Hangisi doğru?

18 Aralık 2003

Türkiye'de birkaç yıl önce ağır bir mali kriz yaşandı. Bu krizde bankacılık sistemi çok ağır bir yara aldı. Bazı bankalar krizin getirdiği yük dolayısıyla fiilen "battı". Bazı bankalar ise sahipleri tarafından içleri boşaltıldığı için battı. Sonuçta 22 bankaya devletin ilgili kurumları tarafından "el konuldu". Bunun nedeni krizin daha fazla yayılması, başka bankaların da batmasını önlemekti. Bu "el konulan" bankaların yarattığı ağır yük devlet tarafından karşılanmaya çalışılırken, kamuya geçmiş olan bankalar birleştirildi, bazıları parça parça satıldı. Sahipleri tarafından içleri boşaltıldığı için el konulmuş olan bankalarla ilgili ceza davaları devam etmektedir. * Son günlerde ise yüksek yargıdan ilginç kararlar çıkmaya başladı. Daha önce devletin, fiilen battığı için el koyduğu bankaların eski sahiplerine verilmesi için yüksek idari yargı tarafından ardı ardına kararlar alınıyor.* O dönemlere bakmak gerekir: Bu bankalara yetkili devlet kuruluşları, "battığı" için el koymuştu. Bunların bazılarının sahiplerinin de "el konsa da kurtulsak" diye çalmadık kapı bırakmadıkları, o günlerin gazetelerinden kolaylıkla tespit edilebilir. Sözkonusu bankalara devlet el koyduğu için, bunların getirdiği ağır mali yük de devlet tarafından karşılandı. Türk halkına devletin anlattığı buydu. Herkes de meseleyi bu şekilde anladı. Devlet bu yükü karşılamak için karmaşık mali operasyonlar yaptı, yükün önemli bölümü de halkın tümünün verdiği vergilerden karşılandı. Simdi bu bankaların eski sahiplerine verilmesine ilişkin idari kararlar ne anlama geliyor?* Birinci olarak, bu kararları alan yargı kuruluşlarını bankacılık hakkında ve o dönemdeki mali kriz hakkında uzman olmadıklarını bilmek için tek tek tanımaya gerek bile yok.* Yargının, bankacılık ve mali sistem konusunda uzman olmayan heyetlerinin bu bankaların eski sahiplerine geri verilmesi yolunda kararlar alması oldukça garip sonuçlar yaratacak. Bu bankalar, başka bankalarla birleştirildiği ve parça parça satıldığı için eski sahiplerinin alabilecekleri geride kalmış bir şey yoktur. Sadece "isim" alabilirler.* O zaman bu eski sahipler dönecek ve devletten "uğradıkları zararın" karşılanmasını isteyecek. Bu da yeni davalar demek ve eski sahiplerin ellerinde "kapı gibi" yargı kararları olduğu için de devlet bunlara tazminat ödeme olasılığıyla karşılaşacak. Türkiye büyük bir mali kriz yaşadı, bütün ekonomi durdu, hâlâ toparlanmış değil. Ve biz bu krizi bile aşamıyor, bıraktığı tortulan bile temizleyemiyoruz.* Zamanında bu bankalara el koyma kararı alan yetkili kuruluşlar mı bizi kandırdı, yoksa bu bankaları eski sahiplerine iade kararı alan mahkemeler mi bu işten anlamıyor? Yargının işleyişinin bütün boyutlarıyla konuşulması gerektiğini batık bankalar meselesi bir kez daha kanıtlıyor. Bu yargı sistemi ve bu "yönetemezlik"le hangi sermaye, hangi yabancı sermaye gelir de Türkiye'ye yatırım yapar?

