İstanbul depremi

17 Ağustos 2003

Büyük depremin üzerinden dört yıl geçti. Bu depremden çok önce, yıllardan beri bilim adamları, uzmanlar Marmara bölgesinde büyük bir deprem olacağını söylüyorlardı. Sonunda o deprem oldu. Ve bu depremin yarattığı can ve mal kaybı tipik bir üçüncü dünya ülkesinde olabilecek düzeyde oldu.İstanbul depremi konusunda da bilim adamları ayrıntılı tartışmalar yaptılar, yapıyorlar. Kesin olan, bu depremin "bir gün" olacağı.Yapılarının yüzde 80'i temel güvenlik niteliklerine sahip olmayan İstanbul'da bir depremin yaratacağı hasarla ilgili olarak korkunç tahminler yapılıyor. Bütün bunlara rağmen yine de milyonlarca insan orta büyüklükte bir depremde hasar göreceği kesin olan binalarda oturmaya devam ediyor.İstanbullular!..İstanbul'un on milyonu aşkın bir nüfusu var. Ve insanların yüzde 80'i, yani 8 milyonu bir depremde tehlike altındadır. Böyle büyük bir ölçekte, bu milyonlarca insanın olası bir depreme karşı hem kendi alacakları tedbirlerin azamisini almaları hem de yetkilileri zorlamaları beklenir.Oysa böyle bir durum görülmüyor. Çünkü İstanbul'daki 2,5 milyon binanın yüzde 80'i güvenlik açısından sorunludur, ama yüzde 50'si de yasal bakımdan "kaçak"tır.İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir süre önce bir araştırma yaptırmıştı. Bu araştırma İstanbulluların şehre neden sahip çıkmadıklarını, neden şehri böyle hızla "tükettiklerini" ve aslında neden bir depremde olacakları fazla umursamadıklarını gösteriyor.• İstanbul'da yaşayanların sadece yüzde 33'ü kendisini "İstanbullu" olarak niteliyor.• Yüzde 44'ü kendisini hiçbir şekilde İstanbullu hissetmiyor.• Yüzde 64'ü İstanbul'un hiçbir özelliğini yaşamıyor; sahile gitmiyor, sinemaya gitmiyor, müzeye gitmiyor vs. Üstüne üstlük yüzde 17'si İstanbul'un hiçbir şeyini sevmiyor.Böyle bir bilinç egemen olduğu zaman; İstanbul'da yaşayanların üçte ikisi kendisini bu şehirde "geçici" olarak gördüğü zaman, depreme karşı gerçek bir bilinç yaratılması da çok zordur. Depremden korkmak için bu konuda bilinçli olmak gerekmez.İstanbul depreminin 2007-2010 arasında olmasının büyük ihtimal olduğunu bilim adamları söylüyor. Ama bu depremin vereceği zararın sıfıra yakın bir noktaya indirilmesi bugünkü koşullarda mümkünken, bütün hazırlıklar deprem sonrasına göre yapılmaya devam ediliyor.İstanbul için parmağını kımıldatmayanlar hâlâ anlamıyorlar ki, bütün doğal afetleri büyük felâketlere dönüştürenler sadece ve sadece insanlardır.

