Tek partiye doğru?

4 Ocak 2004

Yerel seçimler yaklaşırken yüzlerce kamu görevlisi, belediye görevlisi istifa edip AKP'den aday olmak için yarışmaya başladılar. Beklenen, AKP'nin ezici bir çoğunlukla yerel seçimleri kazanmasıdır. Bunun anlamı, birkaç büyük şehir dışında yerel yönetimlerin yüzde 60-70'inin AKP'nin eline geçmesidir.* Kamuoyu araştırmaları da bu beklentiyi doğruluyor. ANAR'ın son yaptığı araştırmaya göre bugün seçim olsa (kararsızlar ve fikri olmayanlar dağıtıldıktan sonra) AKP oyların yüzde 53,5'ini alacaktır. İkinci parti CHP 2002 seçimlerine göre gerileyecek ve yüzde 15,2'ye düşecektir. Üçüncü parti yüzde 6,6 ile DEHAP'tır. Bu partinin oy yoğunluğunun Güneydoğu'da bulunması nedeniyle Kürt kökenli vatandaşların çoğunluk oldukları il ve ilçeleri DEHAP kazanacaktır.* Dördüncü sırada yüzde 6,1 ile Genç Parti gelmektedir. Bu partiye oy vermeyi düşünenlerin herhalde bir bildikleri vardır. Uzan ailesinin birçok ferdi kaçak durumdadır, çok ağır suçlamalarla yargılanmaktadır ve seçmenin yüzde 6,1'i bu ailenin partisine oy vermeyi düşünmektedir. Bunda gariplikten öteye bir durum vardır, herhalde sosyologlar, psikologlar bunun açıklamasını yaparlar.Bu araştırmadaki eğilim de çok açıktır. Merkez sağdan en sağa kadar olan kesimin öncelikli tercihi AKP'dir. Eğer bu oy oranları gerçekleşirse ve AKP yerel seçimden "tek parti" konumunda çıkarsa Türkiye yeni bir kritik döneme girmiş olacaktır.Zafer sarhoşluğuyla...* Oylarını yüzde 50'nin üzerine çıkarmış, yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunu almış bir iktidar partisinin soğukkanlılığını koruması zordur. 1957'den bu yana ilk kez bir siyasi parti, yüzde 50'nin üzerinde bir oyla iktidarını perçinliyorsa, kendisini olağanüstü güçlü hissetmesi de doğaldır.Bunun günlük hayattaki karşılığı ise hiçbir uyarıyı dinlememek, hiçbir eleştiriye kulak asmamaktır. Bu duygu 1957 seçimlerinden sonra Adnan Menderes'e "odunu aday göstersem milletvekili seçilir" sözünü söyletmiş ve gelişmeler demokratik rejimin ilk askeri müdahalesine kadar gitmiştir.* AKP içinde, kendilerini henüz iktidarın "nimetleri "nden faydalanmamış hissedenler çoktur. Bu nimetlerin ille de maddi olması gerekmez. Atatürk'ün üniformalı resminden rahatsız olanlar bu kez kendilerini bu resmi kaldırtabilecek güçte göreceklerdir. Hükümetin geri adım atmak zorunda kaldığı türban, Kuran kursları, imanı hatip mezunlarının normal lise hakları gibi konular kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. Başbakan'ın bisküvi ve kola dağıtarak para kazanmaya devam etmesinden şu anda çok az kimse rahatsız olmuşa benziyor. Kendi gücünün tadına varmış bir iktidar ortamında bütün bisküvi ve kola satışlarını yapmak da "doğal bir hak" olacak, böyle görülecektir.* Türkiye bu filmi daha önce gördü, acılarını yaşadı. Bir kez daha görmesi gerekmiyor. Ancak bunun için de iktidarı kontrol edecek güçlü siyasi sistemlerin varolması gerekiyor. Bunu yapacak bir siyasi parti olmayınca da "tabiatta boşluk olmaz" yasası devreye girer ve sıkıntılar katlanarak büyür.

