Cumhurbaşkanı, geleneksel 29 Ekim daveti için "çifte standart" uyguladı. Eşleri türbanlı olan AKP'lilere tek kişilik davetiye gitti, diğerleri ise eşleriyle davet edildi. Buna tepkilerse, alıştığımız gibi iki taraflı geldi. Birileri "Cumhurbaşkanı çifte standart uygulamamalıydı" diyor, başka birileriyse "Çankaya türbana karşı korundu" diyor. Türban ya da başörtüsü ya da başını örtme alışkanlığı, ülkemizin bir gerçeğidir. Son yapılan kapsamlı bir araştırma, evlerin yüzde 77'sinde "dışarı çıktığında başını örten bir kadın" olduğunu ortaya koydu. Evlenmeyle bu uygulama çoğalıyor, yaşlanmayla da... Ancak diğer gerçek de şudur: Bu geleneği "türban" adı altında siyasi İslam'ın mücadele alanı olarak görenlerin oranı sadece yüzde 5'tir.Erbakan'ın "başarı" sı!..70 yıl boyunca Türkiye'de "türban" diye bir sorun olmadı, isteyen istediği gibi taktı, kimse kimseyi takmıyor diye kınamadı, kimse bir giyim şeklini siyasal gösteri aracı yapmadı. Son on yılda siyasi İslam iktidarın kıyısına gelene kadar, hatta iktidara adımını atana kadar bu böyleydi. Erbakan'ın partileri bir giyinme şeklini siyasal gösteri aracına çevirmek için çalıştılar ve bunda başarılı oldular. Başarılı oldular, çünkü 70 yıl tartışma konusu olmamış bir "giyim tercihi" bugün ülkeyi ikiye bölmeye kadar ulaşan bir tırmanışın aracı haline gelmiştir. Ve bu gerilim Çankaya'ya kadar çıkmıştır. Cumhurbaşkanı'nın 29 Ekim daveti için uyguladığı çifte standarda tabii ki ilke açısından karşı çıkılabilir. Bu tavır diğer yandan çok etkili bir mesajı da içermektedir: Türban meselesinin gerilim konusu olarak yaşatılmasına karşı çok tepkili olan kesim herhangi bir taviz vermeye niyetli değildir.Türkiye çözebilirAKP kendine yeni bir kimlik arayışı içindedir, ama siyasi İslam geleneğinden gelmektedir. Bu partinin önde gelen kişilerinden en az biri, şu anda Meclis Başkanı olan Bülent Arınç daha ayağının tozuyla "türban dayatması" girişiminde bulununca kuşku ve kaygıların canlanması da kaçınılmaz olmuştur. Cumhurbaşkanı Sezer'in görev süresinin tamamlanmasının ardından yeni Cumhurbaşkanı'nı bu Meclis seçecektir, yani AKP seçecektir. AKP'nin liderini Çankaya'ya çıkarmak istemesi de çok doğal olacaktır. Erdoğan ya da AKP içinden başka bir isim Cumhurbaşkanı olduğu zaman birileri de kaçınılmaz olarak "Türban Çankaya" da diye ayağa kalkacaktır. Türban meselesinde bir uzlaşma olmasının şartları henüz ortada yoktur. Siyasi İslam sadece Türkiye'de değil Batı Avrupa'da da aynı zorlamayı yapmaktadır. Bu meselenin çağdaş ve demokratik çözümünün yine Türkiye'den çıkması için bugünkünden daha fazla uzlaşmaya elverişli bir ortama ve daha fazla çabaya ihtiyaç vardır.
