Her kitap faydalıdır

27 Ekim 2003

Türkiye'ye Soğuk Savaş'ın yaptığı en büyük kötülüklerden biri kitaplara iyi gözle bakılmaması, kitaptan ve kitap okuyandan kuşkulanılması olmuştur. Analar babalar, öğretmenler çocuğun okuduğu kitabı "kontrol" eder, "aman zararlı bir şey okumasın" diye dertlenirler. Herkes kitap sansürcülüğüne sıvandığı zaman çocukta da ne kitap okuma zevki kalır ne de isteği. Türkiye, kitabın az üretildiği, az okunduğu, az satıldığı ülkelerden biridir. İstatistikler berbattır ve Türkiye'yi dünya liginin en alt sıralarında gösterir. Kitapla ilgili istatistikleri tekrarlamaya gerek yok. Ama bir başka taraftan bakıldığı zaman da Türkiye'deki kitap üretiminin, basımının artmakta olduğu, yeni kitaplar ve yazarlarla Türk düşünce hayatının zenginleşmekte olduğunu görebiliriz. Türkiye'de kitabın insanların hayatlarına biraz daha fazla girmesini sağlayan faaliyetlerden biri de kitap fuarları olmuştur. CNR'nin kitap fuarı geçen hafta bitti, şimdi TÜYAP'ın kitap fuarı başladı. TÜYAP kitap fuarını onbeş yıl önce başlattığı zaman, İstanbul'un ortasındaki fuara 50-60 bin kişi geliyordu. Onbeş yıl sonra ziyaretçi sayısı 300 binlerin üzerine çıkmıştır. Onbeş yıl önce fuara 104 yayıncı katılıyordu, bugün 370 yayıncı katılıyor. Kitap fuarına bugüne kadar gitmemiş olan herkes, kim olursa olsun gittiği gördüğü zaman başka bir dünyanın, kitapların sonsuz dünyasının tadını alacaktır. Birbirine taban tabana zıt görüşler savunan, dünyayı bambaşka yorumlayan, insanlara değişik açılardan bakan bütün kitapların yan yana durması, yan yana bakılması, yan yana satılması sadece kitap okumanın, kitabı sevmenin bile insanları birleştirdiğini göstermektedir. Bugün yan yana duran kitaplar, yirmi yıl önce birbirlerini görmezden geliyordu. Yan yana tartışan insanlar, birbirlerine düşman gibi bakıyordu. Soğuk Savaş bize okumayı ve tartışmayı unutturmuştu, birbirimize sadece kuşkuyla ve korkuyla bakıyorduk. Bugün ve yarın tatil. Kitap fuarına giden herkes, kitapların anlamsız düşmanlıkları yok etmekte tartışmasız birinci araç olduğunu görecektir. Türkiye'yi geride bırakan sadece ve sadece yasakçı paranoyak kafalardır. Kitap çoğaldıkça, kitap okuyan, özgür düşünmeyi öğrenen çoğaldıkça bu kafalar tarihe karışacaktır.