Devamını Oku

Yemek hakkında

17 Ağustos 2003

Hintli şair Tagor anlatıyor: Keçi, bir gün her şeyin yaratıcısı Brahman’ın huzuruna çıkmış.“Bir şikayetim var” demiş,”Bütün yaratıklar beni yemek istiyor. Beni her görenin aklına önce benim etimle beslenmek geliyor. Yüce Brahman, sence bu haklı bir durum mu?”Brahman keçiyi dinledikten sonra cevabını vermiş:“Ne diyeyim ki çocuğum, seni görünce benim bile ağzım sulanıyor...”Bir Zen bilgesine genç müritlerden birinin üç gündür yemek yemediğini söylemişler. O da genç müridi yanına çağırıp bu orucun nedenini sormuş.“Kendi kendimle mücadele ediyorum” demiş genç mürit.“Çok zor bir iş yapıyorsun” diye başını sallamış bilge, “Böyle bir zor mücadeleyi üstelik açkarnına yapıyorsun, seni gerçekten kutlarım... Ama başarı şansının az olduğunu da söylemek isterim...”Ambrose Bierce de bir yemek hikayesi anlatıyor:Aslan ormanda dolaşırken ayağına diken battı. Acı içinde kıvranırken bir çoban gördü, ondan ayağındaki dikeni çıkartmasını istedi. Çoban aslanın dediğini yaptı. Aslan az önce başka bir çobanla karnını doyurmuş olduğu için kendisine yardım eden çobana dokunmadı.Aradan epeyce bir süre geçti. Çoban bir suç işledi. Cezası aslanlara atılmaktı.Arenaya getirildi, aç aslanlar homur homur dolaşırken ortalarına atıldı.Aç aslanlar tam çobana doğru ilerlemeye başlamışlardı ki içlerinden biri “Durun!” diye bağırdı. “Bu adam benim ayağımdan kocaman bir diken çıkarıp beni kurtarmıştı...”Bu sözü duyan diğer aslanlar, çobanla aslan arasındaki özel ilişkiye saygı gösterip çekildiler.Hak sahibi aslan da çobanı tek başına yedi.

Devamını Oku

Mucizeler ülkesinde siyaset...

14 Ağustos 2003

Türkiye her şeyin hızlı yaşandığı bir ülkedir. Her an, her şey olabilir. İki yıl önce Refah Partisi'nin gençleri, Erbakan'ın izin vermemesi üzerine parti yönetimini alamayınca AKP'yi kurdukları zaman ilk seçimde bu kadar güçlü bir iktidara ulaşmayı herhalde akıllarından geçirmemişlerdi. O dönemde Erbakan ekibi de bu isyancı gruba "evden kaçan yaramaz çocuklar" olarak bakıyor ve er geç eve döneceklerini düşünüyordu.AKP'nin 3 Kasım 2002 seçimlerine, sadece on dört aylık bir parti olarak katılması ve büyük bir başarı kazanması kimileri için sürpriz oldu. O "kimileri" Türkiye'nin nabzını uzun süredir yanlış tuttukları için bu sonucu sürpriz olarak aldılar. Oysa AKP'nin kuruluşundan itibaren toplumun tepkilerinin ne yöne kaymaya başladığı belli olmuştu.Bu parti önce 3 "M"nin partisi oldu. "Mütedeyyin" idiler, siyasi İslam'dan geliyorlardı. "Muhafazakâr" idiler ve muhafazakâr kitlenin bütün ilkelerini savunuyorlardı. "Müeddep" idiler, ne eski liderlerine ne siyasi rakiplerine saldırıyorlardı; terbiyelerini bozmuyorlardı.En rahat hükümet!AKP hükümeti bugün Cumhuriyet tarihinin en rahat hükümetlerinden biridir. Karşısında güçlü bir siyasi ya da toplumsal muhalefet yoktur. Toplumun en geniş kesimleri bu iktidara "avans" tanımakta gizli bir anlaşma yapmış gibidirler.Meclis'te rahattırlar, karşılarındaymış gibi duran CHP rotasını kaybetmiş, çizgileri silinmiş bir siyasi hareket olarak varlık nedeni hakkında kendi kendine kuşkular yaratmış bir durumdadır.AKP iktidar olarak, başı sıkıştığı ya da varolan yasalarla sorun yaşadığı anda hemen istediği yasayı çıkaracak, istediği değişikliği yapacak bir konumdadır. Nitekim öyle yapmaktadır. Hiçbir hükümet bu kadar rahat çalışmamıştır. Bu, Türkiye açısından da büyük kolaylık ve zaman kazanma anlamına geldiği için "avans" devam etmektedir.Gelecek yıl baharda yapılacak yerel seçimlerde de AKP'nin daha da güçlü bir destek sağlaması sürpriz olmayacaktır. Seçimlerdeki böyle bir sonuç da AKP'nin iktidar olarak biraz daha rahatlaması, kendini çok daha güçlü hissetmesi anlamına gelecektir.Rüyası bile imkânsızken...Bunun arkası da aşağı yukarı bellidir. Her güçlü başbakanın rüyası bir sonraki aşamada Çankaya'ya çıkmaktır. Arkasından gelecek siyasi istikrar sorunlarına aldırmadan bir üst kata çıkma isteğine Turgut Özal da dayanamamıştır, Süleyman Demirel de.2007'nin 5 Mayıs'ında Sezer'in Çankaya'deki görev süresi dolmaktadır. Tayyip Erdoğan'ın bu göreve talip olması, 2004 yerel seçimlerinde sağlanacak başarının verdiği ek güçle, kaçınılmaz görünmektedir.Bu gücü katlayacak olan ikinci unsur da Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşme takviminin başlamasıdır.Ancak Erdoğan'ın Özal ve Demirel'in siyaseten yaptıkları yanlışa düşmeyecek gücü şu anda vardır, büyük olasılıkla üç yıl sonra da olacaktır. Hedef Cumhurbaşkanı'nın yetkilerinin artırılması ve bir anlamda yarıbaşkanlık sistemine geçiştir.2004 yılının sonbaharında Meclis'in yeni çalışma dönemi başladığı zaman Türkiye Avrupa'dan takvim almış, AKP Meclis'teki gücüne yerel yönetimleri de eklemiş olarak, büyük bir siyasi rahatlıkla Cumhurbaşkanının yetkilerini gündeme getirebilecektir.İki yıl önce böyle bir rüyayı bile göremeyecek durumda olan bir siyasi kadronun iki yıl sonra kendine bu hedefleri koyabilmesi ancak Türkiye gibi bir mucizeler ülkesinde mümkündür.