Miftah-ül-Adil (doğruluk içinde olmanın anahtarı), 1300'lerin ortalarında yazılmış ve Timur'a sunulmuş bir metin. Kimin yazdığı belli olmayan bu kitap, doğruluk ve ahlâkla ilgili hikâyeler anlatıyor. Bu hikâyelerden biri "talih" hakkında...Büyük İskender uzun yollar geçip, sürekli olarak karşısındakiler! yenerek Mağrip eteklerine ulaştı ve şehrin dışına ordugâhını kurdu. Beklemeye başladılar.Gece olduğunda bir kölesi gelip İskender'e şöyle dedi:"Ey İskender! Dışarıya birisi geldi, ben Mağrip Sultanı'nın elçisiyim diyor ve huzurunuza gelmek istiyor.."İskender "Gelsin" dedi.Adamı getirdiler. Adam girdi, İskender'e selam verdi ve durdu.İskender sordu: "Ne sözün var, söyle bakalım!"Adam cevap verdi: "Ey İskender! Adamlarına emret, benim iki kolumu bağlasınlar ve dışarı çıksınlar. Sizinle yalnız kalayım, söyleyeceğimi ancak o zaman söylerim..."İskender merak etti, emretti, adamın kollarını bağladılar ve bütün maiyeti dışarı çıktı. Adam İskender'in ayaklarına kapandı ve konuştu:"Ben elçi değilim, Mağrip Sultanı'nın kendisiyim... İstersen beni öldür, istersen kanımı bağışla, ama Mağrip'e dokunma, savaş olmasın... Ben bunun için sana sığındım..."İskender adamın cesaretinden çok etkilendi, yerinden kalktı, gözlerinden öptü, kollarındaki bağları çözdürdü. Emretti, bir at getirdiler. Mağrip Sultanı gitmek üzereyken İskender'e seslendi: "Ey İskender! Senden şunu rica ediyorum: Yarın askerlerinle beraber bir meydana gel, biz de Mağrip halkı olarak sizi ağırlayalım, size gücümüzün yettiği kadar bir ziyafet yapalım..."İskender, "Dediğini yapacağım" dedi. Mağrip Sultanı da şehre döndü, emretti herkes yapabildiği kadar yemek yapacak, sabaha kadar her şey hazır olacaktı. Kimse onun İskender'e gittiğini bilmediği için bu emrin nedenini anlamadı, ama söylediği yapıldı.Sabah İskender askerlerini toplayıp söylenen meydana gitti. Çok güzel yemekler hazırlanmıştı, arkada da Mağrip Sultanı askerleriyle birlikte bekliyordu.İskender dikkatle bakınca Mağrip Sultanı'nın askerlerinin sayısının kendi askerlerinin en az üç katı, erlerin de güçlü kuvvetli ve iyi silahlanmış olduklarını gördü.Meydanın ortasında kurulu çadıra İskender ve Mağrip Sultanı girdiler, askerler de çevreye yerleşti, yenildi, içildi.Ziyafet iki gün sürdü. Yeme içme bitince İskender Mağrip Sultanı'na veda edip atına bindi, Mağrip Sultanı onu uğurlamak için yanına geldi.İskender sordu:"Ey Mağrip Sultanı! Bu ne hikmettir ki bu kadar iyi askerin varken bizimle harp etmedin, geldin kendini teslim ettin?"Mağrip Sultanı da şu cevabı verdi:"Ey İskender! Sen buraya kadar sadece askerinle değil, talihinle de geldin. Ben senin talihinden korktum. Çünkü kimin talihi varsa onun işi rast gider, asker sayısının azlığı çokluğu fark etmez... Aklı olan da talihli kimselerle düşman olmaz..."
