Bülent Ecevit kesin kararını açıkladı: Yerel seçimlerden sonra siyasetten, partisinin başından ayrılacak ve bilgisayarla çalışmayı öğrenecek.Bilgisayara geçişin Ecevit için, Ecevitler için sembolik bir anlamı var. Bugün müzelik olan eski daktiloda bütün o konuşmalar yazıldı; partiler kuruldu, siyasi kararlar şekillendi. Sonunda eski daktilo tarihteki yerini aldı, Ecevitler de "alacak".Böyle bir karar, kırk yıllarını en aktif siyaset içinde geçirmiş, siyasette cezaevlerinden devletin en üst görevlerine kadar her şeyi yaşamış bir kişi için kolay değil."Bilanço"dan notlar...Ecevit, emeklilik kararını açıklarken, kuşkusuz geride bıraktığı kırk yıla, kırk yılın bilançosuna bakıyordur. Bu bilançoda birçok şey var tabii; siyasi anlamda başarılar var, bütün bir ülkenin en büyük desteğini almanın övüncü var, Cumhuriyet tarihinin ilk "dış" savaşını yapmış olmak var. Bütün kahvehanelere "Kıbrıs fatihi" olarak fotoğrafını astırmış olmak var.Bu görüntünün ardına bakıldığı zaman ise, Ecevit'in siyasetin en üst noktalarında olduğu bütün dönemlerde "krizler" var. Başarılı bir hizip faaliyetiyle İsmet İnönü'yü devirip Cumhuriyet Halk Partisi'nin başına geldikten sonra ilk hükümetini kurarken Necmettin Erbakan ile koalisyon kurarak siyasi İslamı iktidara ve devlet bürokrasisine taşımış olan kişi Ecevit olmuştu. Bu dönemde Ecevit Kıbrıs ile meşgulken Erbakan devlet içinde çok başarılı bir kadrolaşma hareketini yürüttü.70'li yılların ikinci yarısına damgasını vuran siyasi olay, Ecevit ile Demirel'in, ülke sorunlarını geriye atan ve hem toplumsal hem de ekonomik krizlerle halkın bunaltıldığı bir çekişme oldu.Sessiz emeklilik...Ecevit'in son başbakanlığında ise Türkiye yine tarihinin en ağır ekonomik krizlerini yaşadı. Ecevit bu kez de başbakan olmak için radikal milliyetçi MHP ile koalisyon kurmanın kendine göre gerekçelerini bulmuş ve aynı daktiloda yazmıştı.Son kırk yıla bakıldığı zaman "Ecevit'in eseri" olan herhangi bir şey hatırlamak kolay değil.Siyaset alanının hızla yozlaştığı bir ortamda, hiç kimseye güvenmeden, sadece eşiyle birlikte siyaset yaparak sonuna kadar namuslu kalmanın bile bir erdem olması ise Ecevit'in son şansı oldu.Aslında Ecevitler 1980'de Cumhuriyet Halk Partisi'ni gömmüşlerdi. Ve 90'ların ikinci yansında siyasetteki bütün olumsuz gelişmelerin alternatifi olarak halkın umut bağladığı Demokratik Sol Parti'yi de bitirdiler.Şimdi veda ediyorlar. Ama emeklilik günlerinde evde bilgisayara bakarken "biz bu ülkeye şunu kazandırdık" diye düşünemeyecekleri ve konuşamayacakları için sessiz bir emeklilik yaşayacaklar.