Devamını Oku

En büyük engel

17 Aralık 2003

Son olarak karşımıza bir de Kürtçe billboard meselesi çıktı. Bundan önceki mesele çocuklara Kürtçe isim verilmesinin reddedilmesiydi. İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Van'da, üzerinde Kürtçe ve Türkçe yazı bulunan afişler asınca bu olayın üzerine de en "şiddetli" şekilde gidildi. Polis, mahkeme vs. Ama ortada nasıl bir suç olduğu belli değil. Çünkü yasalara göre "Kürtçe afiş" diye bir suç yok. Buna karşılık yasalar "Türkçe dışında dillerin" kullanılabilmesini güvence altına almış durumda.Türk alfabesinde bulunmayan harflerin kullanılması da, isimler için bulunan engele gerekçe. Bu gerekçe doğruysa, yabancılarla evlilik yapan ve eşlerinin soyadlarını taşıyan Türk kadınların yeni soyadları da aynı açıdan denetlenebilir ve nüfus idareleri bu soyadlarını da reddedebilir.Kimi kandırıyoruz?Bu son örnekler de gösteriyor ki, öncelikle devlet kurumlarında zihniyet değişimi sağlanmadan gerçek bir değişim yapmak mümkün değil. Bünye, demokrasinin bütün ilkelerini içine sindirmiş değildir. Demokratikleşme adımlarının sindirilebilmesi için de önce zihniyetlerin değişmesi şarttır.Kuşkusuz, son yarım yüzyılı yarım bir demokratik sistemde yaşamış olan, kısıntılara ve eksiklere kendini alıştırmış olan bir yapının tam demokrasiye geçişi kolay değildir.Zihniyetler "yarım"lara alışmıştır, "durumu idare etmeye" alışmıştır, "bize bu kadar yeter" demeye alışmıştır; iyi şeylerle karşılaştığı zaman da "bizde olmaz, bize uymaz" diyerek kıvırtmaya alışmıştır.Yapının bir bölümü, bütün bu yasal değişikliklerin aslında Türkiye'nin daha ileri bir toplum olması, vatandaşlarının en ileri haklara sahip olması için yapıldığına ilişkin bir bilince sahip değildir. Tam tersine, "Avrupa istediği için yapıyoruz" havasında devam etmekte ve Avrupa'nın "kandırılması" gibi "cinliklerle" uğraşmaktadır.Son çırpınışlar...Kürtçe kursunu "kapısı beş santimetre küçük" gerekçesiyle kapatan zihniyet, Kürtçe afişi, Kürtçe isimleri, Kürtçe televizyon yayınını "büyük tehlike" zannetmeye devam etmektedir."Yarım yamalakçı" zihniyet Türkiye'ye çok zaman kaybettirdi, gerçek olmayan korkularla uğraştırdı, şimdi de son çırpınmalar içinde direnmeye çalışıyor.Bu zihniyet halen Ankara'da, siyasette, bürokraside varlığını sürdürmektedir.Türkiye'nin en büyük sorunu, Türkiye'nin önündeki en büyük engel, bu eskimiş zihniyettir.

Devamını Oku

Kucakta bulunan sorunlar

16 Aralık 2003

Siyasilerin, iktidarlarının ilk dönemlerinde çok sık kullandıkları formüllerden biri "bu sorunu kucağımızda bulduk" şeklindedir. Yani, kendilerinden önceki dönemde yapılanlar bu sorunu içinden zor çıkılır hale getirmiş ve eski iktidar yeni iktidarın kucağına, ona hissettirmeden havale etmiştir.Son olarak aynı söz İmar Bankası tartışmasıyla ilgili olarak söylenir oldu. En yetkili kişiler birbirlerini savunurken yine "İmar Bankası sorununu kucağımızda bulduk" ifadesini kullandılar.Önce şunu bilmek gerekiyor: Hiçbir yeni iktidarın bir sorunu "kucağında bulması" mümkün değildir. Gazeteleri okuyan, ülkedeki gelişmeleri, dünyadaki eğilimleri izleyen herkes ilerde doğabilecek sorunların kaynakları görebilir.İmar Bankası için de bu böyledir. Bu banka ve bağlı olduğu grupla ilgili soru işaretleri yıllardır ilgili çevrelerde dolaşmaktadır, gazetelerde yazılıp çizilmektedir.Türkiye'de üç yıl önce ciddi bir mali kriz başlamıştır, çok daha güçlü olduğu düşünülen bankalar bile bu krize dayanamamıştır.Bu krizi izleyen herkes, İmar Bankası gibi kendine özgü bir şekilde yönetilen bankada da sorun beklemek zorundadır. Yönetim, yönetmek budur. Ve bunun için devletin denetim ve teftiş kurumları vardır.Saddam bulundu ama...İmar Bankası'nın uzun süredir mali hileler yaptığı, yıllardır söylenti halinde dolaşırken sonunda açık olarak ortaya çıkmıştır ve sahipleri çok ağır suçlamalarla karşı karşıyadır.Devletin çalışmasına izin verdiği, gazete ve televizyonlarda sürekli olarak reklamları, duyuruları yayınlanan bir bankaya tasarrufunu emanet eden vatandaşın bir fatura ödemesi gerçek devlet anlayışına uymaz."Bu sorun bizden önce vardı, sonunda bizim kucağımıza kaldı" mantığıyla da herhangi bir sorun çözülmez.İmar Bankası sorunu, bundan önceki hükümet ve yöneticilerin yanlışları ne olursa olsun, bugünkü hükümetin, bugünkü yönetimin çözmek zorunda olduğu bir sorundur. Bundan önce ihmali görülenlerin hesap vermesini sağlamak da bugünkü yönetimin sorunudur.Varolan sorunları bilmeden, ilerde doğabilecek sorunları hissetmeden iktidara talip olmak fazlasıyla "bize özgü" bir davranıştır. İktidara talip olup halktan bu konuda onay aldıktan sonra "biz bu kadar ciddi sorunlar olduğunu bilmiyorduk" deme hakkı sadece bizim ülkemizde kullanılan bir mazeret türüdür.Bu arada şunu da hatırlayalım: Saddam Hüseyin bile yakalandı, ama Uzanlar'ın izleri hâlâ bulunamadı. Bu "bulunamama" hali uzadıkça da insanların aklına "Acaba bunları koruyan birileri mi var" sorusu çok kolaylıkla gelir. Buna cevap vermesi gereken, yine bugünkü yönetimdir.

