Çillerin dönüşü mu?

25 Ağustos 2003

Türkiye sürprizler ülkesidir. Her şeyin yolunda gittiğinin sanıldığı bir anda öyle bir şey çıkar ki, her şey tersyüz oluverir. Ya da tam tersi olur, bütün ülkeye karamsarlık bulutları çökmüşken bir şey oluverir, bütün hesaplar değişir. 11 Eylül günü Yargıtay'da, DEHAP'ın son seçime katılmak için sahtekârlık yaptığına ilişkin dava sonuçlanacak. Eğer karar DEHAP'ın hile yaptığını onaylarsa Ankara'da "sil baştan" dönemi başlayacaktır. Çünkü bu karar dolayısıyla top Yüksek Seçim Kurulu'na geçecektir. Ve Yüksek Seçim Kurulu DEHAP'ın "oylarını yok sayabilir". Bu durumda yüzde 10 baraja takılmış olan DYP de Meclis'e girmeye hak kazanacaktır. Yeni hesaba göre CHP'den 22, AKP'den 44 milletvekili gidecek, yerlerine 66 DYP milletvekili gelecektir.Suya düşecek hesaplar* Bu ihtimalde öncelikle AKP'nin Anayasa'ya ilişkin planları suya düşecektir. Her anayasa değişikliği için AKP ya CHP ya da DYP'nin desteğine ihtiyaç duyacaktır.* AKP'nin tepesinde bir süredir yapılan, "Tayyip Erdoğan'ın güçlü cumhurbaşkanlığı" hesapları böylece şiddetle zayıflayacaktır.* AKP bugünkü "tartışmasız" gücünden, 44 milletvekilinin çok ötesinde bir kayba uğramış olacaktır. Meclis'te iki muhalefet partisi bulunacak, özellikle bunlardan "yeni" gelenin de merkez sağda yer alması AKP'nin bugünkü gibi rahatlıkla çalışmasını önleyecektir.* DYP'den 66 milletvekilinin Meclis'e gelmesi bu partide yeni ve büyük bir çalkantı anlamına gelmektedir. Bağımsız milletvekili Mehmet Ağar, seçimden sonra DYP'ye girmiş ve partinin Genel Başkanı olmuştur. Doğal olarak da partinin yapısında buna uygun değişiklikler başlamıştır.Buna karşılık DYP'den gelecek 66 milletvekilinin büyük çoğunluğu Tansu Çiller yönetiminde siyaset yapmış, son dönemde kenara çekilmiş kişilerdir. Çiller de Meclis'e girecek ve hiç de sürpriz olmayacak bir tepkiyle "partisini geri isteyecektir".Ankara'da herkes duaya!..Başka bir çalkantı da CHP'yi beklemektedir. 22 sandalye kaybedecek olan CHP'de alttan alta yayılan huzursuzluk ve "ne olacak bu partinin geleceği" duygusu yeni dönemde çok daha hızlı bir şekilde su yüzüne çıkacaktır. Bu sonuçlara bakıldığı zaman, 11 Eylül kararlarına sevinecek tek çevre Tansu Çiller ve yakınlarıdır. Seçimden bu yana hiç ortada görünmeyen Tansu Çiller kuşkusuz böyle kuvvetli ve sürpriz bir dönüşü beklemiyordu. Bekleseydi ortadan kaybolmazdı. Çiller'in bundan önceki siyaset tarzına baktığımız zaman DYP'de sade bir milletvekili olarak kalmayı içine sindiremeyeceği bellidir. 11 Eylül'de DEHAP mahkûm olursa herkesin hesapları altüst olacak, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı meselesini tekrar düşünmek zorunda kalacaktır. Yani en büyük kayıp AKP hanesindedir. En büyük kazanç da Tansu Çiller'in olacaktır. Çiller dışında Ankara'da herkes, Yargıtay'da DEHAP'ın beraat etmesi için dua etmelidir.