Hükümetten bir yetkili nihayet "El Kaide" adını telaffuz etti. Hükümet bu ismi kullanmakta haftalardır aşırı çekingen davrandığı için, bürokratlar da düne kadar hâlâ "El Kaide bağlantısı kesinleşmemiştir" diye konuşuyordu. Bakanlar Kurulu'nun dünkü toplantısından sonra sözcü bakanın "resmen" teröristlerin El Kaide bağlantısından söz etmesi büyük bir aşamadır! Krizin ilk anından itibaren duruma hakim olmadığının bütün görüntülerini veren Hükümet, haftalardır dalgalanmaktadır. Böyle büyük bir saldırının ardından Hükümet tarafından yapılması gerekenlerin tümünün yapıldığını söylemek zordur. * Siyasi yönetimin atacağı birinci adım terörün adını koymak ve bunlara karşı "siyasi" bir saldırı başlatmak olmalıydı. Bu yapılmadığı zaman terör eyleminin birinci amacı yerine getirilmiş, yönetimde sallantı sağlanmış olmaktadır. "Siyasi" yönetim, kararlı konuşarak ve kararlı davrandığını göstererek halka güven vermekle yükümlüdür. Hükümetin uluslararası alanda da yapması gerekenleri yapmadığının ya da yapamadığının bütün sonuçları ortadadır.Yönetmek ve sürüklenmek* Böyle bir saldırının pratikteki ilk sonuçlarından birinin turizmle ilgili olacağı bellidir. Bu konuyla ilgili olarak yapılan "hiçbir etkisi olmamıştır, olmaz" gibi çocuk kandırma cümlelerine benzer açıklamalar, yine siyaseti "içerdekileri kandırmak" olarak görenlerin duvara taşlamalarıyla sonuçlanmıştır.* Hükümetin ilgili birimleri hemen turizm sektörünün temsilcileriyle toplanıp uluslararası planda, gerek diplomasi gerek kamuoylarını etkileme çalışması olarak neler yapılması gerektiğini konuşmayı düşünmemiştir. Yönetmek, "gelişmeleri tahmin ederek önden gitmek, tedbirleri erken almak"tır. Amerikan, İngiliz ve başka ülke yönetimlerinin kendi vatandaşlarına "Türkiye'ye gitmeyin" diyeceklerini önceden tahmin etmek ve bunları engelleyecek tedbirleri almaktır "yönetmek".* Bu çağrılar yapıldıktan sonra geriden gelerek bu açıklamaları değiştirtmeye çalışmak "yönetmek" değildir, olayların arkasından sürüklenmektir.* Terör, ancak karşısında kararlı bir yönetim varsa, kamuoyu teröre karşı ayaklanmışsa ve eylemlerle umulan sonuçlar alınamıyorsa geriler, yenik düşer. Büyük krizlerden siyasi yönetimler "durumu idare" ederek çıkamazlar. Krizi bütün ağırlığını koyarak yönetmeyen siyasi liderlik de sözde liderliktir ve toplumu herekete geçirecek güvenceleri sağlayamaz.
Türkiye'de radikal İslamın varlığını, örgütlenmesini ve dış bağlantılarını küçümsemenin, bunları "kullanma" imkânları aramanın vahim sonuçları ortaya çıkmıştır. Bu terör örgütlerinin "İslam" kelimesini kullanmalarından, kendilerini "Allah'ın savaşçıları" olarak görmelerinden rahatsız olmanın hiçbir derde devası yoktur. Son terör eylemlerinin iç yapısını ve dış bağlantılarını doğru teşhis etmeden soruna çözüm bulmak, yani bu terörist belayı en aza indirmek de oldukça zordur. Terör eylemlerine katılanların nasıl bir düşünce ve örgüt yapısının içinde olduklarına dair artık herhangi bir kuşkuya yer kalmamıştır. Dış bağlantılarını, dışarda gördükleri eğitimleri ve hangi hedef için "savaştıklarını" kendileri açıklamışlardır. Ancak hâlâ birilerinin genel isimler ve kavramlar kullanmaya devam ettikleri, böylece de terörün kaynaklarının öne çıkmasını istemedikleri anlaşılmaktadır. Bir başka "derin" eğilim de bu terör olaylarını aslında radikal İslamcı hareketlerin hedeflerine hizmet etmeyen, daha "derin" komploların ürünü olarak görmek olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin geleceğini tam kontrol altına almak isteyen güçlerin aslında bu eylemlerin arkasındaki gerçek senaristler olduğuna inananlar vardır.Yanlıştan dönmek...Son kırk yıldır yaşanan olaylar, birçok terörist örgütlenmenin "devletler" tarafından dolaylı olarak kontrol edildiğini ve görünürdeki, yani örgütün ulaşmaya çalıştığı hedeflerden çok farklı amaçlara hizmet ettiğini göstermiştir. Şu anda ise bizi böyle karmaşık komplo teorilerinin derinliklerine götürecek bir kanıt ya da bilgi yoktur. Buna karşılık Türkiye'ye saldıran örgütün idelojisi, yapısı ve dış ilişkileri tartışmaya meydan bırakmayacak kadar ortadadır. Yine kamuoyuna yansıyan bilgiler, bu örgütlenmelerin devletin ilgili kuruluşları tarafından iyi bilindiğini, izlendiğini göstermektedir. Hatta kimlerin dışarda eğitim aldığı, kimlerin Bosna, Çeçenistan ve Afganistan'da savaşmaya ve eğitilmeye gittiği de bilinmektedir. Bu örgütlenmenin, sonunda bu kadar şiddetle Türkiye'ye saldırması ise siyasi karar vericiler açısından "sürpriz" olmuştur. Saldırının "sürpriz" olmasının nedeni, siyasi makamlar tarafından bu örgütlerin başka gözle görülmesi; Türkiye açısından hiçbir zaman büyük bir tehdit olarak görülmemesidir. Hem belanın ismi çok açık olarak konulmalı hem de kaynaklarının üzerine etkili bir şekilde gidilmelidir. Siyasiler bunun güvencelerini halka vermek, olayın basit bir polisiye olay olmadığının bilinciyle davranmak durumundadır. Bu aşamada gösterilecek her tereddüt teröre en büyük taviz olur.
Her tarafta düşmanlar var! Herkes bize haksızlık ediyor! Bize dost gibi görünenler de aslında düşman! Türkiye, Soğuk Savaşın etkilerini o kadar ağır yaşadı ki o dönemin ruh halinden bir türlü çıkamıyor. Çıkamadığı için de birçok şeyi anlayamıyor. Tabii sözünü ettiğimiz Türkiye, Ankara'daki, kulelerine ve makam odalarına sığınmış Türkiye. Bir Kıbrıs meselesi var; 30 yılda bir parmak ileri gitmediğimiz, üstelik sürekli olarak mevzi kaybettiğimiz, gerilediğimiz Kıbrıs meselesi.* Ankara'da birileri bağırıyordu: Kıbrıs Türk'tür Türk kalacaktır! Biz de bağırıyorduk. Ankara'dakiler bağırıyordu: Ya taksim ya ölüm! Biz de bağırıyorduk. Ankara'dan bağırıyorlardı: Anlaşalım demek ver kurtul demektir, vatana ihanettir! Biz de bağırıyorduk: Anlaşma isteyenler haindir! Şimdi son haberi okuyalım:* Nüfusu 200 bin olan KKTC'den 100 bin 73 kişi Kıbrıs Rum makamlarına başvurarak Kıbrıs'ta doğduğunu kanıtlayan belge, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu istedi. Kıbrıs Rum yetkilileri 68.594 Kıbrıs Türkü'ne doğum belgesi, 23.500'üne kimlik, 8.253'üne de pasaport verdi. Bunlara "hain" deyip işin içinden çıkmaya hevesli pek çok Ankaralı vardır. Böylece meseleyi hallettiklerine inanırlar ve huzur içinde uyurlar.* Düşünmezler ki KKTC pasaportunu ve kimliğini sadece Türkiye tanıyor... * Düşünmezler ki insanlar ellerindeki Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ile de her yere vize almak, kapılarda beklemek zorundayken ve geri çevrilmek en büyük ihtimalken Kıbrıs pasaportu olanlar ne vize almak zorundadırlar ne de kapılarda beklerler...Bağıra bağıra...Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu "etkisiz" hale getirenler bu pasaportu taşıyanlar değildir. KKTC pasaportunu en geçersiz, kimsenin tanımadığı bir kağıt parçası haline getirenler de o pasaportların sahipleri değildir. Türkiye Cumhuriyeti pasaportunun ağırlıklı bir pasaport olmasını sağlayamayan, bu pasaportu taşıyanların her yerde ikinci sınıf muamelesi görmesine neden olanlar, KKTC pasaportunun dünyada herhangi bir geçerliliği olmasını sağlayamayanlar hâlâ bağırıyorlar: En milliyetçi biziz! Bizim gibi düşünmeyen ve bizi eleştiren herkes haindir, düşmandır! Yakında bütün Kıbrıs Türkleri; sonradan yerleştirilenler değil, gerçek Kıbrıs Türkleri Kıbrıs (Rum) pasaportlarıyla istedikleri her yere vizesiz gidecekler, en "milliyetçiler" de kendi başarısızlıklarını örtmek için bağırmaya devam edecekler.
