Kıbrıs'ta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde seçimlere üç gün kaldı. Süre daraldıkça, taraflar daha açık konuşmaya başladı.Kıbrıs'ta siyasi parti çok, toplam nüfus 200 bin ve 7 siyasi parti yarışa katılıyor. Aslında bu partiler de ikiye ayrılmış durumda: Çözüm ve Avrupa Birliği yolunun tutulmasını isteyenler, mevcut durumun devam etmesini ve Türkiye ile Kıbrıs Türklerine Avrupa yolunun kapanmasını isteyenler.Üç gün sonra oy kullanacak olan Kıbrıslı Türkler bu kadar net bir ayrımla karşı karşıyadır.Denktaş kuşkusuz adada mevcut durumun devam etmesinin kendi çıkarlarına olduğunu düşünen kesimin desteğini alacaktır. Türkiye'den Denktaş'ı destekleyenler ise en "muhafazakâr" kesimler ve belli yerlere yakın görünmek isteyenlerdir.AKP hükümeti ise, neden çekindiği anlaşılamamakla birlikte ve oldukça çekingen bir havayla Denktaş'ın yanında yer almaktadır.Onlar AB'ye...Pazar günkü seçimden Denktaş'ı ve bugünkü yapının değişmemesini savunanlar galip çıktığı andan itibaren Avrupa Birliği yollarının büyük ölçüde tıkanması kaçınılmaz olacaktır.Türkiye'nin Avrupa Birliği yolu tıkanacak, ama Kıbrıslı Türklerin yolu tıkanmayacaktır. Gerçekten Kıbrıslı olan Türkler, "Kıbrıs Cumhuriyeti" kimliklerini ve pasaportlarını alacak, Avrupa Birliği'ne tek tek gireceklerdir.İki taraflı geçişler açıldığı için de Adadaki toplum ve iş hayatı fiilen iç içe geçmeye başlayacaktır. 1974 öncesinde olduğu gibi, karışık evlilikler olacak, insanlar ortak iş yapacak, birbirleri için çalışacaktır.Bu, bugünkü Kıbrıs Cumhuriyeti'nin hakimi olan Rumların fiilen bütün Adaya hakim olması anlamına gelmektedir. Kıbrıs Türk toplumu ise, Avrupa Birliği sınırları içinde yer alan demokratik bir ülkenin "azınlık" hakları olmayan, sadece bireysel hakları olan vatandaşları olacaklardır.Bu, Kıbrıs Rum yönetiminin "Berlin Duvarı" stratejisinin başarıya ulaşması anlamına gelmektedir. Güney'de dünyanın tanıdığı yasal bir yönetim olacak, Kuzey'de ise vatandaşı bile kalmamış, sadece Türk askerine dayanan, ama kimsenin dinlemediği bir yönetim olacaktır.İki gelişmenin, bu süreci önleyebilmesi ve değiştirebilmesi mümkündür. Birincisi pazar günkü seçimden Annan Planını görüşme temeli kabul ederek yeni bir yapılanma öngören partilerin galip çıkmasıdır.İkincisi ise Kıbrıs'ın bazı köşelerinde bombalar patlaması ve adanın tekrar bir savaş alanı haline getirilmesidir. Çıkarı bozulacak olanların bu yöntemlere başvurması bile mümkündür.Küçük adadaki çağdışı yönetim, Türkiye'nin ve kendi vatandaşlarının geleceğini engelleyerek ayakta durmaya devam etmek istemektedir. Son on yıl buna benzer yönetimlerin tarihin dışına atılmasının sayısız örnekleriyle doludur. Kıbrıs'ta kurulmuş ve belli çıkarlara dayanan sistemin son direniş noktası bu pazar günkü seçimlerdir.Küçük seçimin sonuçları çok büyük olacaktır.
