El Kaide'nin Türkiye saldırısı büyük bir olaydır, büyük bir krizdir. Yönetimler de bu türden krizleri "idare etmek" için, en az zararla atlatmak için, hatta mümkünse ülkesini krizden kazançlı çıkarmak için vardır. Tencereler kaynar, maymunlar oynarken ülke idare etmek zor değildir. Mesele kriz anında idare edebilmek, krizi idare edebilmektir.* İkinci Dünya Savaşı döneminde, dünya o büyük krizde birbirini boğazlarken Türkiye'yi bu savaşın dışında tutabilmek, ülkenin bu sarsıntıyı en az zararla atlatmasını sağlamak, krizi yönetebilmekti. Kriz yönetebilmek budur.* Daha yakın bir zamanı hatırlayalım. 1999 yılında sandıktan çıkan sonuç geniş kesimlerde yeni bir umut yaratmıştı. Hükümet "dürüst" Ecevit, "dürüst ve milliyetçi" Bahçeli ve bir önceki dönemden devir Yılmaz tarafından kurulmuştu. Halk desteği vardı, yeni umutlar vardı. Daha altı ay geçmeden Türkiye büyük bir krizle karşı karşıya kaldı. Deprem on binlerce insanın canını alır, evsiz ve kimsesiz bırakırken enkazın altında o günkü yönetim de kaldı. Yönetim ne yapacağını bilemiyordu, her kafadan bir ses çıkıyor, sorumlu bakanlar arka arkaya saçmalıyor, yönetim krizi yönetemiyordu. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuştu, bu büyük krizi yönetemeyen hükümet daha sonraki krizleri de yönetemedi, bütün ülkeyi zarardan zarara sürükleyip dağıldı gitti.11 Eylül'den siz ders alınBugünkü hükümetin karşı karşıya kaldığı en büyük kriz El Kaide saldırılarıdır. Ve ilk saldırıdan itibaren yaşananlara ve söylenenlere bakıldığı zaman yine bir "krizi yönetememe" durumu ortaya çıkmaktadır. Bu aczin ilanı İstanbul Emniyet Müdürü'ne düşmüş, bu kamu görevlisi medyayı suçlu ilan edip işin içinden çıkmıştır. Emniyet Müdürü'ne gelinceye kadar da, ilk saldırıdan itibaren bazı bakanların konuşmalarını izleyenler aynı aczi görmüşlerdir. Çünkü yönetim hâlâ saldırıların adını koymaya bile çekinmektedir, genel bir terör edebiyatıyla durumu idare etmeye çalışmaktadır. Krizler bu tarz yöntemlerle idare edilmemiştir, edilemez.* Bilir bilmez beyanlarla 11 Eylül saldırılarını medyaya saldırı bahanesi yapanlar olup bitenleri şöyle bir hatırlamaya çalışsınlar ve o krizde Amerikan yönetiminin, New York şehir yönetiminin, Belediye Başkanı'nın, yerel sorumluların neler yaptığını, büyük krizi nasıl yönettiğini, halkın moralini nasıl yukarda tuttuklarını; uyduruktan değil gerçek bir dayanışma ortamını nasıl yarattıklarını iyice bir görsünler. Bilgisiz, birikimsiz ve vasat yöneticilerle kriz yönetilemez, bunlar ancak krizin zararlarını artırırlar. Son günlerde ne yazık ki bunu tekrar yaşadık.