Devamını Oku

Demokrasiye ilk darbeler

24 Ağustos 2003

Askerin siyaset üzerindeki etkileri ve ağırlığı tartışılırken söz yine Türkiye'deki ilk askeri darbe olan 27 Mayıs 1960'a geldi.Kuşkusuz, her vatandaş siyasi inançlarına ve dünya görüşüne uygun olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin müdahalelerini destekleyebilir ya da bunlara karşı çıkabilir, hatta kimini olumlu kimini olumsuz bulabilir.Ancak Türkiye'deki askeri darbe ve müdahaleler üzerine tartışırken, demokrasimize yapılmış en büyük kötülük "27 Mayıs 1960 darbesidir" demek haksızlık olur. Çünkü Türkiye'de demokrasiye ilk ağır darbeleri vuran, ne yazık ki seçimle gelmiş bir sivil iktidar, Demokrat Parti (DP) iktidarıdır.Türkiye'de çok partili demokrasiye geçiş kolay olmamıştır. Atatürk iki kez denemiş, her ikisinde de hızla yükselen toplumsal gerilim nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra İsmet İnönü çok partili demokrasiye geçişin kaçınılmaz olduğunu görmüş, 1946'da kör topal başlayan süreç 1950'deki ilk serbest seçimler ve DP'nin iktidar olmasıyla noktalanmıştır.Daha doğrusu 14 Mayıs 1950, Türkiye'de çok partili demokrasiye geçişin miladı olarak görülmektedir. 1950-1960 arasını tümüyle atlayıp 27 Mayıs 1960'a, sanki aradaki 10 yıl yokmuş gibi gelirsek Türkiye tarihini fazlasıyla çarpıtmış oluruz.Askeri darbelerle ilgili tartışmayı bir an için tümüyle kenara bırakalım ve 27 Mayıs 1960'a nasıl gelindiğini anlamaya çalışalım, işte tablo:Yok sayılan on yıl...1955'in 6-7 Eylül günlerinden başlayalım, İstanbul yağmalandı ve bu yağmaya (doğrudan düzenlememiş bile olsa) DP erkânı göz yumdu, çünkü hedef Müslüman olmayan Türk vatandaşlarıydı. "Galeyan" gerekçesi Selanik'teki Atatürk'ün doğduğu eve bomba konmasıydı ve bugün herkes biliyor ki bu olay tümüyle o dönem yönetiminin bir provokasyonudur. DP yönetimi yağmaya önce seyirci kaldı, iş çığırından çıkınca müdahale etti, sıkıyönetim ilan edildi vs. Ve dikkat:Olayın düzenleyicileri olarak, o günlerde ne kadar solcu bilinen varsa onlar toplanıp hapse atildı.Türk demokrasisine en büyük darbe böylece vuruldu. Sonra da arkası geldi.Basın Kanunu değiştirildi, sansür getirildi.Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu değiştirildi, herhangi bir toplantı yapmak imkânsız hale getirildi.CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek bir konuşmasından dolayı 1 yıl hapis, 10 ay sürgün cezasına çarptirıldı.Osman Bölükbaşı tutuklandı, 10 ay hapis yattı.Prof. Hüseyin Nail Kübalı bir demeç verdi, üniversiteden atıldı.İnönü'nün demeçlerine, hatta Meclis görüşmelerine yayın yasağı getirildi.İnönü Uşak ve Kayseri'de saldırıya uğradı, güvenlik güçleri seyretti.Doğu Avrupa komünist yönetimlerindeki Vatan Cephesi taklit edildi. Yerel DP yöneticileri herkesi Vatan Cephesi'ne yazılmaya zorladı. Radyo her akşam uzun uzun "yeni katılanlar" listeleri yayınladı.Gazetelere sürekli yayın yasakları uygulandı. Aralarında Cemil Sait Barlas, Ahmet Emin Yalman, Metin Toker'in de bulunduğu onlarca gazeteci ve yazar hapse atildı.Meclis, Tahkikat Encümeni yetki kanununu çıkardı. Bu komisyona mahkeme, hakim ve savcı yetkileri verildi...Bunlar 5 yılın, 1955-1960 arasındaki olayların kısa bir özetidir.Şunu da hatırlatalım: 1960 yılı nisan ayında İnönü "yurdun ve demokrasinin selameti için" erken seçime gidilmesini önerdi. DP'nin cevabı İnönü'nün dokunulmazlığının kaldırılması için harekete geçmek oldu.Keşke 27 Mayıs 1960 olmasaydı, ama ondan önce keşke DP genç Türk demokrasisine, iktidar hırsıyla bu ağır darbeleri vurmasaydı.Askerin müdahaleleri tartışılırken, sivillerin demokrasiye verdikleri zararların da tartışılması zorunludur.

