Koltuğa yapışmak, demokratik sistemlerde bile doğulu bir alışkanlık olarak yaşamaya devam etmektedir. Birisi "lider", "başkan" gibi unvanlarla çağrılmaya başlandığı andan itibaren bu unvana ömrünün sonuna kadar sahip olacağına inanır. Artık istenmemesi, başarısız olması önemli değildir. Zaten başarısız olduğuna inanmaz. O hep başarılıdır, ama düşmanları onu başarısız gibi göstermektedir. Bütün ülke "git" diye davul çalabilir, ama bu da yine sadece düşmanların oyunlarının sonucudur. "Lider", "başkan", "genel başkan" asla emekli olamaz. Bu yüzden dayanabileceği en son noktaya kadar dayanır. O son nokta her zaman seçim bile değildir. Seçim yenilgisi bile onu emekli edemez; ancak ve ancak seçimin sonucunda manevi olarak yerlerde sürünmesi gerekir ki mecburen emekli olabilsin.Doğu Avrupa komünizminde de "liderler" asla emekli olmazlar, seçim olmadığı için yenilgi de söz konusu olmadığından "ebedi lider" olarak kalırlardı...O cümle her şeyi anlatıyorKıbrıs Türk toplumunda da 40 yılı aşkın süredir lider değişmedi. Rauf Denktaş Kıbrıs Türklerinin lideri olarak duruyor. Bu süre içinde Kıbrıs Rum kesiminde liderler geldiler gittiler, emekli oldular, değiştiler ama Denktaş hep yerinde durdu. Türkiye de Denktaş'ı hep destekledi, gelen giden bütün siyasiler ve Ankara, Kıbrıs'ın Denktaş'sız olamayacağına ve Denktaş'ın yürüttüğü Kıbrıs politikasından başka bir politika olamayacağına inandılar ve 40 yıl böyle geçti.Ve 40 yıl sonra farkına varıldı ki, Kıbrıs'ın Rum tarafı hem siyasi olarak, hem ekonomik olarak yürümüş gitmiş. Türk tarafı ise yerinde saymış da saymış. Rumları bütün dünya "Kıbrıs" olarak tanımış, Rumlar gelişmiş, zenginleşmiş. Türkleri hiç kimse tanımamış, Türkler gelişememiş, fakir yaşamaya devam etmiş.40 yılın özeti bu olduğuna göre bir tarafın yürüttüğü politika yanlış, diğerininki doğru demektir. Ve 40 yıldır Türkiye'de "tabu" ya da "cız" olan Kıbrıs tartışılmaya yeni yeni başlamıştır. Ancak o zaman görülmüştür başarısızlık.Rauf Denktaş iki gün önce "Anadolu'yu arkama alıp mücadele başlatırım" diye bir söz sarfetti. Bu sözün anlamı açıktır. Kıbrıs Türk halkı başarısızlığı görmüştür ve Denktaş'ın politikalarını desteklememektedir.Türkiye'nin önemli bir kesimi yine aynı şeyi görmüştür ve artık Denktaş'a onun "milli" adını verdiği kendi politikalarına destek olmamaktadır. Denktaş'ın son umudu "milli dava" edebiyatının etkisi altında kalabilecek Türk vatandaşlarıdır, işte "Anadolu'yu arkama alırım" sözünün ardındaki gerçek bu kadar basittir.Denktaş bir tek cümleyle 40 yıldır birikmiş yanlışlara kendi ağzıyla son noktayı koymuştur.
