Ders kitapları

23 Eylül 2003

30'lu, 40'lı hatta 50'li yılların ders kitapları ile son kırk yılın orta öğretim ders kitapları kıyaslandığı zaman ortaya çok acı gerçekler çıkmaktadır. Ders kitaplarını kıyaslamanın yanı sıra o yıllarda devlet lisesi mezunu olanlarla sonraki yıllarda devlet lisesi mezunu olanlar arasında yapılacak kıyaslamalar da bizi yine acı sonuçlara götürecektir. Eğitim kalitesinin düşmesi sürecinin bir tarafında ders kitapları bulunmaktadır. Yalan yanlış bilgiler, anlamsız yönlendirmeler, gereksiz hamaset, çocukların öğrenme isteğini kıracak derecede "ağır"lık giderek ders kitaplarının ana nitelikleri olmuştur. Çocukların, gençlerin okumayı sevmelerini sağlaması; onları severek öğrenmeye, merak etmeye yönlendirmesi gereken ders kitapları giderek sadece birer "ağır yük" e dönüştürülmüştür. Son kırk yıl içinde bu meseleye kökten el atma yönünde birkaç girişim olmuş, ancak bunlar da "ön" girişimden öteye gidememiştir. Hiçbir yönetim bu sistemde temel bir değişiklik yapamamıştır. Sonuç olarak da bugün ders kitapları sadece çocukları korkutmaya, bezdirmeye, okumaktan soğutmaya yaramaktadır. Eğitimde ileri ülkelerin ders kitaplarına bakıldığında da aradaki büyük fark apaçık ortaya çıkmaktadır.Kaynak değil temizlik gerekBu sorunun devam ediyor oluşunun temel nedeni, Ankara'ya egemen olan "siyaset" anlayışıdır. Diğer bakanlıklar gibi Milli Eğitim Bakanlığı da uzun yıllardır "bizimkiler" in atamalarının yapıldığı, siyasi açıdan "stratejik" bir bakanlık olarak görülmektedir. Meseleye bu tür bir siyaset anlayışıyla bakıldığı içindir ki Türk gençlerinin, Türk çocuklarının 2000'li yıllarda nasıl bir eğitimden geçmesi gerektiğine ilişkin uzun dönemli planlar geliştirmekle ilgilenilmemiştir. Her parti, her bakan kendi eğilimlerine, kendi bakış açısına göre bazı küçük işler yapmış, daha çok tayinlerle uğraşmış, gündelik sıkıntılarla başetmeye çalışmış ve gitmiştir. Ondan sonra gelen de aşağı yukarı aynı şekilde davranmış, o da gitmiş ve bu çark yıllarca böyle dönüp durmuştur. Milli eğitimde "kalıcı bir şeyler" yapılması ne zaman konuşulsa ortaya kaynak, bütçe meselesi atılmakta, "ne yapalım para yok" denilip işin içinden çıkılmaktadır. Ders kitaplarının tümüyle çağdaş bir eğitim anlayışına uygun olarak elden geçirilmesi için hiçbir kaynağa ihtiyaç yoktur. Türk çocuklarının 21'inci yüzyılda daha iyi eğitilmiş olarak, daha iyi donanmış olarak ve okumayı, öğrenmeyi seven gençler olarak yetiştirilmeleri için öncelikle bugünkü ders kitaplarının büyük çoğunluğunun çöpe atılması şarttır.