Devamını Oku

Sahte hastalık

23 Ağustos 2003

Eski Roma'da iktidar savaşları sırasında yöneticilerden kaçan bir adam, tanınmamak için kılık değiştirmişti. Alt sınıfların yaşadığı bölgelerde kalıyordu ama yine de ne olur ne olmaz, tanınmamak için aklına bir fikir geldi.O sıralarda özellikle eski askerlerde çok sık görüldüğü üzere "tek gözlü" numarası yapmaya karar verdi. Bir gözünü bezlerle sık sıkı sarıp sarmaladı.Gören herkes onu tek gözünü savaşta kaybetmiş bir asker sanıyordu. Uzun bir süre böyle yaşadı. Sonra bir gün, yöneticilerin artık eskisi gibi kendisiyle ilgilenmediklerini, eskisi gibi aranmadığını öğrendi.İlk iş olarak bir gözünü kapatan bezleri açtı, çıkardı, tekrar ikinci gözüne kavuşmak istiyordu. Ama sargıları açtığında anladı ki uzun süredir kapalı kalan gözü artık görmüyor ve bundan böyle de yalnızca açık olan diğer gözüyle görebilecek...Eski Yunan'da çevresinde saygı uyandırmış olan Bessus adlı bir kişi yaşıyordu.Günün birinde Bessus evinin çevresindeki bütün serçe yuvalarını bozdu, bütün serçeleri yavru yetişkin ayırmaksızın öldürdü.Çevresindekiler saygı duydukları Bessus adlı adamın bu yaptığına çok şaşırdılar. Komşularından biri dayanamayıp kendisine neden böyle yaptığını sordu. Bessus bakışlarını uzaklara dikerek ona cevap verdi:"Çok haklıydım. Çünkü bu serçeler gün boyunca beni babamı öldürmekle suçluyorlardı. Her ötüşlerinde babanı öldürdün, bunu gizledin ve herkesi kandırdın deyip duruyorlardı. Ben de onları ortadan kaldırdım ki, başkaları bu söylediklerini duymasın, babamı öldürdüğümü öğrenmesin..."Roma barışı ve adaleti Iberya'dan Filistin'e kadar dünyanın bu büyük bölümünde egemenliğini sürdürmekteyken günün birinde bir Roma garnizonuna bir köylü kadın geldi. Kadın generali görmek istediğini söyledi, yanına götürdüler.Köylü kadının iddiası şuydu: Evinin yanından geçen bir grup Roma askerinden biri, oğlunun elindeki birkaç kaşıklık lapayı alıp yemişti. Bu yüzden oğlu aç kalmıştı. Çünkü kadının oğluna verebileceği başka yemeği yoktu.General kadına kanıtı olup olmadığını sordu, kadın "Kanıtım yok" dedi, "Ama o askeri görürsem tanırım..." General bu kadar asker arasında o askeri bulmasının çok zor olduğunu söyledi, kadın tanıyacağını iddia ederek direndi. General askerleri sıraya dizdi. Kadın bir askerin önünde durdu ve "İşte bu" dedi.General "Emin misin kadın, eğer o değilse onun alacağı ceza sana verilecektir, yani sen öleceksin" diye kadını uyardı. Kadın "Eminim" deyince general emir verdi ve askerin karnını yardılar. Az önce yediği lapa midesi nde duruyordu.Adaletin daha araştırma aşamasında yerini bulduğunu gören kadın memnun, köyüne döndü.