Hükümetin, Kuran kurslarının önünü açan ve bu kursların aşırı yaygınlaşmasına yol açacak yönetmeliği açıklaması çok zordu. Nitekim açıklamak yerine bir kez daha geri adım atmayı tercih ettiler.Radikal İslamcıların terörist saldırılarının, şu an yönetimde olan kadronun kafasını karıştırması pek şaşılacak bir durum değil. Kuran kurslarının yaygınlaştırılması da öyle anlaşılıyor ki, radikal İslamcılara karşı bir tedbir olarak düşünülmüş.Fazla derin düşünülmediği, "İslami" - "islamcı" kelimeleri üzerine yapılan tartışmanın tarzından belli olmuştu. Hükümet yetkilileri "İslam"ı radikallerin elinden kurtarmak için bir şeyler yapmak istiyor.Şu anda Türkiye'nin de başına bela olan radikal İslamcı örgütleri ve hareketleri çeşitli yollarla "denetim" altında tutma çabalarından sonuç alınamamıştır. Hükümetin "İslamcı" yanını öne çıkararak bazı faaliyetlerde bulunması da bu radikal hareketlerin önünü kesebilecek bir tedbir olamaz.Olsa olsa bu hareketleri biraz daha besleyecek zeminleri yaratır.Kuran kurslarının yaygınlaştırılması girişiminin de başka bir sonuç yaratması mümkün değildir.Yanlış adımlar"Bunlar olacak, çünkü halk istiyor, bari devlet denetiminde olsun" gerekçesinin asıl gerekçeleri gizleyen sahte bir gerekçe olduğunun kanıtı olarak da imam hatip okulları ortada durmaktadır.• 12 Eylül askeri yönetimi, bu okullarda yetiştirilecek "dindar" gençlerin "komünist" etkilere karşı denge sağlayacağını düşünmüştü.• Aynı mantıkla Hizbullah adlı örgütün, özellikle Güneydoğu'da PKK etkinliğine karşı en azından önü açılmıştı. Sonucun ne olduğunu gördük, görüyoruz.Salam politikası!..Hükümet yine fazla tartışmadan, enine boyuna düşünmeden bir hamle yapmaya kalktı, tepkiler üzerine geri adım attı.Böyle bir olayın bir kez daha yaşanması yine hükümetin kendine özgü bir "salam politikası" yürüttüğü kuşkusunu da beraberinde getiriyor.• "Salam politikası" mevcut yapıda birdenbire köklü bir değişikliğe kalkışmadan, hatta böyle değişiklik hedeflendiğini de belli etmeden küçük "dilimlerle" ilerleme taktiğinin adıdır.Asıl hedef açıkça söylenmez, bazı küçük adımlar atılarak ilerlenir. Kimi adımlar da tepkilere göre, geriye alınır. Böyle böyle, "dilim kesmeler" zamana yayılarak ilerlenir.Ama karşıdakilerde salam politikası izlendiği kanısı oluşursa, en iyi niyetli girişimler bile kuşkuyla karşılanır, olağan kararlar bile gereksiz şekilde incelenir. Sonuç yine zaman kaybıdır.
Koltuğa her oturan, hiç değişmeyen üç virüsle karşı karşıya kalır. Birincisi, "Ne yapıp edeyim de bu koltuktan kalkmayayım" virüsüdür* Demokratik kurumların yerleşmiş olduğu ülkelerde bu virüse karşı tedbir alınmıştır. Koltuğa oturan bir gün mutlaka kalkacağını bilir. Bazen başarısız olduğu için kaldırılır, bazen de kendisinden bıkıldığı, halk yeni yüz görmek istediği için kaldırılır. Koltuğa oturan, "oralarda" bunu bilir ve koltukta ebediyen kalma rüyası görmez.* "Koltukta kalma hırsı" virüsü bir kez koltuğa oturmuş olanın vücuduna girdiği andan itibaren, o vücudun taşıdığı kafanın ilk hedefi gelecek seçimde kazanma güvencelerini bulmaktır. Seçim sistemini değiştirmek, seçim bölgeleriyle oynamak akıllarına ilk gelen tedbirdir. Hepsi bunu dener ve hiçbir seçim kanunu ya da seçim çevresi değişikliğinin zamanını doldurmuş bir iktidarı ayakta tutmaya yetmediğini aklına getirmez.Üçlü enfeksiyonun sonu!İkinci virüs, "kendi zenginini yaratma" virüsüdür. Bu virüs harekete geçtiği andan itibaren ülkenin sermaye yapısına başka gözle bakılmaya başlanır, bunlar "bizden olanlar" ve "bizden olmayanlar" diye ikiye ayrılır. Bundan sonraki çabanın hedefi "bizden olanlar" in daha güçlü hale getirilmesidir.* Bu virüs de, kamu maliyesinin şeffaf olmadığı, devletin elindeki mali imkânların siyasiler tarafından rahatlıkla kullanılabildiği ülkelerde faaliyettedir.Kamu maliyesi şeffaf ise, bütçe birtakım karışık oyunlarla; vakıflar, fonlar vb. yollarla halktan gizlenmiyorsa bu virüsün varolması için uygun ortam yoktur.* Üçüncü virüs "medyaya merak" virüsüdür. Bu virüs beyne yaklaştığı anda, ilgili koltuk sahibi medyayı da "bizden olanlar" ve "bizden olmayanlar" diye ikiye ayırır. Bu virüs çalıştıkça koltuk sahibi "bizden olmayan" medyayı iyice "dize getirmek" için çeşitli yollara başvurur. Bu hedefe ulaşmak için de medya yapısının yeniden "dizayn" edilmesi çalışması yapılır. Üç virüs birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve birlikte hareket eder, "hastayı" üçü birlikte felç eder. Bu virüslerin faaliyette olduğu bünye, üç alanda da çok başarılı olduğunu sandığı anda koltuktan gider, neden gittiğini de bir türlü anlayamaz. Bu virüslerin daha önceki çalışmaları ve bu çalışmaların sonuçları için bakınız: 12 Eyül askeri yönetim dönemi, Özal dönemi, Demirel dönemi, Yılmaz dönemi, Çiller dönemi.