Devamını Oku

Irak'taki Amerika ve Türkiye

13 Ağustos 2003

Ankara'daki ana eğilim, ABD yönetiminin isteğine uygun olarak Irak'a Türk askeri göndermek yönündedir. Bunun koşulları ve ayrıntıları belli değildir. Ancak şu anda buna karşı çıkan tek kişi Cumhurbaşkanı Sezer'dir. Anlaşıldığına göre Genelkurmay Irak'a asker gönderilmesine taraftardır, AKP hükümeti de taraftardır.Amerikan yönetimi Irak'a askeri müdahale kararını dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışırken birçok gerekçe ileri sürmüştü. Bunların en önemlileri olan, Irak'ta kitle imha silahlarının bulunduğu ve Saddam Hüseyin'in El Kaide ile bağlantılı olduğu iddiaları halen kanıtlanmamıştır ve görüldüğü kadarıyla kanıtlanamayacaktır. Amerikan yönetiminin sözcüleri de artık bu konularda konuşmayı kesmişlerdir.Amerikalılar şu anda Irak'ta işgalci durumundadır. Ve işgalin gerekçeleri uluslararası hukuk açısından onaylanmaktan uzaktır. ABD askeri Irak'ta ne arıyor diye sorulduğunda meşruiyet açısından anlaşılır bir cevap bulmak kolay değildir.Irak'ta boyutları tam olarak belli olmayan bir silahlı direniş vardır, her gün birkaç Amerikan askeri ölmektedir. Bu ülkede bulunan birçok tarafsız gözlemcinin söylediğine göre resmen açıklanan saldırılar, gerçekte olanların çok azıdır.Tek seçenek 'bataklık' mı...Bu durumda Türkiye'nin de Irak'a güçlü bir askeri birlik göndermesinin gerekçesinin çok iyi açıklanması gerekmektedir. Savaş öncesinde birinci ve ikinci tezkere tartışmaları sırasında temel gerekçelerden biri "Stratejik müttefikimiz ABD'nin yanında yer alma mecburiyeti", ikincisi ise "Kuzey Irak'ta Türkiye'nin çıkarları aleyhine oluşumların engellenmesi" idi.Kuzey Irak'ta "Türkiye aleyhindeki" gelişmeler denilen olay, bu bölgede şimdilik özerk daha sonra bağımsız bir Kürt devletinin kurulması olasılığıdır. Savaşın başından itibaren Kürt aşiretlerinin Amerikan yönetimine kayıtsız şartsız tam destek vermelerinden, muhataplarından önemli sözler aldıkları sonucunu çıkarmak zor değildir. Hem Barzani hem de Talabani sürekli olarak Kuzey Irak'ta Türk askeri varlığını kabul etmeyeceklerini tekrarlamaktadır.O zaman Türk askerinin hangi bölgede, ne görev yapacağına ilişkin soru da cevapsız kalmaktadır. Irak'ın başka bir bölgesinde Türk askeri bulunmasının Türkiye açısından pek bir anlamı olmadığı gibi tam tersine, böyle bir olasılığın ardında çok daha fazla "potansiyel" tehlike bulunmaktadır.Eğer Türk askeri Kuzey Irak'ta değil de, direnişin en yoğun olduğu bölgede görev yapar ve Iraklı direnişçilerin hedefi olursa, bunu açıklamak kolay olmayacaktır...Amerikan yönetimi Ortadoğu'da işlerin hiçbir zaman kağıt üzerinde planlandığı gibi yürümediğini tecrübeyle gördü. Bu aşamada Amerikan yönetimine yardımcı olmanın tek yolu, Türk askerini de aynı batağa sokmak olmasa gerek.

