Türkiye'de bazen öyle şeyler oluyor ki, bu ülkenin vatandaşlarıyla düpedüz dalga geçildiği kanaatine varabilirsiniz.Dünkü gazetelerin birinci sayfalarında yer alan bir haber de işte bu duyguyu uyandırıyor. Habere göre, Uzanlar'la ilgili soruşturma tamamlanmıştır ve sanıklar hakkında "96 bin yıl" hapis istemiyle dava açılması istenmektedir.96 bin yıl!Böyle bir "sayı" var mı? İnsanlık tarihi boyunca sürecek bir hapis cezası istenebilir mi?Sonra da bazı vatandaşlar bu devlete güvenmiyor, yapılan birçok şeyi kuşkuyla karşılıyor diye birileri pek şaşırıyor...Bu işler kime yarıyor...Bazı hukukçular çıkıp, yasaların bu şekilde olduğunu ve her suç için ayrı ceza istenmesinin "hukuki" mantığını anlatabilirler.İşte hukuku toplumun güvence beklediği alanın dışına çekip çıkaran da bu tarz "kuru" hukuk mantıklarıdır."96 bin yıl" sayısını gören herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, bu olayla ve diğer yolsuzluk olaylarıyla ilgili olarak sonuç alınacağına ilişkin bir inanca sahip olması, böyle bir umudu saklı tutabilmesi beklenmemelidir.Herhangi bir insanın 96 bin yıl hapis yatmasının sözkonusu olmayacağını herkes akıl edebilir. Benzeri örneklerlerden çıkardığı bugüne kadarki deneyimleri Türk vatandaşlarına böylesi "abartma"ların aslında meseleyi daha da karmaşık hale getirmek ve sanıkları kurtarmak amacına yönelik olduğunu öğretmiştir.Hangi dava basit ve sade bir yargı anlayışının ötesine geçirilmişse, hangi mesele olduğundan fazla abartılmış ve karmaşık hale getirilmişse, her seferinde sistem sanıkların lehine çalışmıştır.Hazır elleri değmişken!Mali yolsuzluk olaylarıyla ilgili milyarlarca dolarlık rakamlar yıllardır havada uçuşup duruyor. Devlet kurumları bu zararları sanıklardan ya da mahkûm olmuş kişilerden tahsil edemiyor.Bunca olay, bunca iddia, bunca soruşturmadan sonra yargının davaları çözülmesini; suçlularla suçsuzların açık olarak ayırdedilmesini, suçluların borçlarını ödemelerini sağlama yolunda tatmin edici adımlar attığını söylemek çok zordur.Yargının çalışma tarzının kamuoyunu, halkı memnun ettiğini, inandırıcı ve güven verici olduğunu söyleyen, yalan söylemiş olur.Şimdi önümüze bir de 96 bin yıllık bir dava çıkmıştır. Bu hukukçular ellerini korkak alıştırmasınlar, elleri değmişken 96 milyon yıl istesinler ve bu davaların yüz hatta iki yüz yıl sürmesini sağlasınlar.Sonra da bu ülke vatandaşlarından yargıya inanmalarını, güvenmelerini beklesinler.