Hükümet, göreve geldiği ilk anda, birinci ve vazgeçilmez hedefinin Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği olduğunu ilan etmişti. Aynı anda da, Türkiye'nin yolunu tıkayan Kıbrıs sorununda Denktaş'ın katı ve uzlaşmaz tavrının dışına çıkılacağına ilişkin işaretler vermişti. Geçen bir yıl boyunca Avrupa Birliği konusunda önemli adımlar atılmaya devam edildi. Ancak son günlerde bazı "işaretler" AKP hükümetinin asıl niyeti konusunda kuşku uyandınyor.* Birinci gariplik son terör olayları sırasında görüldü... Saldırı "Doğu"dan gelmişti. El Kaide ile bağlantısının ölçüsü ne olursa bu radikal İslamcı terör saldırısı "doğu" kökenlidir. Kuşkusuz Türkiye'de böyle bir saldırıyı haklı bulacak kimse yoktur. Tabii ki Türkiye Cumhuriyeti'nin hükümeti de böyle bir saldırıya uğramamız dolayısıyla etkilenmiştir. Ama gariplik bundan sonra başladı, önce bir kelime tartışması oldu, sonra da Başbakan dahil bütün Hükümet sözcüleri Batı'ya, Avrupa'ya saldırmaya başladılar. Türkiye'ye saldırı Doğu'dan geldi, AKP Hükümeti ise karşı saldırıyı Batı'ya doğru yaptı.* Futbola ilişkin tartışılabilir kararlar bile büyük bir "milli" mesele olarak ele alındı. Türkiye, radikal İslamcı terörün saldırısına uğramıştı ama Başbakan asıl ilgisini futbola yöneltmişti. Hükümet sözcüleri sürekli olarak sözü döndürüp dolaştırıp Avrupa'ya getirdiler, Türkiye'de teröre olan tepkiyi sanki kasıtlı olarak Avrupa'ya yöneltmeye çalıştılar.Bir öyle, bir böyle...* İkinci mesele, ilgili yasa değişiklikleri yapılmış olmasına rağmen, Türkçe dışındaki dillerde eğitim ve yayın konusunda süren ayak diremedir. İnternet ve çanak anten çağında böyle bir yasaklamanın hiçbir anlamı olmadığını, hâlâ böyle yasaklarla uğraşmanın kendilerini gülünç duruma düşüreceğini anlamayanlar başarılı oldular. Bu konu, Avrupa Birliği'nin anayasası durumundaki Kopenhag kriterlerinin temel unsurlarından biridir ve halledilmeden önemli bir ilerleme sağlamak zordur.* Son günlerdeki dikkat çekici bir gelişme de, AKP hükümetinin Kıbrıs seçimleri öncesinde Denktaş tarafına ağırlık koymuş olmasıdır. Denktaş'ın tavrı çok açıktır; Rumlarla hiçbir uzlaşma yoluna girmeden birkaç yıl daha geçirmek ve hem kendi halkının hem de Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunu kesmek. AKP hükümeti de, biraz mahcup bir havada, Denktaş'ın seçimi kazanmasını ister gibi davranmaktadır. Geçen yıl, seçim öncesinde ve sonrasında söylediklerini unutmuş görünmektedirler. AKP, Avrupa Birliği konusunda başka türlü konuşmakta ama yaptığı ve yapmadıklarıyla Avrupa Birliği yoluna engeller çıkarmak istiyor gibi davranmaktadır."Bu halk bunu yutar" mı?..Yapılmak istenen şu mudur: "O kadar yasa çıkardık yine Avrupa'ya yaranamadık..." denilecek, "Ne yapalım, Kıbrıs'ta Denktaş demokratik bir seçimle geldi, onun yaptığına karışamayız..." denilecek, Türk kamuoyuna sürekli olarak Avrupa aleyhtarı yayın yapılacak... Avrupa Birliği yolu tıkandığı zaman AKP hükümeti içten içe sevinecek, "Neyse, bu işten de kurtulduk" mu diyecektir? Son günlerin gelişmeleri böyle bir kuşkuyu kaçınılmaz olarak yaratıyor. AKP ya Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokan hükümet olacaktır ya da Türkiye'nin yüzünü Doğu'ya çeviren hükümet. Seçimi onlar yapacak ve sorumluluğunu da onlar taşıyacaklardır.
