AKP'nin şansı

5 Kasım 2003

AKP hükümeti kurulalı bir yıl oluyor. Bu bir yıl içinde her yönetim gibi AKP de eleştirilecek birçok yanlış yaptı. Bunların bazılarından döndü, bazılarında yanlışı görmedi; kimi zaman bocaladı, kimi zaman en kararlı tavırları aldı. Ancak şurası kesindir, AKP hükümeti gibi kendisine bu kadar çok kredi açılmış ayrıca karşısında zayıf muhalefet olan başka bir hükümet bulmak zordur. Tabii ki demokratik rejimlerde.Bunun bir nedeni önceki dönemlerde yapılanlara karşı yükselen tepkidir. Önceki dönemin özeti de yolsuzluklar, skandallar, kısır siyasi çekişmeler, krizlerdir.Türk toplumu bu dönemin noktalanmasını istediği için en düzgün bulduğu en "yeni" ye yöneldi.Bir yıl sonra, AKP'nin kredileri de, geleceğe yönelik iyimser beklentiler de devam etmektedir.ANAR'ın son kamuoyu araştırması, merkez sağdaki, biri hariç bütün parti seçmenlerinin AKP'ye yönelişinin sürdüğünü göstermektedir.Kıyaslamayı 3 Kasım 2002 seçimlerinin resmi sonuçlarına göre yaptığımız zaman, yani oy vermemiş olanları ve bugün halen "hiçbiri" diyenleri dışarda bıraktığımız zaman ortaya şu tablo çıkıyor: 3 Kasım 2002 27-30 Ekim 2003AKP....................34,2.............44,4CHP...................19,4.............17,7Genç P...............7,2...............7,3DYP....................9,5...............6.8MHP...................8,3...............6,8DEHAP...............6,2...............6,4ANAP.................5,1...............2,1SP.....................2,5...............2,3Diğer.................7,3...............6,0Bu kamuoyu araştırmasından şu sonuçları çıkarmak mümkündür:• AKP merkez sağda rakipsiz olmaya devam etmektedir ve diğer merkez sağ ve radikal sağ partilerden AKP'ye oy kaymaktadır.• CHP son bir yılda ana muhelefet partisi olmanın avantajları kullanamamıştır ve bu oy oranıyla yerel seçimlerde de "sürpriz" konumunda kalacaktır.• DEHAP blok oylarını korumaktadır ve bu oyların dağılımı dolayısıyla yerel seçimlerde de kendi bölgesinde başarılı olacaktır.Değerini bilirlerse...Ancak bir ilginç sonuç daha var: Uzan ailesinin birçok ferdi kaçaktır, her gün bu ailenin mali işleriyle ilgili birçok konu açıklanmaktadır. Ama Cem Uzanın partisi oy kaybetmemektedir.Buradan da başka iki sonuç çıkarılabilir:• Uzan ailesinin işlerine ilişkin yolsuzluklar halka iyi anlatılmamıştır. Bu ailenin yönettiği işlerdeki finans oyunları iyi açıklanmamıştır.• Ya da bir kısım vatandaşımız devletle böyle mücadele edebilen bir parti liderini takdir etmekte, hatta bu ailenin tercih ettiği yollar ve iş yöntemlerinden çok, önemli olanın başarısı olduğunu düşünmektedir.Her iki ihtimal de ne yazık ki kötü bir durumun ifadesidir. Ama Genç Parti'nin üçüncü parti olarak oylarını korumasının başka bir açıklaması da olamaz.AKP hükümetinin çözmesi beklenen en temel sorunlardan biri Türkiye'nin bir yolsuzluklar ülkesi olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun yolu, önce halka meselelerin iyi anlatılması ve adalet sisteminin de doğru dürüst çalıştırılmasıdır.AKP şu anda hem rakipsiz hem de alternatifsizdir. Bu durumu iyi değerlendirmek, Türkiye'nin gelişmesi ve gerçekten temizlenmesi için kullanmak da onların elindedir.• ANAR araştırmasının bir bölümünü daha aktaralım:Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olmasını isteyenlerin oranı yüzde 74,6 ile bugüne kadarki en yüksek orana yükselmiştir.