Devamını Oku

Yolsuzluklar ve Bakan

22 Eylül 2003

Adalet Bakanı, yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili olarak çok sık konuşuyor, yargının etkili çalışmasını teşvik edecek nitelikte açıklamalar yapıyor. Bu tarz konuşmalar, kamuoyu desteğini almak amacıyla yapılır. Oysa yolsuzluklar konusunda kamuoyunun, "bir şeyler yapan" herkese desteği tamdır. Son seçim ve seçim sonrasında kamuoyu ya da Türk halkı bu konudaki açık görüşünü belirtmiştir. Adalet Bakanı 'nın kamuoyunu harekete geçirmeye ihtiyacı yoktur. Bakan böyle bir yola başvuruyorsa başka sıkıntıları var demektir. Bu "başka" sıkıntının ne olduğu da anlaşılmaktadır: Adalet Bakanı da yargı sisteminin yavaş, bazen de "şaibe kuşkusu" uyandıracak şekilde çalışmasından şikâyetçidir. Olayı biraz daha basite indirmek mümkün.Devletteki uç kesilmezseBir mahalle düşünelim, bu mahallede sürekli hırsızlıklar oluyor ve aslında herkes bu hırsızlıkları kimlerin yaptığını biliyor. Ama bu kişiler rahat rahat dolaşıp duruyorlar, kendilerine yönelik en küçük bir imada bile en kabadayı halleriyle karşı saldırıya geçiyorlar. Ve bu böylece sürüp gidiyor... Bu nasıl olabilir? Çok basit. Hırsızların "arkası kuvvetli" demektir. Bu örnekte "kuvvetli arka," ya mahalle karakoludur ya da bu karakolda görevli bir veya birkaç kişidir. Türkiye'de son yılların bütün büyük mali yolsuzluklarının, yolsuzluk iddialarının bir ucu devlettedir. Devletteki "uç" kesilmeden de yolsuzluk, hırsızlık işleri bitmez. Bu tür yolsuzluk ve hırsızlık olayları tabii ki hiçbir şekilde tam olarak sona erdirilemez, ama hedef bunların en aza indirilmesidir. Ve bu "en az" a da hiçbir hoşgörü gösterilmemek kaydıyla.Yasalarla iş bitmiyorAdalet Bakanı'nın yakınmalarından anlaşıldığı kadarıyla, yetkililer işlerin devletteki "ucu"nu tutamamaktadır. Bu "uc"un bir tarafı kuşkusuz Adalet Bakanı'nın doğrudan sorumluluk alanına girmektedir. Yargı sistemi bu olayların üzerine zamanında ve etkili biçimde gidecek "atikliği" göstermemektedir. Mali suçlarda en yaygın durum olan, yargıdan ve alacaklılardan mal kaçırma meselesine bile çözüm bulunmamıştır. Bunun için gereken yasa değişikliği yapılmıştır ama sorun yasa değil yargının ve yüksek yargının çalışma şeklidir. İtirazlar... Bilirkişiler... Temyizler... Tekrar temyizler... Derken mali suçun mağdurları senelerce mağdur olmakta ve ister istemez suçlular "korunmuş" olmaktadır. Adalet Bakanı, ülke halkının yolsuzluklarla mücadelede tümüyle yetkililerin arkasında olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Ama yolsuzlukların, hırsızlıkların "öteki ucu"na gidilmediği sürece de kamuoyunda bu işlerin halledileceğine, suçluların cezalarını çekeceğine olan inanç azalmaktadır.