Bu tip, bir İtalyan. Adı Giulino Ferrara.Ferrara'nın babası 60'lı yıllarda İtalyan Komünist Partisi'nin önde gelen kişilerinden biridir. Genç Guiliano babasının siyasi kişiliğinin etkisinde bir eğitimden geçer ve hatta Moskova Üniversitesi'nde okur.1970'lerde İtalyan Komünist Partisi'nin başında Berlinguer vardır ve partinin başındaki bu yönetim klasik komünist çizgiden ayrılarak ortaya "tarihsel uzlaşma" fikrini atar.Ancak "tarihsel uzlaşma" gerçekleşemez, çünkü İtalya terörün pençesine düşmüş, bütün dengeler altüst olmuştur. Ferrara bu sırada Komünist Partisi yönetimine karşı çıkar ve radikal sola yaklaşır. Radikal solda Kızıl Tugaylar, başbakan öldürmeye kadar varan terör eylemlerine girişir. Onların karşısına da faşist güçler çıkar. Bütün İtalya kan gölü olur. 1980'lere gelindiğinde İtalya sakinleşmiş, Kızıl Tugaylar terörü sona ermiştir. Ferrara gelişmeleri yine zamanında kestirmiş ve kendisini Sosyalist Parti'ye atmıştır.Sosyalist Parti'de de çabuk ilerler ve o dönemdeki parti lideri Bettino Craxi'nin yanına yaklaşır. Tam yeni yerine yerleşirken "temiz eller" dönemi başlar. Sosyalist Parti ülkenin en yozlaşmış partilerinden biridir, lideri Craxi de hapse girmemek için kaçar.Fakat bunlar olurken de Ferrara yine "yükselen değer"i tahmin eder: Berlusconi politikaya girmeye hazırlanmaktadır. Ferrara için solcu geçmişinin bir önemi yoktur, bütün radikal sağı örgütlemeye çalışan Berlusconi'nin yanında yerini alır.Ve tabii ki hızla yükselir. Önemli görevi, Berlusconi'ye ait olan haftalık Panorama Dergisi'nin yayın yönetmenliğidir.Panorama Dergisi bu dönemde Berlusconi'nin en önemli savaş araçlarından biridir. Ferrara bu görevini başarıyla yerine getirir.Arşivler açılmadan!..Berlusconi iktidar olunca Ferrara biraz daha yükselir ve Berlusconi'nin karısının sahibi olduğu Il Foglio adlı gazetenin başına getirilir. Bu gazete Ferrara'nın yönetiminde yine başarılı bir savaş aracı olur. Berlusconi'ye muhalif olan kim varsa bu gazetenin hedefidir; özellikle de tanınmış aydınlar, okur yazarlar...Bir süre önce Ferrara şaşırtıcı bir çıkış yapar ve 70'li yıllarda CIA için çalıştığını açıklar.Bu itiraf boşuna değildir, çünkü CIA yönetimi daha önce yakın dönem dışında arşivlerini açacağını açıklamıştır.Ferrara akıllıdır, birileri arşivlerde adını bulmadan önce durumu kendisi açıklayarak yine esas olarak ülkesine hizmet ettiği görüntüsünü verme manevrasına girişmiştir. Şu anda Berlusconi'nin yanında en ateşli şekilde mücadelesine devam etmektedir.Ferrara bir İtalyandır ama çağımızın bir tipidir.
Maliye Bakanı, adına "deprem vergileri" denilen vergilerin "kalıcı" olacağını açıklarken büyük itiraflarda bulundu. Biliniyordu, ama Bakan'ın ağzından açıklanması daha inandırıcı oluyor. 1999 yılındaki büyük deprem felâketinden sonra, depremzedelere destek için "geçici" vergiler getirilmişti. Ve tabii ki bunlardan sağlanan gelirin depremzedelere aktarılması söz konusu değildi. Maliye Bakanı bugün diyor ki: "O sırada tepkileri önlemek için böyle söylendi." Türkiye Cumhuriyeti'nin hükümetinin daha çok vergi alabilmek için halka yalan söylediğini, o günlerin acılı ve duygusal ortamını bile istismar ettiğini bizzat Maliye Bakanı açıkladı. Bu açıklamaya, açık sözlülüğe Türk vatandaşlarının "adam yerine konulması" nın, vatandaş yerine konulmasının bir örneği olarak bakılabilirdi. Evet