Devamını Oku

Teori tamam pratik zayıf

26 Ekim 2003

Avrupa Birliği'nin Türkiye raporu kasımın ilk haftasında yayınlanacak. Bu raporun, yasal açıdan sağlanan ilerlemelere övgüler içermesi bekleniyor. Gerçekten son iki yılda Anayasa'da ve yasalarda yapılan onlarca değişiklik Türkiye'nin ileri bir toplumsal düzene ulaşması için temel altyapıyı sağlamıştır. Teori tamamdır, ama pratikte nelerin eksik olduğunu biz de biliyoruz, dünya da biliyor. Dünyanın bugünkü bilgi akışı düzeninde kimsenin kimseyi kandırması mümkün olmadığı gibi hiçbir şeyin de gizli kalması mümkün değildir. Ne olduğunu görmek, bilmek isteyen herkes bu imkâna sahiptir. "Biz de yasaları çıkardık" demek yetmiyor, çünkü gerçekte neler olduğunu herkes biliyor. Hangi eksiklerimizin olduğunu en iyi biz biliyoruz.Kırıklar düzelince...* Yargı sisteminin yeni çağdaş düzene uymakta zorlandığını biz biliyoruz. Sistem eski düzene alışmıştır, yani vatandaş haklarının gözetilmesi peşinde değildir, her vatandaşın bir potansiyel suçlu olduğu ve devletin bütün vatandaşlara karşı en sert şekilde korunması gerektiği zihniyetinin etkisindedir. Bunun düzelmesi için bütün bir yargı mantığının değişmesi gerekir. Tabii ki bu da zaman meselesidir, ama bu zamanın en aza inebilmesi için güçlü bir irade gerekir. Ankara elini yavaş tutmakta, zamanı bol kepçe kullanmaya devam etmektedir.* Anadilde yayın ve öğretim yapılabilmesini sağlayan yasalar çıkarılmış, Anayasa değişikliği yapılmıştır. Ama iş pratiğe gelince yine bütün fren sistemleri devreye girmektedir. Frenciler, özgürlük ve demokrasinin en gelişmiş olduğu toplumların "bölünme" tehlikesinin bulunmadığı toplumlar olduğunu kabul etmemek için son imkânlarını kullanmaktadır. İnternet çağında, büyük bir anten takanın yüzlerce yabancı televizyon kanalını izleyebildiği bir dünyada herhangi bir dilin öğrenilmesini, kullanılmasını önlemek mümkün değildir. Avrupa Birliği'nin Türkiye raporunda bütün "pratik" sorunların yer alması kaçınılmazdır. Bu "pratik" sorunların çözümü için de raporun ardından bir yıldan az bir süre kalmaktadır. Son kırık notlarımızı düzelttiğimiz zaman en çok kendimiz rahatlayacağız. Pratikteki her gelişme de sonraki gelişmeleri kolaylaştıracaktır. Frenciler dahil herkes görecektir ki ileri bir düzende yaşamanın hiçbir tehlikesi yoktur.

Devamını Oku

Çoğunluğa uymak

25 Ekim 2003

Bir ülkenin çok güçlü, kendine çok güvenen bir kralı vardı. Halkı da onu seviyor, sayıyordu.Bu ülkede bir de çok etkili olmaya başlamış bir cadı yaşıyordu. Kral kendisine çok güveniyordu fakat cadının halkı üzerinde etkinlik kurmasından da çekinmeye başlamıştı. Cadıyı etkisiz kılmak ve ülkesinden kovmak için bazı tedbirler aldı ve bunda başarılı oldu.Ülkenin ana su kaynağı, ülkenin tam ortası sayılabilecek bir mevkide açılmış olan kuyuydu. Burada yaşayan herkes bu kuyunun suyunu kullanıyor, aynı suyu içiyordu.Kralın sarayının bütün su ihtiyacı da yine aynı kuyudan sağlanıyordu.Cadı, kendisini istemeyen kralın ülkesinden ayrılmadan önce ağır bir intikam planladı. Herkesin suyundan faydalandığı kuyuyu zehirledi.Cadı ülkeden gitti ve kuyunun suyundan içen herkes bir süre sonra delirmeye başladı.Kim kuyunun suyundan içerse bütün dengeleri, değerleri altüst oluyor, diğer insanlara tuhaf bakmaya başlıyordu. Sudan içip delirenler kendi aralarında toplanıp diğer insanlara kötü kötü bakıyordu.Ama herkes aynı sudan içtiği için delilerin sayısı sürekli olarak artıyor, her gün iki üç misline katlanıyordu. Birkaç gün içinde ülkede yaşayan bütün halk delirmiş ve saraya kötü kötü bakmaya başlamıştı. Bu arada saraydaki önceden depolanmış sular da tükenmeye ve kuyudan su çekilmeye başlanmıştı.Artık sarayda yasayanlar da, vezirler ve aileleri, hızla diğerlerinin saflarına geçiyordu. Kral bir gün uyandığında sarayda kısa bir gezinti yaptı ve herkesin kendisine kötü kötü baktığını gördü.Cadının laneti sonuç vermiş, akıllı, kendine güvenen, güçlü kral tek başına kalmıştı. Eskiden tanıdığı, dağda tek başına yaşayan bir bilge vardı. Atına atladı, bilgeyi görmeye gitti.Bilge, kralın anlattıklarını dinledi, biraz düşündü ve cevap verdi:"Yapacak hiçbir şey kalmamış, daha doğrusu yapacak bir tek şey var... Bu, senin de aynı sudan içmen ve çoğunluğa katılmandır...""Nasıl olur" diye itiraz edecek oldu kral, ama bilge başka bir çözüm olmadığında ısrar etti. Ya da ülkesini bırakacak, krallığı bırakacak başka bir ülkeye, herhangi bir kişi gibi göçecekti.Kral sarayına döndü, hemen kuyudan en son getirilmiş sudan içti. Ertesi gün kral uyandığında herkes gibi olmuştu. Halk da çok memnundu, "Kralımız iyileşti" diye seviniyorlardı.

