Parti kongrelerinde en çok görmeye alıştığımız sahne, yumruk yumruğa dövüşen farklı grupların adamlarıdır. Birileri birinin, diğerleri başka birinin militanıdır, herhangi bir siyasi tartışma yapılmaz, koltuk için kavga edilir. Fikri ve kökü olan partilerin kongreleri, parti siyasetlerinin tartışıldığı, "düzeltmeler" yapıldığı, parti örgütlerinin izleyeceği çizgilerin netleştirildiği "esas" toplantılardır. AKP ilk kez büyük kongresini yapacak. Bu partinin doğduğu FP kongresi de gerçekten içerikli ve düzeyli bir fikir tartışmasının yapıldığı ve uyuşma sağlanamayınca yolların ayrıldığı bir kongreydi."Borçlar" meselesi...AKP bir tepkiden doğdu. Siyasal İslamı, Erbakan ve ekibinin götürdüğü "çıkmaz"a olan eleştiri ve tepkiler AKP'nin varolma gerekçesiydi. Bugün iktidarda olan, kadrolarını kuruluşuna göre önemli ölçüde geliştirmiş ve güçlenmiş, siyasal İslamın ötesinde bir kitleye ulaşmayı başarmış bir AKP vardır. Bu başarı AKP'nin kimlik sorununu çözmüş değildir. Partinin içinde doğrudan siyasal İslamdan gelen kadrolar da bulunmakta, daha merkeze yakın liberal kadrolar da bulunmaktadır. Dolayısıyla bazı konularda AKP'nin gerçek çizgisi ortaya çıkamamaktadır. Bunlardan biri "zamana" bırakılmış olan, ancak siyasal İslamın mücadele "sembolü" olarak kullandığı türban sorunudur. AKP'nin kendi "çekirdek" tabanına karşı "borçlarından" biri de kuşkusuz imam hatip liseleri sisteminin devamı ve güçlendirilmesidir. AKP'nin böyle bir borcu üstlenmesi, belki yüzde 20'ye ulaşabilen bir kitlede sempati yaratabilir, ama yüzde 80'de "kuşku" yaratacağı kesindir."Alkış" aşılırsa...Bunların ötesinde, AKP klasik partilerin "popülist" politikalarından kendisini kurtarabilmiş değildir. Halka bedava şunu bunu dağıtarak sosyal adalete katkıda bulunmanın mümkün olmadığını, bunların küçük "popülist" gösteriler olduğunu görmek ülkenin bütün koşullarını tam kavrayabilmenin sonucudur. AKP'nin iki arada bir derede kaldığı en önemli ve en güncel mesele kuşkusuz Irak sorunudur. Bu olayda, Amerika'nın destekçisi durumuna düşüren bir politika izlemenin sakıncalarını anlatanlara tepki göstermek yerine bu konuyu biraz daha açık bir şekilde tartışmak da AKP yönetimine bir zarar getirmez. AKP kongresinde bütün bunların konuşulması, tartışılması ve parti yönetiminin bu konularda açık politikasını anlatması çok sayıda soru işaretini ortadan kaldıracaktır. İktidar partisinin ilk kongresi karşılıklı övgü ve "çok yaşa liderimiz" düzeyinin ötesine geçebilirse AKP de kimlik kazanmak yolunda önemli adım atmış olur.