Devamını Oku

Körlerin fili ve Kıbrıs seçimi

15 Aralık 2003

Kıbrıs'taki seçimlerin ardından yapılan yorumlar ve konuşmalar "Körlerin fili" hikâyesini hatırlatıyor. Körlerin her biri fili, dokunduğu yerine göre tarif eder, sonuçta her biri için fil başka bir şey, filin başka bir yeridir... Kıbrıs Türkleri herkesi zorda bırakacak bir sonuçla, "çözümcü" ve "statükocu" partileri 25-25 berabere çıkardılar. "Statükocu" partiler hayatlarından memnun, çünkü karşı taraf bir üstünlük sağlayamamış ve hükümeti alamamıştır. "Çözümcü" partiler de memnun çünkü bir önceki seçime göre büyük gelişme göstermişler; milletvekili sayısında olmasa da oy oranında çok az bir farkla öne geçtiler ve iktidar olma ihtimalleri belirdi.* "Statükocular" memnun çünkü korktukları gibi olmadı, "Annan Planı" çerçevesinde görüşme isteyenler ile istemeyenler aşağı yukarı eşit.* "Çözümcü" partiler memnun, çünkü "statükocu" partiler daha çok göçmenlerin, sonradan Kıbrıs'a yerleştirilenlerin oylarıyla ayakta kalmıştır, buna karşılık kendileri genç kuşağın desteğini sağlamıştır.* "Statükocular" Annan Planının olumsuz taraflarını öne çıkararak propaganda yapmış ve Kıbrıs halkının yarısını etkilemeyi başarmıştır.* "Çözümcüler" Annan Planının olumlu yanlarını öne çıkararak "6 ay sonra AB üyeliği" umudunu işlemiş ve Kıbrıs halkının yarısının desteğini almıştır.Denktaş da gördüBunların hepsi doğrudur. Ama kesin olan sonuç, yani "filin tamamı", Kıbrıs'ta bundan sonra hiçbir şeyin eski gibi gitmeyeceği. Bu gerçeği Denktaş'ın da görmüş olduğu anlaşılıyor. O zaman da ilk aşamada bir krize yol açmadan, olayların olumlu bir mecrada ve hızlı ilerleyebilmesi için "Çözümcü" partilerle Serdar Denktaş'ın DP'sinin koalisyon kurması ve bunun için görüşme sürecinin başlatılmasıdır. Zaman çok azalmıştır. 1 Mayıs 2004'te Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyesi olacaktır. Bu tarihten önce bir gelişme sağlanamazsa, ortaya çıkacak zorlukların üstesinden "dört partili koalisyon" bile gelemez. Avrupa Birliği, Türkiye'nin 21'inci yüzyıl projesidir. Bu projenin büyük anlamı Kıbrıs Türkleri için de geçerlidir. Eski kaygılar, kuşkular ve güvensizlikler çok çabuk giderilebilir. Kıbrıs'taki Rum toplumu da bunların giderilmesi için istekli olduğunu gösteren adımlar attığı zaman, her şey çok çabuk ve kolay olacaktır.

