kurulmuş, gidiyor. Adam düpedüz başkalarının parasını çalmış. Ama "yahu ayıp ettik" diye düşünme ihtimali yok, çünkü o, bu hırsızlık faaliyetine "iş" olarak bakıyor. İnsanların içine çıkıyor, kendine "muteber" bir insan süsü veriyor.Toplum cezalandırmalıKendisini insan içine çıkamayacak kadar kötü hissedenlerin, başkalarının bakışlarıyla ne demek istediklerini anlayanların kendilerini aşağıya atmalarına gerek yok. Ama yanlışın hesabını sadece yasalara karşı değil, topluma karşı da vermek zorundalar. Çalışanlarının paralarına el koyup, hakkını isteyenleri kapıdan kovanlara, başkalarının paralarını "cebellezi" etmenin uyanıklık olduğunu düşünenlere toplum tecrit cezası verdiği, verebildiği zaman "ayıp" kavramı da geri gelecektir. Türkiye "ayıpların" çok olduğu, "ne var, herkes böyle yapıyor" diye övünüp gerinenlerin hep ön planda olduğu bir dönem yaşadı. İş hayatı da bu dönemi "ayıp" bilmeden yaşadı, çünkü siyaset "ayıbın" ne olduğunu unutmuştu. İş hayatında kötü örnekler öne çıktıkça siyaset ayıbı biraz daha unuttu.Bilmek bitirmeye yetmezVe tabii ki bunlar toplumun aynası olan medyaya da yansıdı. Medya da "ayıplar" arasında tercih yaptı, "ayıpları" toptan itemedi, "hangisi daha az ayıp" diye aradı. İnsan içine çıkamayacak kadar ayıp etmiş olan insanların; topluma karşı ayıp etmiş, başka insanların haklarını gasbetmiş, kamunun imkânlarını kendisine sunulmuş imkânlar gibi cebine atmış insanların kimler olduklarını aslında herkes biliyor. Ama bilmek bunların tedavülden kalkmasına yetmiyor. Bunun için sadece yasaların işletilmesi değil, toplumsal baskının oluşturulması da gerekiyor. Sivil toplum bu baskıları kurabildiği ölçüde gelişir ve güçlenir. Ayıbı bol bir toplumu ayıbı az ve her ayıbın toplumsal ceza gördüğü bir döneme çekebilmek için "yeter artık" diyenlerin seslerini duyurabilmeleri de şarttır. Açık toplumlarda bunun yolları açıktır, Türkiye'de de açıktır.