Devamını Oku

Kıbrıs engeli

4 Kasım 2003

Avrupa Birliği'nin Türkiye raporu resmen bugün açıklanacak. Ancak içeriğinin ana hatları daha önce belli oldu. Bu kez raporda "Kıbrıs engeli" en açık biçimde yer almaktadır.Bunun anlamı şudur:* Kıbrıs Rum kesiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği'nin tam üyesi olacağı 1 Mayıs 2004 tarihine kadar Türkiye Kıbrıs sorununda önemli ilerleme sağlamalıdır.* Bu "önemli ilerleme"nin temeli de hem Avrupa hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Birleşmiş Milletler açısından "Annan Planı"dır.* Türk tarafı, yani Denktaş, Annan Planı'nı tümüyle reddetmiştir. Buna karşılık uygulamada bazı rahatlamalar, örneğin iki taraflı geçişlerin serbest bırakılması gerçekleştirilmiştir.* Avrupa Birliği ve bütün dünya Kıbrıs Rum tarafını "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak tanımakta, Rum yöneticileri bütün Kıbrıs halkının temsilcisi olarak görmektedir.* Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni Türkiye dışında tanıyan bir ülke, bir devlet ya da bir sivil toplum örgütü yoktur. KKTC toprağı "Türkiye'nin askeri işgali altında" olarak görülmektedir.Bunlar, bugüne kadar Kıbrıs politikasını yanlış yürüten, bütün gelişmelerin Kıbrıs Türk toplumu ve Türkiye aleyhine seyretmesine neden olanlar tarafından gizlenmeye, laf kalabalıklarıyla unutturulmaya çalışılan gerçeklerdir.Saklanmaya çalışılanlarEn büyük ve vahim gerçek de Kıbrıs Barış Harekâtı'nın üzerinden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Türk toplumu ya da KKTC'nin sadece Türkiye'nin desteğiyle yaşayabilmesi ve ekonomik alanda hiçbir gelişme sağlayamamasıdır. Aynı dönemde Kıbrıs Rum toplumu kişi başına 25 bin dolara ulaşan bir gelir ve gelişmişlik düzeyine ulaşmıştır. Bu da, Türk halkı görmesin ve bilmesin diye hamasi nutuklarla saklanmaya çalışılan gerçeklerden biridir.Bir başka gerçek de Kuzey Kıbrıs'ın yani Türk tarafının bazı karanlık mali operasyonlar, kara para hareketleri için üs olarak kullanılmasıdır. Bu da görmezden gelinmekte ve bugünkü yapının aslında kimlerin çıkanna olduğu gizlenmektedir.Avrupa Birliği'nin Kıbrıs sorununu Türkiye için resmen "koşul" haline getirmesine itiraz edenler böyle bir koşulun AB üyeliği için esas olan Kopenhag kriterleri içinde bulunmamasını kanıt olarak göstermektedir. Tabii ki Kopenhag kriterleri AB'nin temel ekonomik, toplumsal ve hukuki şartlarını sıralamaktadır. Ama bu kanıta dayanarak Kıbrıs'ta bugünkü durumun devamını savunmak da ne Avrupa ne Amerika ne de dünya gözünde inandırıcı olabilir.Son otuz yılda dünyanın yarısı değişti, çözülmez sanılan onlarca uluslararası uyuşmazlık çözüldü ama Kıbrıs olduğu gibi duruyor. Bunu uluslararası topluma kabul ettirmek hiç kimse için mümkün değildir. Hele ki temel tez olarak ortaya sürdüğünüz kanıtların herhangi biri dünyayı ikna etmiyorsa, hiç mümkün değildir.