Ek vergi öncesi ve sonrası söylenenler Ankara'dakilerin, hangi siyasi eğilimden olurlarsa olsunlar bir kez iktidara sahip oldular mı, bu ülkede yaşayan insanlara "vatandaş" değil "tebaa" olarak baktıklarını gösteriyor. İnsan hakları, vatandaş hakları kavramı karakolda dayak yememek, fikrini serbestçe ifade edebilmekten ibaret değil. Devlet ya da devletin gücünü kullananlar, insan haklarına, vatandaş haklarına saygıyı hayatın her alanında esas almadıkları zaman o ülkenin insanlarına "tebaa" gözüyle bakıyorlar demektir. İktidar bir vergi salıyor. Gerekçesi, Irak savaşı dolayısıyla devletin karşı karşıya kalacağı yeni zararlar.Bu bakış değişmedikçeZararın vatandaş tarafından paylaşılması isteniyor. Bu vergi mahkemelik oluyor. Ve tam anlamıyla alaturka bir durum ortaya çıkıyor. Vergi ödemesi gereken mükelleflerin bir bölümü "nasıl olsa iptal edilecek" diye ödemiyor. Bir bölümü ise vatandaş olarak görevinin bu vergiyi ödemek olduğunu düşünüyor ve bir kez daha enayi durumuna düşüyor... Mahkeme bu vergiyi iptal etti. Ne zaman? Son ödeme gününden bir hafta sonra. Vatandaşın hakları ve hukuku bu kadar önemsiz midir ki en yüksek mahkeme böyle bir konuyu bir hafta sonra karara bağlamaktadır? Evet... Ankara'dan bakanların gördüklerinin, haklarına saygı gösterilmesi, öncelikle hakları ele alınması gereken vatandaşlar değil, "tebaa" olduğu anlaşılmaktadır. Ankara'nın siyasi, bürokratik ya da yargısal bütün kurumları birinci görevlerinin vatandaşlarının haklarının gözetilmesi, vatandaşların her konuda eşitliğinin sağlanması olduğunu yüreklerine ve beyinlerine kazımadıkları, vatandaşı tebaa olarak görmeye devam ettikleri sürece ülkeyi azgelişmişliğin bütün koşullarına tâbi kılarlar. Vergi eşitsizliği, vergi adaletsizliği Türkiye'nin bugün ortaya çıkmış sorunlarından biri değildir. Ama bu sorunun da çözülmesi yine vatandaşa bakış açısının değişmesiyle mümkündür. Birinci dertleri günü kurtarmak olan hükümetlerin de bakışlarını değiştirmeleri için daha çok bekleyeceğiz.Özel bir notSelahattin Duman'ın önceki günkü köşesinde yer alan ve altında imzamın bulunduğu "tekzip" yazısı benim değil, sevgili Selahattin'in engin hayal gücü ve espri derinliğinin bir ürünüdür. Bu yazılardaki iki "doğru" Umut Lucas'ın doğumu ve benim Sarıkamış'ta Selahattin'den üç ay sonra doğmuş olmamdır. "Tekzip"in son cümlesi olan "Pis adam!" sözünü okuyanların bu metni benim yazmadığımı anlayacaklarını tahmin ediyordum ama çok sayıda dost, meslektaş ve okurun, "tekzip"in benden geldiğini zannetmiş olması, bu açıklamayı gerekli kıldı. Doğrusu, Selahattin Duman'ın coşkulu dostluğu da böyle yanlış anlamaların tümüne değer.
Hükümet yeni bir yasa girişimiyle, imam hatip liselerini diğer liselerle eşitlemeye çalışıyor. Gerekçe, imam hatip liselerinin de dahil olduğu meslek liseleri mezunlarının üniversite giriş sınavında karşılaştıkları haksızlığının giderilmesidir. Meslek liseleri mezunlarının üniversiteye giriş sınavında yarışa bir anlamda geriden başladıkları doğrudur. Ancak bu okulların mezunları da kendi dallarındaki yüksek okullara doğrudan girebilmekte, hatta başarılı bir iki yılın ardından dört yıllık yüksek öğrenimi tamamlayabilmektedirler.