Devamını Oku

Yolsuzlukların ucu

22 Ağustos 2003

Uzan ailesiyle ilgili olarak her gün yeni bir şey açıklanıyor. Bunların herhangi birinin yetkililer için sürpriz olması mümkün değildir. Ailenin bankalarına yüksek faiz almak için döviz yatırmış vatandaşların maceraları bugünün meselesi değildir, yıllardır anlatılmaktadır. Hayali Hazine Bonosu satışlarının, parasını kaptırmış vatandaşlara neredeyse zorla yapıldığına ilişkin olayları, bırakın denetimle ilgili kurul ve kişilerin bilmesi, bu banka şubelerinin yanındaki başka bankalarda çalışan memurlar bile bilmektedir.Cevaplanması gereken soru, bugüne kadar bütün bu işlere neden göz yumulduğudur. Uzan ailesinin bankalarına yıllardır onlarca denetim elemanı gitmiş, bankaların yönetimlerine kamu görevlileri atanmış, murakıplar bütün şubeleri incelemiştir.Şu anda bu aile çoluk çocuk aranmakta, ama soruşturmayı yürüten savcılık bu işlerin diğer yanında bulunan kişilerle ilgili bir işlem yapmamaktadır.Bu bankalarla ilgili raporlar açıklanırsa ya da devletin arşivlerinin tozlu raflarında bulunabilirse birçok başka şeyin de açığa çıkmaması mümkün değildir. Bütün denetçilerin herhangi bir "etki" altında yolsuzlukları görmezden gelmesi de mümkün değildir. Bankalar Birliği'nin bu bankaların nasıl çalıştığını bilmemesi de mümkün değildir.Kangren sürüp gider...Yîne aynı soru çıkmaktadır: Bugüne kadar bu işlere neden göz yumulmuştur? Aynı ailenin halka açık elektrik şirketlerini denetlemeye ve tespit edilmiş olan usulsüzlükleri engellemeye kalkan Sermaye Piyasası Kurulu başkan ve yöneticilerinin başlarına gelenleri bazı yetkili zevat sanki bugün öğrenmiş gibi yapmaktadır. Bu ailenin işlerini denetlemeye kalktığı için çeşitli saldırılara uğrayan kamu görevlilerine, bu olaylar sürerken hangi siyasi, hangi bakan, hangi başbakan sahip çıkmıştır? Uzanlar'ın bankalar ve elektrik şirketlerinde "rahat" bırakılmaları, gizli ya da açık siyasi "koruma" altında olmaları sayesindedir. Aile fertlerinden birinin parti kurmasına kadar, Uzan ailesi hep siyasi iktidarlara yakın olmuştur. Uzan ailesi Sermaye Piyasası Kurulu ile savaşırken Demirel başbakandır, cumhurbaşkanıdır, Çiller başbakandır, Yılmaz başbakandır, başbakan yardımcısıdır. Ve bütün bu siyasiler Uzan ailesi ile aralarının açılmaması için devletin görevlilerine sahip çıkmamış, ailenin mali işleriyle ilgili soruşturmalar açılması ve "suçların durdurulması" için gereğini yapmamışlardır.Uzan ailesiyle ilgili hukuki süreç nasıl yürürse yürüsün, yolsuzlukların diğer "ucu" da açıklanmadıkça, bunların da üzerine gidilmedikçe kangren yayılmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Asker tartışması