Devamını Oku

Yetti artık

3 Kasım 2003

Herhalde birileri bu rezaleti durduracaktır. Durdurmalıdır. Her hafta sonu üç gün, ülkenin statlarında futbol dışında her türlü rezalet ve ayıp izlenmekte, olaysız tek bir maç geçmemektedir. Sahada futbol oynayanların üzerine el altındaki her türlü cisim atılırken, sahada futbol oynaması gerekenler de aynı şiddet havasına uyarak saha içinde ve dışında birbirleriyle dövüşmektedir. Rakip takımın soyunma odasına saldıran futbolcunun, "Siz bizim mahalleye gelince göreceksiniz" diyen futbolcunun futbol hayatı bitirilmediği sürece de bu olayların önüne geçmek imkânsızdır. Yine, ülkenin en ünlü teknik direktörü, çirkin tezahürat yapanların susturulmasını isteyeceği yerde, tribünlere elleriyle kollarıyla işaretler yaptığı ve bu nedenle herhangi bir ceza görmediği sürece bu olaylar devam edip gidecektir.Futbol nedir...Futbol bir yanıyla, çok geniş bir kesime ekmek sağlayan bir işkoludur, diğer yanıyla da gösteri sanatının bir parçasıdır. Sahaya çıkan futbolcular, teknik direktörler, antrenörler bu işkolunun çalışanları, halkı, hepimizi eğlendirmek, bir buçuk saat hoş vakit geçirtmekle yükümlü olan, bunun için para alan, bunun için çok para alan "personel" dir. Kulüp yöneticileri de bu işi seviyor olmalarının yanı sıra futbolun bir işkolu olduğunun da bilincinde olarak, seyirlik yanlarının iyi yürümesiyle görevli kişilerdir. Kulüp yöneticileri holigan besler ve teşvik ederse, hatta kulüp yöneticileri holigan gibi konuşursa hiçbir yere varılamaz. Futbol sadece futboldur. Hiçbir ülke için "hayati" bir alan değildir. Futbolcular bu oyunun gerektirdiği estetik ve akıl hünerleriyle seyirciyi, onların ücretlerini ödeyen milyonlarca insanı keyiflendirmek zorundadır. Ama bizde böyle olmuyor ve durum giderek vahimleşiyor. Futbolcular dövüşüyor, yöneticiler küfürleşiyor, tribünler sadece küfür ediyor ve sahaya zarar verici cisimler yağdırıyor. Her hafta üç gün bu ülke bunları izliyor sonra dört gün aynı şekilde çıkışsız ve umutsuz, bunları tartışıyor ve her şey bir sonraki hafta aynen tekrarlanıyor.Bu rezalete son verilsinTribünlere "nah" yapan, rakip futbolculara saldıran, tahrik eden futbolcular; kendi yandaşlarını sakinleştirmek, akla davet etmek yerine kışkırtan yöneticiler ceza görmezse Futbol Federasyonu bu olayların baş kışkırtıcısı durumunda kalır. Birilerinin bu gidişe dur demesi şarttır. Bunun için de önce herkesin kendi hatasını kabul etmesi gerekir. Ama futbolu futbolun ötesinde bir şey zannneden insanların kendi yanlışlarını görmeleri mümkün değildir. Bu olaylar daha da ciddi boyutlara varmadan önce, kim bu işe el atacaksa atsın ve futbol keyfi bu ülkeye geri getirilsin. * Başbakan toplasın bütün kulüp yöneticilerini ve onların birbirlerini suçlamasını dinlemeden talimat versin.* Bakanlık Futbol Federasyonu yöneticilerini toplasın ve hiçbir yanlış davranışa hoşgörü göstermemelerini istesin. * İçişleri Bakanlığı kulüplerden istediği tedbirleri açıklasın. Kim ne yapacaksa yapsın ama bu rezalet bitsin.

Devamını Oku

Dilini tut, doğru söyle

1 Kasım 2003

Atebet-ül Hakayık (hakikâte ulaştıran basamaklar ya da hakikâtlerin eşiği anlamında), 12'nci yüzyılda Edip Ahmet tarafından Semerkant civarında yazıldı. O dönemin büyüklerinden Mehmet Bey adlı kişiye hediye edildi. O dönemin bütün kitaplarında olduğu gibi, insanın iyi ahlâklı olması yolunda öğütlerden oluşuyor. Halk edebiyatı tarzında manzum yazılan bu eserin "dilini tut, doğru söyle" başlığı altındaki birkaç dörtlüğü şöyle: Gel dilini gözet ve az konuş, Çünki dil gözetilirse nefsin de korunmuş olur Peygamber "insanı yüzü koyun ateşe atan dildir" dedi. Ağzını topla ve kendini ateşten kurtar.Eğer iki şey bir insanda birikirse, O adama mürüvvet yolu kapandı demektir: Bunlardan birincisi lüzumsuz sözlerle baş ağrıtmak, İkincisi de yalan söylemektir.Sırrını iyice gizle kimse bilmesin, Sözünden dolayı kendine pişmanlık gelmesin, Bütün gizli işlerin meydana çıkıp, Duyanlar ve işitenler sana gülmesin.Arkadaşım diye inanıp sakın sır söyleme, Ne kadar itimada layık olursa olsun, Sırrın sende saklanıp gizlenemezse, Arkadaşında gizlenebilir mi? Bundan şiddetle sakın!Bilgili insan gerekli sözleri söyler, Gereksiz sözleri gömer ve gizler. Bilgisiz ne söylerse düşünmeden söyler, Onun kendi dili kendi başını yer.Sözünü düşün de söyle, acele etme, Ser ver, fakat sır verme. Bin kişi dostun olsa çok görme, Fakat bir düşmanın varsa onu çok gör.Bir milletin süsü cömert kimsedir. Cömertlik şerefi, mevkii ve güzelliği artırır, Sen de halk arasında sevilmek istiyorsan Cömert ol, bu cömertlik seni sevdirir.Nice tedbirli kimseden birer hata çıkar, Nice marifetli kimsede de birer ayıp bulunur, Bu tek ayıptan dolayı baş kesilecek olsa, Dünyada canlı kimse kalmaz.