Devamını Oku

Aklın yolu için uyarılar

19 Eylül 2003

TÜSİAD'a yapısı dolayısıyla "kuşkuyla" bakan, söylediklerini ihtiyat payı bırakarak dinleyen çoktur. Ancak bu "büyük patronlar örgütü" son yıllarda çok önemli çıkışlar, uyarılar yapmış, kamuoyunu aydınlatacak çalışmalar gerçekleştirmiştir. TÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi" adını verdikleri kurulu dün yine toplandı ve bugünün en temel meselelerini tartıştı. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan ile Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Muharrem Kayhan'ın yaptıkları konuşmalar, şu anda Türkiye'yi yönetenler ve ülkenin geleceğini etkileyecek konumda olan herkes için çok önemli uyarılar taşıyordu. Bu uyarıların ana ekseni, sorunların geniş uzlaşmalarla çözülmesi, gerilim ve kuşku yaratacak girişimlerden vazgeçilmesidir. Örneğin Orman Yasası ortaya atılmış, hayali bir hesap üzerine kurulu ve orman talanına yol açma kuşkusunu artıran bir girişimle yine siyasi ve toplumsal bir gerilim yaratılmıştır. Aynı durum orta öğretim, imam hatipler ve YÖK kanunu ile ilgili tartışmalar için de söz konusudur. Orta öğretim ve imam hatiplerle ilgili çözüm de bellidir. İmam hatip liselerinin "ihtiyaç fazlası" olanları normal liseye çevrilir, sorun biter. TÜSİAD toplantısında, orta öğretimle ilgili olarak getirilen öneri de sorunun daha çabuk, daha etkin ve ileriye dönük çok önemli bir yatırım olarak çözümü için dikkate alınması gereken bir öneridir. Bu, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması önerisidir.Boşuna kavga lüksümüz yokZorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması, okula gönderilen çocukların sayısının artmasını sağlamıştır. Batı'da 9-11 yıl olan zorunlu eğitim süresinin Türkiye'de 12 yıla çıkarılmaması için hiçbir neden yoktur. Bir tek sıkıntı vardır, o da "maddi" sorundur. Sayıları tekrar etmeye gerek yok. Türkiye, bütçesinde milli eğitime oran olarak en az kaynak ayıran ülkelerden biridir. Avrupa Birliği üyesi ülkelerde ve şu anda aday olan bütün ülkelerde, devlet bütçelerindeki eğitimin payının ortalaması ne yazık ki, bizimkinin iki katıdır. TÜSİAD yöneticileri başka şeyler de söylüyorlar: Kara para... Yolsuzluk... Bunların üzerine gidecek siyasi kararlılık... Yargının çalışmaması... Vs. Bunlar söyleniyor, söyleniyor, tekrar söyleniyor... Bütün bunların çözümü de ortadadır. Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda en kararlı biçimde ilerlemesi ve bunun gereği olan siyasi iradenin kamunun ve toplumun bütün alanlarında kendi ağırlığını koyması. Önemi olmayan konuları tartışarak, bunlar yüzünden kavga ederek kendi kendimize çelme takma lüksümüz artık hiç kalmadı.

Devamını Oku

Seçime doğru?