İmam hatip okullarının, din görevlisi yetiştirilmesi için kurulmuş meslek okulları olduğuna bu okullara çocuklarını göndermeyi tercih edenler de karşı çıkmaktadır. Buna göre bu okullarda ağırlıklı olarak din eğitimi verilmekte ve çocuklarının böyle bir eğitim almasını tercih edenler bu seçimi yapmaktadır. Bu da olabilir. Ama hem din ağırlıklı eğitimi seçip hem de diğer okulların mezunlarıyla tamamen aynı haklara sahip olmayı istemek doğal bir istek gibi ileri sürülmektedir. Oysa bu, bir kesimin normal liselere güvenmediğini göstermektedir. Bu liselere güvenilmemekte, çocukların ağırlıklı olarak din eğitimi almaları istenmekte, sonra da diğerleriyle aynı haklara sahip olması talep edilmektedir.Yanlışta ısrar neden?Bugünkü sorunun temelleri, daha 60'lı yıllardan başlayarak bazı siyasi iktidarların muhafazakâr kesime "paralel eğitim" yolunu açmasından kaynaklanmaktadır. İmam hatip liselerinin yayılması, bu liselerle diğer devlet liselerinin yanında bir paralel örgütlenme sağlanması, dini temaları oy kullanmak amacıyla kullanmaktan çekinmemiş olan siyasilerin eseridir. Şimdi istenen, imam hatip mezunlarının din görevlisi olmak dışında bütün mesleklere yönelmesidir. İmam hatip lisesi mezunlarının doğal olarak kendi yandaşları hatta militanları olacağını düşünen radikal sağ partiler bunun mücadelesini yapmaya devam etmektedir. AKP hükümeti de son girişimiyle meseleye aynı açıdan baktığı kuşkusunu yaratmaktadır. İmam hatip okulları, devletin din görevlisi yetiştirmek için açtığı okullardır. Amaç bu kadar basittir. Bundan önceki yanlış politikalar, çıkarcı ve popülist tavırlarla bu okulların "başka bir şey" yapılmış olması, bu yanlıştan dönmemek için gerekçe olamaz.Hükümet ve Milli Eğitim Bakanı, imam hatip liseleri meselesini yeniden gerilim konusu haline getirmemek durumundadır. Eğer bu girişimden vazgeçilmezse AKP'nin eğitime bakışıyla ilgili soru işaretleri de artacaktır.
Irak'a asker gönderilmesine ilişkin tezkerede "Irak halkına destek" gerekçesi gösteriliyor. Hangi Irak halkına destek? Kuzey'deki Kürt aşiretleri, Amerikalıların silahlandırıp çok sözler verdikleri Iraklı Kürtler Türk askerinin gelmesine karşıdır. PKK-KADEK militanları da bu gruplarla yakın ilişkidedir. Bu ortam bütün provokasyonlara açık bir ortamdır.Amerikalıların koyduğu geçici yönetim, yani Amerikan işgalinin kuklası olan yönetim de kukla olmadığını göstermeye çalışırken Türk askerinin gelmesini istemediğini açıklıyor. Bu yönetimde Iraklı Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Arapların temsilcileri bulunmaktadır. Türkmenlerin de bir temsilcisi vardır. Bu heyetin karşı tavır alması, Türkmenler dışında bu harekâtı destekleyecek Iraklı olmadığını göstermektedir. Bu Iraklıların dışındaki "halk", Amerikan işgaline karşı olan, Saddam Hüseyin yönetimine bağlı olan ve gerilla savaşı yapan Irak halkıdır. Türk askeri, hangi "Irak halkı"nı desteklemek için gidecektir?Hesap sağlam mı!..Bu sorunun tek cevabı vardır: "Amerikan işgal kuvvetlerini desteklemek için..." Bugünkü koşullar altında Irak'a gidecek olan Türk askerlerine "kötü gözle" bakmayacak olan tek unsur Amerikan işgal kuvvetleridir. Türk askeri PKK-KADEK'in ya da Barzani-Talabani'nin provokasyonuna uğrar, anlamsız bir "tırmanma" yaşanırsa böyle bir yangının yaratacağı gerilim hesaba katılmak zorundadır. Böyle bir tırmanma PKK-KADEK' i de yeni maceralara sürükleyebilir. Sadece Kuzey Irak'ta değil, Irak'ın oldukça geniş kesimlerinde şu anda Türk malları tüketilmektedir. Büyük bir ticaret başlamıştır. Ama madalyonun diğer yüzü de var: Türk askerinin gitmesine gösterilecek tepkilerin artan ticareti olumsuz etkilemesi de büyük olasılıktır. Türk kamyonlarının uğradığı saldırılar bunun ilk göstergesidir. Böyle bir karmaşa ortamına, Türkiye'ye zarar verecek provokasyonlara açık bir ortama girmenin tartışması, "Amerika'nın hatırını kırmamak"tan çok daha başka hesaplara bakarak ve kötü olasılıklar ele alınarak yapılmak zorundadır.Birinci Dünya Savaşı sonrasından kalma bir sözü hatırlatalım: "Ortadoğu'ya ilişkin her şeyi anladığını zannediyorsan, şunu bilmelisin ki anlatan sana yanlış anlatmıştır." Ortadoğu'yu öğrenmek için de büyük bir maliyet ödemeye kimsenin hakkı yoktur.