Bu hikâyeyi zaman zaman okumak, hatırlamak iyi oluyor... Bir derviş uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkan köylülere kendisine yardım edecek, yiyecek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.Köylüler dervişe kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir adında birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini önerirler.Köylülerin anlattıklarına göre Şakir bölgenin en zengin kişilerinden biridir. O yörede Haddad adında çiftlik sahibi bir zengin de bulunmaktadır.Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi misafir edilir. Yer, içer, dinlenir. Şakir ve ailesi misafirperver, geniş gönüllü insanlardır.Tekrar yola koyulma zamanı gelir. Derviş Şakir'e teşekkür ederken "Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret" der.Şakir şu cevabı verir:"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen de gerçeğin kendisi değildir... Bu da geçer..."Derviş yolda Şakir'in sözü üzerine çok düşünür. Aradan birkaç yıl geçer, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, ona uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'i sorar.Köylüler, Şakir'in eski durumunun kalmadığını, iyice fakirleştiğini ve Haddad'in yanında çalıştığını söylerler.Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski giysiler vardır. Üç yıl önce meydana gelen bir selde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale gelmiştir. Haddad'ın topraklarına ve sürülerine ise hiçbir şey olmamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın yanında çalışmaktadır.Şakir yine de mütevazı evinde dervişi misafir eder, kıt yemeğini onunla paylaşır. Ertesi gün derviş veda ederken Şakir'in başına gelenlere çok üzüldüğünü söyler ve şu cevabı alır: "Üzülme... Ve unutma, bu da geçer..."Aradan yedi yıl geçer, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Ve şaşkınlık içinde bu arada olup bitenleri öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüştür, ailesi olmadığından da bütün malını mülkünü Şakir'e bırakmıştır. Şakir yine güzel bir konakta oturmaktadır, binlerce hayvanı ve kocaman arazileriyle yine yörenin en zengini olmuştur.Derviş eski dostuyla konuşurken çok sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."Birkaç yıl sonra derviş bir kez daha Şakir'i görmek ister. Bir tepe gösterirler, üzerinde bir mezar vardır ve mezar taşında "Bu da geçer" yazmaktadır.Derviş dostu için dua ederken "ölümün nesi geçecek" diye düşünür.Birkaç yıl daha geçer, derviş Şakir'in mezarını ziyarete gelir, ama görür ki o tepe altüst olmuştur, mezar da görünmemektedir. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi silip süpürmüş ve Şakir'den hiç iz kalmamıştır...O yıllarda ülkenin Sultanı kendisine çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki Sultan en mutsuz ve umutsuz anında ona baktığı zaman tekrar umutlanacak, en mutlu anında baktığında ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmayacaktır.Hiç kimse Sultan'ı tatmin edecek bir yüzük yapmayı başaramaz. Sultan'in adamları akıl almak için artık iyice yaşlanmış olan dervişe giderler, dertlerini anlatırlar. Sultan yüzük meselesine iyice takmıştır ve her gün sormaktadır.Derviş bir mektup yazar ve Sultan'in kuyumcusuna verir. Birkaç gün sonra kuyumcu Sultan'a bir yüzük getirir. Sultan yüzüğe bakar, bir şey anlamaz. Çünkü son derece sade bir yüzüktür getirilen. Sonra üzerindeki yazıyı görür, biraz düşünür ve "tamam, oldu işte" der.Yüzüğün üzerinde "Bu da geçer" yazmaktadır.
Bu saldırıyı hafife alamayız, "Saldırı bize değil" diyemeyiz. Saldırı açıkça Türkiye'ye yöneliktir.Saldırıya uğrayanlar bizim insanlarımızdır:, konuklarımızdır.Bu saldırının geldiği yeri açıkça bilmeliyiz, söylemeliyiz.Bilinmeyen nedenlerle bazı yetkililer genel kavramlar kullanmakta, "uluslararası terör" demekle, genel olarak "terör" demekle, bilerek ya da bilmeyerek saldırının nereden geldiğini gizlemektedir. Hiç kimsenin buna hakkı yoktur.Saldırı, radikal İslamın terörist saldırışıdır.• Korkamayız. Korkan yönetimler terörist saldırılara daha açık ortamları yaratırlar. Ama sorunun karşısında sağlam, güvenli durabilmek ve "ne yapacağını bilebilmek" için terörün kaynaklarına doğru teşhis koymak gerekir. Eğer "Bu işin ucu karışık" gibi alıştığımız bazı yaklaşımlarla İslamcı terörün Türkiye'deki üslerinin üzerine en sert biçimde gidilmezse terörü teşvik etmiş oluruz.• Soğukkanlılığımızı kaybedemeyiz. Eğer serinkanlı düşünemezsek, yalanlar ve yanlışlarla kendi kendimizi kandırırsak yine kendimize zarar veririz. Tabii ki sıkı güvenlik önlemleri alınacaktır ama bunların abartılması da ancak kendi vatandaşlarımızı daha fazla tedirgin eder, tehlikeleri olduğundan fazla büyütür.Halk tepkisini göstermelidirYönetim, duruma hakim olduğu izlenimini vermezse, gerçek tedbirleri aldığını ve terörün üzerine kararlı bir şekilde gidildiğini göstermezse, terör amacına ulaşmış olur.Yönetimin kararlılığını hem açık ve net konuşmalar hem de hızlı operasyonlar gösterir. Bunlar olmazsa, karşımızda hep lafları ağzında geveleyen yöneticiler bulursak, çok zorlanırız.• Evlere kapanamayız.Dün İstanbul'da okullar tatil edildi, derslere girilmedi, alışveriş merkezleri boştu. Eğer bu havayı üzerimizden hemen atamazsak, kendimize güvenerek sokağa çıkamazsak yine terör amacına ulaşmış olur.• Bugün bazı sivil toplum örgütleri terörü protesto gösterileri yapacak. Bu gösteriler halkın tepkisini göstermenin en etkili yoludur. İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Diyarbakır'da, Trabzon'da vs. yüz binlerce insan birlikte yürürse, bu, teröristleri en fazla korkutacak görüntü olacaktır.Türkiye, tarihinin en ağır terörist saldırısına uğramıştır. Bunu böyle bilmek ve üzerine gitmek dışında başka seçenek yoktur.