18 Eylül 2003

Hukukçular farklı dayanaklarla değişik görüşler bildiriyor. Bunların çoğunun da hukukçu olmayanlar tarafından anlaşılması pek mümkün olmuyor. Ancak ortaya kesin olarak çıkmış bir durum vardır: DEHAP son genel seçime sahtecilik yaparak katıldığı gerekçesiyle mahkûm olacaktır. Buraya kadarı anlaşılıyor, ama bundan sonrası karışık. DEHAP seçime sahtecilik yaparak katıldığı için Yüksek Seçim Kurulu'nun bir karar alması gerekmektedir. Bu karar, DEHAP'ın aldığı oyların "geçersiz oy" sayılması yönünde olursa bir seçim kararı alınmasına gerek kalmaz. DEHAP zaten barajı geçememiş ve Meclis'e girememiştir. Bu karar verildiği zaman DEHAP'a verilmiş olan 2 milyon oy "boşa" gitmiş olacaktır. Burada "kuru hukuk"un ötesinde bir durum vardır. Bu 2 milyon vatandaşın oyu boşa gitmiş olmaktadır. Yüzde 10 baraj dolayısıyla pratikte zaten oyların yüzde 50'den fazlasının "boşa" gitmesi diye bir sorun vardır. Ancak bu 2 milyon oy da belli bir "siyasi irade"nin ifadesi olan oylardır. Eğer DEHAP seçime girmeseydi, Yüksek Seçim Kurulu o dönemde bu yönde bir karar alsaydı, bu oyların bir bölümü kuşkusuz bağımsız adaylara gidecek, bir bölümü de diğer partilere dağılacak ve oranlar önemli ölçüde değişecekti.Sorunu AKP'nin kararı çözerYüksek Seçim Kurulu'nun, DEHAP ile ilgili karar üzerine "seçimin tekrarı" kararı alması zor olabilir. Türkiye'de en çok tekrarlanan ve en az inanılan formüllerden biri "yargının bağımsızlığı" dır. Herkes bu sözü tekrarlar durur ama kimse buna inanmaz. Yüksek Seçim Kurulu da yargının bir parçasıdır. YSK hem kendini hem durumu kurtaran bir "hukuki formül" bulup sorumluluğu kendi üzerinden atmaya çalışacaktır. Bu aşamada Meclis'in devreye girmesi gerekmektedir. Meclis, yani AKP ileriye dönük "meşruiyet" tartışmalarını sona erdirmek ve parlamentoya daha da güçlü olarak gelebilmek için seçim kararı alabilir. Üstelik bu genel seçim 2004 nisanındaki yerel seçim ile aynı gün yapılabilir. Böylece iki seçim tekrar bir araya getirilerek, siyasi tansiyon süresi daraltılmış olur. Toplumdaki ana eğilimler hem Ankara'ya hem yerel yönetimlere aynı ağırlıkla yansıdığı zaman siyasi istikrar açısından daha uyumlu bir ortam da yaratılmış olacaktır. Şu anda hiçbir kuşku yoktur ki, AKP böyle bir seçim ortamına en büyük avantajla giren parti olacaktır. Tayyip Erdoğan bir yıl içinde ikinci büyük seçim galibiyetiyle, daha uzun ve daha güçlü olduğu bir iktidar döneminin altyapısını hazırlamak isteyebilir. Son seçim sonuçlarıyla, Türk halkının siyasi iradesinin yarısından fazlası Meclis dışında kalmıştır. Yeni bir seçim bu konudaki tartışmaları da sona erdirecektir. AKP de bugüne kadar yürüttüğü politikaların ve icraatının halk tarafından nasıl görüldüğünü en tartışmasız biçimde anlayabilecek ve bundan sonrasını daha dikkatle planlayabilecektir.

Devamını Oku

Önce bedava kitap sonra bedava kömür?..

16 Eylül 2003

Milli Eğitim Bakanlığı öğrencilere bedava kitap dağıttı, elbette bu kitapları alan çocuklar da memnundur, ana babaları da memnundur. Böyle bir uygulamanın, "belli bir süre için" yapılmasının bir mantığı olabilir, bu savunulabilir bir uygulamadır. Tabii geçici olmak koşuluyla. Ders kitaplarına ödenecek para, okula giden öğrenci için yapılması zorunlu masraflar içinde en büyük tutarı oluşturmamaktadır. Yine de böyle bir destek, özellikle çocuklarını çeşitli nedenlerle okula göndermekten kaçınan kimi veliler için belli bir teşvik unsuru olabilir.* Şimdi de, bedava kömür dağıtımı için karar alındığı açıklandı. Tabii ki, her kış ısınmak için harcadıkları paralar yüzünden belleri bükülen binlerce aile bulunmaktadır. Kömür parasını zorlukla bulan, yoksulluk sınırının altında yasayan on binlerce vatandaşımız vardır. Bu karar da insani açıdan bakıldığı zaman olumlu görülebilir.* Ancak bu tür bedava mal dağıtımlarının her zaman gerçek hedefine ulaşıp ulaşmadığı belli olmadığı gibi, işin içine sık sık "çapanoğlu" karıştığı da bilinmektedir. Birileri çıkar, kömürü dağıtılmış gibi gösterir, sonra bunu satarlar. Ya da dağıtımda yetkili kişi ya da kişiler bu imkânı tümüyle kendi etkinlik alanlarına göre, örneğin parti propagandası aracı olarak kullanırlar. Bu konuda sayısız örnek vardır. Merak eden yine herhangi bir arşivde son yirmi yıllık gazetelere baktığı zaman yüzlerce örnek bulur."Makul" noktada durulmazsa...Bunların ötesinde, asıl tartışılması gereken bu "bedava dağıtım" sisteminin nerelere kadar uzanacağıdır. Bu bedava dağıtım hükümet partisinin ya da o kişilerin kendi ceplerinden, kaynaklarından çıkarıp verdikleriyle yapılmıyor. Bunlar devletin parası ve kaynaklarıyla yapılan "hayır" işleridir. Bu tür "popülist" girişimler bir kere başladı mı, devlet kaynaklarını dağıtanlar bunun "tadını" bir kere aldı mı, bu işlerin sonu da gelmez. Birileri oturur kalkar, sürekli olarak "bedava ne dağıtabiliriz" diye düşünür. Her iktidar için bu tür işlerin bir tek amacı vardır: Halkın sempatisini toplamak ve tabii ki bu sempatinin oya dönüşmesini sağlamak.* Yıllardır taban fiyat sistemi bu şekilde kullanılmış, devletin kaynaklarıyla "değer üstü" alımlar yapılmıştır. Sonuçta devlet iflas etmiştir. Elbette bedava ders kitabı dağıtmakla, bedava kömür dağıtmakla devlet batmaz. Ama suyun başında oturanlar bu işleri yönetimin asıl mantığı haline getirirlerse, batar. Şu anda yaşadığımız sıkıntıların ana kaynağı da bu "popülist" politikalardır. Bu hükümet neyi devraldığının bilincindeyse bu işleri de "makul" bir noktada kesmek zorundadır.