Devamını Oku

Asker, sivil, güven

6 Ağustos 2003

Milli Güvenlik Kurulu'nun yapısındaki değişiklik ve Yüksek Askeri Şûra dolayısıyla söylenenler bir kez daha asker ile sivil arasında bir "güven" sorunu bulunduğunun "teyidi" oldu. Askerler sivil politikacılara güvenmiyorlar. Bu güvensizliğin Cumhuriyetin genç yıllarında Atatürk tarafından iki kez girişilen "demokrasi deneyleri"ne kadar uzandığını söylemek mümkündür. Her iki denemede de Atatürk'ün talimatıyla kurulmuş olan muhalefet partileri daha başta halkın en tutucu güdüleri üzerine siyaset yapmaya başlamışlar ve gerilimlere neden olmuşlardır. Demokrat Parti, tek parti iktidarı olmanın sağladığı güce dayanarak, demokrasilerde çoğunluk diktası olamayacağını da unutarak, demokratik hak ve özgürlükleri biçmeye girişmiş ve böylece 1960 darbesine kadar gelmiştir.Vatandaş denetlerse...Bülent Ecevit siyasi İslam'ın ikinci partisi olan Erbakan'ın Milli Selamet Partisi'ni iktidara ortak etmiş ve devlet içinde en partizanca kadrolaşmaların temelini atmıştır. Sonraki Milliyetçi Cephe hükümetleriyle ve iyice yozlaşan siyasi manevralar arasında 12 Eylül 1980'e gelindi. Ardından Tansu Çiller siyaset sahnesine çıktı, Erbakan'ı Başbakan yapü ve rejime dönük zorlamalar başladı. Bundan sonra gelen sivil iktidarlarda ve koalisyonlarda yolsuzluk meseleleri neredeyse ülkenin birinci sorunu oldu. Şimdi bu kısa tarihi özetin ardından askerin sivil politikacılara güvensizliğinin temellerini anlamak mümkündür. Bütün bu sorunlara; sivillerin yanlış yollara sapmalarına ve bunların yarattığı krizlere bakıldığı zaman asıl sorun, işin en ucunda demokrasi ve şeffaf devletin eksikliğine dayanmaktadır. Buna karşılık askeri yönetim dönemlerinin, gerek 27 Mayıs gerekse 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin, bu darbelere öncülük eden askerler açısından da fazla parlak bilançolarla sonuçlanmadığını, özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bütün suçun demokraside olduğunu zanneden askeri yöneticilerin kendilerinden sonraki ağır sıkıntıların temellerini attıklarını da yakın tarihi biraz bilen herkes görmektedir. Demokratik sistemin bütün kurallarıyla işlediği, devletin şeffaflığı sayesinde vatandaş tarafından politikacıların sürekli olarak denetlenebildiği bir toplumda askerin sivillere güvenmemesi için bir neden olamaz.Demokrasinin zevkine vardıkçaBugünkü güvensizlik ortamının temeli de yine demokrasimizdeki eksikliklerdir. Demokratik sistem tam olarak işliyorsa ve bu sayede toplumun güvenceleri, ülkenin güvenliği ve bütünlüğü giderek sağlamlaşıyorsa, herkesin kendi görev alanının sınırları içinde kalması kaçınılmazdır. Ek emniyet supaplarına ihtiyaç yoktur. Toplum kendi yapısı içinde bu "emniyet supaplarını" oluşturur. Türkiye, demokrasisindeki eksiklikeri tamamladıkça ve gerçek demokrasinin "zevkine" vardıkça bugüne kadar gelmiş olan birçok tartışma gibi "sivil-asker" sorununu da geride bırakacaktır. Bütün demokratik ülkelerde bu böyle olmuştur.