UEFA'nın; Galatasaray'ın İtalyan, Beşiktaş'ın İngiliz rakiplerinin Türkiye'ye gelmek istememeleri üzerine tarafsız saha kararı almasına hep birlikte kızdık. Biliyoruz ve inanıyoruz ki, Türkiye bu kıskaçtan hızla çıkacaktır ama bu karar Türkiye'yi terör konusunda en sıcak bölgeye koymaktadır.Bu yüzden de Avrupalı futbol yöneticilerinin kararı hepimizi isyan ettirdi...İsyan etme ve duygusal tepki gösterme hakkı bazı insanlar için vardır, bazıları için ise yoktur. Yönetici konumundaki insanların göstereceği mantığı az duygusu çok tepkiler döner, kendilerini yaralar.Aslında olayın başlangıcı Amerikan ve İngiliz yönetimlerinin kendi vatandaşlarına yaptıkları "Türkiye'ye gitmeyin" çağrısıdır. İngiliz Dışişleri'nin Türkiye'de yeni terör eylemleri beklendiğine ilişkin açıklaması da buna tuz biber ekmiştir.Böyle yüksek bir alarm ortamını, Galatasaray ve Beşiktaş'ın rakipleri kendi lehlerine kullanmışlardır. Bu da kuşkusuz sporun temelindeki centilmenliğe sığacak bir manevra değildir."Rüzgârla politika olmaz"Olay şöyle gelişmiştir: İki ülkenin federasyonları UEFA'ya başvurmuş, UEFA da bu çekingenliği haklı bulmuştur. Bir meselede bağırmaya başlamadan önce kendimizi karşımızdakinin yerine koyup bakarsak daha farklı sonuçlara varabiliriz. Eğer herhangi bir yabancı sporcunun Türkiye'de burnu kanayacak olsa o ülkenin futbol federasyonu çok ağır sorumluluk altında kalacaktır. Ve hiç kimse, böyle bir olasılık binde bir bile olsa bu sorumluluğu taşımak istemez. Çünkü o ülkelerde insanın değeri en büyük değerdir ve hiçbir şeye feda edilemez.UEFA'nın kararı elbette abartılı ve haksız bir karardır. Ve bu durumda yapılacak olan, Türk futbol yetkililerinin meseleyi kendi "mecrası" içinde çözmeye çalışmaları olmalıydı. Ama yönetici konumunda olanlar duygusal tepki gösterince sorun hem daha büyütülmüş hem de çözülmemiş oldu.Başbakan Erdoğan bu haksızlığa isyan eden "delikanlı" olarak hemen dostu İtalya Başbakanı Berlusconi'yi aradı. Kendisinin açıkladığına göre Berlusconi İtalyan Federasyonu ve Juventus yöneticilerini arayıp sorunu çözmeye söz vermişti. İtalya meselesinin hallolduğuna inanmış olan Erdoğan yine aynı havayla "İngiltere Başbakanı Blair'i de arayacağım ve o sorunu da çözeceğim" diyordu.Ama "rüzgâr" bu aşamada kesildi, bugün politikayı "rüzgâr"la yapmanın mümkün olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Berlusconi'nin, Erdoğan'a ne söz verdiğini biz bilemeyiz, ama sonuçta Berlusconi bir şey yapamamıştır. Herhalde birileri Başbakan'ı uyardı, o da Blair'i aramaktan vazgeçti."Rica"lar ve gerçekler...Ankara'da kırmızı plakalı arabalarla, eskortlarla dolaşanların unuttukları bir gerçek vardır: Gelişmiş ülkelerde herkesin yetkileri, sorumlulukları bellidir. Bu ülkelerde Başbakan telefon edince hiç kimse yetkisinin ve sorumluluğunun ona verdiği karar hakkını devretmez. Zaten başbakanlar da buna teşebbüs etmezler.Ankara'nın alışkanlıkları ise farklıdır. Bizde Başbakan, fiilen