Devamını Oku

Mevlânâ'dan

4 Ocak 2004

Sonra Mevlânâ geldi, o da sohbete katıldı.Emir sabırsızlanmaya başladı ve uzun bir süreden sonra nihayet yalnız kaldıklarında şöyle dedi:"Beni neden bu kadar uzun süre beklettiğinizi düşündüm. O zaman hatırladım ki, ben de dertlerini anlatmak için bana gelen birçok kişiyi uzun süre bekletiyorum, dertlerini çok sonra dinliyorum.Bana ders verdiniz.""Hayır" dedi Mevlânâ, "Karşımıza gelen insanın içi de dışı da çirkinse onu hemen dinleyip başımızdan savarız. Ama kalbi ve aklı güzel insanlardan daha fazla yararlanmak isteriz. Ben de sizin diğer öğrencilerle çok faydalı bir sohbet yaptığınızı duydum. Onlar da siz de bundan daha fazla yararlanabilesiniz diye bekledim."Mevlânâ bir gün sema ayinindeyken bir sarhoş da ortaya atıldı, yanında dönmeye başladı.Ama dönerken bir iki kez Mevlânâ'ya çarpınca öğrencilerinden birkaçı atladı, sarhoşu zorla çıkarmaya çalıştı. Sarhoş direndi.Sonunda Mevlânâ araya girdi ve öğrencilerine şöyle dedi:"O içmiş, ama kafası asıl sarhoş olan sizsiniz. O bütün içtenliğiyle dönüyordu, onu siz rahatsız ettiniz.Asıl yanlışı siz yaptınız çünkü kafanız gerçekten sarhoştur.Onun sarhoşluğu geçicidir, asıl kötü sarhoşluk insanın içinde yatandır."Bir gün birilerinin yaptığı bir dedikodu Mevlânâ'nın kulağına geldi. Diyorlardı ki, "Tamam Mevlânâ büyük adam, gerçek bir sultan. Ona diyecek yok.Ama çevresindekiler, müridi diye yanında bulunanlar pek kötü."Mevlânâ bu dedikoduyu yapanlara şöyle haber gönderdi:"Eğer onlar benden daha iyi olsalardı; içlerinde biri benden daha iyi olsaydı, zaten ben onun müridi olurdum."Mevlânâ "kibir"! şöyle anlatıyor:"Kibir nedir? Kendinden habersiz, kendim bilmeyen insanın durumudur. Tıpkı Güneş'ten haberi olmayan buzun kendini bir şey zannetmesi gibi..."

Devamını Oku

Başbakan'ın "iş"leri

1 Ocak 2004

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Başbakanlığı devam ederken yeni bir gıda dağıtım şirketinin büyük ortağı olduğuna ilişkin haber 24 Aralık günü verildi, 25 Aralıkta bazı gazetelerde yer aldı. Televizyonların ana haberler bültenlerinde ve haber kanallarında pek duyulmadı. Hatta bazı gazeteler haberi görmezden geldi. Bazılarıysa iç sayfalara sakladı.25 Aralık tarihli VATAN'da hem haber gazeteciliğin gerektirdiği şekilde yer aldı, hem de konuyla ilgili yazılar yayınlandı. Ertesi gün, daha ertesi gün, sonraki gün ne Başbakanlık olarak, ne Tayyip Erdoğan adına herhangi bir açıklama yapıldı.* Şu anda AKP iktidarı alternatifsiz bir iktidar olabilir. Daha önceki örnekler dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geniş bir halk desteğine sahip de olabilir. Ama bu, ne hükümetin ne de Başbakan'ın her istediğini yapacağı anlamına gelir.Başbakan Tayyip Erdoğan, çevresi ve hükümeti anlaşılan gıda dağıtım işini normal görüyor, iş büyümesin diye de açıklama yapmıyordu. Hürriyet'te Şükrü Küçükşahin'in bir yazısı beş gün önce yayınlandı, yine herhangi bir açıklama yapılmadı.Vaatlere ne oldu?Küçükşahin, Başbakan Erdoğan'ın büyük ortak olduğu gıda dağıtım ve pazarlama şirketlerinin son birkaç yıllık gelişmesini incelemiş. Yenidoğan Gıda yeni kurulduğu için kâr zarar durumu yok. Buna karşılık, eski şirketi Emniyet Gıda 2000 yılında 73 milyar zarar etmiş, 2001 yılında ise (kriz yılıdır) 726 milyar kâr etmiş, 2002 yılında (yine kriz yılıdır) 867 milyar lira kâr etmiş. 2003 yılı kârı da henüz belli değil.Dört yıl önce Başbakan Erdoğan, "işleri" nin durumunu göstermek maksadıyla, çocuklarının Amerika'da bir yakını tarafından verilen bursla eğitim gördüklerini söylüyordu. Bütün şirketlerin ayakta kalmak için savaş verdiği, ekonomik krizin bu en ağır döneminde, bir şirketin iki yılda 1 milyon dolardan fazla kâr etmesi gerçekten büyük bir iş başarısıdır.AKP "siyasette ahlâk" diye geldi, "siyasette şeffaflık" diye geldi. Bu vaatlerle iktidar oldu. O takdirde bunların gereğinin en tepeden başlanarak yapılması zorunluluğu vardır.* Başbakan'ın "iş"leri açıklanmalı, çocuklarının burslarının durumu da açıklanmalı, bu şirketlerin sermayelerinin kaynağı da açıklanmalıdır.Bunların hiçbirinde sakıncalı ya da "erik" dışı sayılabilecek bir durum olmayabilir. Yine de açıklanmalıdırlar. * Ama Başbakan'ın Başbakanlık görevine devam ederken yeni bir gıda dağıtım ve pazarlama şirketi kurmasını açıklamak çok zor olacaktır. Bu nedenle Başbakan susmakta, konunun unutulmasını beklemektedir.Ancak halk ya da kamuoyu, bazı şeyleri görmez gibi yapar, sonra bütün faturaları biriktirir, hepsini birden ortaya çıkarır.