Devamını Oku

Halktan uyarılar

5 Ağustos 2003

ANAR ve VERSO'nun son araştırmalarının siyasi bölümlerini dün aktarmıştık. Her iki araştırmaya göre AKP oy desteğini artırmış görünüyordu. Bu kamuoyu araştırmalarında sorulan başka sorular da var. Ve bunların cevaplarından çıkan sonuçlar şunu söylüyor:* AKP hükümetinin özellikle ekonomik konulardaki performansını beğenmiyoruz. Ekonomideki gelişmelerle ilgili, teknik terimlerle donanmış birçok iyimser görüş söyleniyor, ama şu ana kadar halka yansıyan önemli bir gelişme olduğu çok kuşkuludur.* ANAR araştırmasında soruluyor: Hükümetin temmuz ayında gösterdiği performansı nasıl buluyorsunuz?Cevap: yüzde 52,6 başarısız, yüzde 32,5 başarılı. Bir önceki aya göre "başarısız" diyenlerin oranı yüzde 14 kadar artmıştır.* VERSO hükümetin performansını soruyor:Yüzde 52,3 memnun değil, yüzde 46,5 memnun.* VERSO araştırmasında "hükümetin hiç beğenilmeyen yönleri" soruluyor.Cevap: yüzde 12,2 ekonomi, yüzde 10,9 dış politika; hepsi yüzde 2,6, hiçbiri yüzde 5,5. Bu, halkın yaklaşık dörtte birinin en temel konulardaki hoşnutsuzluğunu göstermektedir.* Diğer "hiç beğenilmeyenler" in bazıları da şöyle sıralanıyor: Reformlar yüzde 6,9, istihdam yüzde 4,2, eğitim yüzde 4, yolsuzlukla mücadele yüzde 1,8. Bunlar da temel konulara eklendiği zaman şikâyetçi oranı toplumun yarısını kapsamaktadır.Bugün alternatifi yoksa da...Bu hayırlar da çok önemlidir ama yüzde 50'lik hoşnutsuz kitle daha da önemlidir.* VERSO araştırmasına göre AKP hükümetinden hiç şikâyeti olmayanların oranı ("hiçbiri" ve "daha erken" diyenlerin toplamı) yüzde 6,1'dir. Bu da siyasal desteği bu kadar yüksek olan bir iktidar için çok düşük bir orandır.* ANAR soruyor: "Hükümet Türkiye'nin ekonomik sorunlarının üstesinden gelebilecek mi?"Cevap: yüzde 51,7 hayır, yüzde 38,1 evet.* Hükümetle ilgili bir başka kuşku konusu da doğrudan doğruya AKP'nin iktidar olmasının kaynağı olan bir konudur: Yolsuzluklar.* ANAR soruyor: "Hükümet yolsuzluklarla mücadele etmede samimi mi?"Cevap: Yüzde 39,2 evet, yüzde 48,9 hayır.Bir sonraki soruda da "yolsuzluklarla mücadelede başarılı olacak mı?" diye soruluyor, hükümeti samimi bulanların bir bölümü de diğer tarafa katılıyor ve hayır oranı yüzde 49,9'a çıkıyor. AKP hükümetinin siyasi alternatifi "bugün" olmayabilir, ama halkın temel konulardaki uyarılarının cevapları gelmezse o alternatif öyle hızla çıkar ki, herkes şaşırır kalır. AKP de öyle çıkmadı mı? Erbakan'a başkaldıran ve kurultayda yenilen bu grup, birkaç yıl içinde Türkiye'nin en büyük siyasi partisi ve iktidar olacağını herhalde o sırada düşünemiyordu. Siyasi iktidarlar öyle yanlışlar yaptılar, bütün partiler öyle döküldüler ki hep birlikte AKP'yi bugüne taşıdılar.

Devamını Oku

AKP'nin rahatlığı

4 Ağustos 2003

Hükümet ve AKP ileri gelenlerinde hep aynı hava seziliyor: Siyasi bir alternatif bulunmaması ve halk desteğinin devam etmesinin verdiği rahatlık. Bu rahatlık siyasi olarak kendine güveni artıran, cesur davranmayı kolaylaştıran bir havadır. Ama bu havanın estirdiği rüzgâr yanlış karşılandığı zaman da iktidarlar önce soğuk alır, sonra diğer ateşli hastalıklara geçerler. ANAR'ın en son yaptığı kamuoyu araştırmasına bakıldığı zaman AKP'nin rahatlığının nedenleri görülüyor, ama zayıf noktaları da çok açık görülüyor. Temmuz ayının sonunda yapılmış olan araştırmada "Bugün seçim olsa"nın karşılığına bakıldığında AKP'nin durumunu koruduğu görülüyor:AKP: yüzde 27,1CHP: yüzde 11,8Genç Parti: yüzde 9,6DYP: yüzde 6,8MHP: yüzde 4,9DEHAP: yüzde 4,3SP: yüzde 1,8ANAP: yüzde 1,5Diğer: yüzde 5,6Kararsız: yüzde 13,9Hiçbiri: yüzde 13,93 Kasım seçimlerine göre (oy kullanmayanlar da hesaba katıldığı zaman) AKP'de yüzde 1,1 oranında bir artış vardır. Geri kalan partilerin, biri hariç tümü hep kayıptadır. En çok kaybetmiş olan, yaklaşık yüzde 3'lük bir oranla CHP'dir. Kaybetmeyen ve yükseldiği noktada duran tek siyasi parti ise Genç Parti'dir.Bir başka araştırma...VERSO araştırma kuruluşunun da yine temmuz ayı sonunda yaptığı araştırmadan şu sonuçlar çıkmıştır:AKP: yüzde 31,8CHP: yüzde 12,3DYP: yüzde 9,6Genç Parti: yüzde 8,7MHP: yüzde 2,6DEHAP: yüzde 5,9ANAP: yüzde 0,8SP: yüzde 1,7Diğer: yüzde 1,9Kararsız: yüzde 8,4Kullanmaz: yüzde 16,4Bu araştırmada AKP çok ilerleme sağlarken, DYP ile Genç Parti de ilerlemiş görünmektedir. Aynı şekilde DEHAP da bu araştırmaya göre önemli ölçüde oy artışı sağlamıştır. Bu iki araştırmanın sonuçlarını yan yana koyduğumuz zaman da şu ortak sonuçları çıkarabiliriz:* AKP oyunu ve desteğini korumakta, hatta artırmaktadır.* Merkez sağda tek "potansiyel" sahibi parti olarak DYP görünmektedir.* Bu araştırmaların yapıldığı dönemde Uzan ailesi ile ilgili mali operasyonlar başlamış olmasına rağmen radikal sağ oylar Genç Parti'de durmaya devam etmektedir. Ancak bu araştırmalar yapıldıktan sonra Uzanlar'la ilgili olaylar tırmanmıştır. Bu yüzden Genç Parti'nin durumunu bundan sonraki araştırmalar daha açık olarak gösterecektir. Bunlar AKP'nin rahatlığını sağlayan halk eğilimlerinin siyasi yanıdır. Ama iş bu siyasi çerçevede bitmemektedir. Her iki araştırmanın "uyarı" taşıyan bölümlerini yarın aktaracağız.