Devamını Oku

Yine yolsuzluk

31 Ekim 2003

Başbakan Erdoğan, "ulusa sesleniş" konuşmasında yine aynı konuya, yolsuzluklara geniş yer ayırdı ve yine bütün yolsuzlukların üzerine gidileceğine söz verdi. Şu anda, mali kesimde üzerine gidilen grup Uzanlar'dır. Bu grubun bankalarında yapılmış olan hileler ortaya çıkarılmıştır, ama ortada sorumlular da yoktur, para da yoktur. Diğer yolsuzlukların sorumluları ya da sanıkları ise normal hayatlarına devam etmektedir. Mali skandallarla ilgili olarak üç yılda sağlanan ilerlemenin olsa olsa bir arpa boyu yol olduğunu herkes görmektedir.Başbakan neyin peşinde?Türkiye'nin son on yılı sürekli olarak ağır yolsuzluk iddiaları ve bunların yargıda sonuçsuz kalmasıyla geçmiştir, iddiaların bazıları "siyaseten", rakipleri yıpratmak amacıyla ortaya atılmış ve bunlardan sadece bir anlık lekeleme beklendiği için herhangi bir doğru dürüst adli takip bile gerçekleşmemiştir. Bu karşılıklı iddialar, sürekli olarak yine karşılıklı siyasi aklanmalarla, gömülmüştür... Şu anda, sadece Uzanlar'la ilgili soruşturmanın ilerlemesi yine bir "siyasi hesap" kuşkusunu beraberinde getirmektedir. Cem Uzan'ın partisi, radikal sağda ve en alt kesimde belli bir etkinlik sağlamış, sağın ikinci partisi olma yoluna girmişti. Bu grubun mali işlerinde tespit edilen yolsuzluklarla ilgili soruşturmalar devam etmektedir. Başbakan da konuşmasında yolsuzluklardan sadece birinin üzerine gidildiğini kabul etmiş, "belli bir takvim içinde" diğerlerinin de gündeme geleceğini söylemiştir.Neden takvim ve ne takvimi?Bu "takvim" ne olabilir? Devletin elinde bu soruşturmaları yürütebilecek yeterli eleman yok mudur ki, "takvim" yapılmaktadır? Yoksa, devleti yönetenler bu soruşturmaların kamuoyu üzerinde yaratacağı etkiyi hesaplayıp, herhangi birisi gözden kaçmasın diye mi "takvim" yapıyorlar? Belki de bütün mahkemeleri aynı anda çalıştırmak mümkün olmuyor, bu yüzden aynı mahkemeler bütün bu olayları belli bir "takvim" içinde ele alacaklar... Türk ekonomisini en ağır şekilde savuran mali skandallar 1994 yılında başladı, 9 yılda herhangi biri çözülemedi. Halen "belli bir takvim"den söz edilince, bu işlerin çözüleceğine ilişkin inanç sanki hükümetin başında bile eksikmiş gibi geliyor. Yolsuzluklar ve mali skandallarla ilgili olarak yeni bir aşamaya, "belli bir takvimi" beklemeksizin geçilemediği sürece de Türkiye'nin bütün mali itibarı sallantıda olmaya devam etmektedir. Bu hükümetten beklenen "takvim" değil, hızla sonuç alınacak şekilde bütün adalet sisteminin gerçek anlamda çalıştırılmasıdır.

Devamını Oku

Kim kimi neden dinler?