Hakikate ulaştıran basamaklar. Edip Ahmet'in 12'nci yüzyılda yazdığı kitabın adı. Eski adı ise Atebet-ül Hakayık. Bu manzum eserin bazı bölümlerini daha önce aktarmıştık. Edip Ahmet diyor ki:Bilgili kimseler, kıymetli akçaya benzerler, Bilgisiz cahiller ise beş para etmezler... İnsana bilgi, kemiğe ilik gibidir. Kemiğin güzelliği ilik, insanın güzelliği bilgidir. Bilgisizler, iliksiz kemikler gibi boştur.İnsan bilgili olunca meşhur olur. Bilgisiz yasarsa bütün güzelliğini kaybeder. Bilgili kimse ölse de adı ölmez. Halbuki cahilin adı daha yaşarken olmuşturBilgili, sadece gerekli sözleri söyler Gereksiz sözleri gömer ve gizler. Bilgisiz ne söylerse düşünmeden söyler, Onun kendi dili kendi başını yer.Bilgi, malı olmayana tükenmez bir mal, Soyu olmayana da şerefli bir soy verir.Ey dost! Alim olanın izinden git Eğer söz söylersen bilerek söyle, Öveceksen büyük gönüllü insanları öv, Başkalarına hasis olanlara ise okunla yayını hazır tut.Yine bir lüzumlu sözüm var sana. Söz şudur. Büyüklük taslamayı bırakıp Tevazuu sağlam tut. buna yapış, böyle yaşa.Mevkiin büyüyünce kendini şaşırma. Atlas da giysen, bez giydiğin günleri unutma. Büyük mevkide kaldığın müddetçe daha adil ol. Küçüğe de büyüğe de güzel söz söyle.Bu dünyanın tadı karışık bir lezzettir, Daima cefası sefasından çoktur, Bal nerede ise an da orada olur, Arı, balından önce zehrini tattırır.Bu dünya hünerlilere vefasızdır, Hünersizlere her zaman cefa daha azdır, Hünerle devletin birleşmesi ise Çok azdır, göreni pek yoktur.