Devamını Oku

Neden imam hatipler?

14 Eylül 2003

Bir okurumuz "İmam-hatip Yanlışı" başlıklı yazımıza bir cevap göndermiş. Şöyle söylüyor: "Şunu bir kere iyi bilin ki İmam-Hatip'e gidenler veya gönderilenler sadece ve yalnızca imam-hatip olması için gönderilmiyor. Peki ne için gönderiliyor? diye soracak olursanız cevap şudur: Dinini diyaneti bilen, Allahtan korkan, inançlı insanlar yetiştirilsin diye İmam-Hatiplere gidiliyor ve gönderiliyor. Yoksa sizin de dediğiniz gibi, sadece imam olsunlar diye gönderilmiyor. Ve hatta büyük bir çoğunluğu da imam olmayı belki de hiç düşünmeden bu okulları tercih ediyorlar. Yani dindar vali, hakim, doktor... vs. istiyor bu halk... Normal okullarda dini eğitim çok yetersiz olduğu için İmam-Hatipler cazibe merkezi haline geliyor... Keşke tüm okullarımız İmam-Hatipler gibi olsa. Oralardan anarşist, satanist, hortumcu vs gibi insanlar yetişmez. Recep Tayyip Erdoğan gibi başbakanlar yetişir...""Dindar vali, dindar doktor"Önce en önemsiz noktadan başlayalım: Hiçbir "suçlunun" hangi okulda okuduğu belirtilmediği için ve imam-hatip mezunlarının "suç" çizelgesi tutulmadığı için "bütün suçlular normal okullardan çıkar, imam hatiplerden çıkmaz" gibi bir iddiayı kimse savunamaz.Ancak bu mektupta önemli olan, bu vatandaşımızın söylediği "esas" meseledir: Çocuklarının laik eğitim almasını istemeyenler "alternatif" bir eğitim sistemi olarak imam-hatip liselerini tercih etmektedirler. O zaman bizim yanlış dediğimiz şey tümüyle doğrulanmış olmaktadır.Türkiye'de "eğitim birliği" kanunu çıktığından beri "tek" bir eğitim vardır. Din görevlisi yetiştirmek için kurulmuş "meslek" okulları olan imam hatipler bu temel eğitimin dışında kurumlar olarak geliştirilmişse, bu Anayasa'ya aykırıdır.Ayrıca "imam hatiplerden dindar vali, dindar hakim, dindar doktor yetişir" demek, böylece insanları inançlarına ve inanç düzeylerine göre ikiye ayırmak hem temel insan haklarına aykırıdır hem de Cumhuriyetin bütün okullarını karşısına almaktır. Bu bağlamda insanlar dindar olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılamazlar."Paralel" eğitim olamazİmam-hatip okullarına öğrenci sağlanmasında "din eğitimi" tercihinin yanında birçok maddi imkân ve teşvikin bulunduğu da bilinmektedir. Birçok şehrimizde fiziki koşulları bakımından doğru dürüst bir yurt sadece İmam-hatip lisesinde vardır. Yoksul öğrencilerin okutulması için sosyal dayanışma sistemleri yine bu okullar çevresinde işletilmektedir. İmam-hatip liseleri laik eğitime alternatif bir eğitim sisteminin kurumları olarak var olamazlar.Demokrasi ve insan haklarının geçerli olduğu bir düzende valiler, doktorlar, hakimler "dindar olan", "dindar olmayan" diye ikiye ayrılamazlar. Bu ayırıma kaynak olacak bir "paralel" eğitim sistemi de olamaz.Milli Eğitim Bakanlığı, Anayasa ve yasaların kendisine verdiği görevi yerine getirerek vatandaşlar arasında ayırım yapmayı amaçlayan bu alternatif eğitim sistemini kaldırmakla yükümlüdür.