Devamını Oku

Tarihin dışarı attıkları

4 Ağustos 2003

Türkiye ileriye doğru her hamle yaptığında yine aynı "koalisyon", tarihin çöpe attığı dörtlü koalisyon bağırmaya, engel çıkartmaya çalışıyor.Demokrasi ve insan haklan yolunda atılan her adım bu dörtlü koalisyon için yeni bir korku ve panik nedenidir. Çünkü kendilerdine verdikleri isimler "milliyetçi", "Atatürkçü", "devrimci" ya da "İslamcı" olsa da dördünün üzerinde birleştikleri ana konu demokrasi korkusudur.Tarih şoven, ırkçı, demokrasi düşmanı milliyetçiliği çoktan çöpe attı. Ama bunlar direnmeye devam ediyorlar. Türkiye ve başka ülkelerdeki dönemsel gerilimler bunları zaman zaman tekrar canlandırıyor. Bir süre önce Türkiye'de yaşanan acı olaylar bunların değirmenlerine su taşıdı. Kısa bir süre için. Ve hemen görüldü ki bunlar, dünyayı anlamak bir yana, tarihe gömülmüş yabancı düşmanlığı ve demokrasi düşmanlığının ötesinde bir nebze ilerleme sağlamamışlardır.Korkuyla var olanlarKendilerine "Kemalist" ya da "Atatürkçü" diyerek Mustafa Kemal'e en büyük ayıbı yapan grup hâlâ Saddam Hüseyin türü, Suriye türü bir Türkiye hayalleri içinde demokrasi ile savaşmaya devam ediyor.Kuzey Kore'yi ideal toplum örneği olarak görenler de, tarihin kendilerini yuvarladığı dipsiz kuyudan demokrasi düşmanlığı ile çıkmaya çalışıyorlar.Türkiye'de demokrasi biraz daha ilerlerse; insan haklan ve kişisel özgürlüklerde Türk insanı da dünyanın gelişmiş ülkelerindeki insanların düzeyine ulaşırsa, bunlar için dünyanın sonu gelmiş demektir. Demokrasi sözüyle hasta olurlar, insan haklarından ve özgürlüklerinden iğrenirler.Sürekli korkular içinde yaşamaktan hoşlanırlar ve herkesin de öyle, korkular içinde yaşamasını isterler. Bunun için Lozancılar-Sevrciler gibi aslında olmayan bölünmeler icat ederler; sırf bölünme korkusunu yaratmak için gerçek olmayan bölünme unsurları çıkartır ve kullanırlar.Demokrasi geliştikçeBunların fikirlerinin tam tersine sahip olup, köşede durur gibi yapan ve kendilerine "İslamcı" diyenler de yine demokrasi ve gelişme korkusu içinde yaşayanlar olarak, aynı masanın dördüncü ayağını oluşturur.Diğer üçlü gibi onlar da kendilerine örnek olarak daha Doğu'dan ülkeler seçer, İran'daki düzeni özlerler.Bu dörtlü koalisyon son günlerde yine sesini yükseltmeye başladı. Çünkü korktukları başlarına geliyor, Türkiye demokrasi alanında eksiklerini tamamlıyor!..Birbirlerinden çok ayrıymış gibi yapıyor, kendilerine farklı isimler takıyorlar ama aynı şeyi söylüyorlar. Ve biliyorlar ki demokrasi geliştikçe onlar da tarihin o bilinen köşesindeki yerlerini alacaklardır.