Devamını Oku

AB takıyyesi mi?

12 Ağustos 2003

Takıyye sözcüğü Türk siyasetine Turgut Özal'ın ANAP'ı kurduğu sırada, yirmi yıl önce girdi. Takıyye için sözlükte şu karşılık veriliyor: "Birinin mensup olduğu mezhebi gizlemesi."Takıyye yapan, belli bir noktaya gelene kadar; toplumda belli bir etkinlik kazandıktan sonra kendi mezhebi için çalışmak üzere, o aşamaya gelene kadar kendini gizler.Soğuk Savaş döneminde, buna benzer bir "kripto komünist" deyimi vardı. Bu deyim de aynı şekilde, belli noktalardaki komünistlerin kendi inançlarını gizleyerek amaç için çalışmalarını anlatırdı.Takıyye sözcüğünün Özal ile birlikte siyasi hayatımıza katılmasının nedeni, o güne kadar Özal hakkında bilinenin, daha önce Erbakan'ın Milli Selamet Partisi'nden aday oluşu ve devlette çalışırken "takunyalı" olarak nitelenmesiydi. Özal siyasete girerken dünyadaki rüzgârları iyi kavramış bir kişi olarak o döneme göre ileri ve liberal fikirleri savunuyordu. Özal'ın geçmişini bilenler ise asıl görüşlerinin bunlar olup olmadığı konusunda ikircikleniyor, iktidarı ele aldıktan sonra asıl bağlı olduğu siyasi İslam yönünde faaliyet göstereceğinden kuşkulanıyordu. Takıyye kelimesi böyle öğrenildi, böyle kullanıldı ama Özal takıyye yaptığından kuşkulananları haksız çıkardı.Geçen haftaya kadar!AKP'nin iktidara geldiği andan itibaren Avrupa Birliği yolundaki girişimlerine de "takıyye" gözüyle bakanlar vardır. Bunlar, en başından beri AKP'nin "Avrupa nasıl olsa Türkiye'yi almaz ama biz böyle yaparsak AB üyeliği taraftarı olan geniş kitlenin gözünde sempati kazanırız" görüşünde olduğundan kuşkulanmaktadır. Buna göre, Türkiye'nin AB üyeliği bir noktada tıkanacak ve AKP Türk halkına dönüp "bakın görüyorsunuz, biz bu yolda neler yaptık, ne kanunlar çıkardık ama onlar bizi almadı" diyecek ve kamuoyunun tepkisini değerlendirip "direksiyonu" çevirecektir.Bu görüş, geçen kasım ayından beri AKP'nin içte ve dışta gösterdiği çabalar karşısında aşırı kuşkucu kalıyordu.Hukukun temel ilkelerinden biri, "suçu kanıtlanıncaya kadar herkesin masum olduğu" şeklindedir. AKP'nin de yukardaki kuşkucu bakışı destekleyen bir tavrı ya da eylemi olmamıştı.Geçen haftaya kadar olmamıştı...Geçen hafta, Türkiye'nin uluslararası yükümlülüklerine ve imzalarına rağmen KKTC ile gümrük birliği anlaşması ilan edilene kadar olmamıştı...Türkiye çok şey kaybederBu anlaşmanın, Türkiye'nin gümrük birliği anlaşması bulunan AB tarafından hangi açıdan görüleceği bellidir ve bunun Kıbrıs'ta çözüme katkısı olmayacağı, tam tersine hizmet edeceği bellidir.O zaman AKP hükümeti bunu neden yaptı?Türkiye Avrupa Birliği yolunda kırk yıldır bir ileri iki geri temposuyla ilerliyor. Son dönemde duvara toslama aşamasına gelinince can havliyle çok önemli adımlar atıldı. Ama atılan bu adımlar ne olursa olsun, AB konusunda son kilit Kıbrıs'tır ve AKP'nin son kararları bu kilidi biraz daha kuvvetlendirmiştir.Eğer bu aşamaya gelindiğinde Kıbrıs meselesi dolayısıyla Türkiye'nin AB üyeliği kapısı açılmazsa, aylardır "AKP takıyye yapıyor" diyenler haklı çıkacaktır. Onlar haklı çıkacaktır ama Türkiye çok şey kaybedecektir.