yetkisi olmayan bir konuda telefonla istekte bulunursa karşıdaki kişi ne kendi yetkilerini ne de sorumluluklarını düşünür, ayakları bir yerlerine vura vura koşturarak Başbakan'ın "ricasını" yerine getirir.Gelişmiş ülkelerdeki yönetim anlayışıyla, yönetim şeffaflığıyla, yetki ve sorumluluk mantığıyla Ankara'nın alışkanlıkları arasında hiçbir ilişki yoktur. Bu farkı anlamayanların, bilmeyenlerin "delikanlı rüzgârları" hemen tersine döner.
Eskiden, 60'lı yıllarda bir içişleri bakanı "Solcuların nefes alışlarını bile izliyoruz" demişti. O günlerde bu söz büyük tartışmalara yol açmış ama sonuçta ortaya açık bir tespit çıkmıştı: Devletin güvenlik güçleri çalıştıkları, çalıştırıldıkları zaman istenen kesimi, belirlenen çevreyi en ayrıntılı biçimde izleyebiliyordu.Türkiye'nin terörle yaşadığı yıllarda; 1980 öncesinde de, 1984'ten başlayarak bölücü terörle karşı karşıya kaldığı dönemde de, güvenlik güçlerinin olayları ve zanlıları izlemek konusunda çok başarılı olduğu görüldü.Bugün ise, radikal İslamcı terörün Türkiye bağlantısının 1990'larda ortaya çıkan Hizbullah adlı örgüt olduğu artık anlaşılmıştır. Başbakan istediği kadar bu meseleye "duygusal" yaklaşsın, ne olduğu ortadadır.Hizbullah...Bu örgüt, adını Güneydoğu'da PKK eylemlerinin ve etkinliğinin en yüksek olduğu dönemde duyurmuştur. Kürt kökenli İslamcı gençler Hizbullah adı altında örgütlenerek "solcu" ve "İslam düşmanı" PKK'nın karşısında yer almışlardır.Bu örgüte, o dönemde yetkililerin en azından hoşgörüyle baktığı, "iti ite kırdırma" taktiğinin bir unsuru olarak doğrudan ya da dolaylı şekilde kullandığı çok konuşulmuş ve yazılmıştır.Bu örgüte bağlı insanların daha sonra Pakistan, Afganistan, Çeçenistan ve Bosna bağlantıları içinde daha geniş bir örgütlenmenin parçaları haline geldiklerini kuşkusuz birileri biliyordu. "Solcuların nefes alışları" izlenebiliyorsa, bunlann da uluslararası bağlantıları kuşkusuz izleniyordu.Son eylemleri hafifsemeye kalkmak, Türkiye'deki bir avuç fanatiğin çılgınlığı gibi görmek daha büyük sorunların temelini atar. Kendilerini "İslamın savaşçıları" olarak gören, intihar eylemlerine rahatlıkla kalkışan bir örgütü hafifsemek büyük yanılgıdır.Diğer ciddi bir yanılgı ise bu örgütün ideolojik yapısını, örgüt yapısını, kendilerine "İslamcı" dedikleri için tam teşhis etmemektir.Güvenebiliyor muyuz?Bu örgüt, tümüyle radikal İslam temelinde inançlara bağlı olarak, "Büyük Şeytan" Amerika ve onun destekçilerine savaş açmıştır. Bugüne kadar, Türkiye'de önemli bulunmamış olsa da bunların "nefes alışlarının" da çoktan izlenmeye başlamış olduğuna güvenmemiz gerekir.Türkiye Soğuk Savaş döneminin yansıması olan terörü yaşadı. Ortadoğu büyük yangına giderken bölücü terörü yaşadı. Şimdi de radikal İslamcı terörü yaşıyor. Daha önce yaşadıklarımızdan çıkarılacak dersler bu sonuncu saldırıyı daha az zararla atlatmamızı sağlayacaktır. Tabii ki saldırının nereden geldiğini ve amacını iyi tespit etmek şartıyla.