Devamını Oku

Boşa giden öğütler

15 Aralık 2003

Bir köylü, boş boş oturacağına kuş avlamaya karar verdi. Ormana gitti, tuzak kurdu, uyuklayarak beklemeye başladı.Sonunda bir kuş tuzağa duştu. Çırpındı çırpındı, kurtulamadı. Köylü uyandı, tuzağa düşmüş kuşu gördü, avucuna aldı.Köylü bu kuşla ne yapacağın düşünürken kuş konuşmaya başladı:• "Canımı alıp ne yapacaksın? Yemeye kalksan, benim bir yudum etimle doymazsın. Sen koyun yiyorsun, doymuyorsun, benim etimle hiç doymazsın. Kafese koysan, dayanamam ölürüm. En iyisi ben sana üç öğüt vereyim.İstersen öğüdümü, burada avucunun içindeyken veririm. Sonra şu ağaca konar ikinci öğüdümü söylerim. O öğüdümü de tutarsan, üçüncüsünü de söylerim. Bu öğütler sana benim bir yudum etimden çok daha fazla şeyler kazandıracaktır."Köylü meraklandı, "Söyle bakalım" dedi. "Peki" dedi kuş ve söyledi• "Kim söylerse söylesin, olmayacak söze inanma..."Köylü söz verdiği gibi avucunu açtı. kuş yandaki ağacın dalına kondu. "Şimdi ikinci öğüdümü veriyorum" dedi:• "Geçmişi hiçbir zaman özleme, geçmiş için pişmanlık duyma..."Köylü bu sözleri anlamaya çalışırken kuş devam etti:• "Karnımda kocaman bir inci var. geçen gün yutmuştum. Eğer beni bırakmasaydın bu inci senin olacaktı. Bu inciyi satsan bütün hayatın kurtulacaktı, hatta çocuklarının hayatı bile kurtulacaktı... Öyle değerli bir inci var karnımda..."Köylü bu sözleri duyunca ağlamaya, feryat figana başladı. İnciyi elinden kaçırdığı için ağladı. sövdü saydı. Köylü ağlarken kuş yine konuştu:"Az önce sana dedim ki geçmiş için hiç pişmanlık duyma, geçmiş için hayıflanma. İnci rneselesi geçti gitti, sen ağlayıp duruyorsun... Verdiğim öğüdü tutmadın.."Köylü şaşkın şaşkın kuşa bakarken kuş devam etti;"Sana verdiğim ilk öğüdü de anlamamışsın. Kim söylerse söylesin, olmayacak söze kanma demiştim. Sen inci hikâyesine inandın, bir an bile durup düşünmedin, bu küçücük kuşun neresine öyle bir inci sığar diye..."Köylü bu söz üzerine biraz rahatladı ve "Peki üçüncü öğüdün nedir?" diye sordu."Sanki ilk iki öğüdümü tutmuş gibi. üçüncüyü istiyorsun" dedi kuş, "üçüncü öğüdü de sen kendi kendine bul bakalım..."Sonra uçtu gitti. Şaşkın köylü orada kalakaldı, kuşun ne dediğini anlamaya çalıştı durdu.