Kıbrıs konusunda "milli" politikaya karşı çıkan ya da "uzlaşma" sözünü edenlere hemen bağırılıyor: "Ver de kurtul, mu diyorsun!"Bu "milli" politikanın ne olduğu ise fazla belli değil.Kıbrıs sorunu 1950'lere gelindiğinde başgösteriyor. Ada ingiltere'ye ait, İngiliz Uluslar Topluluğu'nun bir parçası. O dönemde Rumlar bağımsızlık fikrini ortaya atıyorlar.Ve Türkiye'nin "milli" Kıbrıs politikaları şöyle gelişiyor:1950'lerin başı: Rumların bağımsızlık fikrine karşı Türkiye Kıbrıs'ın İngiliz egemenliğinde kalmasını istiyor.İngiltere "çekilme" eğilimine girince ortaya "Kıbrıs eski sahibine, Osmanlı dolayısıyla Türkiye'ye verilsin" görüşü çıkıyor, ama hiçbir destek sağlanamayınca bundan hemen vazgeçiliyor.Kıbrıslı Rumlar bağımsızlık fikrinde ilerleyip ingiltere de çekilme hazırlığına giriştiğinde Türkiye'nin sloganı "Ya taksim ya ölüm" dür. Yani Kıbrıs'ın Türklerle Rumlar arasında bölüşülmesini istiyoruz.Bölüşme olmuyor ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti, "iki toplumlu" olarak 1959'da kuruluyor. Bu dönemde Rumların radikal sağ kesimi Türk toplumuna yönelik baskı kurma peşindedir. Saldırılar düzenlenir, çatışmalar çıkar ve 1965'te Türkiye Ada'da bir "federasyon" kurulmasını istemeye başlar.1974 Askeri müdahalesinin ardından Kıbrıs fiilen ikiye bölünmüş olur, Rum yönetimi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak yerleşmeye başlayınca 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilir.Bundan sonraki görüşmelerde Türk tarafının ana tezi eşitlikçi bir federasyon kurulmasıdır. 1998'e kadar "federasyon" üzerinde durulur. Ardından da bu kez ortaya atılan öneri "konfederasyon" olur."Vatandaşın el kitabı"Son 50 yılda Kıbrıs'a ilişkin politikaların hangisi "milli" politikadır?Bu birinci soru.İkinci soru da, son olarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin adını koyduğu "Annan Planı" neden Denktaş ve destekçileri tarafından tümüyle reddedilmiştir?Bu "retçiler", kimsenin Annan Planı'nın içeriğiyle ilgilenmeyeceğine ve bugüne kadar olduğu gibi, kendi başarısızlıklarını her türlü gelişmeyi şiddetli "milli" çığlıklara bastırarak örtmekteki basanlarını devam ettirebileceklerine güvenmektedirler.TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) basit bir çalışma yaptı, Annan Planı'nın iyi bir özetini "vatandaşın el kitabı" olarak hazırladı. Bunun yanına da Kıbrıs sorununun kısa bir tarihçesini ekledi.Bu ikisini okuyan herkes, Kıbrıs'a ilişkin olarak bugüne kadar nelerin gizlendiğini görecektir. Ve sonra, kimlerin, neden uzlaşma istemediklerini tahmin etmesi de kolay olacaktır.
Sözün değeri, söyleyenin değeridir. Bu değer sözün ağırlığından gelir. O ağırlığı da sözü söyleyenin, sözünün arkasında durması sağlar. Ağızdan çıkan söz için de böyledir, yazıyla başkalarına ulaşan söz için de bu böyledir. Türk siyasetinin yerlerde sürünmesinin, iki kuşak siyasetçinin büyük çoğunluğunun en itibarsız hallere düşmesinin nedenlerinden biri sözlerinin iyice hafiflemesi, kendilerindeki hafifleşmenin sözlerine yansımasıdır. "Siyasi dediğin, seçim öncesi sallar, sonra unutur" kanaati kendi sözlerinin arkasında durmamış siyasilerin yarattığı ve kimsenin doğruluğunu tartışmayı bile gereksinmediği bir inanca dönüşmüştür. Bu yüzden seçim öncesinde meydanlar da boş kalmaktadır, televizyon konuşmaları da izlenmemektedir. Çünkü inanılmaktadır ki söylenecek bütün sözler boştur. Dolayısıyla kimse bu sözlerde ve sahiplerinde bir ağırlık olmasını beklemez.Halk sabırla bekler ve...Son seçim öncesinin en sıcak konularından biri, milletvekili dokunulmazlığı olmuştu. Siyasetin itibar kaybetmesinin nedenlerinden biri de dolandırıcılık, hırsızlık, serserilik, cinayet, kaçakçılık gibi suçlardan sanık insanların kendilerini bir siyasi parti aracılığıyla Meclis'e atmaları ve dokunulmazlık zırhına kavuşmalarıydı. Bu kişiler için 4-5 yıl kazanmak önemliydi, herhalde yine önemlidir. Çünkü bu arada dosyalar kaybolur, tanıklar rahat rahat ifade değiştirir, bazı görevliler "yanlışlarından döner"... Ne de olsa eski milletvekilidir, tekrar milletvekili olup insanların başına bela olabilir.* Halkın büyük çoğunluğunun bu konudaki hissiyatını bilen AKP ve CHP sözcüleri, son seçim öncesinde bu meseleyi halledeceklerine dair sözlerini defalarca tekrarladılar.* CHP siyasi dokunulmazlığın kalmasını savunurken Tayyip Erdoğan siyasi özgürlüğün bütün vatandaşların hakkı olduğunu, vatandaşın en büyük özgürlüğe sahip olduğu bir toplumda milletvekilinin siyasi dokunulmazlığa da ihtiyacı olmadığını savundu.Aradan bir yıl geçti, Meclis bu sorunu halledemedi. Bu da özellikle AKP açısından sözünün arkasında durmamak anlamına gelmektedir. Belki şu anda halkın birinci meselesi bu değildir, ama halk böyle şeyleri bir kenara yazar ve bardağın dolmasını bekler. Sabırla bekler. AKP'nin bu konuda harekete geçmesi, belki birkaç milletvekili kaybetmesine neden olabilir, ama kazancı bununla kıyaslanmayacak kadar büyük olacaktır.