Devamını Oku

Halka sormak

1 Ağustos 2003

Ormanlardan kazanılmış arazilerin satışıyla ilgili yasa, Türkiye'de yeni bir siyasi deneyin konusu olmaya aday görünüyor. Bu yasayı eğer Cumhurbaşkanı tekrar veto ederse, işin referanduma kadar gitmesi mümkündür. Referandumda halka bu yasa konusunda fikri sorulacaktır. Halka bu şekilde doğrudan fikir sormak bir siyasi cesaret konusudur. Çünkü, konuyu referanduma götüren taraf bu konuyu "çok" önemsediğini göstermekte ve halktan destek alarak istediğini yapmayı amaçlamaktadır. Konuyu bu kadar önemseyen de eğer kaybederse, yani halk onun görüşünün tersini benimserse yerinde kalması siyaseten zor olacaktır. Böyle önemli ya da önemli hale getirilmiş bir konuda halktan onay alamayan siyasi makamın başka kararlarının da halk tarafından onaylandığına ilişkin bir kuşku ortaya çıkacaktır.İki referandum, iki anayasa!Türkiye'de iki kez önemli konularda halk oylaması yapıldı. Birincisi 1961'de yeni anayasa içindir, ikincisi de 1982'de yine yeni anayasa içindir. 1961 Anayasası ile 1982 Anayasası, birbirine tabandan zıt anlayışların, siyasi görüşlerin ürünleridir. Ama her iki halk oylaması da bu iki anayasanın onaylanmasıyla sonuçlanmıştır. Halk, özgürlükleri genişleten ve sosyal devlete ağırlık veren 1961 Anayasası'na da, bireyin hak ve özgürlüklerini daraltan ve temel mantığı "devleti vatandaşa karşı korumak" olan 1982 Anayasası'na da "evet" demiştir. Her iki durumda da oylanan konudan çok siyasi konjonktürün gerçekleri ön plana çıkmıştır. Halk her iki durumda da anayasaları değil "başka bir şeyleri" onaylamıştır.Uzak kavram, yakın gerçek...Ormanlarla ilgili tartışmanın halk oylamasına kadar gitmesinde de çok farklı bir durumun ortaya çıkması beklenmemelidir. Taraflardan biri, "böylece Hazine kurtulacak, insanlara iş sağlanacak, haksızlığa uğramış insanlara yasal hakları verilecek" dediği zaman bu yasaya "evet" çıkmaması mümkün değildir. Karşı taraftansa, "orman yağması" denilecek, "ülkemizin tabiat zenginlikleri" denilecek, "yeni yağmalara kapı açılacak" denilecek... Bunların hepsi de çoğunluk için çok uzak kavramlar olarak yine uzaklarda kalmaya devam edecektir.Orman niteliğini kaybetmiş alanların satışıyla ilgili yasa, eğer halk oylamasına kadar giderse çoğunluk tarafından onaylanacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Çünkü bu tarz yasaların zararları hakkında çok daha geniş bir bilinçlenmenin sağlanması için önümüzde biraz daha zaman var. Ekonomide, iş ve ekmek konularında da halledilmesi gereken çok mesele var. Günlük sıkıntılar insanları çok fazla daraltıyorsa, "büyük" sorunlara bakabilen ve bunları görebilenlerin sayısı kaçınılmaz olarak az olacaktır.