BDDK'nın eski başkanının evi ve yakınlarının evleri mali polis tarafından "bir ihbar üzerine" basıldı. Buralarda bulunan evrakların, eski başkan tarafından kendi döneminde yapılan işlerle ilgili evrakların kopyalan olduğu açıklandı. Bir hafta önce, ülkenin en önemli kurumlarından birinin başında olan bir yüksek bürokratın evinin basılıp aranmasını "ayıp"tan başka bir kelimeyle nitelemek mümkün değil. Bu büyük ayıbın üzerine hangi bürokrat gönül rahatlığıyla hangi işi yapar, aktif ve inisiyatif alarak davranır? Bu baskın, şu anda görevde bulunan bütün üst düzey bürokratları tedirgin edecek bir işlemdir."Aşırı tedbir" değil mi?Bir diğer yandan da, böyle önemli bir kurumun başında olan kişinin "ilerde kendini savunmak üzere" bütün belgelerin kopyalarını çıkarıp evine götürmek ihtiyacını hissetmesi de başka bir tuhaflıktır. Yasal olmayan bu durumu, şu anda görevde bulunan bir bakan "Normaldir, ben de yaptım, herkes de böyle yapar" diye savundu. Neden? Çünkü her üst düzey bürokrat ya da siyasi, ilerde ummadığı suçlamalarla karşı karşıya kalacağı korkusuyla çalışıyor. Bağımsız bir kurulun başında görev yapmış bir üst düzey bürokratın, kolilerce belgeyi evine götürecek kadar "aşırı tedbirli" davranması, onun da bütün "icraatı" konusunda rahat olmadığını gösteriyor. BDDK, uzun süredir, sonuç almaya yönelik faaliyetten çok durumu idare etmeye yönelik şekilde çalıştığı için eleştirilmektedir. Bu da olayın bir başka boyutudur.Asıl sorunu tartışalımBir yanlış başka bir yanlışı doğurmakta, bir ayıp başka bir ayıbı getirmektedir. Üst düzeyde görev üstlenmiş bir bürokrat, yaptığı işleri savunamayacağı korkusuyla yasal engel olduğu halde kolilerce belge götürüyor... Bu hareketi savunmak bir bakana kalıyor... Bakan Ankara'da üst düzey görev yapan herkesin bunu yaptığını söyleyerek ayıbın yaygın olduğunu açıklıyor... Ve son ayıp bu bürokrata ve yakınlara yönelik polis baskınıyla gerçekleşiyor... Biraz daha geriye gidersek, bağımsız kurulların çalışma şekline de gelebiliriz. Burada da tartışılması gereken, yanlışlığının açıkça ortaya konması gereken önemli gerçekler var. Yanlışları yanlışlarla düzeltmek, ayıp üstüne ayıp ekleyerek her ayıbı bir öncekini gerekçe göstererek savunmak yerine sorunun temelini açık ve kararlı biçimde tartışırsak doğruları daha kolay bulabiliriz. Birçok ayıptan da böylece kurtulabiliriz.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dün Mehmet Ali Birand'a açık bir taahhütte bulundu: Hükümetin önceliği ne YÖK'tür ne türbandır, bunlarla kıyaslanamayacak kadar önemli olan konu Avrupa Birliği'dir.Dışişleri Bakanı'nın, hükümet adına bu kadar açık bir taahhütte bulunmuş olması çok olumlu bir gelişmenin altını çizmektedir. Bu, hükümetin içeride gerilim ve kuşku yaratan konuların üzerine gitmeyeceği, suni ya da gerçek çatışma çıkarmaktan kaçınacağı anlamına gelmektedir.Ancak türban meselesini gündemin gerilerine itmek o kadar da kolay değildir. Çünkü bir "kesim" bu meseleyi sürekli olarak kaşımak, çeşitli fırsatlar yaratarak gündemde tutmak için çok çalışmaktadır. Örnek, geçen hafta Yargıtay'daki duruşmaya tanık olarak gelen avukat hanımın türban takmasıdır.Avukat olarak kamu görevi yaparken türban takmayan bu hanım, tanık olarak mahkemeye çıktığında türban takmıştır. Bu tavır fazla "hile" kokmaktadır.Bu avukat kendi işini yapmak için türban takmıyorsa, işini yapmak için türbandan vazgeçiyorsa bu meselede o kadar "katı" ve inançlı bir tavrı olmadığı anlaşılmaktadır.Aynı kişi tanık olarak mahkemeye türbanla geldiği zaman amacının açık bir provokasyon olduğu da anlaşılmaktadır.Halk "geleceğini" istiyorBir "kesim" başını örtenlerin yüzde 90'ının onaylamadığı bir şekilde türbanı siyasi sembol olarak kullanma, siyasi mücadele alanı yapma çabalarını sürdürmektedir. Bu çabaların ardında da hükümeti bu meselede daha "atik" davranması için zorlama amacı vardır.Bazı AKP ileri gelenlerinin de aynı eğilimde oldukları bilinmektedir.Dışişleri Bakanı Gül, hükümetin ve AKP'nin "ikinci" adamıdır. Tayyip Erdoğan da aynı netlikle gerilim isteyenleri uyardığı takdirde türban meselesinin gerçekten öncelikli olmadığı ve daha çok zaman içinde, toplumda gerilim yaratmadan çözülmesinin beklendiği anlaşılacaktır.Avrupa Birliği hedefi, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek olan hedeftir. Türk halkının yüzde 80'i bu hedefi desteklemektedir. Bu hedeften uzaklaşma sonucunu getirecek, Türkiye'nin tekrar içine kapanmasına yol açacak ve ülkeyi yeniden bunaltıcı iç çatışmalara sürükleyecek herhangi bir kışkırtmanın halktan destek bulması da mümkün değildir.