Devamını Oku

Kanıksamak budur

24 Ekim 2003

Başka bir ülkede olsa ortalık birbirine girer, bürokratlar istifa eder, suçlananlar kendilerini savunur, savcılar harekete geçer vs. Ama bizde böyle olmuyor. Çünkü kanıksama olabilecek en yüksek noktaya ulaşmıştır.Enerji Bakanı dün gündüz saatlerinde televizyona çıktı ve dehşetengiz sözler söyledi. Bu sözler sadece aynı kanalın sonraki haberlerinde, arada tekrarlandı.Enerji Bakanı'nın söyledikleri gerçekten ağırdır: Türkiye son yılların enerji yatırımları ve sözleşmelerinde 40 milyar dolar kaybetmiştir, yani 40 milyar dolar devletten çalınmıştır... Bakanın söylediklerinin anlamı şudur: Enerji Bakanlığı'nda bu soygunun yasalara uydurulması için çalışılmıştır, yani bakanlığın bütün bürokratları en yukardan en aşağıya, bu soygunun ortaklarıdır... Rüşvet veren kadar alan vardır, yani bütün bu işlerde büyük rüşvet dönmüştür, yani bakanlığın bütün bürokratları rüşvet şaibesi altındadır...Bu sözler ülkeyi birbirine katmıyor, çünkü bu tarz konuşmalar yıllardır yapıla yapıla herkesi bıktırdı. Bunlara inanmamaktan gelmiyor bıkkınlık, bütün bu sözlerin arkasının gelmemesinden kaynaklanıyor.Peki, ne yapılıyor?Bir bakan böyle sözler söylediği zaman, bütün söylediklerini, en azından iddialar düzeyinde belgelemesi gerekmektedir. Rüşvet aldıklarından kuşkulanılan bürokratlar varsa, bunların görevden alınmış olmaları ve iddiaların savcılığa iletilmiş olması gerekir. 40 milyar dolara ulaşan bir soygundan söz ediliyorsa, bunun somut örneklerinin verilmesi gerekir ve yine bu iddiaların yargı düzeyinde kovuşturulmasının başlamış olması gerekir.Bütün bunlar yapılmadan ne kadar ağır sözler söylenirse söylensin, sadece söyleyenlerin inandırıcılığını zedeler. Çünkü buna benzer büyük sözler çok söylenmiştir, ama arkasının geldiği az görülmüştür. Son on yıldır Türkiye, yolsuzluk ve hırsızlık iddialarının en ölçüsüz şekilde, en uluorta ortaya atıldığı, ama soruşturma ve yargı süreçlerinde en az sonuç alınmış olan ülkedir. Batık bankalar ortada. 25 milyar dolardan söz edilmektedir ama bu paraların sorumlulardan tahsil edilmesinde bir milim ilerleme sağlanmamıştır.Yolsuzlukları, hırsızlıkları en aza indirecek olan büyük sözler değil, yargının hızlı çalışması ve suçu belirlenenlerin bunun bedelini ödemeleridir.