Büyük terör eylemleri, sadece terör olsun diye yapılan eylemler, amatör faaliyetler olmaktan çıkalı çok oldu. Bugün artık terörün nereden geldiğini bilmek kadar, hatta daha da çok amacını fark etmek önem kazanmıştr. Türkiye'nin, İstanbul'un altı gün içinde dört büyük terör eylemine sahne olmasını sadece ülkemizin terör alanı olarak seçilmiş olmasıyla açıklayamayız. Ülkemizde teröre kaynaklık eden siyasi ve toplumsal bir taban vardır ve özellikle islamcı terörün militan, hatta intihar eylemcisi bulmasını kolaylaştıran bir altyapı vardır. Bu eylemlerin, fukara Müslüman Türk çocukları tarafından planlanıp gerçekleştirildiğini iddia edene kargalar bile güler. Türkiye'de sinagoglara ve İngiliz hedeflerine saldırılmış olması Türkiye'nin sadece rahat bir eylem alanı olduğu için seçilmiş olduğunu göstermez.Neden biz...Tam tersine, bu kadar büyük çapta eylemlerin Türkiye'de yapılmış olması, Türkiye'nin hedef alındığını gösterir. O zaman "neden biz" sorusuna cevap aramak durumundayız.* Türkiye, halkının neredeyse tümü Müslüman olan tek demokratik, laik cumhuriyettir. Butun İslam dünyası için -elbette fanatikler ve radikaller dışında- önemli bir örnektir ve çekim merkezidir.* Türkiye, Avrupa Birliği'nin kapısındadır ve son anda bazı mihrakların sabotajları başarılı olmazsa ilk Müslüman üye olacaktır.* AB üyesi bir Türkiye, bütün politikalarını uygarlıklar çatışması, yani Müslüman ve Hıristiyan dünyaların savaşı üzerine kuran bütün radikal görüşlerin çok önemli bir dayanaklarını kaybetmesi anlamına gelmektedir* Buna karşılık siyasi, sosyal ve ekonomik istikran bozulmuş, terör korkusuyla kendi içine kapanmış ve "korkutulmaya' devam eden bir Türkiye birçok "güç" için "kullanılmaya", manipüle edilmeye elverişli olacaktır.Turizmden, yerli ve yabancı sermaye yatırımlarından ise söz etmeye bile gerek yok.Hükümet doğru yolda mı?Son terör eylemlerinin bir numaralı sanığı olan radikal İslamın Türkiye'yi hedef almasının uzun vadeli gerekçelerini ya da kısa vadeli hesaplarını görebiliriz. Ancak şunu da dikkate almamız gerekmektedir: Türkiye'de 80'lerin sonuyla 90'ların başında, dış destekleri de bulunduğu iddia edilen ve özellikle Güneydoğu'da ayrılıkçı hareketlere karsı "kullanılan" radikal İslamcı örgütler ortaya akmıştır Cumartesi günkü sinagog saldırılarının ardından güvenlik güçlerinin büyük çapta aramalar ve tutuklamalar yapmasını bekleyenler yanılmıştır. Ya Hizbullah ve benzeri örgütler hakkında fazla bir şey bilinmemektedir ya da güvenlik sorumluları daha farklı düşünmektedir. Bu sorular açıklığa kavuşmadan da Türk halkının rahatsızlığını gidermek mümkün değildir.* Sinagog saldırıları cumartesi sabahı oldu, altı gün sonra aynı teşkilat tekrar saldırdı. Bu, "meydan okuma"nın da ötesinde bir durumdur ve kaçınılmaz olarak bazı başka soruların nedeni olmaktadır.