Kötü işleyen bir sistemi savunmaya çalışmak için cesaretten öteye bir şeyler gerekir. CHP şu anda en tutucu parti olarak düzende hiçbir değişiklik yapılmaması için mücadele etmektedir.Konu kamu yönetimi reformudur. Bu reformun amacı, hantal devlet yapısının, her şeyi merkezden, Ankara'dan yönetmeye çalışan anlayışın değişmesi ve yerel yönetimlere daha fazla yetki, imkân ve inisiyatif sağlanmasıdır.Ankara'nın ve CHP'nin sıkı sıkıya muhafaza etmek istedikleri hantal yapıyı savunabilmek için şu an içinde yaşadığımız gerçeklerden hiçbir şekilde haberdar olmamak gerekir.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında çok daha etkili ve yetkili olan yerel yönetimler giderek bütün yetkileri merkeze, Ankara'ya kaptırmışlardır. "Türkiye'yi yönetmek"ten küçük işlerle uğraşmayı anlayan, her küçük işten de "imkân" ve yetki sağlamayı marifet bilen zihniyet çoktan iflas etmiştir. Yıllar içinde güçlenmiş olan ve elindeki her yetkiyi başkalarına devretmekten korkan merkez, en hantal yapısıyla öylece durmaktadır.Şu anda kamunun elinde 2,5 milyondan fazla "çalışan", bunlara tahsis edilmiş 224 bin lojman, 2 bin 700 "sosyal tesis" vardır. Kullandıkları 85 bin taşıtın benzinini her gün vergi verenler ödemektedir.Sadece Başbakanlık'ta 2 bin 200 kişi çalışmaktadır. Maliye Bakanlığı'nın sadece Ankara'daki memur sayısı 15 bindir. Milli Eğitim Bakanlığı'nın Ankara'da 5 bin 800 memuru vardır. Devlet memurlarının sayısı her yıl yüzde 2,7 oranında artmaktadır.CHP'nin yaptığı!..Ankara bu yapısını korumak için yine direnmekte ve bu hantal yapının sözcülüğünü "sosyal demokrat" Cumhuriyet Halk Partisi yapmaktadır.Devlet "eğitim" görevini gereğince yapamadığı için her yerde pıtrak gibi özel okullar bitmiştir, imkânı olan herkes çocuğunu özel okula göndermektedir.Devletin "sağlık" la ilgili görevlerini yapamadığını görmek için bir hastaneye herhangi bir gün, herhangi bir saatte gitmek yeterlidir.Bu yapının daha üretken, halka gerçek anlamda hizmet veren bir yapıya dönüşmesi, halkın sırtına yük olmaktan çıkması için, halkın yönetime daha fazla katılımını sağlayacak yolların açılması için her yerde öncülüğü sosyal demokratlar, sol partiler yapar. Halka daha az güvenen, halkın daha fazla katılımından çekinen partiler de sağ partilerdir.Türkiye'de ise işler tersine dönmüştür, sağ bir parti kamu yönetiminde köklü bir reform yapılmasını, yerel yönetimlere daha fazla yetki ve sorumluluk verilmesini isterken "sol" parti, hantal, verimsiz bir devlet yapısının devamını çağdışı korkularla savunabilmektedir...