Süreyya Ayhan bir "olay" olarak sosyologlar tarafından incelenmelidir. İncelenecek olan Süreyya Ayhan'ın kendisi değildir, Türk toplumunda bu sporcu dolayısıyla ortaya çıkan "problemler"dir.Süreyya Ayhan başarılı bir sporcu olarak ilk kez adını duyurduğunda, özel hayatı gerekçe gösterilerek ilk "linç" teşebbüsüne uğradı. "Linç"in ille de "recm" olması gerekmiyor. Bir kesim Süreyya aleyhine ayaklandı, "nasıl olur" çığlıkları ortalığı kapladı. Ama toplumda başka kesimler Süreyya'yı savundu. Ve de "diğerleri" kestirdiler ki bu kız önemli bir sporcudur, daha da önemli olacaktır. O "diğerleri" güçten ve başarıdan korktukları için de pes ettiler.Birkaç ay önce...Süreyya Ayhan önceki gün Paris'teki Dünya Şampiyonası'nda final koşmadan önce yine bir "toplumsal vaka" yaşandı. Hayatında atletizm izlememiş, hayatında bir kez atletizmle ilgilenmemiş olanlar da günlerce bağırdılar: Süreyya'dan dünya şampiyonluğu bekleniyordu. İki yıl önce linç edilmeye kalkışılan bu sporcu bir anda kendisinden en büyük başarı beklenen bir "göz bebeği" oluvermişti. Öyle bir beklenti oluşturuldu ki, (buna argoda gaz vermek de deniyor) eğer Süreyya Dünya Şampiyonu olmazsa dünya yıkılacaktı.Süreyya Ayhan, birkaç ay öncesine kadar tek başınaydı. Yanında ne Başbakan vardı ne "mühim" adamlar. Çevresinde sadece onun başarısına inanmış birkaç gerçek sporcu vardı...Önceki gün ise Başbakan kalktı, Paris'e gitti Süreyya'yı izlemeye. Eğer Başbakan daha önce Türkiye'de yapılan çeşitli atletizm müsabakalarını izlemiş bir kişi olsaydı, bu bir ölçüde doğal sayılabilirdi.Ama olay atletizm değildi, spor değildi, övünmeden öte, şişinme ihtiyacımızın tatmin edilmesiydi.Ne atletizm önemliydi ne de Süreyya.Ve Süreyya ikinci oldu. Tepkilerin ilk cümlesi hep iyimser olarak kuruldu "büyük başarı" denildi ama altına büyük bir hayal kırıklığı döşendi. Koca koca adamlar Süreyya'nın bir kadın ve insan olduğunu yeni fark etmiş gibi konuştular. Süreyya'nın kaç metre koştuğunu bilmeyenler, yorumlar yaptılar.Öldürmeye çalışsalar da...Paris'te o hüzünlü yarışı izlemiş olan Başbakan, Süreyya ile birlikte basın toplantısı düzenledi. Hayallerimiz yıkılmış, gururumuz örselenmişti, onun için çeşitli gerekçeler bularak "kendimize moral yapmamız" gerekiyordu.Kimse diyemedi ki bu bir spordur, bu bir atletizm yarışıdır ve Süreyya Ayhan da kendi alanında başarılı bir insandır. Elbette Dünya Şampiyonu olsaydı daha çok sevinirdik ama her şeyi yerli yerine koyarak sevinmemiz gerekir...Süreyya olayı atletizmin ötesine taşındı, birçok başka konuda olduğu gibi, milli gurur ve onurumuzu denemenin bir aracı haline getirildi.Sporu spor olarak göremediğimiz, insanları da insan olarak göremediğimiz sürece Süreyya'ları böyle öldürür ve yok ederiz.Süreyya Ayhan çok başarılı bir sporcumuzdur ve bundan sonra da atletizm pistlerinde birçok başarıya imza atacaktır. Başka Süreyya'lar da yetişecektir.Süreyya'ları, onların belirledikleri hedeflerin dışındaki kendi hedefleri için; başka tatminler için, kendi reklamları için kullanmaya yeltenerek öldürmeye, yok etmeye çalışan o kocaman sisteme rağmen...