Başbakan Erdoğan ilk kez "dinci terör" kavramını kullanarak bir aşama daha kaydetmiş oldu. İslamcı terör olayları başladığından beri sanki asıl rahatsızlığı "İslamcı" kelimesiymiş gibi konuşan Başbakan iki hafta sonra "dinci" kelimesine kadar geldi.Başbakan konuşmasında üç tür terör sayıyor: Irkçı terör, bölgeci terör, dinci terör.Terör ve tanımları?Bölgeci terör ile kastettiği herhalde "ayrılıkçı" terör hareketleri olmalıdır. Bask gibi, Tamil gibi, bizde 30 bin insanın canını alan PKK terörü gibi.Başbakan "bölgeci" derken "ayrılıkçı" kelimesini kullanmamış oluyor ve bu terör türünün adını da bir kademe yumuşatmış oluyor."Bölgeci" kavramı, öncelikle kendi bölgesinin çıkarlarını düşünen, bölgenin çıkarlarını ülke çıkarlarının önüne alan bir kavram olabilir. Herhalde kimse "Benim bölgeme daha çok okul açılsın, daha çok hastane yapılsın, yatırım yapılsın" diye terör hareketlerine başvurmuyor.Ancak Başbakan bilinmez ya da bilinir bir nedenle "ayrılıkçı" yerine "bölgeci" demeyi tercih ediyor."Irkçı terör" kavramıyla da herhalde radikal milliyetçi hareketleri kastediyor olmalı. Belki de İsrail'in radikal sağcı yönetimlerinin Filistinlilere karşı yürüttükleri askeri eylemleri bu kavram içine alıyordur. Eğer bütün milliyetçi kökenli terörist hareketleri kastediyorsa, PKK terörünü de "milliyetçi Kürt" kökeni dolayısıyla bu tanım içine almış olabilir. "Dinci terör" kavramına geldiğimiz zaman, son olarak Türkiye'ye saldıran radikal İslamcı terör eylemlerinin dışında akla gelen başka "dinci" terör eylemleri de var. Örneğin Hindistan ile Pakistan'ın ayrılmasına rağmen sona ermeyen Müslüman-Hindu çatışmaları bu sınıfa konulabilir. İrlanda'da Protestanlarla Katoliklerin birbirleriyle savaşları da "dinci terör" olarak nitelenebilir.Tabii ki bunlar, şu anda belirleyici bir güncel etkisi ve Türkiye'de herhangi bir yansıması olmayan dinci çatışma olaylarıdır. İsteyen bunlardan herhangi birine "dinci terör" adını verebilir.Duygular ve gerçeklerTürkiye'nin saldırıya uğramasından itibaren Başbakan ve partisinin sözcüleri sürekli "uluslararası terör" kavramını kullanarak ve daha önce yaşanmış PKK terörünü hatırlatarak son saldırıların kaynağını görmek veya göstermek istemediler.Ancak sonunda Başbakan da bir aşama yaptı ve "dinci terör" tanımını kullandı. Bu teröristler Hıristiyanlık ya da başka bir din adına savaşmıyorlar, kendi anladıkları bir İslam adına saldırıyorlar. Başbakan'ın "dinci" kelimesine kadar gelmesi kendisi açısından bir gerileme olabilir, kendisi de bu gerilemeden rahatsız olabilir ama kimsenin "duyguları" gerçekleri değiştiremez.