Yaşadığımız çağın ve insanlığın gidiş yönü, arada bazı teklemeler olsa da, daha çok refah, daha çok demokrasi, daha çok insan haklarınıgösteriyor.* Katı ideolojiler, takıntılar, derin düşünceleri kabalaştıran insanlar birer birer tarih sahnesinden silinmiştir. Düz ve katı kavramları hayatın gerçekleri silip süpürmüştür. İçi boş birçok kavram, gerçek anlamlarla dolmaya başlamıştır.* İnsanlar sormayı, sorgulamayı öğrendikleri için, boş laflardan sıkılmaya başlamışlardır. Boş lafların insan hayatlarını iyiye doğru götürmediğini kendi gözleriyle görmüşlerdir.* En katı, yıkılacağı akla bile gelmeyen duvarlar yıkılmış, en katı insanlar; bağnazca görüşlerin en bağnaz savunucuları dağılıp gitmiştir.* Farklı bir fikri olanın, farklı bir önerisi olanın ve insanlar için daha iyi bir hayatı daha az fedakârlıkla sağlama yollarını arayanların "düşman" olmadığı anlaşılmıştır.* İnsanların ufkunu ve canlılığını boğanlar, kafalarını daraltanlar, daha iyiyi istemelerinden ve daha çok düşünmelerinden yana olmayanlar tarihin akışı içinde kaybolup gitmiştir.'Takıntı'larla nereye?* Dünya küçülmüştür. Dünyanın uzak köşesi diye bir şey kalmamıştır. Kuzey Kore'de ne olduğunu, Suudi saraylarında ne olduğunu, Irak çöllerinde ne olduğunu, yaşadığı ülkenin en küçük bir parçasında ne olup bittiğini insanlar bilmektedir.* Gerçekleri, birileri gizlese de başka birileri çıkıp anlatmaktadır. Kapalı dünyalar döneminde toplumlar kendilerinin cennette, geriye kalanlarınsa cehennemde yaşadığına inandırılmaya çalışılırdı. Artık kimse kimseyi kandıramamaktadır.* Kimi takıntılar Afganistan'ı cehenneme çevirmiş, kimi takıntılar Irak halkını mahvetmiş, kimi başka takıntılarsa Kuzey Kore halkını mahvetmeye devam etmektedir. Çağdışı kalmış takıntılar daha birkaç yıl öncesine kadar bütün Balkanları kan ve ateşe boğmuştur.* Takıntılı olanlar, dünyada olup bitenleri tek boyutuyla izleyenler ille de kötü niyetli olmayabilirler. Ama bilginin inanılmaz bir hız, yoğunluk ve çeşitlilikle, herkesin ayağına geldiği bir dünyada tek bir boyuttan bakmayı sürdürerek ayakta kalmak da oldukça zordur.* Gözleri gerçeklere kapatmak, yüzeydeki görüntünün ardında ne olduğunu farketmemek olsa olsa toplumları yeniden anlamsız gerilimlere, yeni acılara sürükler. Hayatın asıl ekseninin başka fikirleri dinleme, anlamaya çalışma üzerine oturduğu bir çağda, adı ne olursa olsun herhangi bir takıntıyla karar alma, farklı açıları tümüyle görmezden gelme ısrarının ileriye dönük bir şansı da ve aslında yeri de yoktur.
Kelile ve Dinine, 14'üncü yüzyılın ilk yarısında Hindistan'da yazıldı. Sasani hükümdarı Nusirevan Acemce'ye Abbasi hükümdarı Memnun Arapça'ya çevirtti. Yazarının Kul Mesud olduğu sanılıyor. Kelile ve Dimne 1489'da Osmanlı sarayına ulaştı, daha sonra etkileri Fransa'ya Lafontaine'e kadar uzandı.Kelile ve Dimne. hayvan hikâyeleri yoluyla insanlara iyi ahlâk ve akıl mesajları vermektedir. Bunlardan biri "Bir tavşan bir aslanı hile ve düzenle helak etti" başlıklı hikâyedir...Bir aslan bir kırlıkta, güzel kokuları cenneti andıran ve ışığının aksi yeryüzünü aydınlatan bir çayırlıkta yer edinmişti. Her ağacın dallarında bülbüller şarkı söylüyor, binlerce yıldız çayımı üzerinde parlıyor, çiçeklerin taze kokuları dünyaya dağılıyordu.Çayırda bulunan bütün hayvanlar, bu otlak ve sulak sahada refah ve nimet içinde yaşıyordu. Ancak aslanın da buraya yerleşmesi keyiflerini kaçırdı.Bir gün toptandılar, hep birlikte aslanın yanına gittiler. Şöyle dediler"Sen her gün birçok zahmet çekerek içimizden birini kandırıyor ve avlıyorsun. Biz de senin elinden kaçmak için çok zahmet çekiyoruz. Bir çare düşündük ki bu sayede sen koşup yorulmayacaksın, bize de biraz rahatlık ve emniyet gelecek. Eğer kabul edersen her gün senin mutfağına bizlerden birini. gıdanı temin etmen için göndereceğiz. Böylece sen avlanma zahmetinden hepten kurtulacaksın."Aslan kabul etti ve bu düzen işlemeye başladı. Her gün sıra kendisine gelen hayvan kendi ayağıyla aslana gidiyor ve yem oluyordu.Bir süre sonra sıra tavşana geldi. Tavşan diğer hayvanların yanından ayrılmadan önce şöyle dedi:"Beni aslana vermez ve biraz