Yolsuzluklar, hırsızlıklar bir kangren gibi, toplumsal yapımızın her tarafını sarmıştır. Kangren sağlıkta da, eğitimde de, adalette de, yerel yönetimlerde de, güvenlikte de almış başını gitmiştir...Kangreni bütün toplumsal yapıdan kazımak için öncelikle "çifte standart" alışkanlığının kazınması gerekir. Bu çifte standart "benim adamım, benim meslektaşım hırsız olamaz ama seninki olur" mantığıyla başlar, meslektaş hırsız meslektaşı korur ve kollar, "karşı tarafın" hırsızının üzerine gider, kendi tarafındaki hırsızı görmezden gelir.Bu hastalığın toplumun sadece birkaç organında varolduğunu, bazı organlarında olmadığını söylemek mümkün değildir. Bu tür hastalıklar, "birleşik kaplar" sistemiyle yürür ve hızla yayılarak bütün bünyeyi sarar.Eğer yerel yönetimler bu hastalığa yakalanmışsa, hastaneler de yakalanır, bankalar da yakalanır, okullar da yakalanır. Bir siyasi parti tümüyle kirli, diğerleri tümüyle temiz olamaz. Sağ görüşlüler temiz sol görüşlüler kirli ya da tam tersi de olamaz.AKP sözünü tutmazsa...Dünyanın her tarafında yolsuzluk vardır, yolsuzlukları sıfıra indirmek hiçbir toplumda mümkün olmamıştır. Ama hiç değilse en aza indirmek mümkündür ve bunun birinci koşulu da kafaların çifte standarttan temizlenmesidir."Kol kırılır yen içinde kalır" mantığıyla hareket ederek bütün kötülükleri başkalarında aramak bu kötülüklerin her tarafta serpilip yaşamasını sağlayan temel çarpıklıktır.Ve bu mantık "kamu"da egemenliğini sürdürmektedir.Yargıçlar yargıçları izlemiyor, kendi sepetindeki çürük elmaları görmezden geliyorsa hiçbir alan temizlenemez.Şu anda Meclis, daha önceki dönemlerin önde gelen siyasilerine ilişkin dosyaları görüşüyor. Bunların çoğunluğunun yargıya intikal edeceği ve eski siyasilerin birçoğunun başının fena halde ağrıyacağı anlaşılıyor.Ama aynı Meclis, seçim öncesi verilmiş olan bütün sözlere rağmen milletvekili dokunulmazlığında eski yapıyı korumaya devam ettiği için yine klasik çifte standart sisteminden çıkamıyor ve inandırıcılığını kaybediyor. Meclis, özellikle de AKP hükümeti, milletvekili dokunulmazlığı konusunda verdiği sözleri tutmak zorundadır.Halk 1999'da "temiz" siyasi aradı ve Ecevit'i buldu. Beklediğini göremeyince tekrar aramaya başladı ve AKP'yi "en temiz" olarak belirledi. AKP de yolsuzluklarla ilgili olarak beklentilere cevap veremezse, halk yine arayışa geçer. Sonunda "hırsızlığın renginin olamayacağına" inananları bulur.