Devamını Oku

Filozoflardan mutluluk

13 Eylül 2003

Pers orduları Anadolu'yu geçtiler Krezus'un ordularını püskürttüler ve onu da esir aldılar. Pers Kralı, Krezus'un asılmasını emretti. Krezus'un Elleri arkadan bağlandı ve idam sehpasına doğru yürütüldü. Tam sehpanın üzerine çıkarıldığında Krezus "Solon ah Solon" diye bağırdı. İdamı seyretmek üzere meydanda bulunan Pers kralı, filozofun adını duyunca meraklandı, infazı durdurarak Krezus'u yanına çağırttı ve ona "Solon ah Solon" diye bağırmasının nedenini sordu. Krezus de anlattı: Batı Anadolu'nun tek hakimi, kralların kralıyken bir gün öğüt almak için Solon'u yanına çağırtır Krezus. Şöyle der Solon: "Şimdi büyük bir kralsın. Bugüne kadar bütün işlerin yolunda gitti. Ama talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, insanlar ömürlerinin son gününü tamamlamadan kendilerini mutlu saymamalıdırlar. Şimdi sen kuvvetli bir hükümdar olarak kendini çok mutlu hissediyorsun. Ama insan hayatının bir günü diğerine uymaz, hep değişir. Küçük bir olay olur ve dünyanın en mutlu insanı en mutsuz insanı oluverir. Bu yüzden son gününü de yaşamadan kendini kudretli, başarılı ve mutlu saymamalısın..." "İşte" der Krezus, "İdam sehpasına yürürken daha birkaç gün önce çok kuvvetli bir hükümdar olduğumu ama şimdi asılmaya doğru yürüdüğümü düşündüm ve Solon'un bu sözünü hatırladım..." Pers kralı bu sözleri dinledikten sonra Krezus'un asılmasını emreder.Demokritos sofrasına hizmetkârı tarafından getirilmiş olan incirleri yerken bir bal kokusu almış. Bunun üzerine bu kokunun nereden geliyor olabileceğini düşünmeye başlamış. İyice meraklanmış. Bahçedeki incir ağaçlarının yanına gitmiş, ağacı ve meyveleri incelemeye başlamış. Filozofun sofradan kalkıp ağaçların yanına hangi nedenle gittiğini öğrenen hizmetkâr kadın "Boşuna yorulmayın" diye seslenmiş, "Size incir getirdiğim tabağın içinde daha önce bal vardı, onun kokusu sinmiştir..." Demokritos bu uyarıya çok sinirlenmiş ve hizmetçi kadını azarlamış: "Sen şimdi benim keyfimi kaçırdın, araştırma hevesimi; gerçeği arama ve bulma zevkimi yok ettin. Ama ben yine de araştıracağım ve doğruyu kendim bulacağım."