Kamu görevlileri genellikle bütün ülkelerde "orta sınıftır. Türkiye'de ise giderek alt sınıfın, ekonomik açıdan en güçsüz kesimin parçası olmuştur. Hikâye, Türkiye'nin kötü ve gündelik siyasi çıkarlara göre yönetilmesinin hikâyesidir. Nüfus artışı işsizler ordusunun sayısını artırdıkça artırmış, devlet memurluğu, işsiz insanlara iş bulmak için kullanılmıştır. Bunu görmek için uzun uzun istatistiklere bakmaya gerek yoktur. Devletin herhangi bir organında herhangi bir işi olan her vatandaş devlet memurluğunun hangi aşamaya geldiğini görebilir. Bu sürecin diğer yanında da memur maaşlarının sürekli olarak düştüğü gerçeği vardır. Şu anda, sadece en alt düzey ve en az eğitimli memurlar değil, kamu hizmetlerinin gerçekten gereği gibi yerine getirilebilmesi için en "stratejik" alanlarda görev yapan kamu görevlileri de ekonomik bakımdan büyük haksızlık yaşamaktadır.Bu işin kestirmesi var mı?Diğer tarafta da ekonomik anlamda "iflas etmiş" bir devlet vardır. Türkiye halen IMF ve Dünya Bankası kontrolündedir. Ve devlet asıl hizmet ve görev alanları dışında, küçülmek zorundadır. Bu koşullar içinde daha insanca yaşamayı sağlayacak bir maaş isteyen memurlara ve onların sendikalarına "kızmak" fazla kestirme bir yargı olur. Türkiye'nin toplumsal ve ekonomik iniş çıkışları arasında sendikaların etkisiz hale getirilmiş olmaları, o dönemlerin sendika yöneticilerinin de yanlış politikalarla bu etkisizleştirmeye katkıda bulunmaları sendikaların önemini yok etmez. Liberal ekonomide, sendikalar çalışanların haklarını almaları için vazgeçilmez örgütlerdir. Sendikaların bugün etkisiz olmalarının nedenlerinden biri de çalışan kesimdeki işsizlik korkusunun büyüklüğüdür."Doğru" iki taraflıSadece kamu kesiminin bugünkü durumu göz önüne alındığında "doğru" iki taraflıdır. Hem devlet küçülecek; "rantabl", ekonomik ve etkili hizmet verebilecek bir yapıda olacak, hem de kamu alanında çalışan insanlar doğru dürüst yaşayabilecekleri düzeyde ücret alacaklardır. Bu durum en niteliksiz memur için de geçerlidir, en üst düzey kamu görevlisi için de geçerlidir. Memur sendikaları da bütün sendikalar gibi kendi çalışanlarının haklan için bütün demokratik imkânlarla mücadele edeceklerdir. Türkiye başka birçok şey gibi "sendika"yı da unuttu, ama bunu hatırlamak ve çalışanların sendikal haklarını kullanıyor oluşuna yeniden alışmak zorundadır.
Saba Melikesi Belkıs günün birinde Süleyman'ın zekâsını denemeye karar verdi. Onu sınayacak ve sonunda Süleyman'ın efsaneleşmiş bilgeliğinin gerçek olup olmadığını kendi gözleriyle görebilecekti.Sarayının bir odasını baştan aşağı yapma çiçeklerle donattırdı. Fakat gerçeklerinden ayırt edilmesi hiç de kolay olmayan bu yapay çiçeklerin arasına, kolay kolay fark edilemeyeceği bir noktaya, kendi elleriyle bir tane de gerçek çiçek yerleştirdi.Sonra Süleyman'ı davet etti, odaya getirdi ve ona, "Bu odada tek bir tane gerçek çiçek var, onu bulmanı istiyorum" dedi.Süleyman odada, çiçeklerin arasında dolaşmaya başladı. Kimilerini elledi, kimilerini kokladı. Ama gördü ki bu iş böyle tek tek bakmakla olacak gibi değil, çünkü odada binlerce çiçek var! O zaman durdu, biraz düşündü ve Belkıs'tan bir istekte bulundu:"Bu oda çok sıcak oldu, pencereyi açabilir miyim?""Tabii" dedi Saba Melikesi Belkıs, "açabilirsin."Süleyman'ın sıkıntıdan terlemekte olduğunu, gerçek çiçeği bulamadığı için bunaldığını düşündü, heyecanlandı, içten içe sevindi.Süleyman önce pencereyi açtı, sonra odanın