30 Ekim 2003

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök'ün telefon dinlemesiyle ilgili sözleri tahmin edilen bir gerçeği açıklamaktadır. Telefonlarının dinlendiği kuşkusu devletin en üst kademelerinde görev yapanlarda vardır. Bu kuşku, herhalde "yabancı güçler" e yönelik bir kuşku değildir. Çünkü bu tür dinlemelere karşı herkes, her devlet tedbir almaktadır. Genelkurmay Başkanı'nın sözünü ettiği kuşkunun "içeriye" ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Telefon dinleme bugünkü teknoloji ile "kolay" bir iştir. Ama bu "kolaylık" herhangi bir vatandaş için geçerli değildir. Bu teknoloji yine de çok fazla yatırım gerektirmektedir. Ve bunu yapabilmek için ya telefon şirketlerinin başında olmak ya da "büyük güçlere" sahip olmak gerekir.Nasıl bir tedbir?Devletin üst düzey yöneticilerinin telefonlarının dinlendiği iddiaları birçok kez ortaya atılmış, ama bu iddiaların doğruluğu kanıtlanmadan tartışmalar sessizce halledilmiştir. Ancak Orgeneral Hilmi Özkök'ün sözlerinden bu sorunun tümüyle halledilmediği anlaşılmaktadır. Genelkurmay Başkanı'nın telefonunu dinleme imkân ve cesaretine sahip olanlar "herhangi" birileri olamaz. Bu "kimseler" bu telefon dinlemeleriyle ulaştıkları bilgileri kullanma imkânına sahip kimselerdir. Kuşkusunu genel sözlerle açıklamış olsa da Genelkurmay Başkanı'nın kastettiği, bu tür "iç güçler" den başka bir güç olamaz. Bu "güç" sahiplerinin neden diğer üst düzey görevlilerin telefonlarını dinlettiklerini anlamak kolay değildir. Ve bu durumun tek bir mantıklı açıklaması bulunabilir: Devletin içinde bulunan bazı güç odakları kendi güvencelerini sağlamak için bu yola başvurmaktadır. Yani Genelkurmay Başkanı'nın telefon konuşmalarından bazı sonuçlar çıkarılacak ve bunlar günü geldiğinde kullanılacaktır. Böyle bir imkânı hiç bulamayacak olsalar bile "birileri" tedbir olarak telefon dinleme yoluna gitmektedir.Ayıp ötesi bir durum...Çağdaş hukuk düzeninde telefon ya da diğer özel haberleşmeleri izlemek, dinlemek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın tek istisnası "suçun önlenmesi" amacıyla ve yargı kararıyla yapılan dinlemelerdir. Bu anlayış tümüyle kişi haklarını korumak amacıyla ortaya çıkmıştır. Eğer ülkemizde Genelkurmay Başkanı'nın telefonu bile dinleniyorsa, sade vatandaşların kişilik haklarının korunması aşamasına gelebilmemiz için daha çok yol almamız gerekmektedir. Diğer yandan da devletin içindeki kimi güçlerin eski usullerle diğer devlet yöneticilerine karşı "tedbir almaları" da tartışılması bile gereksiz, ayıp ötesi bir durumdur.

Devamını Oku

Türban sorunu böyle bitmez

29 Ekim 2003

AKP lideri Erdoğan, seçimden önce ve hemen sonra türbanm kendileri için öncelikli konular arasında yer almadığnı açıklamıştı. Buna karşılık Meclis Başkanı Arınç, türbanı hemen mesele yapmak için girişimlerde bulundu.Cumhurbaşkanı'nın Cumhuriyet Bayramı davetine eşleri türbanlı okluğu için AKP'li milletvekillerini eşsiz çağırması belki de bu meseleye bir nokta konması açısından yararlı olacaktır.AKP'nin seçmeninin bir bölümünün türbanı siyasi İslamın sembolü ve bir mücadele konusu olarak kabul ettiği bilinmektedir. Daha önce başka partilerin yaptığı gibi AKP sözcüleri de son seçim öncesi en radikal seçmene mesaj göndermişlerdir.Gerçek gündem nedirAKP eğer son kongresinde ve çeşitli sözcülerinin beyanlarında gösterildiği gibi daha merkeze yönelmiş, siyasi Ulamla bağlarını büyük ölçüde zayıflatmış, gerilim değil uzlaşma partisi olmayı hedef almışsa türban gibi bir meseleyi de "çözmek" durumundadır.Bazı AKP'liler, yerel seçimler öncesi türban meselesinin ısıtılmasının partiye oy getireceğini ve hatta oy patlaması yaptıracağını zannediyor olabilirler.Ama gerçek tam tersidir. AKP kendini "radikal" bağlarından ne kadar kurtarırsa o kadar kitle partisi olabilir. Çok küçük bir azınlık dışında türbanı önemli bir mücadele konusu olarak görenler sadece bazı demokrasi ilkelerini savunmak adına bu meselenin de bayraktarlığını yapmaktadırlar.Buna karşılık halkın gerçek gündeminde türban meselesinin olmadığını biraz sağa sola bakan herkes görebilir.Suni gerilimlerden, siyasi krizlerden bıkmış olan halk bütün bu gerilim ve krizlerin sorumlusu olarak gördüğü partileri siyaset sahnesinden silip atmıştır.Beklentilerin içinde krizler, gerilimler, savaşlar yoktur. Bugünün ana gündemi Avrupa Birliği'nin yolunun açılmasıyla Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal alanda daha ileriye yönelmesi, bu yönelişi sağlayacak imkânların halka yansımasıdır.AKP bu görüntüyü doğru tahlil edemediği ve bir türban krizinin tetikleyicisi durumuna düştüğü takdirde asıl beklentiden uzaklaşacak ve tekrar suni gündemlerin peşine takılacaktır.Aklın yolu...Cumhurbaşkanı'nın davet şeklinin sembolik bir anlamı vardır. Bu, devletin tepesine türban meselesinin taşınması değildir. Tam tersine. AKP'nin önüne iki net seçeneğin konulmasıdır. Hükümet ya türban meselesini gündemden tümüyle çıkaracaktır ya da krizi tırmandıracaktır.Birinci yol hem Hükümetin hem de ülkenin yararına olan yoldur. Cumhuriyetin 80'inci yılında türban konuşmak bu ülkenin hak ettiği bir sıkıntı değildir.