Devamını Oku

Manevi baskının yönü

23 Ekim 2003

Türban meselesinin nasıl bir manevi baskı aracı olabileceğinin açık bir örneği dün yayınlanan bir haberde görülüyordu. Haber şu: AKP'li bakanlardan birinin türban takmayan eşi, Başbakan'ın eşinin yanında türban takıyordu. Dini kökenli duygu ve geleneklere saygı böyle bir tavrı gerektirebilir. Ama bu en azından türban konusundaki manevi baskının kaçınılmaz yönünü göstermektedir. Türbansız hanımların çoğunlukta olduğu ya da başın örtülmesinin hiç gerekmediği bir ortama başı türbanlı bir hanım gelebilir. O, diğerlerine saygı göstermek adına başını açmak gibi bir sorumluluğu olmadığından emindir. Ama yukardaki örnekte görüldüğü gibi, türbanlı hanımların çok olduğu bir ortamda bulunan türbansız bir hanım, onlara saygı göstermek adına başını örtmek gereğini hissetmiştir. Türban gibi dini inanç temellerine dayandırılmaya çalışılan bütün konularda manevi baskının yönü bellidir. Dini inançtan kaynaklanan herhangi bir davranış biçiminin tersine tavır almaktan ya da buna saygısızlık gösterdiği duygusunu yaratmaktan kaçınma kaygısı son derece doğaldır. İşte siyasal İslam bu saygı geleneğinin üzerine kendi siyasal sömürüsünü kolaylıkla kurabilmektedir.Ağır yalan!Erbakan teşkilatının yıllarca söylediği bir yalan vardır. İddia Cumhuriyet döneminde "Müslümanlara eziyet edildiği" dir. Bu iddia yıllarca Erbakan'cılar tarafından halk arasındaki propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır. Bunun nasıl ağır bir yalan olduğunu bu ülkede gözleri açık yaşamış herkes bilir. Hiçbir ortamda camiye giden, oruç tutan insanlar saygı dışında bir muamele görmemiştir. Ancak siyasi İslam'ın kendine üs seçtiği birçok mahallede, şehirde Ramazan'da herhangi bir lokantaya girmek yürek ister. Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik anlayışı en temel demokratik ilkeye dayanır; herkes istediğini düşünür, yapar ama başkalarının yaşam sınırlarına giremez, onları kendi anlayışını kabul etmeleri için zorlayamaz.Cumhuriyet'in hiçbir döneminde, dini inançlarının gereğini yerine getiren insanlara hiçbir baskı uygulanmamıştır. Eğer şimdi bunun tersine bir manevi baskının ortamı yaratılırsa Türkiye Cumhuriyeti'nin en temel özellikleri tehlikeye atılmış olur. Türban takanlar da türban takmayanlara aynı hoşgörü ve anlayışla bakmak, onlar üzerinde manevi baskı kuracak tavırlardan kaçınmakla yükümlüdürler.