ortasında durdu, ellerini kavuşturup bekledi.Birkaç dakika ya geçmiş ya geçmemişti ki yürüdü, gerçek çiçeği sanki kendi elleriyle koymuş gibi kolayca buldu, koyulduğu yerden aldı ve Belkıs'a uzattı.Belkıs hayretler içinde kaldı, "Nasıl buldun onu, çabuk söyle!" dedi.Süleyman gülümseyerek anlattı:"Hiç de zor olmadı bu. Pencereyi açtım ve bekledim.Az sonra bir arı geldi, odada şöyle bir uçtu ve doğruca gerçek çiçeğin üzerine kondu. Ben de çiçeği alıp size verdim..."Bu hikâyeyi anlatanlar bazı sorular soruyorlar:Böyle bir sınavı düşünebilecek bir kişi, yani Belkıs olmak kolay mı?Önem verdiğin bir insanı tanımak, onun gerçek niteliklerini öğrenmek için hem akıl hem zekâ şarttır...Böyle bir sınavı bu şekilde başaracak bir zekâya sahip olmak, Süleyman olmak kolay mı?Hiç kimse durup dururken Süleyman olmaz, geldiği yeri hakeden herkes de Süleyman'dır...Binlerce yapma çiçek arasında gerçeğini hemen bulabilen güdülere sahip bir arı olabilmek kolay mı?Her varlığı, çevresini saran nesneler ve durumlar yanıltabilir. Ama güdülerini akıllarının denetimine ve yönetimine vermiş olanlar yanılmaz..Hikâyeyi anlatanlar bu soruları soruyor ve cevaplarını tartışıyorlar.Hikâyenin en son ve can alıcı sorusu ise gerçek çiçekle ilgili:Bütün çevresi yapma ve ruhsuz; kokusuz, özelliksiz çiçeklerle doluyken, bunların arasında tek gerçek çiçek olarak kalmak kolay mı?Bu sorunun cevabını, insan sadece kendi kendisine verebilir.
Başbakan Tayyip Erdoğan, televizyonda Irak'a Türk askeri gönderilmesine taraftar olduğunu söylediği sırada Necef suikasti duyuldu. Irak'ın en etkili Şii lideri ile en az seksen kişi hayatını kaybetti.Aynı anda Başbakan'in Irak'a asker gönderilmesiyle ilgili sözlerinin fazla aceleye geldiği de böylece kanıtlanmış oldu.Resmi açıklamalar ne olursa olsun, Türkiye'nin Irak'a asker göndermesinin karşılığı olarak "şimdilik" 8,5 milyar dolarlık bir kredi gösterilmektedir. Bu da aşağı yukarı bir anlaşmaya varılmış olduğunun ya da varılmasına az kaldığının göstergesidir.8,5 milyar dolar kredinin, Türkiye'nin şu anda Irak kaosuna dalarak üstleneceği risklere göre hiçbir şey olmadığı da ortadadır.İyimser olan var mı?Hükümet, bir "nabız yoklama" faaliyeti olarak kısa süre önce Irak'a bir grup milletvekili göndermiş, bunlar da gözlemlerini hükümete aktarmışlardır. Yine Başbakan'in söylediklerinden anlaşıldığına göre Amerikan askerlerinin "işgalci" güç olarak tavırları halk nezdinde büyük tepkilere yol açmaktadır.Bunu öğrenmek için milletvekillerini Irak'a nabız tutmaya göndermeye gerek yoktu. Şu anda Amerikan ve İngiliz basınında yayınlanan yazıları biraz izlemek de Irak'taki psikolojik durumu anlamaya yetecektir.Saddam'ın devrilmesine sevinen Iraklılar da şu anda süren Amerikan işgali konusunda hiç iyimser değillerdir, ölüm korkusuyla ülkelerini terketmiş, Batı'ya sığınmış ve Saddam'ın devrilmesinden sonra geri dönmüş onlarca Iraklının görüşleri, gözlemleri Batı basınında sürekli olarak yer almaktadır.Bütün gelişmeler, Amerikan işgalinin ön saftaki "Müslüman polisi" olarak Türk askerinin görevlendirilmesinin şu anki koşullarda Türkiye'ye daha çok zarar vereceğini savunanları haklı çıkarmaktadır.Kaosa mı? Ne için?...Türk askeri için önerilen görev bölgesi henüz belli değildir. Ancak bu bölgenin Irak'ın kuzeyinde, Kürt aşiretlerin denetimindeki bölge olmayacağı da kesindir.PKK-KADEK'in Kuzey Irak'taki varlığı ve faaliyetleri konusunda Amerikan yönetiminden herhangi bir destek alınmadığı