21 Ağustos 2003

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) geleneğinde, komutanlar görevleri süresince kamuya açık olarak fikirlerini söylemezler. Önceki yıllarda emekli olan üst düzey komutanlar da kamu önüne çıkmaz, fikir belirtmezlerdi. Son dönemde ise "temsil" özelliği olup olmadığı belli olmayan birçok emekli generalin sürekli ve her konuda fikir belirttiği görülüyor. Bazen de emekliliği yaklaşmış komutanlar çıkıp uzmanlık alanlarının dışında da konuşabiliyor. Bu, son birkaç yılın adeti oldu. TSK, Cumhuriyetin başından beri siyasi ağırlığı olan bir kurumdur. 1960'lı ve 70'li yıllarda ise TSK içindeki siyasileşme 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 müdahalelerine yol açmıştır. 1960'ta rüzgâr, demokrasi, insan haklan, sosyal adalet yönünde esiyordu. 1971'de ise, öncekini bastıran rüzgâr, varolan özgürlüklerin Türk halkına "fazla geldiği" yönündeydi. 12 Eylül 1980 ile birlikte TSK bütün sivil siyasi yapının karşısında yer aldı, ancak uygulamalarının, sonuçlan bakımından aynı "tarafsızlıkta" olmadığı görüldü. TSK'nın siyasi gidişata karşı açık tavır aldığı son dönem "28 Şubat süreci"dir. Erbakan'ın başbakanlıktan ayrılması yolunda Ordu, bütün "imkânlarını" kullandı ve sonuç aldı. Açık bir müdahale olmadı, ama eşiğinden dönüldü. Bugün ise koşullar ve "rüzgârlar" önceki dört örnekten çok daha farklı. Daha önceki deneyler TSK'nin görev ve sorumluluk sınırlarının ötesinde "etkinlikte" bulunması konusunda haklı duyarlılıklar yaratmıştır. Ama bunun tam tersi bir duyarlılık da vardır: sivil siyasilerin Türkiye'yi Batı rotasından çıkartabilecek beceriksizlik ya da kasıtlı çabalan karşısında Türk Ordusu'nun en büyük güvence olduğuna ilişkin güçlü inanç...Komutanlar ne diyor...30 Ağustos görev değişimi öncesinde bazı komutanlar "içlerinden geçenleri" açık açık söylediler. Önce şu konuda anlaşmak gerekiyor: Komutanlar da bu ülkenin bütün yurttaşları gibi ülke sorunları üzerinde düşünmek, fikir geliştirmek, başkalarını eleştirmek hakkına sahiptir. Bu hak, onlara siyasi süreçlere görev ve sorumluluk alanlarının ötesinde müdahale hakkı vermez, ama vardır. Bu açıdan, komutanların söylediklerini, üslup özelliklerinin ötesine geçerek düşünmek gerekir.* Diyorlar ki: Laik Cumhuriyete saldırılar devam etmektedir, Türkiye'nin Batı hattından çıkarılması tehlikesi vardır. Bu görüşü abartılmış bir hassasiyetin ürünü gibi görmek mümkündür. Ama Silahlı Kuvvetier'in özel duyarlılıklarını, farklı bakış açılarını da anlamak gerekir.* Komutanlar, bir kez daha "takıyye"den söz ediyorlar. Açıkça söylemedikleri ama işaret ettikleri şudur: AKP hükümeti henüz takıyye yapmadığının, yani siyasi İslam gelenek ve hedeflerinden tam olarak koptuğunun güvencelerini vermemiştir, bu konuda kuşkular vardır. Şu anda Türkiye'nin herhalde aşağı yukarı yansı buna benzer düşünceler içindedir. AKP'ye ve hükümetine daha hoşgörülü bakılması bu yöndeki kuşkuların yok olduğu anlamına gelmez.* Bir komutan da "mütareke basını" kavramını kullanarak medyayı ikiye ayırmaktadır. Bu da abartılı bir tepki olarak görülebilir. Ama Türkiye'nin yüzde 80'i medyanın tümünü aynı kefeye koyup iktidar rüzgârlarına göre tavır değiştiren bir güç odağı olarak görmekte ve medyaya güvenmemektedir. Komutan da kendi bakış açısı ve üslubuyla bunu söylemektedir. Komutanların söylediği bir şey daha vardır, o da son Irak savaşı dolayısıyla bir tür "Amerika sever" grubun ortaya çıkmış olmasıdır. Irak savaşında Türkiye'nin ne yapması gerektiğini tartışanlardan bazılarının sadece "Amerikan muhibbi" olmasından onlar da rahatsızdır. Silahlı Kuvvetler'in siyasi gelişmeler içinde gerekenden fazla bir ağırlık taşımaktan çıkmasının, önemli duyarlılıklarının ve bunlan ifade ederken kullandıkları üslubun değişmesinin yolu çok açıktır. AB standartlarına, AB üyelerinin sahip oldukları güvencelere sahip, tam işleyen demokratik sistem ve hukuk devleti kurallarını içine sindirmiş bir Türkiye'de bugünkü kuşku ve güvensizlikler geride kalacak, her şey yerine oturacaktır.