Devamını Oku

Yeni bir oyun mu?

11 Ağustos 2003

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğinin son anahtan Kıbrıs sorunudur. Kıbrıs sorununun bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti yapısı içinde çözüme yaklaşmaması durumunda AB yolunun açılmasını beklemek hayaldir. Kıbrıs ile ilgili olarak son iki hafta içinde iki "oyun" oynanmıştır. Bunların birincisi Türkiye - KKTC Ortaklık Konseyi'nde gümrük birliği" kararı alınmasıdır. Bu "ortaklık" konseyi "iki ülke arasında ekonomik ve mali bütünleşme" amacıyla kurulmuş bir organdır. Kıbrıs'ta, Kıbns Cumhuriyeti çerçevesi içinde bir çözüm, Avrupa Birliği üyeliğinin olmazsa olmaz koşuludur. ABD de son olarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin adını taşıyan "Annan Planı" na tam destek vermiştir. Çözüm yönünde gelişme beklenirken Türkiye'nin KKTC ile "gümrük birliği" anlaşması yapması başka bir anlama gelmektedir. "Gümrük birliği" sözü bile bu adımın amacının çok farklı olduğunu göstermektedir, çünkü Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasında gümrük yoktur.Pasaport meselesi...Bu adımdan bir hafta önce ise, KKTC vatandaşlarının Türkiye sınırlarında "AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti" pasaportlarının kabul edilmeyeceği yönünde karar alınmıştır. Kıbrıs Rum kesiminin "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak AB üyesi olmasıyla birlikte çok sayıda Kıbrıslı Türk, (ama gerçek Kıbrıslı Türk, sonradan gönderilenler değil,) bu pasaporttan almak istemiş ve almıştır. Eğer bu karar "onursal" ve "duygusal" nedenlerle alınmışsa yine ortada bir gariplik var demektir. Çünkü Kıbrıslı Türkler (sonradan gidenler değil) eski Kıbrıs Cumhuriyeti'nin İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi olması dolayısıyla İngiliz pasaportu alma hakkına sahipti ve bu hakkı tümü kullanıyordu. Avrupa Birliği pasaportunu "gurur" meselesi yapanlar 40 yıldır ingiliz pasaportu meselesini "gurur" meselesi yapmamışlardır. Çünkü o pasaport da "Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşları" na verilen bir pasaporttu, KKTC vatandaşlarına değil. Zaten KKTC pasaportunun geçtiği tek ülke Türkiye'dir. Türkiye dışında KKTC pasaportunu tanıyan yoktur ve bundan böyle de olmayacak gibi görünmektedir. KKTC vatandaşlarına bu yüzden TC pasaportu veriliyordu.Seçilen engel Kıbrıs mı!Bu iki olay arka arkaya gelince ortaya çok vahim bir soru işareti çıkıyor. Kıbrıs konusunda bu kararları alan Hükümet, bugüne kadar Avrupa Birliği üyeliği için ne kadar kararlı ve samimi olduğunu söyleyip duruyordu. Ve de bu hükümet üyelerinin bilmemesi mümkün değildir ki, Kıbrıs'ta bir ilerleme olmazsa Türkiye'nin AB üyeliğinde de bir ilerleme olmayacaktır. O zaman şunu düşünmek, öküz altında buzağı aramak olmayacaktır: İnce bir oyun mu oynanıyor? Bu oyunu sahneye koyanlar, diğer yasal ve anayasal konularda gerekenleri yaparken aslında Türkiye'nin AB üyeliğinin "bir yere" takılmasını mı istiyorlar... Takılma için seçilen engel Kıbrıs mıdır? Eğer AKP hükümeti böyle "ince" bir oyunla Türkiye'nin AB üyeliği yolunu tıkamak istiyorsa, belki bir iki yıl hamasi nutuklarla işi idare eder, ama sonrasını idare edemez ve kaçacak yer arar.