da yine en yetkili ağızlardan açıklanmıştır.Türk askerinin, Irak'taki anti-Amerikan duygu ve tepkileri bastıracak bir polis ya da jandarma gücü olarak en sıcak bölgelere gitmesinin gerekçeleri halen tam olarak açıklanamamaktadır.Amerikan yönetimi, Pandora'nın kutusunu açtı, bütün kötülüklerin, bastırılmış bütün düşmanlıkların, öfkelerin ortaya saçılmasına yol açtı. Şimdi kutuyu kapatamıyor ve yardım istiyor.Yardım, Pandora'nın kutusunun kapatılması için gerekli olabilir, ama bunun için de 8,5 milyar dolarlık bir kredinin tek teşvik edici unsur olamayacağı, olmaması gerektiği bellidir. "Stratejik ortaklık" edebiyatı da bugünkü kaosun içine atlamak için artık yeterli gerekçe değildir.
Her yolsuzluk olayında önce olur olmaz onlarca iddia ortalığı kaplıyor. Sonra zaman geçiyor, dava açıldığında daha önce ortaya atılmış olan iddiaların birçoğu buharlaşıyor. O zaman da kamuoyunda yayılan kanaat "yine bir şeylerin üstü örtüldü" oluyor. Bu da yönetimin yıpranması demektir. AKP hükümetinin önündeki ilk büyük "yolsuzluk" olayının sanıkları Uzanlar'dır. Yine ortada dolaşan iddiaların bini bir para. Bunlar doğru olabilir, bazıları abartma da olabilir. Eğer yargı süreci başladığında bugün ortada dolaşan iddiaların bazıları ortadan yok olursa kamuoyunda yine aynı kanaat oluşacaktır. İnsanlar, el altından bazı anlaşmalar olduğuna kolay inanmaktadır. Bu kez de aynı şey olacaktır. Bu yanlıştan korunmanın yolu bellidir. Bir yetkili kişi çıkar ve söz konusu zanlıların hangi nedenle kovuşturmaya uğradıklarını, araştırılacak konuların neler olduğunu söyler, herkes de doğru ve abartılmamış bilgilere sahip olur."Öncekiler"in durumu...Uzanlar olayı, Türkiye'de yolsuzluklarla ilgili olarak bazı şeylerin değişip değişmediğinin göstergesi olacaktır. Eğer bu maceranın ucunda da yine dağ fare doğurur ve Uzan ailesi bir ölçüde aklanmış olarak çıkarsa kaçınılmaz sonuç, halkın hükümet ile Uzanlar'ın anlaştığına inanmasıdır. O takdirde de AKP'nin şaibeli mali olaylarla ilgili tavrının bundan önceki yönetimlerden farklı olduğuna kimse inanmaz. Daha önceki mali yolsuzluklarla ve banka skandallarıyla ilgili "tutarsız" durumun da ortadan kalkıp kalkmayacağı bu olayda görülecektir. Aynı suçlamalarla, aynı iddialarla yargılanan bazı insanlar aylarca hapis yatmıştır, bazıları ise "tertemiz" dolaşmaya devam etmektedir. Eğer Uzanlar'in üzerine şu andaki gibi sıkı tedbirlerle gidilmeye devam edilirse, kamuoyu bugün kendini ve malını kurtarmış olarak ortada dolaşan eski sanıklar konusunda ne yapılacağını ve yapılacak şeyin niye yapılmadığını sormak hakkına sahiptir.Hükümet için sınavDaha önceki mali yolsuzluk olaylarında hiçbir şekilde meselenin diğer ucuna, bunları denetlemek ve izlemekle sorumlu kamu görevlilerine "gidilmemiştir". Uzanlarla ilgili iddialar ise on on iki yıldır, hatta belki daha uzun zamandır süren uygulamalarla ilgilidir. Bu yüzden artık "diğer uca" gitmek zorunlu olmuştur. AKP için Uzanlar olayı büyük bir sınavdır. Bundan önce yaşanan tutarsızlıklar yaşanır, bütün yolsuzluk olaylarının ve sanıklarının üzerine aynı etkinlikle gidildiği gösterilmezse sonuç AKP için çok yaralayıcı olacaktır. Bu yaranın adı çoktan konmuştur. AKP'nin amacının eski ve yeni yolsuzlukların üzerine gitmek ve bu meseleyi kökünden çözmek değil, siyasi rakip olmaya başlayan Genç Parti'yi yıkmak için Uzanlar'ı yıkmak olduğuna inananlar az değildir. Bu kuşkuyu boşa çıkarmak sadece AKP hükümetinin elindedir.