Hükümet, Irak'a asker gönderilmesi için izin tezkeresini kendisi açısından iyi bir zamanlamayaMeclis'ten geçirecek.* AKP içinde, daha önce yüksek sesle konuşmuş olanların birçoğunun artık seslerini çıkarma imkânlan yok. Çünkü bu hafta sonunda parti kurultayı toplanacak, hükümetin planına engel olanlar tabii ki cezalarını görecekler.* Amerika'dan alınacak 8,5 milyar dolarlık kredi "piyasalar"ın desteği için orada duruyor. Bu paranın gelmesiyle sağlanacak rahatlık da iş dünyasından çıkacak olumsuz seslere karşı kullanılacak. Ayrıca bu 8,5 milyar dolarlık kredi, ilk dört yılı ödemesiz olduğu için de bugünkü hükümet açısından bir anlamda "karşılıksız" oluyor. Geri ödemeyi nasıl olsa bundan sonraki hükümet yapacak.Eğer etkili bazı sivil toplum örgütlerinden itiraz olursa, onlara da "bağırılır" ve böylece bu badire de atlatılır. Hükümet açısından belki badire en elverişli şekilde atlatılmış olur ama bu, söz konusu tezkerenin Türkiye açısından bir yangın tezkeresi olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü asıl "badire" Irak'a Türk askerinin gitmesiyle başlayacaktır. Birleşmiş Milletler kararı olmadığı sürece Anayasa'nın koyduğu yurt dışına asker gönderilmesiyle ilgili "uluslararası meşruiyet" şartı yerine getirilmemiş olacaktır. Bu şart yerine getirilmeden Türk askeri Irak'a gönderilir ve bir askerimizin başına bir şey gelirse, bu kararı alanların çok fazla açıklama yapmaları gerekecektir.Ateşin ortasına...Amerikan yönetimi, ısrarla Irak'a Türk askeri istemektedir çünkü kısa dönemde işgal ettiği bu ülkeye "hakim" olmasının çok güç olduğunu anlamıştır. Savaş sonrasıyla ilgili Amerikan planları, her ne idiyseler tümüyle boşa çıkmıştır. Amerikalılar kendi başlarına çözemedikleri asayiş sorununu Türk askerinin desteğiyle çözmeyi ummaktadır. Bu nedenle Türk askerinin "sonradan belli olacak görev bölgesi' nin en sorunlu bölgeler olması kaçınılmazdır.* Irak'a asker gönderilmesinin gerekçelerinden birisi olarak sürekli Kuzey Irak'taki PKK-KADEK varlığı gösterilmektedir. Bu bölge Amerikan yönetimi tarafından Barzani ve Talabani'nin kontrolüne bırakılmıştır.Kürt yöneticileri ise Irak'a Türk askeri gelmesine karşıdırlar ve bu tavırlarını, Amerikan baskısına rağmen değiştirmiş olduklarına dair net bir işaret bulunmamaktadır. Hükümetin istediği tezkere bugün ya da yarın Meclis'ten geçecektir. Ama Türk askerinin gönderilmesinin düşünüldüğü alanda yangın büyüktür ve birkaç boyutludur. Bu tezkereyi bir yangın tezkeresi haline getiren bütün şartlar da ortadadır.