bakılabilirdi. Ama Bakan'ın, bu açıklamanın ardından gelen sözleri ana mantığın değişmediğini çok açık olarak gösteriyor. Bakan diyor ki: "Ek vergi getirirken hangi amaçla getirdiğimi söylemek zorunda değilim, bütçe açığını kapatmak için gereken vergiyi getirirdim..." Türkiye'de herkesten vergi alamayan, ülkenin en az yarısından vergi alamayan bir Bakan bu ülkenin vergi veren vatandaşlarını adam yerine koymadığını böyle gösteriyor.Görevini yanlış anlayanlarlaUygar ve gelişmiş bir ülkede, bütün vatandaşlar arasındaki eşitliğin en önemli göstergelerinden biri vergi eşitliğidir, vergi adaletidir. Yine uygar ülkelerde yönetimler ek vergi getirdikleri zaman bunu nasıl kullanacaklarını halka açıklamak zorundadır. Bütçe denilen şey bir ülkeyi yönetenlerin babalarının cebi değildir; oradaki para o ülke halkının parasıdır ve o parayı kullananlar nasıl ve ne için kullandıklarını sürekli olarak halka açıklamak zorundadırlar. Devletin bütçesini, herhangi bir özel şirketin muhasebesi zanneden bir yönetim anlayışıyla vergi adaleti ve eşitliğinin gelmesini beklemek hayaldir. Türkiye'de kayıt dışı ekonomi, yani devletin vergi alamadığı kesim, bütün ekonominin yüzde 50'sine yakındır. Devlet de bu kaybı dolaylı vergilerle giderir. Şu anda devletin vergi gelirlerinin yüzde 70'i dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Ekmek aldığınız zaman ödersiniz, pirinç aldığınız zaman ödersiniz, benzin kullandığınız zaman ödersiniz. Ve herkes aynı vergiyi öder, gelir düzeyi farkı gözetilmeksizin. Ankara'da devletin bütçesini yani halkın parasını kendi keyfine göre kullanacağını, halka bilgi vermek zorunda olmadığını zanneden, küçük şirket muhasebecisi zihniyetini aşamamış bakanlar bulunduğu sürece vergi eşitliği ve adaleti yolunda adım atmak da mümkün değildir. Olay hep aynıdır. Kaçan kaçar, bir kez yakalanmış olan vergi vermeye devam eder. Ankara'daki "muhasebeciler" de böylece günü kurtardıkları için sevinirler. "Benim ödediğim vergiyle ne yapıyorsun" diye sorana da "sana ne" derler.
Adalet Bakanı, yolsuzluk davalarının sonuçlandırılabilmesi, yolsuzluk sanıklarının faydalandığı "açıklar" ın giderilmesi için yeni yasal değişiklikler hazırlandığını açıkladı.Kuşkusuz bütün bunlar, yerinde kararlardır ve yolsuzlukların en az düzeye indirilmesine katkısı olacaktır.Bu yeni yasaların amacı, halen yaygın bir yakınma konusu olan mevcut yasaların yetersizliğini gidermektir.Böylece bazı boşluklar ortadan kalkabilir, ancak Türkiye'de herhangi bir yasanın yolsuzlukların üzerine gidilmesini engellediği, sanıkların kovuşturulmasını, cezalandırılmasını ve kamu alacaklarının tahsilini zorlaştırdığını söylemek de zordur.Yasalardaki boşlukların sanıklar ve suçlular lehine çalışması ancak yargı sistemi doğru işlemediği takdirde mümkündür. Yeni yasa çıkarmanın sonu yoktur, çünkü her yeni yasada kaçış imkânları, özellikle bizdeki karmaşık hukuk sisteminde, bulunabilecektir.Yolsuzluğun aktığı yatakYargı sistemi çalışmadıkça, ne kadar yeni yasa çıkarılırsa çıkarılsın kaçamak noktalan her zaman bulunur. Bütün bu açıkların kapanmasını sağlayacak olan, yargının doğru dürüst çalışmasıdır.Bugün adına "yolsuzluk" denilen bütün olayların bir ucu devlettedir. Devlet, doğru veya eğri yollarla para kazanma kaynağı olduğu sürece de yolsuzlukların önüne geçilmesi mümkün değildir.