Başbakan Erdoğan, Türkiye'yi vuran ilk sinagog eylemlerinin ardından altı saat kadar ortaya çıkmadı. Altı saat sonra çok basit bir açıklama yaptı. Ardından gelen eylemlerden sonra da en büyük "sıkıntı"sını birkaç gündür kamuoyuna yansıtıyor. Başbakan bu olaylara "İslamcı terör" ya da "radikal İslamcı terör" denilmesinden çok rahatsız. Bunu açıkça dile getiriyor. Son iki gündür yaptığı konuşmaların ana teması bu rahatsızlık. Başbakan, bu terör olaylarını tahlilde ve tanımlamakta oldukça çekingen davranıyor. Ancak çok uzağa gitmesine gerek yok. Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün yaptığı tahlillere göz atıp, 'İslam adına hareket ettiğini iddia edenler"in kendilerine "İslamcı" demelerinin asıl Islama hakaret olduğunu söyleyebilir, İslamın radikal kanatlarında yer tutmuş olan, insan öldüren kişilere karşı kendi halkını uyarmış ve Müslümanları bu kesimden ayırmış olabilirdi.Kafa karıştıranlar ve terörBu olayların başlangıcından beri gerek "terör" gerekse siyasi İslamın radikal unsurlarının nitelikleri hakkında açık görüşleri olmayanların kafalan epeyce karıştı. Bunların bir bölümü, kendilerine konuşacak mikrofon bulanlar, başkalarının kafasını da karıştırıyorlar. "Terör" kendini bilmez psikopat tiplerin, kendilerini tatmin için giriştikleri şiddet eylemi değildir. Terör, siyasi amaçlı şiddet eylemidir ve terörist, siyasal amacı ve fanatik inancı olan siyasi bir insandır. En çok kullanılan ve fazla bir şey ifade etmeyen, daha doğrusu gerçekleri örtmeye yarayan bir kavram da "uluslararası terör"dür. Bunu kullananlar, sanki bütün dünyadaki bütün terör hareketleri aynı merkezden yönetiliyormuş, bunların siyasi amaçları aynıymış ya da yokmuş gibi karışık tahliller yaparak "radikal İslamcı ter ör" e dikkat çekilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bir terörist hareketin kendisine verdiği isim o hareketin ya da örgütün siyasi amacını gösterir. Terör, bu hareketin siyasi hedeflerine ulaşmak için kullandığı yöntemdir. Filistinliler 70'li yıllar boyunca dünyaya kendi davalarını duyurmak için en kanlı eylemlere başvurmuşlardır. Bunun adı da Filistin terörüdür. Aynı şekilde Basklar, aynı şekilde İrlandalılar ve başkaları da terör yöntemlerine başvurmuşlardır. Bunların adları da IRA terörü, ETA terörü, PKK terörüdür.Tehlikeli takıntıŞu anda Türkiye, radikal İslamcı terörün saldırısı altındadır. Bunun dış bağlantısı Afganistan'a, Pakistan'a uzanmakta, içerde de karşımıza Hizbullah adlı örgüt çıkmaktadır. Hizbullah, "Allah'ın partisi" demektir ve radikal İslamcıların kendilerini ifade etmek için benimsediklerdi isimdir. Birinci derdi Türkiye'de bu terör örgütünün faaliyetinin durdurulması ve bunlarla en etkili biçimde siyasi mücadele olması gereken Başbakan Erdoğan, "İslamcı" lafına takılıp kalmıştır. Bu "takılma" çok yıllar önce, Türkiye yine bir iç savaş ortamına sürüklenirken meseleye tek taraftan bakan bir siyasi kişinin "Bana 'sağcılar suç işliyor' dedirtemezsiniz" sözünü hatırlatmaktadır. Sağcılar, o yıllar boyunca çok suç, çok cinayet işlemişlerdir ve sağcıların ya da solcuların suç işleyebileceğine inanmayan siyasiler yüzünden Türkiye çok şey kaybetmiştir.
