UEFA'nın; Galatasaray'ın İtalyan, Beşiktaş'ın İngiliz rakiplerinin Türkiye'ye gelmek istememeleri üzerine tarafsız saha kararı almasına hep birlikte kızdık. Biliyoruz ve inanıyoruz ki, Türkiye bu kıskaçtan hızla çıkacaktır ama bu karar Türkiye'yi terör konusunda en sıcak bölgeye koymaktadır.
Bu yüzden de Avrupalı futbol yöneticilerinin kararı hepimizi isyan ettirdi...
İsyan etme ve duygusal tepki gösterme hakkı bazı insanlar için vardır, bazıları için ise yoktur. Yönetici konumundaki insanların göstereceği mantığı az duygusu çok tepkiler döner, kendilerini yaralar.
Aslında olayın başlangıcı Amerikan ve İngiliz yönetimlerinin kendi vatandaşlarına yaptıkları "Türkiye'ye gitmeyin" çağrısıdır. İngiliz Dışişleri'nin Türkiye'de yeni terör eylemleri beklendiğine ilişkin açıklaması da buna tuz biber ekmiştir.
Böyle yüksek bir alarm ortamını, Galatasaray ve Beşiktaş'ın rakipleri kendi lehlerine kullanmışlardır. Bu da kuşkusuz sporun temelindeki centilmenliğe sığacak bir manevra değildir.
"Rüzgârla politika olmaz"
Olay şöyle gelişmiştir: İki ülkenin federasyonları UEFA'ya başvurmuş, UEFA da bu çekingenliği haklı bulmuştur. Bir meselede bağırmaya başlamadan önce kendimizi karşımızdakinin yerine koyup bakarsak daha farklı sonuçlara varabiliriz. Eğer herhangi bir yabancı sporcunun Türkiye'de burnu kanayacak olsa o ülkenin futbol federasyonu çok ağır sorumluluk altında kalacaktır. Ve hiç kimse, böyle bir olasılık binde bir bile olsa bu sorumluluğu taşımak istemez. Çünkü o ülkelerde insanın değeri en büyük değerdir ve hiçbir şeye feda edilemez.
UEFA'nın kararı elbette abartılı ve haksız bir karardır. Ve bu durumda yapılacak olan, Türk futbol yetkililerinin meseleyi kendi "mecrası" içinde çözmeye çalışmaları olmalıydı. Ama yönetici konumunda olanlar duygusal tepki gösterince sorun hem daha büyütülmüş hem de çözülmemiş oldu.
Başbakan Erdoğan bu haksızlığa isyan eden "delikanlı" olarak hemen dostu İtalya Başbakanı Berlusconi'yi aradı. Kendisinin açıkladığına göre Berlusconi İtalyan Federasyonu ve Juventus yöneticilerini arayıp sorunu çözmeye söz vermişti. İtalya meselesinin hallolduğuna inanmış olan Erdoğan yine aynı havayla "İngiltere Başbakanı Blair'i de arayacağım ve o sorunu da çözeceğim" diyordu.
Ama "rüzgâr" bu aşamada kesildi, bugün politikayı "rüzgâr"la yapmanın mümkün olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Berlusconi'nin, Erdoğan'a ne söz verdiğini biz bilemeyiz, ama sonuçta Berlusconi bir şey yapamamıştır. Herhalde birileri Başbakan'ı uyardı, o da Blair'i aramaktan vazgeçti.
"Rica"lar ve gerçekler...
Ankara'da kırmızı plakalı arabalarla, eskortlarla dolaşanların unuttukları bir gerçek vardır: Gelişmiş ülkelerde herkesin yetkileri, sorumlulukları bellidir. Bu ülkelerde Başbakan telefon edince hiç kimse yetkisinin ve sorumluluğunun ona verdiği karar hakkını devretmez. Zaten başbakanlar da buna teşebbüs etmezler.
Ankara'nın alışkanlıkları ise farklıdır. Bizde Başbakan, fiilen yetkisi olmayan bir konuda telefonla istekte bulunursa karşıdaki kişi ne kendi yetkilerini ne de sorumluluklarını düşünür, ayakları bir yerlerine vura vura koşturarak Başbakan'ın "ricasını" yerine getirir.
Gelişmiş ülkelerdeki yönetim anlayışıyla, yönetim şeffaflığıyla, yetki ve sorumluluk mantığıyla Ankara'nın alışkanlıkları arasında hiçbir ilişki yoktur. Bu farkı anlamayanların, bilmeyenlerin "delikanlı rüzgârları" hemen tersine döner.
Ankara'nın bilmediği...
UEFA'nın; Galatasaray'ın İtalyan, Beşiktaş'ın İngiliz rakiplerinin Türkiye'ye gelmek istememeleri üzerine tarafsız saha kararı almasına hep birlikte kızdık. Biliyoruz ve inanıyoruz ki, Türkiye bu kıskaçtan hızla çıkacaktır ama bu karar Türkiye'yi terör konusunda en sıcak bölgeye koymaktadır
Haberin Devamı