Devamını Oku

CHP'de kısır döngü

22 Ekim 2003

Bugün CHP kongresi toplanacak. Bu kongreden ileriye dönük bir çalışma çıkmayacağını, CHP'lilerin partinin temel sorunlarını açık açık tartışmayacaklarını tahmin etmek güç değil.Şu ana kadar yapılan bütün tartışmalar yine "isimler" çevresindedir.Filancalar birini istemiyor, falancalar başka birini istemiyor şeklinde yürüyen bir kulis faaliyeti bir kongre öncesi gündeminin ana konusu olduğu takdirde o kongreden bir şey beklemek zordur.CHP yine "hizipler partisi" kimliğine kavuşmuştur. Kayıtsız şartsız "Deniz Baykal'cılar" vardır, açıkça "Deniz Baykal gitsin" diyemeyenler vardır, kendilerini bir sonraki döneme hazırlayanlar vardır.Bu tür particilikte iki ana çalışma tarzı egemendir. Ya liderin hemen yakınına girer, üst kademelerde kendinizi sağlama alıp milletvekilliğini garantilersiniz. Ya da "bu ekip sıkı bir başarısızlık alsın sıra bize gelsin" diye beklersiniz.Derviş ve BaykalKemal Derviş, "küçük küçük" faaliyetler yaparak kendisini bir sonraki dönem için hazırladığı görüntüsünü vermektedir. O da yerel seçimlerdeki "hezimeti" bekleyecek sonra daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.Tabii bu öyle kolay bir iş değildir. Örgütte gizli gizli çalışma yapmak, belli görevlere kendine yakın isimlerin gelmesini sağlamak, çıkış zamanını iyi hesaplamak gerekir.Türkiye'deki, kendine sosyal demokrat ya da demokratik solcu adı veren grupları birkaç günde bir araya getirebileceğini düşünebilmiş olan Kemal Derviş'in sadece iyi bir isimle sonuç alınabileceğini zannetmesi de mümkündür.Bir sonraki dönemde Baykal'in yerine gözünü diktiği anlaşılan Derviş'e oyun alanı bırakmamak da Baykal'ın en iyi bildiği siyaset oyunlarından biridir.O eski hastalığın sonuSonuçta bugünkü kongrede CHP adına herhangi bir değişiklik, toparlanma, derinlikli tartışma, özeleştiri bekleyenler yine hayal kırıklığına uğrayacaktır.Deniz Baykal yerini koruyacak, bunun için belki çok yakınında görünen birkaç ismi feda edecek, sonra herkes dağılacaktır.Kendi kendini eleştirmeyen, neden solun en kötü dönemini yaşadığını tartışmayan bir sol parti kendini biraz daha küçülmeye mahkûm eder.Bu küçülmenin sonu da kapıya kilit vurulmasıdır."Küçük dükkân" mantığı Türk solunun eski hastalıklarından biridir ve CHP'yi de bugüne getiren mantık budur.

Devamını Oku

Kıbrıs'ta telaş...

21 Ekim 2003

Yıl sonunda KKTC'de seçim yapılacak. Kıbrıs Türkleri'nin verdikleri oylar hem kendilerinin, hem bütün Kıbrıs'ın hem de Türkiye'nin geleceğini belirleyecek. Seçim yaklaşırken Denktaş tarafı da son kozlarını oynuyor. KKTC'ye Türkiye'den sürekli olarak birileri gidip Denktaş'ı övüyor. Kıbrıs Türkleri'nin oyları üzerinde etkili olabileceği sanılan herkes devreye sokuluyor.Denktaş'ın vermeye çalıştığı bir başka görüntü de Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendisini desteklediği yolundadır. Askerin Kıbrıs'a bakışında ağırlık taşıyan ve taşıması gereken hususlar, askeri ve stratejik boyutlardır. Denktaş bu tabii "ilgi"yi bir siyasi destek gibi gösterme çabasındadır.Kıbrıs, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği için son kilittir. Bu kilit açılmadan, açılmaya başlamadan Türkiye'nin AB üyeliği için son aşamaya ulaşılması zordur. "Türkiye önce AB ile tam üyelik görüşmelerine başlasın, sonra Kıbrıs meselesini ele alalım" denilmesi sadece Türkiye'nin AB üyeliğini önlemeye yönelik bir taktiktir.En büyük ihanet olurBu "yumurta-tavuk" taktiğini yürütenler için Kıbrıs Türk halkının ve bütün Türk halkının geleceği, refahı, gelişmiş bir toplumda yaşamaya yönelik iradesi ikinci planda gelmektedir. "Yumurta-tavuk" çıkmazına girmek yerine soruyu doğru sorduğunuz zaman alacağınız cevap da bellidir.Kıbrıs Rum tarafı, "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak Avrupa Birliği'ne girmiştir. KKTC'yi ise Türkiye dışında tanıyan hiçbir ülke yoktur. Uluslararası toplum için KKTC, haklı gerekçeleri olsun olmasın Kıbrıs Adası'nın Türkiye tarafından işgal edilmiş bölümüdür.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılacak seçimlerde Denktaş tarafının bazı girişimleri, özellikle KKTC'ye sürekli yeni "vatandaş" alma faaliyeti bu seçimin sağlığı ili ilgili kuşkular yaratmaktadır. Yabancı gözlemcilerin seçimleri izlemek için adaya gelmesi söz konusudur ve Denktaş ekibi, bunu bir "dış baskı" olarak yorumlayıp bağırmaya başlamıştır."Bizim alnımız ve vicdanımız aktır, isteyen gelip seçimleri izler ve hiçbir hile olmadığını kendi gözleriyle görür" diyemeyen, tam tersine "bize baskı yapılmak isteniyor" diye bağıranlar güven vermek bir yana, niyetleriyle ilgili olarak kendilerini ele vermiş olmaktadırlar.KKTC'deki seçimlerde en küçük bir kuşku olursa, bunu yaratanlar Kıbrıs Türk halkına ve bütün Türk halkına en büyük ihaneti yapmış olurlar.