Devamını Oku

Hep yasa isterler

20 Ağustos 2003

En sorumlu mevkilerde bulunan kişiler, sıkıntılı anlarında çareyi "ne yapalım yasalar böyle, yeni yasa lazım" gibi bir gerekçede bulurlar. Türk toplumunun son dönemine damgasını vurmuş olan mali yolsuzlukların yargı tarafından çözülememesini de Adalet Bakanı yasalara bağlıyor, bilirkişi sistemine bağlıyor. Şu anda yürürlükte olan yasaların bazı eksikleri olabilir, ama yolsuzluk ve hırsızlıkları kanıtlanmış birçok kişinin bir tür dokunulmazlık zırhına sahipmiş gibi dolaşmalarının yasaların yetersizliğine bağlanıyor oluşu, aslında adalet mekanizmasının çalışmamasıyla ilgilidir. Ve Adalet Bakanı da o mekanizmayı çalıştıramadığı için şikâyet etmektedir. Bugün yürürlükteki herhangi bir yasanın suçluları koruduğunu söylemek mümkün değildir. Sakatlık adalet sisteminin işleyişinde, işletiliş biçimindedir.'Profesyonel' bilirkişiler...Adalet Bakanı "bilirkişiler" den yakınıyor. Bilirkişi sistemi de sistemimizi oluşturan başka birçok unsur gibi, yozlaştırılmıştır. "Profesyonel" bilirkişiler, belli mahkemeler tarafından sürekli görevlendirilmekte ve bunların raporları her zaman hak ve adalet kavramlarına uymayabilmektedir. Bu sistem, uzman kişilerin adalete yardımcı olmaları amacının ötesine geçmiş, yargılama sürecini bir yandan uzatan diğer yandan da "çeşitli etkenlerin" yönlendirmesine açan bir sisteme dönüşmüştür. Adalet Bakanı'nın görevi ise bu durumdan yakınmak, yeni yasalar istemek değildir. Adalet Bakanı, "belli" mahkemelerin çalışma şeklini; "belli" bilirkişilerin sürekli olarak görevlendirildiği "belli" mahkemeleri çok kolayca inceleyebilir, Bakanlık müfettişleri bu sistemdeki maddi ve manevi yozlaşmaları kolayca ortaya çıkarabilirler.Çözmeyi isteyen çözer...Geçen yıl Ankara'da bir trafik kazası olmuştu. Kazaya kansan araçlardan biri, son model bir BMW marka otomobildi, sahibi ise mahkeme kaleminde görevli bir hanımdı. Bu haber gazetelerde yer aldıktan sonra bu hanımla ilgili herhangi bir işlem yapılmamış, bu otomobili hangi parayla aldığını açıklaması istenmemişse Adalet Bakanı'nın yakınmaya ve yeni yasa istemeye hakkı yoktur. Şu anda Ankara'da, devletle işi olanların işlerini "kolaylaştırıcı" bir "iş takibi" sistemi varsa, bu sistemin benzen bir "iş takibi" sistemi de adalet kesiminde vardır. Hukukçu olan ya da olmayan birçok insan yargıya intikal etmiş sorunları, mahkeme salonu dışında "çözer". Adalet bakanları büyük çoğunlukla hukukçu kökenli siyasilerden seçilir, onlar bugünkü yoz düzeni ve sistemin neden gerektiği gibi işlemediğini bilir. Ama hiçbiri de bu sisteme dur demek, bu sisteme son vermek için çaba göstermez. Şu andaki Adalet Bakanı yasalardan yakınacağı yerde, güvendiği bir hukukçuyu çağırsın ve kendisine sistemin nerelerde çürüdüğünü anlattırsın. Bunların üzerine giden de, hiç merak etmesin, kamuoyundan büyük destek alacaktır.