Devamını Oku

Pax Americana

11 Eylül 2003

Kavramın orijinali Pax Romana'dır, yani Roma Barışı. Roma İmparatorluğu'nun "bilinen" dünyanın büyük bölümü üzerinde kendi diliyle, kendi yasalarıyla, kendi adetleriyle ve tabii ki büyük askeri gücüyle egemenlik kurmuş olduğu dönemi anlatır. Milattan önce 80 yılında, Romalılar ve Roma yavaş yavaş yayılma aşamasındaydı. Yunan Kralı Mitridat. o günkü Yunanistan ve Ön Asya topraklarında büyük bir operasyon hazırladı ve gerçekleştirdi, amaç yayılan Romalıları kendi egemenlik alanından kovmaktı. Büyük bir kıyım başladı ve 80 bin Romalı öldürüldü. Bu Roma'nın "11 EylüP'ü idi, Roma bu düşmanlığı anlayamıyordu. Bir süre sonra Roma İmparatorluğu kendi kurallarıyla ilerlemeye başladı. İlerledi ve dünyanın en büyük egemen gücü oldu. Akdeniz'in bütün çevresi ve Batı Avrupa artık Roma idi. Bilinen dünyanın biraz ötesinde, Doğu Avrupa'da ise Barbarlar vardı. Roma bilinen dünyaya egemendi, dili Latince de bilinen dünyada egemendi. Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Rumence hep Latinceden türediler. Roma kültürüyle de öndeydi, kanunlarıyla da; Roma, hukukuyla egemen olduğu toplumların hepsinin ilerisindeydi. Bu egemenlik 200 yıl kadar sürdü."Hiper güç" ve dünyanın 'çapı'11 Eylül öncesi Amerikan toplumunun dünyaya bakışını, 11 Eylül şaşkınlığı ve dehşetini ve sonra yaşananlan arka arkaya getirenler 2 bin yıl önce Pax Romana'nın, Roma Barışı'nın kurulmasını hatırlatıyorlar. Roma'dan sonra başka imparatorluklar "dünyanın egemenleri" oldular. Ama o dönemlerde, dünyanın Romalıların sandığı kadar küçük olmadığı artık anlaşılmıştı ve hiç kimse Romalılar gibi kendisinin bütün dünyanın hakimi olduğunu düşünmüyordu. 15-17'inci yüzyıllarda Osmanlı ve İspanyol imparatorlukları vardı. Sonra Hollandalılar daha uzak topraklarda, Asya'nın ve Afrika'nın diplerine kendi imparatorluklarını genişlettiler. Daha sonra İngilizler donanmalarıyla geldiler, herkesin önüne geçtiler. Amerika'nın kendisinden önceki imparatorluklar gibi sömürgesi olmadı. Uzak topraklardaki askeri girişimleri hep hüsranla sonuçlandı. Sadece küçük arka bahçesinde, Latin Amerika'da başarılı oldu. Bugün Amerika bir süper güç olmanın ötesindedir. Kimilerine göre "hiper güç"tür. 11 Eylül travmasının ardından, dünyaya kendi kurallarını empoze edecek bir güce sahip olduğunun bilincine varmıştır ve bu gücü sonuna kadar kullanmaya karar vermiştir. Amerika'nın askeri bütçesi şu anda, kendisinden sonra gelen ve askeri açıdan en güçlü 9 ülkenin bütçelerinden fazladır. Birleşmiş Milletler üyesi 190 ülkenin 132'sinde küçük ya da büyük bir askeri gücü, 40 ülkede üssü vardır. Amerika'nın bugünkü yönetimi, 21'inci Yüzyılı "Pax Americana Yüzyılı" yapmak için harekete geçmiştir. Ama şu anda 11 Eylül'ün henüz ikinci yıldönümündeyiz. Dünya da Romalıların sandığı kadar küçük değil.

Devamını Oku