Terör eylemlerinin temel amaçlarından biri "kafaları karıştırmaktır. Kafası karışan, korkan insanlar yanlış kararlar alırlar, "düşman" ı nerede arayacaklarını şaşırırlar ve böylece terörün birinci amacı gerçekleşmiş olur.Kafası karışanlar genellikle nereye bakacaklarını bilemedikleri için eski hesapları, eski düşmanlıkları ortaya sürerek kendilerine "ne olduğunu iyi biliyoruz" süsü verirler.Cumartesi gününden beri, İstanbul'daki terör eylemleri üzerine yapılmış açıklama ve yorumların en tuhafı Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'ten geldi.Çiçek'in sözünü dönüp dolaştırıp tekrar PKK terörüne getirmesi ve bu terörü desteklediği sanılan Avrupa ülkelerine gönderme yapması terörün birinci amacına ulaştığını gösteriyor.Bir "Yeşil Kuşak" vardı ya..Eğer Türkiye Cumhuriyeti'nin Adalet Bakanı, İstanbul'daki sinagog saldırılarının ardındaki görüntüyü göremiyor ve sözünü Avrupa'ya çatarak toparlayabiliyorsa, asıl korkmamız gereken durumla karşı karşıyayız demektir.İslami terörün bu aşamaya ulaşmasının birinci nedeni daha önceki Amerikan yönetimlerinin, Soğuk Savaşın son dönemlerinde uyguladıkları stratejidir. Sovyetler Birliği'nin Afganistan işgalini iyi değerlendiren, Moskova'nın burada gireceği bataklığı iyi kavrayan Amerika, Bin Ladin dahil bölgedeki bütün İslamcı hareketlere büyük destek vermiştir.O dönemde bu stratejiye "Yeşil Kuşak" adı verilmiştir. Yeşil, İslami anlatan renktir, "kuşak" da İslamın Sovyetler'i kuşatmasını anlatmaktadır.Ortadoğu'daki en tutucu ve ABD'nin en yakın müttefiki olan rejimler de bu stratejinin uygulanmasında önemli roller oynamışlardır.Sovyetler Birliği dağılırken, Moskova'yı zorda bırakacak ikinci alan olarak Çeçenistan ortaya çıkmış ve bu bölge de İslamcı terörün önemli bir "antrenman alanı" haline getirilmiştir.Ya bilmiyorsunuz ya da...Türkiye'yi yönetenler bunları bilmiyorsa, izlememiş ve öğrenmemişlerse, şu anda Irak'ta olanları değerlendirmeleri mümkün değildir, İstanbul saldırılarını yorumlamaları hiç mümkün değildir.Eğer Adalet Bakanı bu yorumlarını bilerek ve hedef şaşırtma amacıyla yapıyorsa, hedefi Türk halkını kandırmak ve kafasını karıştırmaktır ki, bu da ağır bir suçtur.Dünyanın ve bölgemizin durumu, siyasi görüşleri ne olursa olsun, vasat yöneticilerin yönetebileceği koşulların çok ötesindedir. Bir ülkenin yöneticilerin vasatlığı ve bilgisizliği, daha önce de sayısız örneklerle görüldüğü gibi, öncelikle o ülkenin kendi halkına zarar verir.
Türkiye ne zaman başını kaldırmaya, bütün hayatını değiştirecek bir aşama yapmaya kalksa hep "bir şeyler" olur. Bu "bir şeyler" in bir tarafı da hep kanlıdır. Silahlar çıkar, "ne oluyor" demeye kalmadan ülke yine korku ve dehşete düşer, sonra birtakım dengeler bozulma gösterir, insanlar serinkanlı düşünmek yerine basit duygularla hareket etmeye başlarlar ve böylece hep birlikte tuzağa düşülmüş olur. İstanbul'daki bombalı saldırılar da yine Türkiye önemli bir yol ağzındayken; çok serinkanlı olunması, anlık duyguların çok ötesinde sorumlulukla ve derinlikli düşünülmesi gereken bir anda yapıldı.Dört koldan...Bir süre önce Bağdat'taki Türk Elçiliği'ne ağır bir saldırı yapılmıştı. Geçen hafta Iraklı Kürt liderler, Irak içinde ve bağımsız Kürt devletine doğru gidecek bir "Kürt Federasyonu" için karar aldıklarını açıkladılar. Önceki gün, İstanbul'da bombalar patlamadan önce Irak Geçici Yönetimi'nin de Kürt liderlerin bu isteğini onayladığı haberi geliyor, ama haber, bombaların arasında kaynıyordu. Bütün bunlar olurken Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan Kıbrıs'taydı. Daha önce "sızdırılan" ya da "çarpıtılarak sızdırılan" bir haber dolayısıyla bu gezinin ileriye dönük