rahat bırakırsanız ben de sizi bu kan içip can alan zalimin azabından kurtarırım."Diğer hayvanlar tavşana pek inanmadılar ama "Peki" dediler.Tavşan bir süre gezdi eğlendi, yemek vakti geçtikten sonra aslanın yanına gitti.Aslan yemeği geciktiği için öfkeliydi, "Neden bu saatte geliyorsun, diğer hayvanlar nerede?" diye kükredi. Tavşan da üzgün bir ifadeyle cevap verdi:Kimseye kızmayın efendim. Diğer hayvanlar benimle birlikte bir tavşan daha göndermişti. Yolda karşımıza bir aslan çıktı, çok yalvardık, Biz bizim aslanın yemeğiyiz, bize dokunma dedik, dinlemedi. Sizin aslan da kim oluyormuş, buraların kralı benim dedi ve yanımdaki besili tavşanı kaptı. Ben de kaçıp durumu size bildirmeye geldim."Aslan öfkeyle ayağa kalktı. "Çabuk beni o aslana rastladığın yere götür" dedi. Tavşan önde aslan arkada yola düştüler, bir kuyu başına geldiler.Tavşan aslana döndü "İşte o bu kuyunun içindedir, beni sırtına al da tam göstereyim" dedi. Aslan tavşanı sırtına aldı, kuyuya eğildiler. Aslan suda kendi aksini ve tavşanın aksini gördü. Tavşan "İşte onlar" diye bağırdı, aslan da tavşanı sırtından atıp suya hamle etti ve birkaç saniyede kuyunun dibini boyladı.Tavşan diğer hayvanların yanına döndü, onlar da çok sevindiler, emniyet ve rahata yeniden kavuşmanın keyfiyle şu şiiri söylediler:Tânrı'ya and içerim ki ben gerçekte düşmanın ölümüne sevinmem,Akıllı, deli, sarhoş ve ayık, herkes ölüm acısını tadacaktır.Ancak bana güzel ve hoş gelen şeyi herkes istemekte haklıdır.Düşman yok olsun, işi bitsin. ben de göreyim "Oh olsun, layıktı diyeyim.
Ankara'nın Irak'a asker göndermeye ilişkin tavrı, savaşın başından beri dalgalanıp durdu. Türkiye'nin kayıtsız şartsız Amerikan yönetiminin yanında yer almasını isteyenler bu yönde baskı yaptı. Amerikan yönetimi de ilk planlarında, sonradan yanlış çıkacak olan ilk hesaplarında Türkiye'nin askeri varlığıyla önde rol almasını istiyordu. Türkiye'ye verilen bu askeri rolün siyasi ve ekonomik yanlarıyla ilgili her şey geçiştirildi. Amerikan yönetimi Türkiye'nin Irak'ın geleceğinde daha etkin olmasını hiçbir zaman istemedi. Sonunda eğrisi doğrusuna geldi ve Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi, Amerikan yönetiminin de onayıyla rafa kalktı. Irak savaşı öncesinde Vietnam hatırlatması yapanlar çok tepki görmüştü. Kimilerine solcu denildi, kimilerine Amerikan aleyhtarı denildi. Türkiye'nin savaşa girmesi için bağıranlar "On bin asker yetmez, yüz bin asker gitsin" demek cesaretini bile gösterdiler. Bugün askeri uzmanlar, gerçek askeri uzmanlar Amerika'nın Irak'taki askeri durumunun Vietnam'dan çok farklı olmadığını söylüyorlar. Irak'ta Amerikalıların tek müttefiki olan Kürt aşiretleri asıl hedefleri olan bağımsızlık yolunda bir adım olarak "Kürt Federasyonu" kurma kararı almışlardır. Irak'taki durum bütün gözlemciler tarafından tam bir kaos olarak nitelenmektedir. Sadece Saddam Hüseyin'e bağlı unsurlar değil, Amerikalılara çeşitli nedenlerle tepki gösteren Sünni ve Şii unsurlar da Amerika'nın kontrolünde değildir.Bataktan kurtuluş...Şu anda Irak Geçici Yönetimi de dahil hiç kimse Türk askerinin gelmesini istememektedir. Hükümetin asker gönderme yetkisinin kullanılmayacağını açıklamasını sadece Kürtlerin tepkisine bağlayarak "şahin" tavırları kışkırtanlar olacaktır. Amerikan yönetimi kendi saplandığı batağın farkına yavaş yavaş varmaktadır. Amerikan basınında çıkan yazı ve yorumları izleyenler Washington'un sıkıntılarını görmektedir. Bu aşamada Türk askerinin Irak'a gelmesinin işleri daha da karıştıracağını, sorunları büyüteceğini Amerikan yönetimi de kabul etmiştir. Diğer yandan Hükümet, Meclis'ten aldığı asker gönderme yetkisini tümüyle "iptal" etmiş ya da Meclis'e geri vermiş değildir. Bu yetkiyi yine elinde tutmaktadır. Gelinen son durumu bu yetkiyi tekrar kullanma imkânı olduğu şeklinde yorumlamak yerine, "yumuşak geçiş" olarak görmek daha doğru olacaktır. Şu andaki kaotik yapı ve belirsizlik göz önüne alındığında, Irak batağına girmekten kurtulan Türkiye'nin bu bölgede zayıflamak tehlikesiyle karşı karşıya olmak bir yana, tam tersine, daha da güçleneceğini görmemiz gerekir.