Seçim olursa, daha kötü bir sonuç almaktan çekinen bütün siyasi partiler rahat bir nefes aldılar. Yüksek Seçim Kurulu "siyasi" bir karar vererek durumun böyle devam etmesini sağladı. Bu tartışma demokrasi ve hukuka bakışımızla ilgili birçok gerçeği ortaya çıkardı. Aynı zamanda da siyasi partilerin kendileri ve gelecekleriyle ilgili duygu ve öngörüleri de açıklığa kavuştu.* AKP tabii ki bir yıllık iktidar süresinin ardından tekrar seçim havasına girilmesini kendi lehine görmedi.* Ana muhalefet partisi CHP'nin yeni bir seçim istemediği, önümüzdeki dört yılı bu şekilde geçirmeyi düşündüğü anlaşıldı.* Geçen dönemin iktidar ortağı ANAP'ın "biz seçim filan istemedik, ortalığı da karıştırmadık" demesi bu partinin gelecekle ilgili pek bir beklentisi bulunmadığını gösterdi.İki partinin yeniden seçim yönünde çabaladığını gördük. Bunlardan biri DYP diğeri ise Genç Parti'dir. DYP, yenilenen yapısıyla daha ileri bir konuma gelebileceğini düşünerek adım atmaktadır. Genç Parti ise, seçim ortamını iktidarla arasındaki "ailevi" kan davasını yürütebilmek için elverişli bulmuştur. Siyasi planda manzara böyle özetlenebilir ve mesele sona ermiş gibi görülebilir. Ama asıl temeldeki mesele Yüksek Seçim Kurulu'nun durumu kurtarma kararıyla çözülmemiştir.Karar neyi gösterdiÇözülmesi de mümkün değildir. 3 kasım 2002 seçimleri tarihin kaydına "arızalı" olarak geçmiştir. "Arıza" sadece seçimle ilgili değildir, demokratik ve siyasi olgunlukla, hukuk siyaset ilişkisiyle de ilgilidir. Tarihe böyle bir kayıt düşüldü mü sonradan da kolay kolay silinmez, hep bulunduğu yerde durur. Hukukçuların "tam hukuksuzluk" diye anlattıkları bir "suç" siyasi nedenlerle görmezden gelinirse, seçime bir siyasi partinin sahte belgelerle girmiş olduğu görmezden gelinirse, 2 milyon oyun "milli irade"ye yansımamış olduğu görmezden gelinirse "tam hukuksuzluk" durumu devam ediyor demektir. "Tam hukuksuzluk" durumu bulunuyor ve yargı müdahale edip durdurmuyorsa, "tam hukuksuzluk" yani "suç" durumu devam eder. Bu, hukukun bakışıdır. Eğer siyaset hukukun üzerinde olursa, siyasi nedenlerle hukukun zedelenmesi göze alınırsa "tam hukuksuzluk" devam eder. Yüksek Seçim Kurulu'nun kararı sorunun esasını ortadan kaldırmamış, devam ettiğini ve siyasi nedenlerle devam edeceğini göstermiştir.
Ülkesinin başına yeni geçmiş genç hükümdarın hırsları vardı. Ülkesini büyütmek, daha da güçlendirmek, kendisine babasından kalmış olanın çok daha fazlasını oğluna bırakmak istiyordu. Bütün hayallerini gerçekleştirebilmesi için her şeyi bilmesi, öğrenmesi gerektiğini düşündü. Ülkenin en saygın bilginini çağırttı. Bilginden istediği, dünyadaki bütün bilgileri içeren bir eser yazmasıydı. Bilginin bu göreve hayır demesi imkânsızdı. Gitti, hemen çalışmaya başladı. Tam 10 yıl sürdü çalışması ve 10 yıl sonra elinde 10 ciltlik bir eserle hükümdarın yanına çıktı. Hükümdar bu on yıl içinde ülkesini istediği gibi biraz daha güçlendirmiş, çok daha büyük toprakları kendi malı yapmıştı. Ve çok meşguldü. Hükümdar, bilginin getirdiği on cilde nefretle baktı ve "Bu kadar şeyi nasıl okurum! Böyle bir vaktim yok benim! Sen şimdi git, bütün bu bilgileri bir tek ciltte özetle" dedi. Bilgin gitti ve dünyanın bütün bilgilerini bir tek cilde sığdırmak için on yıl daha çalıştı. On yıl sonra tek bir kitapla hükümdarın karşısına çıktı.Bu arada hükümdar ülkesini daha da büyütmüş, güçlendirmiş, kendisi de bölgenin en güçlü hükümdarı olmuştu. Tabii ki çok meşguldü. Bilginin getirdiği tek cilde bir göz attı ve "Bunu okuyacak vaktim yok. Git, bunu bir tek sayfada özetle öyle gel" dedi. Aradan on yıl daha geçti. Bilgin elinde tek bir yaprak kağıtla geldiğinde karşısında artık yaşlanmaya başlamış, ama bir o kadar da güçlenmiş, cihan imparatoru olmuş bir kişi vardı. Kağıda doğru dürüst bakmadı bile, "Şimdi okuyamam, git çalış ve bütün bunları bana tek bir kelimeyle özetleyebildiğin zaman gel" dedi. Bilgin tekrar geri döndüğünde karşısında artık yedi düvelin sahibi, güçlülerin en güçlüsü bir yaşlı adam vardı. Ama bilgine verdiği görevi unutmamıştı. "Eeee?" dedi bilgin karşısına geçince. Bilgin de birkaç adım ilerledi, hükümdarın yanına yaklaştı ve kulağına eğilerek bir kelime fısıldadı. Dünyanın en güçlü hükümdarı öfkeyle yerinden fırladı, "Ben zaten bu kelimeyi biliyorum" diye bağırdı ve artık çok yaşlanmış olmasına rağmen bilgini affetmedi, kafasını kestirdi.