Devamını Oku

80 yıllık yol

28 Ekim 2003

Cumhuriyet'in 80'inci yılında hâlâ "türban" tartışıyorsak, hâlâ imam hatip okullarının üzerinden paralel dini eğitim tartışıyorsak, ortada bir sorun var demektir.80 yıl sonra, Türkiye bu 80 yılda her alanda ileriye doğru bu kadar mesafe katetmişken en "geri" meseleler halen kafalarımızı ve gündemimizi meşgul ediyorsa, sorun çok boyutludur.Türkiye'nin cumhuriyet düzeninden vazgeçip, ilkel ve karanlık bir rejim altında yaşamasını dünyanın bu zamanında düşünen ve savunan varsa, bu ancak aklından zoru olan birisidir.Buna karşılık demokratik cumhuriyet kavramının içini dolduran, gücünü sağlayan temel unsurların bazıları hayatın bütün yönlerini kapsayacak şekilde ve herkesçe sindirilmiş değildir.Sindirmeyi sağlamak için alınan "yüzeysel tedbirler" bunu sağlamak bir yana, savunulduğu iddia edilen kavramları da görünürdeki haliyle yüzeyselleştirmiştir.Doğu'ya bir bakalım...İçi boş hamasi nutuklar, Orta ve Doğu Avrupa'nın otoriter rejimlerinden taklit edilmiş "sözde görkemli" kutlamalarla durumu idare eden anlayış doğrultusunda demokratik cumhuriyetin temel kavramları da iğreti takılmış kravatlara benzetilmiştir.Demokratik cumhuriyeti savunmak bu düzenin temel ilkelerini kavramamış kadrolara kaldığı zaman da ortaya yeni bir çelişki çıkmıştır.Bu çelişkinin bir ucu, bugünkü türban ve imam hatipler gibi suni zorlamalara ulaşmıştır. Cumhuriyetin 80'inci yılında böyle bir tartışmanın varlığı temeldeki eksiğimizin göstergesidir.Cumhuriyetin demokrasi boyutu sürekli olarak ertelendiği zaman suni gündemler yaratmak, yeni gerilimler icat etmek kolay olmaktadır.Bu durumda da cumhuriyetin temel ilkelerinin "delineceği" kuşkusu mecburen varlığını sürdürmektedir.Demokratik cumhuriyetin bazı temel ilkelerini "delmek", "esnetmek" isteyenler olabilir, vardır. Ama her tartışmayı, her farklı görüşü de bu ilkelerin esnetilmesi girişimi olarak görürsek bir yere varamayız.Cumhuriyet demokrasi ile vardır. Demokrasinin temelinde de kayıtsız şartsız laiklik vardır. Bunların ötesinde her şey tartışılabilir; dünyadaki gelişmelere uymak için, daha ileri ilkelere ulaşmak için gözden geçirilebilir.Demokratik cumhuriyetin değerini sadece içinde yaşayanlar değil bu rejimi bir rüya olarak görenler de bilmektedir. Doğuya doğru bakalım, 80 yıl önce bu düzene ulaşmış olmamızın değerini anlayalım.

Devamını Oku