Şu anda yolsuzluk sanığı olan birçok kişinin bundan önceki dönemlerde devlette ve siyasette korumaları olduğu için yolsuzluklar bu boyuta gelebilmiştir.Burada fazla uzağa ve derine de gitmeye gerek yok. Kamu bankalarının nasıl boşaltıldığı, hangi siyasi etkilerle, nasıl çalıştıkları hiç kimsenin gizlisi değildir.El konulmuş bankalarla ilgili murakıp raporlarının nasıl görmezden gelindiği, bu bankalara atanan devlet temsilcilerinin icraatlarını iş hayatındaki herkes bilmektedir.Yolsuzluklar, yolsuzluk sistemindeki devlet bağlantısı kesildiği takdirde en aza indirilebilir. Soruşturma dosyaları kayboluyorsa, teftiş raporları yok ediliyorsa, çok basit denetim işlemleri yıllarca uzatılıyorsa, herkesin gözü önünde mal ve şirket kaçırılabiliyorsa, mahkemeler ağırdan almak için elinden geleni yapıyorsa yolsuzlukların önlenmesi mümkün değildir.Örnekleri türedikçe...İsterseniz dünyadaki bütün yasaları çıkarın, bunlara daha ağırlarını ekleyin, bu koşulları ortadan kaldırmadığınız sürece yolsuzluklar devam edecektir.Devlete büyük borçları olan kişiler hiçbir şey ödememenin yolunu bulduğu sürece başkaları da onları örnek alacaktır.Ortalama kamu görevlileri "zengin" hayatı yaşadığı sürece, lüks otomobillerle işlerine gidip geldikçe başka kamu görevlileri de onlara özenecektir.Devlet kaynakları iş hayatının bir kesimi için büyük kazanç kapısı olmaya devam edecekse başkaları da onları izleyecektir.Karışık iş ilişkilerinde eli ayağı olan siyasiler teşhir edilmediği, varlıklarının kaynağı sorulmadığı sürece başka siyasiler de aynı işlere kalkışacaktır.Bunlar halledilmediği sürece yeni yasalar çıkar durur, ama yolsuzluk sistemi de yaşamaya devam eder.
Türkiye'nin nasıl bir bataklığa çekilmek istendiğinin büyük kanıtı, dün Bağdat Büyükelçiliğimize yapılan saldırıdır. Bu saldırıya Türkiye tarafından verilecek tepkinin, Irak'a asker göndermekten vazgeçmek olmayacağı bellidir. Türkiye'nin tepkisinin kararını değiştirmek olmayacağını bu eylemi düzenleyenler de hesaba katıyordur.Bu saldırı, Türk askerinin gelmesini engellemek için yapılmış olamaz, Türkiye'nin bu batağa daha çabuk çekilmesini sağlamak için yapılmıştır.Türkiye'de bazılarının eskimiş rüyalarla uyandığını, Türkiye'nin tekrar Ortadoğu'da emperyal bir güç olması gerektiğini düşünenler olduğunu biliyoruz. Bunlar bu rüyalarını açıkça olmasa da her fırsatta dile getiriyorlar. Amerika'nın Irak'ı işgali, daha başlamadan bunların rüyalarının canlanmasını sağlamıştır; Türkiye'nin işgale başından itibaren Amerikan kuvvetlerinin yanında katılması için çok çalıştılar. Bu gerçekleşmedi.Irak'ta duruma hakim olamayan, planladığı gelişmeleri sağlayamayan ve durumu bütün bölgede zorlaşan Amerikan yönetiminin Türk askerini kullanmak için yaptığı yoğun baskı bunlar için yeni bir fırsat yaratmıştır.Kiminle, nereye?Bu intihar eylemini kimin yaptığı fazla önemli değildir. Barzani ve Talabani'nin Kürtleri de olabilir, Kuzey Irak'ta bulunan PKK-KADEK militanları da olabilir, Saddam yanlısı direniş güçleri de olabilir, geçici yönetimde bulunan gruplardan herhangi birisi de olabilir.Irak'taki Amerikan işgalinin tek açık ve kayıtsız destekçisi Barzani-Talabani'nin Kürt aşiretleridir. Bunlar dışında bütün gruplar Amerikan işgalinin devam etmesine karşı tavır almış durumdadır. Amerika'nın kurduğu geçici yönetim de en büyük müttefikleri olan Kürtler de Türk askerinin