Her toplumsal olayın, her gösterinin ardından en iç karartıcı görüntüler ekranlara gelmeye devam ediyor. Göstericiler hakları olmayan bir yola girmek istiyor ya da yetkililerin beğenmediği bir sloganı seslendiriyor.Ve her seferinde coplar, gözyaşartıcı bombalar, su sıkmalar. En kötü görüntü de bir kadın gösterici ya da çelimsiz bir çocuk üç-dört polis memurunun ortasına düştüğünde beliriyor. Kadın ya da çocuk kendini korumaya çalışırken coplar çalışıyor, tekmeler tokatlar iniyor; bazı memurlar hızını alamayıp kaskını çıkarıyor, göstericinin suratına kaskıyla vuruyor!.. Zaten yere düşmüş, zaten kaçmayan bir insana tekrar tekrar cop, tekme ve yumrukla vurulmasını hiç bir duyguyla açıklamak mümkün değildir. Zaten kaçan, dağılan insanlara tekrar girişmenin de açıklanması mümkün değildir. Bunları görev duygusuyla açıklamak hiç mümkün değildir.Polisin görevi dövmek mi!Dün üniversite öğrencilerinin YÖK'ü protesto gösterileri vardı, yine olay çıktı, yine coplar çalıştı, yine gözyaşartıcı bombalar kullanıldı. Güvenlik kuvvetlerinin görevi yasa dışı gösteriyi dağıtmak, "elebaşı" olarak görülen kimseleri yakalayıp adalete teslim etmektir. Bu göstericileri hemen orada döverek cezalandırmak değildir. Yine son olarak ekranlara yansıdı, birkaç kişiden kuşkulanılıyor, adamlar itiraz etti diye herkesin gözü önünde dövülüyor. Kanunları değiştirmek yetmiyor. Önce mantıkları değiştirmek gerekiyor. Mantıkları değiştirmek için de her olayın üzerine ayrı ayrı gitmek, görevliyi örneklerle eğitmek gerekiyor. Bugün dünyada birkaç ülkede bu tür gösterici-polis çatışmalarında, polisin görevinin sınırlarını aşan bir şekilde cop kullanmasına rastlanmaktadır. Amerika'da böyle bir olay yüzünden büyük bir isyan çıktı, bütün yöneticiler özür diledi.Mutlaka bir yolu vardırBu görüntüler Pakistan'dan yansıyor, İran'dan yansıyordu; bir süredir oralardan değil, Irak'tan geliyor, bazı Afrika ülkelerinden geliyor. Bir de bütün dünyanın bilgisine sunulan utanç görüntüleri olarak Türkiye'den çıkıyor. Bu görüntüler ortadan kalktığı zaman, çıkarılmış bunca kanunun bir işe yaradığını belki göreceğiz. Belki şunu da düşünen vardır:* Eminem tişörtü satan insanı "Annemin adı da Emine" diyerek bıçaklayan birini nasıl eğitebiliriz?* Diyebilirsiniz ki, tecavüze uğramış kızını öldüren adamı nasıl eğitebiliriz?Çetin Altan'ın dediği gibi "enseyi karartmayalım", bütün bunların eğitileceğine, 21'inci yüzyıla ulaşacaklarına inanmaya devam edelim.