Devamını Oku

Düğünün zurnası

10 Ağustos 2003

Çok eskilerde, tek eşlilikten önce ortaya çıkmış düğün işi. Sonra yüzyıllar boyunca ifade ettiği anlam değişikliğe uğramış, iki insanın evlenmesi nedeniyle yapılan bir tören olan "düğün" farklı anlamlar kazanmış. Zaman içinde, güç ve zenginliğe işaret eden bir boyut kazanmış. Gelişmiş toplumlarda, halen bir "asil" çevre düğünlerle eski gösterişli günlerini anıyor bir de pop starlar düğünlerle efsanelerini güçlendirip reklamlarını yapıyorlar. Bizde kırlık yerlerde "ağa" düğünleri yapılır, fakir fukara yer içer, ağanın gücüne bağlılık bildirir. Ülkemizde kapitalizmin normal seyri yaşanmadığından, zenginler zenginliklerini göstermek için gösterişli düğünler yaparlar. Kimin daha zengin ve güçlü olduğunun işaretleri bu düğünlerle verilir. Sünnet düğünleri de evlenme düğünleri ile aynı muameleye tâbidir, bu düğünlerde yapılan harcamanın kuvveti düğün sahibinin kuvvetini gösterir, gelen hediyelerin ağırlığı da düğün sahibine gösterilen saygının işaretidir.Zenginlik zor zanaat..Kapitalizmin bahtsız bir şekilde geliştiği bizim gibi ülkelerde düğünler görgüsüzlük gösterisi olmuşlardır. Köyden gelen silah atma alışkanlığı beş yıldızlı otellere taşınmış, "masraftan kaçınılmadığı" gösterilmek için bunun yanına bir de havai fişek gösterisi eklenmiştir. Çünkü yeni zenginler kendilerine "sosyete" adı verirken köyden getirdikleri adetleri de terketmek istemezler ama en yeni ve en pahalı işlerden de kaçınmazlar. Böylece bir "kesime" özgü düğünler artık toplum yaşantımızın olağan unsurlarından biri olmuştur. Çünkü bu kesim yeterince zengin olup olmadığından emin değildir, zenginliğini herkese göstermek ihtiyacındadır; gücünden emin değildir gücünü herkese kanıtlamak ihtiyacındadır. Sevilmediğini bilir bu yüzden çok sevildiği görüntüsünü yaratacak kadar çok hediye almak ihtiyacındadır.Hangisi güzel?Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın oğlu da dün akşam binlerce konuğun katıldığı "görkemli" (birçok yayın organında bu cümle kullanılacaktır,) bir törenle dünya evine girdi. Bu yazı yazılırken nikâh töreni henüz başlamamıştı, ama neler olacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Binlerce kişi kendilerini Başbakan'a göstermek için ellerinden geleni yapacak, bu binlerce insan hediye yarışına girerek Başbakan'a bağlılığını bildirecek. Türkiye'nin Başbakanı'nın böyle bir güç ve sevgi gösterisine ihtiyacı var mı? Bu soru bile bu düğün meselesine başka bir açıdan bakmayı gerektiriyor. Eğer Başbakan in oğlu, yalnızca ailelerin ve yakınlarının katıldığı sade bir törenle evlenseydi Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı gücünden ve halkın sempatisinden bir şeyler mi kaybederdi, yoksa "gerçek gücüne" biraz daha güç katar, daha fazla sempati mi toplardı? Kapitalizmi yamuk yumuk yaşadık, zihniyet değişimini ise hastalıklarımızı yanımızda sürükleyerek gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Devamını Oku