Devamını Oku

Hafta içi CHP

20 Ekim 2003

Ana muhalefet partisi CHP kongresini bu hafta içinde yapacak. Kongreler genellikle hafta sonu yapılır. Bunun nedeni, delegelerin işlerini aksatmadan gelebilmeleri, zamanı kullanmada rahatlığa sahip olabilmeleridir. CHP'nin kongresini hafta içinde yapmasının gerekçesi ne olursa olsun, görünen durum "enerji yokluğu" dur. Enerji yokluğu, fikir yokluğundan kaynaklanır ve CHP uzun süredir bu dertten mustariptir. Ve bu dert kalıcı bir hastalığa dönüşmek üzeredir, belki de dönüşmüştür... Bir önceki seçimde, 1999'da halk CHP'yi barajın altında bırakarak Meclis'e sokmadı. 2002 seçiminde ise CHP'nin yaktığı bazı ışıklar yine bir kesimi heyecanlandırdı. Yakılan ışıklar, başta Kemal Derviş, farklı görünen bazı yeni isimlerin CHP saflarına katılmış olmasıydı. 1999'da CHP'ye oy vermeyen, buna karşılık 2002'de verenler herhalde Deniz Baykal'ın politikalarını "anladıkları" için oy vermediler. Çok açıktır ki küçük de olsa bir "değişim umudu" na oy verdiler. CHP yönetiminin ne fikir düzeyinde, ne örgütlenme düzeyinde, ne politika üretme düzeyinde ne de enerji düzeyinde bu beklentiyi karşıladığı da ortadadır. Türkiye'deki asıl büyük sıkıntıyı yaratan da budur: Türk demokrasisi solu tüketilmiş, devre dışı bırakılmış bir demokrasidir. Bunun gerekçesini CHP kadroları ve yöneticileri başkalarında arıyor olsalar da bulamazlar, önce kendilerine bakmaları gerekir.Dünyada sosyal demokrasi uzun süredir kendisini yenileme çabaları içinde. Tartışıyor, yeni fikirler üretmeye çalışıyor. Sosyal demokrat partiler bütün Batı'da ya iktidardadır ya da birinci ve etkili iktidar alternatifidir.Herkes rahat!..Türkiye'de geleneksel "sol" oyların hep yüzde 30-35 olduğu söylenir. Bunun yarısını bile alamayan bir partinin iktidar alternatifi olması mümkün değildir. CHP'nin dışa vuran yüzünde bile böyle bir siyasi hırs okunmamaktadır. Birileri milletvekili olmuştur, medyada görünmektedir, TV'lerde yayımlanan basın toplantılarında konuşmaktadır. Herkes rahattır. Önlerinde dört sene vardır, "sonrası Allah kerim" derler ve bu şekilde "enerjisiz" durmaya devam ederler. Hiçbir temel konuda fikir üretemeyen, yeni politikaları gündeme getirip tartışmayan ve tartıştırmayan bir parti iktidar alternatifi ya da ana muhalefet partisi olamaz, sadece kendisinin öyle olduğunu zanneder. CHP uzun süredir idare-i maslahat etmeyi, durumu böyle idare etmeyi seçmiştir. Bu kongrede de daha farklı bir görüntü verebileceğine ilişkin herhangi bir belirti yoktur. Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu, Cumhuriyeti kuran partinin, Cumhuriyetin 80'inci yılı arifesinde böyle bir kongre yapması da tarihin kötü oyunlarından biri olsa gerek.

Devamını Oku