12 Eylül askeri yönetiminden bugüne kalanlar hem "neye niyet neye kısmet" diyorlar, hem de yaptıkları birçok işin nasıl olup da böyle tersine döndüğüne şaşırıyorlardır. 12 Eylül'ün ufuksuz ve bilgisiz yöneticilerinden bugüne kalan miraslardan biri Yüksek Öğretim Kurumu, YÖK'tür. 12 Eylülcüler YÖK'ü kurarlarken gözlerinin önünde "sol tehlike" vardı. Onlara göre üniversiteler solun egemenliği altındaydı ve "temizlik" yapılmalı, üniversiteye bir "sıkı düzen" getirilmeliydi. Öyle de yaptılar. "Sol"u üniversiteden temizlemek uğruna her türlü "özgür düşünce'yi temizlediler, üniversitenin neden liseden, orta öğretimden farklı olması gerektiğini bilmedikleri için, kimse de onlara bunu anlatmadığı ya da anlatıp ikna edemediği için özledikleri baskı düzeni kurdular.Bu yaptıklarının birinci sonucunun büyük bir kalite düşmesi olduğunu da görmediler...YÖK tarihteki yerine...Türkiye'de 20 yıldır YÖK konuşuluyor, tartışılıyor. Böyle bir merkezi yönetimin üniversite mantığının hiçbir yerine sığmadığı anlatılıyor. Bu 20 yıl içinde liberal hükümetler geldi geçti, liberallerle solcuların ortak hükümetleri geldi geçti, liberal bakanlar, solcu bakanlar geldi geçti. Ve hiçbiri YÖK konusunda "radikal" bir karar almaya cesaret edemedi. Konu hep geçiştirildi, neredeyse "devlet güvenliği "ne ait bir mesele gibi sunuldu. YÖK, solculardan temizlenmiş, özgürlükçü düşüncelere "ne özgürlüğü ulan" diye bakanların pek sevdiği bir yapı olarak bugüne kadar geldi. Bu yirmi yıl içinde köprülerin altından çok sular aktı, özel üniversiteler, vakıf üniversiteleri devlet üniversitelerinin zaten boşalmış içeriğini biraz daha boşalttılar. Sonuç, üniversitede sıkı düzenin garip bir şekilde devam etmesi oldu. YÖK artık tarihe gönderilmesi gereken kurumlardan biri. Üniversite eğitiminin kalitesinin yükselmesini sağlayacak, özgür düşünebilen insanlar yetiştirebilecek yeni bir örgütlenmeyi gerçekleştirmenin zamanı geldi de geçiyor.Çözeni kıskanmayınEskiden bu ülkede lise mezunları bir yabancı dil öğrenmiş olarak mezun olurdu. Uzun yıllardır bu ülkede üniversite mezunları Türkçe bile bilmeden, hayatlarında ders kitabı dışında kitap okumamış durumda mezun oluyor. Türkiye'de üniversite eğitiminde yeni ve çağdaş bir düzenin sağlamanın ilk yolu YÖK sisteminin kalkmasıdır. İkincisi de eğitim hakkında karar verecek olanların kalite sorununu öne almalarıdır. YÖK kanununu değiştirmek isteyen Hükümet en hayırlı işlerden birini yapmaktadır. Bu nedenle de bu değişikliği, henüz suç olarak ortaya çıkmamış gizli "emellere" bağlayarak kuşkulanmanın bir anlamı yoktur. Solcular ve liberaller, özgür ve kaliteli üniversite için gerekeni yapamamış, bu işi yapmak da AKP'ye kalmıştır. Kıskanmasınlar, desteklesinler ki Türkiye çağdaş bir yüksek öğrenim sistemine daha kısa bir zamanda ulaşabilsin.