Devamını Oku

Yaralar daha derinde

19 Ağustos 2003

Uzanlar olayı birkaç dram ya da komedi halinde devam ediyor. Olayın bir tarafı inanılır gibi değil. Eskiden bu ülkede devletin bütün kolluk kuvvetleri "anarşist avı" yapardı. Evler basılır, akrabalar sorguya alınırdı. Bu aile, yaklaşık 30 yıldır ülkenin maddi bakımdan en güçlü ailelerinden biri. Bankaları, telefon şirketleri, elektrik şirketleri, barajları, gazeteleri, televizyonları, inşaat şirketleri var. Bu ailenin yıllardır uçakları, helikopterleri, gemileri var. Şimdi bu aile "çoluk çocuk" aranıyor. Böyle bir ailenin bütün bireyleri; eşler, kız çocukları dahil, polis ve jandarma tarafından aranıyor. Ve bulunamıyorlar. Buna gülünür mü ağlanır mı?.. Bu ülkede yaşanan ve inanılması güç olaylardan biriyle karşı karşıyayız.Yalnızca aile mi?Bu ailenin çeşitli ekonomik faaliyetleri yıllardır tartışma konusudur. Elektrik şirketlerini ele geçirme ve yönetme şekilleri yıllardır birçok davaya konu olmuştur. Siyasi iktidarlar ya da başka birileri bu konuların üzerine gitmemiştir. Televizyonları yasa dışı olarak kurulmuş, sonra yine davalık olmuş, ama kimse bu meseleleri kurcalamamıştır. Siyasi iktidarlar görmezden gelmiştir. Bankacılıkla uzaktan yakından ilgisi olan herkes yıllardır bu ailenin bankalarının çalışma şekillerini bilmektedir. Bu bankalar yıllardır, Bankalar Kanunu'nun ilgili maddeleri dolayısıyla "gözetim" altındadır. Bu bankaları sürekli olarak devlet "denetler". Bankalar yeminli murakıpları geniş yetkileriyle bu bankalarda, istedikleri şubelerde oturur, her şeyi izleyebilirler. Bu bankaların yönetimlerine devlet temsilcileri atanmıştır. Bunlar yıllardır devletin sözde bir sıkı denetimi altındadırlar. Bu ülkede SPK vardır ve bu SPK yıllardır bu ailenin halka açık şirketlerindeki faaliyetleri bilmektedir. Bu ülkede BDDK vardır, banka murakıpları vardır. Vardır oğlu vardır. Sonra birileri çıkıp bu ailenin yıllardır bütün bankacılık ilkelerini ihlâl ettiklerini, sermaye piyasası kanunlarını ihlâl ettiklerini söylediği zaman yapılması gereken başka şeyler de vardır. Bu ailenin bankalarını yıllardır denetlemiş, yönetimlerinde yer almış bütün kamu görevlilerinin de bu aile ile birlikte hemen gözaltına alınmaları gerekir.Tartışmasız bir gerçek...Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun dünkü açıklaması ise yine genel durumumuza uygundur. Bu açıklama hem güldürür hem ağlatır. Ama bu ülkede kanunların tam egemenliği sağlanmak isteniyorsa bugüne kadar bu ailenin işlerinin bu hale gelmesine bilerek ya da bilmeyerek izin veren, göz yuman, bunlan tespit etme görevini yapamayan bütün kamu görevlileri de hesap vermek zorundadır. Çok temel ve tartışmasız bir gerçek vardır: Bu ailenin faaliyetleri gibi büyük çapta operasyonlar ancak devletin göz yumması ya da devlet içinde sağlam işbirlikleri sayesinde mümkündür. Bu tür yolsuzlukların yapılabilmesi için, devletin bütün denetim organlarının yıllardır bu işlere göz yummaları için devlet içinde sağlam destekler bulunması şarttır. Uzan olayında da asıl açıklanması, didiklenmesi ve halka ayrıntılı bilgi verilmesi gereken yan budur. BDDK'nın dün yaptığı "çaresiz memur" sızlanması da kimseyi sorumluluktan kurtarmaz. Kurtarmamalıdır.