Çocuklar ve kitaplar

9 Ağustos 2003

Bir mektup: "13 yaşındaki oğlum maalesef kitap okumuyor. Ana-baba kitap hastası olan bir ailede çok üzücü bir durum. Ben, çocuğumu hiçbir şeye zorlamıyorum. Ama alışverişe gittiğimde (ki her zaman bir kitabevine uğramadan eve dönmem) ona çok güzel gençlik kitapları alıp hediye ediyorum. Yüzüne dahi bakmıyor. Varsa yoksa TV ve bilgisayar. Bazen şunu düşünüyorum: Ben de onun yaşında iken (Kerime Nadirleri, Mayk Hammer'leri yutmuştum) TV ve bilgisayar olsaydı kitap okumaz mıydım? Acaba çocuğumu kitaba alıştırmak için ne yapmalıyım?"Çok zor bir soru... İstanbul Ticaret Odası için yapılmış "Okuma Alışkanlığı" başlıklı bir araştırma var. Bu araştırmadan birkaç sonucu aktaralım:* Düzenli olarak gazete okuyanların oranı yüzde 39,3* Düzenli olarak okumayanların oranı yüzde 60,7.* Ne sıklıkta gazete okuyorsunuz sorusuna verilen cevaplara bakıldığındaysa gerçekten düzenli ve sürekli gazete okuyanların oranı yüzde 10'a iniyor.* Yüzde 30'un gazete okuma sıklığı "haftada üç günden az", yani bir yerde görürse "şöyle bir bakıyor".Üniversite mezunları...Kitap okur musunuz sorusunun cevabı: * Evet diyenler yüzde 31,5. * Hayır diyenler yüzde 68,5.Bu araştırmaya katılanlar arasında üniversite mezunlarının oranı yüzde 33,5'tir, yani onlar bile "pek" kitap okumuyor. Çünkü diğer sorulardan da anlaşılıyor ki, ayda bir ya da daha fazla kitap okuyanların oranı aslında yüzde 24'ünaltındadır. "Kitap okurum" diyenlerin önemli bir bölümü "yılda bir kitap filan" okumaktadır. Tabii ki evlerde TV izlemeye daha çok zaman ayrılması, bilgisayar gibi özellikle gençleri çok meşgul eden bir olanağın ortaya çıkması, okumaya ayrılan zamanı azaltmaktadır. Ama bu derecede düşük olmasını bunlar açıklamaz. Okullarda, temel eğitimin ilk sınıflarından itibaren okumayı, her türlü okumayı (Türkiye'de yanlış bir şekilde zararlı olduğu sanılan çizgi romanlar dahil) teşvik eden bir sistem getirilmedikçe bu geriliğimizi gidermek mümkün değildir.Kronik hastalık..."Çocuğum kitap okuyacağına dersini çalış" diyen ana-babaların mantıklarındaki yanlışlık izah edilip gösterilmedikçe bu "geri"lik durumu daha da gerilere doğru gidecektir. Sadece ana-babanın kitap okuru olmasının çocukların da okur yazar olmalarına yetmediği birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Çocukların bulundukları bütün çevrelerde, öncelikle de okulda kitap okuyanların çok olması gerekir ki bu eğilim değişsin. Kitabın, okumanın kötü ve zararlı bir şey olduğunu kafalara kakma yolunda Türkiye'de yıllardır, on yıllardır çaba gösterip duranlar ne yazık ki başarısız değil, başarılı olmuşlardır. Türkiye'nin okuma azlığı utancı onlar ve onların bu yıkıcı çabaları sayesinde kronik bir hastalık olarak varlığını sürdürmektedir.

Devamını Oku