gelmesine karşıdır. Kürtler, Amerika'ya rağmen Türk askerinin kendi bölgelerinden geçmesini bile kabul ermemektedir.Irak'ta hiçbir grup, Türk askerinin bağımsız bir güç olarak istikrarın sağlanması için, yardım amacıyla topraklarına geleceğine inanmamaktadır.Türkiye'nin Irak'ta sağlam bir müttefik bulması bir yana, Türk askerinin gelmesini isteyen herhangi bir güç bulunmamaktadır.Türkiye'nin Bağdat Büyükelçiliği'ne yapılan saldırı bataklığın boyutunu göstermektedir. Türkiye, Irak'ın yakın komşusudur, Irak'tan daha fazla bir Kürt vatandaş nüfusuna sahiptir. Birkaç taraflı bataklığa düşürülmesi çok kolaydır.Dünkü patlama, kimilerinin gözlerinin açılmasını sağlarsa bir faydası dokunmuş olacaktır.
Genelkurmay'da Irak meselesiyle ilgili brifing veriliyor, üst düzey komutanlar bu konu hakkında kendi sorumluluk alanlarıyla ilgili olarak kamuoyunu bilgilendiriyor... Irak'la ilgili brifingin gazetecilerin sorularının yanıtlandığı bölümünde, Genelkurmay İkinci Başkanı'na imam hatipler ve meslek liseleriyle ilgili son düzenleme soruluyor! Ve işte bir meselede yanlış yanlış üstüne binince bu noktaya kadar geliniyor. Genelkurmay ikinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un söyledikleri harfiyen doğrudur:* İmam hatiplerin de dahil olduğu meslek liseleri doğrudan mesleki yönlendirme için kurulmuştur ve bunların yüksek öğrenimlerini kendi dallarında sürdürmeleri gerekir.* İmam hatiplerden her yıl 25 bin öğrenci mezun olmaktadır. Bunların 5 bin 500'ü Diyanet işleri kadro açığını karşılamakta, 2 bini kendi alanlarında, yani ilahiyat fakültelerinde eğitim ve öğrenimini sürdürmektedir. Geriye kalan 20 bine yakını ise bu dalın "ihtiyaç fazlası" olmaktadır.Sorun bu kadar basit ve açıktır. Sadece kamu alanında görevlendirilmesi mümkün olan gençlerin eğitim planlamasını da buna göre yapmak Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevidir.Düzenleme askıya alınmalıBaşka alanlarda da ihtiyaç fazlası olduğunu söylemek basit bir demagojidir. Örnek olarak hep hukuk fakülteleri gösterilir, ama devletin bütün hukuk mezunlarını çalıştırmak gibi bir sorunu yoktur. İsteyen genç bu alana yönelir, kendini kanıtlar ve başanlı bir avukat olur.* Orgeneral Başbuğ normal lise mezunlarının sadece yüzde 8,2'sinin üniversiteye devam edebildiğini de söyleyerek yeni düzenlemenin yaratacağı başka bir haksızlığa dikkat çekmiştir.Genelkurmay İkinci Başkanı'nın söyledikleri tümüyle doğrudur. Ancak bunları söylemesi gereken yetkili o değildir. Bir gazetecinin bu soruyu sorması gereken kişi de o değildir. Ama yanlış üzerine yanlış yapılınca bu noktaya gelinmiştir. İmam hatip liselerini alternatif eğitim kurumları olarak görenlerin ve öyle örgütlenmesine göz yumanların yaptığı yanlışı temelden düzeltmedikçe de yanlış yanlış üstüne eklenmeye devam eder, edecektir. İmam hatiplerle ilgili son düzenlemeden diğer meslek liseleri mezunlarının da yararlanacak olması olayın esasını değiştirmemektedir. Hükümet bu düzenlemeyi askıya almalı, bütün meslek okullarıyla ilgili çalışmalar tamamlanırken bu kuruluşların varoluş amacına uygun olarak her şey yerli yerine oturtulmalıdır. Yani bütün meslek okulları amaçlarına uygun şekilde tekrar düzenlenmelidir, buna imam hatip liseleri de dahildir. Bu sorunu temelden düzeltmek yerine anlamsız bir inatlaşma şeklinde götürmek öncelikle AKP'ye zarar verir.