Devamını Oku

Bilanço hep artıdır

31 Temmuz 2003

Bazı itirazlara, şartlanmalara ve eski korkulara rağmen "Yedinci Uyum Paketi" adı verilen yasalar da Meclis'te kabul edildi. "Uyum Paketi" adı altında birçok farklı yasa, değişik alanlardaki düzenlemeler ve anayasa değişiklikleri bir arada yapıldığı için kuşkusuz bu değişiklikleri karıştıranlar çoktur. Yetkili kişi ve kuruluşlar bu paket çerçevesinde yapılmış olan bütün değişiklikleri sistemli bir şekilde halkın bilgisine tekrar sunabilirler. Yapılan değişikliklerin iyice açıklandığı bir kitapçık, geniş ölçüde dağıtılabilir.Bunlar gerçekleşirken halen "iyi ama, bütün bunları yapmamıza rağmen Avrupa Birliği bizi yine almazsa ne olacak?" sesini çıkarmaya devam edenler vardır. AB'nin genişlemeden sorumlu memurunun dün yine "Bunlar olumludur ama uygulamaya bakacağız" şeklinde açıklama yapması bu "şüpheci"lerin kafa karıştırma çabalarına destek olmaktadır.Kuşku siyasetiSon bir yılda Türkiye'de yapılan anayasa ve yasa değişikliklerinin hemen tümünün daha önceki yapıya göre çok daha ileri bir yapının temellerini attığına hiçbir kuşku yoktur. Bu konuda kuşkular yaratmaya çalışanların çabaları da boşunadır. Son çabalar önceki akşam Meclis'te bazı CHP'lilerin ağzından ifade edilmiştir. Demokrasi ve insan haklarını daha ileri aşamalara götüren, vatandaşın güvencelerini artıran, özgürlüklerin yasal temellerini genişleten herhangi bir değişikliğin ne Türkiye'ye ne de başka bir ülkeye zarar vermesi düşünülemez. Adlarına "uyum paketi" denilen değişikliklerin tümü de Türkiye'yi daha ileriye götüren düzenlemelerdir.Kim kazanıyor...Bunların gerçekleşmesine rağmen, uygulamada etkilerinin açıkça görülmeye başlamasına rağmen Avrupa Birliği Türkiye'nin üyelik yolunu açma konusunda yine isteksiz davranırsa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Bütün yasal değişiklikler Türk halkının ve ülkesinin lehine değişikliklerdir, Türkiye'nin gelişen dünyadaki ileri koşullara kavuşmasının temelleridir. Bunların hiçbirinin, hiçbir Türk vatandaşının aleyhine bir durum yaratması söz konusu değildir. Avrupa Birliği üyeliği hedeflenerek yapılmış olan her şey bilançonun artı hanesindedir. Ve bunların sonucunda Türkiye'nin AB üyeliğinin gerçekleşip gerçekleşmemesi ikinci konudur. Birinci konu Türkiye'nin çağdaşlık yolunda devam etmesidir. Avrupa Birliği üyeliği gecikse de, önyargılı ve dar ufuklu Avrupalıların köhne duvarlarına takılsa da kazançlı çıkan Türkiye'dir, Türk insanıdır.