yapıcı adımlara katkısı olması zaten engellenmişti. Görüntü, Kıbrıs Türkleri'nin "ebedi" lideri Denktaş'ı gelecek ay yapılacak seçimlerde desteklemek üzere yapılmış bir gezi görüntüsüydü.Başbakan Erdoğan'ın Kıbrıs gezisinde söyledikleri de otuz yıldır söylenen vasat siyasi açıklamaları geçmeyen sözlerdi. Sanki Erdoğan, yeni bir saldırıyla karşılaşmamak için "bir yerlere", "Vallahi kötü bir niyetim yok, ben de Denktaş'a teslim oldum" mesajı veriyordu.Kurtulamazsak!Bu olayları birbiri ardına getirdiğiniz zaman ortaya yine aynı "tuzak" tablosu çıkıyor. Tuzak, Türkiye'yi yine kendi içine kapatmak, çıkışsız sorunlarla boğulup ömür tüketmesini sağlamaktır. Türkiye'yi tuzaktan tuzağa sürükleyen üç sorun da aynı anda kilitlerini vurmuştur. Kıbrıs'ta Türk tarafının hiçbir adım atmaması, dolayısıyla Avrupa Birliği yolunun tıkanması... Dolayısıyla fakir Türklerin kendi içlerine kapalı, yine fakir ve yine güçsüz olarak yaşamaya devam etme çaresizliğinin açık tek yol olarak bırakılması... Bu Türkler, güneyden gelen yeni tehlikeyle, Kürt devleti tehlikesiyle biraz daha korkacak, biraz daha içlerine kapanacaktır. Ve terör gelmiş, İstanbul'un göbeğinde vurmuştur. Binlerce insan sokağa çıkmaya çekinecek, herkes her an, her yerde "düşman" aramaya başlayacaktır.* Türkiye'yi içine kapatma, dünyadan tecrit etme, korkularla yaşatma planı dört koldan çalışmaktadır.* Bu tuzak, daha önce başarılı olmuş ve Türkiye'yi bugünkü sıkıntılarına mahkûm etmiş bir tuzaktır.Bu kez bu tuzaktan kurtulamazsak, ileriye doğru hamle yapamazsak aynı makus talihi yaşamaya devam ederiz.
Bir Afrika masalında, bütün aklın ve bilginin kendisinde olmasını isteyen fazla hırslı örümcek üzerinden "kendini bilme" dersi verilir...* Örümcek öteden beri kendisini dünyanın en akıllı yaratığı olarak görmektedir. Ona göre kendisi büyük bir dahidir. Bilgelerin bilgesidir. Geri kalan bütün yaratıklar, örümceğe göre, aklı fikri kıt zavallılardır. O kendisini öyle görür ama diğer yaratıklarda da; hayvanlarda ve insanlarda da akıl ve bilgi olduğunu, onların da kendilerine özgü bir zekâya sahip olduklarını gördükçe çok sinirlenir. Örümcek hem kendisini dahi olarak görür hem başkalarının da akıllı olduklarını gördükçe komplekse girer. Kızar, öfkelenir; diğer akıllı yaratıklardan nefret eder. Sonunda bir çare düşünür... Kendisine büyük ve çok sağlam bir çuval yaptırır. Bu çuvalı yanına alır, bütün yaratıkları tek tek dolaşmaya başlar. Her yaratığın yanına uygun bir kurnazlıkla yaklaşmakta, onun beynindeki bütün aklı ve bilgiyi emerek çuvalın içine atıp orada hapsetmektedir. Bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bütün yaratıkların beyinlerinde akıl ve bilgi vardır. Sonunda yaratıkların yüzde doksanının beynini emer ve çuvala doldurur. Böylece bu meşakkatli işi tamamlamıştır, yorgun ama memnundur. Dünya üzerinde tek akıllı kendisi kalmıştır. Çuvalı alır, sürükleye sürükleye onu saklayacağı güvenli bir yer aramaya koyulur. Ağır çuvalı zorlana zorlana çekiştirirken bir tarlakuşunun seslendiğini duyar. Kuş, kan ter içindeki örümceğe bakıp haline üzülmüştür ve ona akıl vermektedir: "Sırtına koy, sırtına koy, daha rahat taşırsın..." Örümcek birden durur, düşünür: "Ben hemen hemen bütün canlıların akıllarını emdim, çuvala koydum ama bu küçük tarlakuşu yine de bana verecek bir akıl buldu..." O an bir şeylerin farkına varır, dünyanın bütün aklını toplayamayacağını anlar ve umutsuzlukla çuvalı açar. Bütün canlılara ait akıl, bilgi ve zekâ serbest kalır, sahiplerine geri döner. Örümcek boş çuvalı oracığa bırakıp uzaklaşırken tarlakuşu yeni bir şarkı söyler: "Hiçbir şey bilmeyen mahluk olmaz... Her şeyi bilen mahluk hiç olmaz..."