Devamını Oku

10 bin burstan ötesi

18 Ağustos 2003

Milli Eğitim bakanı Hüseyin Çelik, özellikle on bin öğrenciye burs verilmesiyle ilgili yasa üzerindeki "önyargılı" eleştirilerden şikayetçi. bakan bu konuda oldukça "net" konuşuyor. Şunları söylüyor: 1- Bu yasanın, on bin burslu öğrencinin desteğiyle sıkıntıya girmiş olan özel eğitim sistemine kan vermektir. Bugün özel eğitim kurumları, devletin eğitim çabalarına önemli bir destektir. 2- Sözkonusu on bin bursa ayrılacak kaynak milli eğitimin genel büktçesi içinde çok küçük bir oran oluşturmaktadır, önemli hiçbir açığı kapatacak bir miktar değildir, ama bugün özel eğitim kurumlarının kendilerini toparlamalarını sağlayacaktır. 3- Bu burslardan yararlanacak 500 dolayında özel okul arasında Fethullah Gülen cemaatinin kurduğu özel okulların sayısı iddia edildiği gibi yüzlerce değildir, 50'nin altındadır. 4- Bu okullarla ilgili olarak defalarca çok sıkı teftişler yapılmış, aleyhte hiç bir rapor yazılmamıştır. 28 Şubat döneminde bu okullar en ayrıntılı şekilde incelenmiş yine herhangi bir önemli kusur tesbit edilmemiştir. Dolayısıyla bu okullara önyargılı bakmak için hukuki bir neden yoktur. 5- Özel eğitim sisteminin geliştirilmesine aynı sağlık konusu gibi bakmak, nitelikli özel eğitim kurumlarının devletin yükünü azaltmasına yardımcı olmak gerekir. Bakanlık neyle meşgul...Bakan Çelik'in "on bin burs" yasasıyla ilgili olarak söylediklerinin özeti bunlar. Bu açıklamaların da tutarlı olduğunu kabul etmek gerekir. Gerçekten, Fethullah Gülen cemaatinin okullarıyla ilgili bir kusur bsulunduysa bunlar hakkında işlem yapılır ve bu kurumların devlete aktarılması sağlanır. Bu arada şunu da hatırlatalım ki, birkaç yıl önce yine bu konu konuşulurken Fethullah Gülen'in kendisi bu okulların Milli Eğitim bakanlığına devredileceğine ilişkin bir açıklama yapmıştı. Milli Eğitim bakanı haklı bir şey söylüyor: "Bir özel okulun sahibinin kim olduğu önemli değil, önemli olan bu okuldaki eğitimin Cumhuriyetin ve milli eğitim sisteminin temel ilkelerine uygun olmasıdır." Bakan Çelik, kamuoyunda en çok konuşulan konunun aslında şu anda bakanlıkta yapılan çok daha önemli çalışmalar arasında alt sıralarda yer alan bir konu olduğunu da savunuyor. Söylediğine göre, aralarında öğretmen kalitesinin artırılması, bakanlık yapısının reforme edilmesi, geri kalmış müfredatın değiştirilmesi de dahil 32 yeni proje üzerinde çalışmalar sürüyor. Bakan, birkaç gün önce Surp Harç Ermeni Okulunun 50'nci yıl etkinliklerine de katılmış ve bundan yola çıkarak şunu söylüyor: "Eğer Erdmeni vatandaşlarımız da kendi din adamlarını yetiştirmek istiyorlarsa yetiştirirler." Bakanın bu sözü de düşünce ve inanç özgürlüğüne inanan herkes için önemlidir. Ancak herhalde temel ilke önce ihtiyaç kadar din adamı yetiştirilmesi, ikincisi de din adamı yetiştiren okulların alternatif bir eğitim sistemi şeklinde örgütlenmemesidir. Türkiye'de imam hatip okullarının bir "sorun" olmasının nedeni bu iki ilkeye de uyulmamasıdır. Ülkemizde tam 18 milyon 619 bin öğrenci var. Bunun anlamı her evde bir öğrenci bulunmasıdır. Bu da Milli Eğitim Bakanı ve bakanlığının etki alanının büyüklüğünü göstermektedir. Bakan Çelik sözünü ettiği projeleri ve önyargısız yaklaşımlarını hayata geçirdiği zaman Cumhuriyet tarihinin adı hala anılan bakanlarından biri olur. Yoksa adları unutulmuş, kimsenin hatırlamadığı "herhangi bir eski bakan" olur. Milli Eğitim Bakanı ve bakanlığının başarısı ülkenin geleceğine en büyük yatırımdır.

Devamını Oku