Türkiye'de kendimize özgü" bir "adet" var. Başka hiçbir ülkede, hiçbir bölgede, hiçbir kıtada olmayan bir adet. Herkes kendi işini iyi yapmaya çalışmak, kendi işine kafa yormak yerine başkasının işine karışır. Herkes başkasının işine karıştığı, o başkasının kendi işini neden iyi yapmadığını tartıştığı için kendi işine yeterince yoğunlaşmaz. Böylece herkes başkasının eleştirmeni olur, birinci görevinin kendi işini iyi yapmak olduğunu unutur.* Futbolcular kötü oynar, maçı kaybeder, gerekçeleri vardır: Hakemler.* Hakemler kötü yönetir; söylentiler, tepkiler başgösterir, gerekçeleri vardır: Federasyon.* Federasyon hata yapar, ortalık karışır, gerekçesi vardır: Kulüp yöneticileri.* Kamu görevlileri işlerini iyi yapamaz, gerekçeleri vardır: Siyasiler.* Siyasiler işlerini yapamaz, gerekçeleri çoktur: Bürokratlar, gazeteciler.* İşadamı işini tam yapmaz, gerekçesi hazırdır: Bürokrasi ve siyasiler.* Gazeteciler işlerini tam yapmaz, gerekçeleri çoktur: Bürokratlar, siyasiler, toplumsal önyargılar... * Yargı görevini gereğince yapmaz, tabii ki gerekçesi vardır: Siyasiler.* Yerel yönetimler işlerini iyi yapmazlar, onların da gerekçesi ellerini tutan Ankara'dır.Mutluluk çemberi!..Herkes birbirini gerekçe gösterir, kendi işini iyi ve tam yapamamasının sorumluluğunu başkasının üzerine atar. Böylece fasit daire tamamlanır. Herkes aynı sistemin içinde olduğu için, herkes işini iyi yapmamanın gerekçesini bir başkasında bulduğu için, kendisinin değil başkasının sorumlu olduğuna kendini inandırdığı için sonuçta herkes halinden memnundur.Hatta herhangi birinin işini iyi yapmasını da için için istemez, çünkü o zaman fasit dairede gedik açılmış olacak, mutluluk çemberi bozulacaktır. Hiç kimseye, "Sen önce kendi işini iyi yapmak için gayret et, sonra diğerlerine bak" denemez. Çünkü cümlenin ilk yarısında sözünüzü kesecek ve "ama" ile başlayan bahaneler sıralayacaktır. Bu sistemin mantığı "birleşik kaplar" mantığıdır. Su hepsinde aynı düzeydedir ve hep aynı düzeyde kalır, hiçbir kapta suyun biraz daha yükseğe çıkması ihtimali yoktur. Böylece herkes mutludur, kendi işini iyi yapmak gibi bir derdi yoktur, çünkü diğerleri de yapmamaktadır.Bayramınız kutlu olsunHer şeye rağmen bütün Türk halkının iyi ve keyifli bir bayram geçirmesini, yaşadığımız bütün olumsuzlukları birkaç gün için de olsa unutmayı başarmasını dilerim.