Erbakan'ın partilerinin kongrelerinde görüntüler ve hava hep aynı olurdu. AKP'nin birinci büyük kongresinin görüntüleri ve havası ise bunların çok uzağındaydı. Daha çok klasik merkez, merkez sağ partilerin; AP, ANAP kongrelerinin havası görülüyordu. Erdoğan'ın konuşması iki temel "söz" üzerine kuruluydu: AKP geniş bir kesimi kucaklayan merkez partisidir ya da olacaktır... AKP yönetimi hiçbir şekilde takıyye yapmamaktadır. Bu ikisi, topluma verilmiş sözler, temel taahhütlerdir. Gerçekten yerine getirilip getirilmediklerini, bu ana çizgiden sapma olup olmadığını toplum izleyecek ve denetleyecektir. Taahhütlerin yerine getirilmemesi durumunda toplum kandırılmış olur ve bunun cezası, bundan önce defalarca görüldüğü gibi "sandıkta" verilir. Erdoğan'ın "rejim" ve "demokrasi" üzerine söyledikleri ise demokratik laik cumhuriyeti benimsemiş herkesin söyleyebileceği sözlerdir. Bunlar da bir anlamda rejimin temel ilkeleri konusundaki toplumsal uzlaşmanın AKP tarafından "içtenlikle" benimsenmiş olduğunun taahhüdü olarak alınabilir.Söz'ü vermek ve tutmak...Erdoğan'ın konuşmasındaki demokrasi vurgulamalarında iki ayrıntı var ki, bunlar halen önemli gerilimler yaratmaya aday konulardır. Erdoğan "bütün gençlerin önünü açmak" sözüyle imam hatipler meselesine dolaylı bir gönderme yapmıştır. İkincisi de genel demokrasi anlatımının içinde "hissedilen" türban meselesidir. İmam hatip okulları meselesinin yanlış üzerine yanlış eklenerek, popülist politikacılar tarafından çok taraflı mağduriyet yaratmış bir mesele olduğu ortadadır. Bu olayı "mesele" haline sokanların başında siyasal İslam gelmektedir. Türbanda ise... Bugünkü durumu bozacak ve yine siyasal İslamın bir mücadele sembolü haline getirdiği bu olayı bir kriz konusuna dönüştürecek her adımın yaratacağı sıkıntıları en başta yaşayacak olanlar, bu ülkeyi yönetenlerdir. Erdoğan'ın konuşmasının yolsuzluklarla ilgili bölümünden de bir taahhüt çıkarabiliriz. Şu anda bütün yasal imkânlarla Uzanlar'ın üzerine gidilmesinin sadece bir siyasal manevra olmadığını kanıtlayacak olan, diğer yolsuzluk olaylarının üzerine de aynı şekilde gidilmesidir. Bir tarafta son üç yılın bütün mal ve para operasyonlarına el konulurken diğer tarafta şirketlerin herkesin gözü önünde el değiştirmelerine göz yumulursa, kamuoyunda AKP'nin yolsuzluklarla ilgili tavrının günlük siyasi kaygılardan öteye gitmediği kanısı yerleşecektir. AKP'nin bütün toplumu kucaklayıp kucaklamayacağı bu vaatlerinin hayata geçip geçmemesiyle belli olacaktır. Kuşkusuz ki bunların gerçekleşmesi bütün ülke yararınadır.