Devamını Oku

Ölü olmayan bir düşman

14 Aralık 2003

Viva Zapata filminin sonunda, Emiliano Zapata'nın yüzlerce mermi yemiş cesedi yerde yatarken yaşlı bir general şöyle der: "Ölü bir düşman çok güçlü bir düşman olabilir..." Viva Zapata filmi, Emiliano Zapata öldürüldükten çok sonra, 1952 yılında çekildi. O sırada on binlerce Meksikalı, Zapata'nın yaşadığına ve bir gün geri döneceğine inanıyordu. Sonraki elli yılda bile binlerce Meksikalı buna inanmaya devam etti. * Amerikalılar, Saddam Hüseyin'in de böyle bir potansiyel taşıdığına inanıyorlardı ki, kendisini sağ yakalamayı tercih ettiler. Ölü bir Saddam Hüseyin, özellikle Amerikalılar tarafından öldürülmüş bir Saddam, Arap halkının "Zapata"sı olabilirdi. Şimdi ise, bu şekilde yakalanmış ve direnmeden Amerikalılara teslim olmuş bir Saddam'ın imajı çok daha aşağılara inecektir. Amerikalılar açısından bakıldığı zaman, tabii ki Saddam Hüseyin'in yakalanması büyük bir başarıdır. Bundan sonra örgütlü direnişin etkisini kaybetmesi mümkündür. Bu da Amerikalıları ve şu andaki yönetimi büyük ölçüde rahatlatacaktır.* Ama Irak sorunu bununla bitmemektedir. İddia bu ülkeye demokrasinin getirilmesidir. Demokrasi getirildiği takdirde de sandıktan çıkacak olanlar bellidir. Saddam Hüseyin yönetiminin baskı yaptığı ve herhangi bir etkinlik sağlamalarına izin vermediği radikal dinciler yeni Irak'ta yönetime ağırlığını koymaya en yakın gruplardır.Yargılanacak da, nasıl?Saddam Hüseyin, Yirminci Yüzyıl'ın kötülüklerinin sembol isimlerinden biri oldu. En azından dünyanın çok büyük kesimi Saddam'ı böyle gördü. Ancak Arap halkı, özellikle de Sünni Araplar için Saddam başka anlamlar taşıdı ve kuşkusuz taşıyacak. Amerika'nın dünyanın önemli bir bölümü için en büyük düşman olmaya devam ettiği bir dönemde de Saddam'ın "sıfırlanması" kolay değil. Amerikalıların Saddam Hüseyin'i mahkemeye çıkartma kararları da ayrı bir cesaret konusudur. Eğer açık bir yargılama olursa, "sanığın" neleri "açıklayacağı" belli olmaz. Ayrıca yargılama zor olacaktır, Irak'ta anayasa vardı, yasalar vardı ve bunları hem yapan hem de uygulayan aynı yönetimdi. Irak'ta demokrasi yoktu, ama hiçbir Arap ülkesinde demokrasi yok. Saddam Halepçe'de Kürt katliamı yapmakla suçlanacak, o da Irak devletine karşı başlatılmış isyanı bastırdığını söyleyecektir... Saddam sadece Yirminci Yüzyıl'in kötülüklerini temsil etmiyor. Bu yüzyılın son çeyreğinin karmaşık siyaset ilişkilerini, güç oyunlarının acımasızlığını ve bu yüzyıla taşınmış olan "çifte standart" alışkanlıklarını da temsil ediyor. Saddam'ın yargılanması bütün bu kötülüklerin de ortaya çıkmasını sağlarsa hayırlı olur, yoksa Amerikan usulü bir "show" olarak kalır.

Devamını Oku

Kıbrıs'ta kriz tehdidi

12 Aralık 2003

Siyasi ufukları kendi koltuklarıyla sınırlı olanlar yıllar boyunca Türkiye'yi krizler içinde yaşattılar. Şimdi sıra Kıbrıs'tadır... Kıbrıs'taki kurulu "düzen"in en başındaki kişi olan Denktaş, seçim sonuçları istediği gibi çıkmazsa kriz yaratma tehdidinde bulunmaktadır.Kıbrıs seçimi sonuçlarının Türkiye'nin ve Kıbrıs Türkleri'nin Avrupa Birliği yolundaki en önemli kilitlerden birini açacağını artık herkes bilmektedir. Ya bu kilit açılacak ya kilit üstüne kilit vurulacaktır. Kıbrıs'ta şu andaki yönetim, 30 yıldır Türk "kesimi"ni ve KKTC'yi yönetmektedir. Toplumlar arası görüşmeleri de 30 yıldır aynı kadro yürütmektedir. Bu 30 yıl içinde kıbrıs Türk halkı lehine hiçbir gelişme olmamıştır. İçerde hiçbir ekonomik gelişme sağlanamamıştır. Türkiye'den "para" gider, duruma göre paylaşılır. Bu "ekonomik" sistem otuz yıldır aynen devam etmektedir. Sistem, Denktaş ve ekibinin yerlerinde durmaya devam etmeleri sayesinde hiç değişmemiştir. Durumun aynen devam edebilmesi için de, toplumlar arası görüşmelerde bir gelişme sağlanmaması şarttır. Gelişme olmayacak ki, Türk toplumunun güvenlik sorunu çözülmemiş olacak, Türk askeri güvenliği sağlamaya devam edecek, Türkiye'den para gitmeye devam edecek ve yönetimin başında olanlar rahat edecektir.Kim kazanacak!Kıbrıs'ta statükonun devam etmesinin anlamı bu kadar basittir; bu kadronun kendisi için kurduğu çıkar sisteminin devam etmesinden başka bir şey değildir.Bunun için ne feda edilmektedir:* Kıbrıs Türk halkının ekonomik gelişme sağlaması feda edilmektedir. * Kıbrıs Türk halkının, toplumsal güvencelere sahip olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin eşit toplumu olarak Avrupa Birliği'ne girmesi feda edilmektedir.* Türk halkının Avrupa Birliği üyeliği feda edilmektedir.Birilerinin çıkar sisteminin devamı için, bunların takıntılarının gerçekmiş gibi satılabilmesi için, 70 milyonluk Türk halkı ve 200 binlik Kıbrıs Türk halkının gelecekleri feda edilmek istenmektedir. Kıbrıs Türk halkının yarın kullanacağı oylar ya yeni bir dünyaya açılmayı sağlayacak ya da bugünkü gibi bütün Türk halkının yerinde sayması durumunu devam ettirecektir. Seçenekler çok açıktır.