DEHAP'ın seçime girmek için sahtecilik yaptığının kesinleşmesiyle Türkiye'yi "biraz hukuk"a layık görenler yine "istikrar" adına, "kamuoyu" adına, "siyaset" adına seslerini yükselttiler.Kimilerine bakarsanız, kamuoyunun eğilimlerine göre hukuk esnetilebilir. Kimileri için önemli olan istikrardır; tam işler düzelme yoluna girmişken hukuk adına istikrar bozulmamalıdır. Bazıları da "siyasi komplo" kuşkularını ifade ediyorlar... Yeniden seçim ihtimalinin yarattığı "korku" bile siyasette, kamu yönetiminde "olgunluk" yolunda daha çok adım atmamız gerektiğini gösteriyor. Aynı siyasi olgunsuzluk da hukukun böyle bir tartışmada ikinci plana alınabileceğini değişik kelimelerle söylüyor. Hukuk varsa vardır, "biraz" hukukla yetinmeye çalışanlar aslında hukukun üstünlüğünü istemeyenlerdir.Zor sorular...DEHAP olayının üzerine yapılan itirazları Yüksek Seçim Kurulu bugün görüşecek ve büyük olasılıkla bir karar verecek. Bugüne kadar yansıyan bilgilere göre ve Hükümetin en üst düzeyden yaptığı "değerlendirmelere" göre çıkması beklenen karar, itirazların reddi ve bugünkü durumun devam etmesi yönündedir. O zaman "hukukçu" olan Yüksek Seçim Kurulu üyeleri ve Başkanı şunları tekrar açıklamak zorundadır:* Yargıtay'ın uyarısına rağmen DEHAP'ın seçime sokulma kararı nasıl verilmiştir?* 800 oy milli iradeye yansımadı diye Siirt seçimini iptal eden kurul, 2 milyon oyun milli iradeye "kendi kararıyla" yansımamasına nasıl bir gerekçe getirecektir? * Genel seçime DEHAP'ın katılması yönünde karar veren YSK neden aynı partiyi bir yerel seçime, katılamayacağına karar vererek sokmamıştır?* Sonuçlar kesinleşmiş, bütün milletvekilleri yeminlerini edip göreve başlamıştır, denilecekse Siirt'ten bağımsız seçilen "Jet Fadıl"ın Meclis'te yemin ettikten sonra milletvekilliğinin düşürülmüş olmasının nasıl bir hukuki gerekçesi olabilir?Yeni yanlışlar yapılmamalıYüksek Seçim Kurulu, 3 Kasım seçimleri öncesinde DEHAP ile ilgili olarak "siyasi nedenlerle" yanlış yapmış olabilir. Eğer halen bu kurulun kararları hukukun en temel ilkelerine göre veriliyorsa, bu yanlışı kabul edecekler ve yeni yanlışların altına imza atmayacaklardır. Türkiye'de hukukun üzerine düşmüş olan ve hukukun üstünlüğünü engelleyen siyaset gölgesinin, siyasi güç ve nüfuz etkilerinin son örneği bu tartışmadır. Bugün göreceğiz, hukuk mu üstün gelecek, siyasi ya da bürokratik çıkarlar mı?