Geçenlerde Brezilya'da, bir ülkenin geçmişi tarihe bırakarak kendisiyle barışmasının ilginç bir örneği yaşandı.Brezilya da, uzun askeri yönetim dönemleri, kıyımlar yaşamış, çok silah ve çok kan görmüş bir Güney Amerika ülkesi. Yirminci Yüzyıl boyunca huzur ve istikrar yaşamamış ülkelerden biri.Brezilya'da bir süre önce, ülkenin en büyük medya grubunun patronu olan Roberto Marinho 98 yaşında öldü. Marinho, dünya medya tarihinin en ilginç kişilerinden biri. Marinho'nün babası, 1925'te halen ülkenin en büyük ve etkili gazetesi olan El Globo'yu kurar ve birkaç hafta sonra kalp krizi geçirip ölür. Gazete 21 yaşındaki Roberto'ya kalır. Ama Roberto hemen gazetenin başına geçmez. Üniversite eğitimini bırakır ve kendi gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başlar. Sonra yazı işleri sekreteri olur, sonra da yazı işleri müdürü. Ancak 7 yıl sonra, 1932'de patron koltuğuna oturur.Marinho, 30'larda radyonun önemini anlar ve radyo kurar, sonra televizyon kurar. Sonra başka işlere de girer: Banka kurar; yayınevleri, plak şirketleri, çiftlikler, madenler vs. Öldüğünde kişisel serveti 2 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir.Düşünmemiz lazım...Marinho 88 yaşına kadar sürdürdüğü aktif gazetecilik ve gazete patronluğu süresince hep "sağ" iktidarları destekler. Bütün askeri yönetimleri ve cuntaları destekler. Gazete, radyo ve televizyonlarının askeri diktatörlerin sözcüleri olmasını ister ve olurlar. Her türlü "demokrasi" El Globo grubu için tehlike anlamına gelmektedir, nitekim 1970'lerin sonunda ilk demokrasiye geçiş sürecine bile karşı çıkar.Bugünkü devlet başkanı "solcu" Lula 1989'da ilk kez aday olduğunda Marinho'nün bütün yayınları onun karşısındaki sağcı aday Collor için açık açık çalışırlar. Başkan seçilen Collor'un üç yıl sonra yolsuzluktan gitmesi de Marinho'yu yıldırmaz, grubu yine sağ partileri desteklemeye devam eder.İşte bu Roberto Marinho, bu ayın başında 98 yaşında öldü. Ve 1990'lara kadar sürekli olarak "karşı" da bulunmuş olan, son seçimin galibi, solcu Başkan Lula Brezilya'da 3 gün yas ilan etti.Lula'nın bu davranışı, bilir bilmez tarih tartışarak öfkelerimizi beslemeye alışmış olan bizlere garip gelebilir. Artık tarih olmuş olaylara ve kişilere de tarihin gözlükleriyle bakmasını bilmeksizin ve öğrenmeksizin gerçek bir "iç barışın" sağlanamayacağını kavramak kolay bir iş değil.Brezilya'nın solcu başkanı Lula bu davranışıyla, bir ülkeyi yönetenlerin o ülkenin bir bölümünün değil bütününün yöneticisi olduğunu da gösteriyor.Lula'nın Marinho'nün ardından üç gün yas ilan etmesi özellikle bizlerin birçok şeyi tekrar düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.