Devamını Oku

Herkes doğru söylüyor

11 Aralık 2003

Herkesin bildiği bir gerçeği söyleyenin üzerine saldırıp onu susturmak, geleneksel yapımızın hastalıklarından biridir. Bir gün biri kalkıp "Adalete güvenim yok" dedi, yine ortalık karıştı. Şu anda Türkiye'de herkese güven veren bir yargı ve adalet sisteminin olmadığını, yine herkes bilmektedir. Ama bunu söyleyene kızılır. Hele yargı gibi, birçok başka kurum gibi şeffaf olmayan bir yapı, hemen savunmaya geçer. AKP'li bir milletvekili Türkiye'de yargıya güven olmadığını söyledi, yargı savunmaya geçti. Yargıtay Başkanı bu milletvekiline karşı birçok şey söyledi ama şunu söyleyemedi: "Türkiye'de yargı bağımsızdır, siyasal ya da başka güç odaklarının etkisi altında değildir ve Türk halkı yargıya güvenmektedir." Yargıtay Başkanı bu cümleyi söyleyememektedir, çünkü doğru olmadığını kendisi de bilmektedir. Türkiye'de yargı sisteminin nerelerde aksadığını, nerelerde hiç çalışmadığını ve hangi etkiler altında eğilip büküldüğünü en iyi bilecek olan kişi Yargıtay Başkanı'dır.Vatandaşa kalan, ya sabır!..Gerçeği söyleyen AKP milletvekili olunca ise, sözler başka bir anlam kazanmaktadır. AKP bugün iktidarda olan ve daha dört yıl iktidarda kalacak olan partidir. Bu partiye oy verenler, yargıyı çekiştirsin diye değil, aksaklıkları düzeltsin ve güvenilir bir yargı sistemi getirsin diye oy vermişlerdir. AKP'li milletvekili demek istemektedir ki: "Biz bu adalet sistemini düzeltemeyiz, onun için kendimizi buna karşı koruma altında tutarız, yani vatandaşlar bu sistem içinde adalet aramaya devam etsinler ama biz milletvekilleri bu sistemde adalet aramayız." Bu mantığın çürük ve en başta siyaset kurumuna güvensizliğin ürünü olduğu ortadadır. Bir parti seçime giriyor, iktidar oluyor, ama kendisinin de halkın da güvenmediği bir sistemi değiştirmek yerine o partinin milletvekilleri, kendilerini şahıs olarak korumaya devam etmeyi tercih ediyor. Bu mantıklar çarpıştığı sürece, yargı üzerindeki siyasal baskıların, "mali" etkilerin sona ermesi mümkün değildir. Bu da şu anlama gelir: Türk milleti bir süre daha güvenmediği yargı sistemi ile yaşayacaktır. Çünkü siyaset de bu sistemi değiştirmeye niyetli değildir. Yargı da şimdilik bu durumu korumakla yetinmektedir, kendi kendine bir değişim süreci başlatmak eğiliminde değildir... Türkiye'de bağımsız yargı tartışması en az otuz yıldır yapılmaktadır, bu durumda daha ileri bir aşamaya geçmek için bir otuz yılın daha geçmesi kaçınılmazdır.

Devamını Oku