Devamını Oku

Cin fikirler

30 Temmuz 2003

Orman vasfını kaybetmiş ya da "kaybettirilmiş" arazilerin satışını sağlayan yasa geçti. Bu yasanın faydasını İstanbul'un en ormanlık arazilerinden birinin belediye başkanı, devlete 25 milyar dolar gelir olarak hesaplamış, hükümet de bu hesaba inanmış olmalı ki yasayı geçirdi. Türkiye cin fikirlerin en yaygın olduğu ülkelerden biridir. Hesap kitap yeteneği zayıflığının yanına bir de hafıza eksikliği eklendiğinde, üstelik kimse de arşivlere bakma zahmetine katlanmıyorsa, cin fikirler tekrar tekrar boy gösterir. Hesap zayıflığı önce 25 milyar sayısında ortaya çıkıyor. Cin fikir şu ki, eskiden orman olan ama artık işgal ya da yarı işgal altında bulunan araziler öncelikle onlara el koymuş olanlara satılacak. Bu şahıslar da çıkanp devlete 25 milyar dolar verecek! Kimse demiyor ki "Devlete 25 milyar doları vermeye niyetli adam devletle çatışarak, devletin güvenlik kuvvetlerine meydan okuyarak, hatta rüşvet vererek buraları eline geçirmişken neden çıkarıp devlete bu parayı şimdi versin? Devlete bu parayı verecek olan adam bütün bunları göze alarak bugüne kadar para vermemiş, şimdi neden versin?" Gerekçe fiili işgallerin yasallaştırılmasıdır ve insanlar bu durumlarını yasallaştırmak için devlete para vereceklerdir...Neler oluyor acaba?* Arşivlere, eski gazete arşivlerine ya da üniversitelerdeki araştırmalara göz atmak zahmetine katlanan herhangi bir kişi görecektir ki benzeri uygulamalar defalarca yapılmış ama hiçbiri değil beklenen geliri getirmek, yüzdeli oranlara bile ulaşamamıştır. (İnternet sayesinde bu kaynaklara ulaşamamak gibi bir sorun ortadan kalkmıştır, artık kimse bunlardan haberi olmadığını söyleyemez.)* 25 milyar dolar lafını ortaya atanların ve buna inananların Türkiye'nin bulmak için kıvrandığı borç miktarlarına, bütçe rakamlarına, ülkenin yıllık üretimine bir bakmaları, bu sayının inanılır olmadığını görebilmeleri için yeterli olacaktır. Ama anlaşılan kimse böyle bir hesap işine kalkışmış değildir.* Bu son yasanın yine sadece bu tür cin fikirlerden dolayı çıkarıldığına, hükümete yakın çevrelerin özel yağma amaçlarına hizmet etmeyeceğine inanmak isteriz. Eğer ikinci durum söz konusu ise zaten karşı karşıya kaldığımız cin fikir filan değil, devletin ve halkın malını çalma durumudur.Çaydan kahveden tasarruf!Böylesi cin fikirler ortaya atılmaya başladı mı bunların kolay kolay sonu da gelmez. Bir ara "herkes bir maaşını devlete versin" gibi bir cin fikir çıkmış, hatta bir kişi de maaşını göndermişti. Önce hükümet çevrelerinde bir sevinç dalgası oldu, sonra anlaşıldı ki böyle bir yöntemle para toplamak hayalcilikten daha öte bir saflık durumudur. Türkiye'de ve dünyada bu saflık defalarca yapılmış, her seferinde komik sonuçlara ulaşılmıştır. Bir cin fikir de şöyle ifade edilmiş: "Türkiye Odalar Birliği'nin 5 milyon kayıtlı üyesi var, bunların her biri bir kişiyi işe alırsa işsizlik sorunu çözülür..." Bu da sayıları bilmemekten, durumu bilmemekten, bu üyelerin halini hiç bilmemekten kaynaklanan bir cin fikirdir. İşlerin terse döndüğü şirketlerde yeni yöneticiler, çalışma ve yönetim düzenini değiştirmeyi düşünmek yerine işe çay-kahve harcamalarını kısmakla başlarlar. Bu tür tasarruf kalemleriyle şirketi kurtarmaya uğraşırlar. Yönetim ve üretim mantığı değiştirilmedikçe hiçbir şirket kurtulmamış, çay-kahve tasarrufu yaparak "kurtuluş" yolunu bulduğunu sananlar da neler olup bittiğini anlamamışlardır.

Devamını Oku