Devamını Oku

Gündem tek madde

31 Aralık 2003

2004 yılının ilk sabahında ya da öğlesinde, bir gece önce ne yapmış olursa olsun, ciddi bir şeylerle ilgilenmek isteyecek olanlar, herhalde çok azdır. Yılın birinci günü, geleceğe bakış günüdür. 2004 yılının bu ilk gününde bir tek gündem maddesi vardır ve 11 Aralık gününe kadar daha önemli hiçbir konu olamaz. 10-11 Aralık günlerinde yapılacak Avrupa Birliği zirve toplantısında bizi ilgilendiren en önemli karar alınacak: Türkiye'ye Avrupa Birliği tam üyelik görüşmeleri için tarih verilecek mi, verilmeyecek mi? Çocuklarını, torunlarını düşünenler, bu ülkenin artık her bakımdan gelişmiş bir ülke olmayı hakettiğine inananlar bu tarihin verilmesini gönülden istiyorlar. Bir de başkaları var: Tarihi ve siyasi takıntılarla kendi kafalarını karıştırmış, herkesten korkan, bütün dünyanın Türklere düşman olduğuna inananlar.* Bunlar kuşkusuz sadece dua etmekle kalmayacaklar, Türkiye'ye Avrupa yolunun kapanması için ellerinden geleni yapacaklar. Kıbrıs diyecekler, Kuzey Irak diyecekler, İslam diyecekler, oyun diyecekler, düşman diyecekler, Yunan diyecekler, Kürt diyecekler... Ama tek bir amaç için her şeyi söylecekler: Türkiye kendi içine kapansın, korkularla kıvransın, dünyadan kopsun ve sadece onların adam yerine sayıldığı bir üçüncü dünya ülkesi olsun. * Türk halkının yüzde 80'i ülkesinin Avrupa Birliği üyesi olmasını istiyor. 50 milyon insanın beklentileri çok değişik olabilir, "Avrupa" dendiği zaman değişik şeyler anlayabilir, ama 50 milyon insan çıkışın yolunda birleşmiş durumdadır. Bu yıl, Türkiye'nin Türk halkının; kökeni ne olursa olsun bütün Türk vatandaşlarının kader yılıdır. "Makus talihimiz" i kesin olarak yenmek ve "muasır medeniyete" tam ulaşmak için aklın ve vicdanların yolu birdir. Bu yıl, ya Türkiye'nin sıçrama yılı olacaktır ya da eski ve yeni sorunlarıyla bir yirmi yıl daha sürecek kıvranmasının ilk yılı olacaktır.

Devamını Oku

Hep ileriye

30 Aralık 2003

Yaklaşık iki bin yıldır, tarih kitapları ve anılar yazan "yaşlı" insanlar aynı şeyden yakınır: Dünya her gün biraz daha kötüye gitmektedir, yeni kuşak eski güzel değerleri altüst etmektedir, bunların kıymetini bilmemektedir!..* Oysa hiç böyle olmadı. Dünya 2000 yıldır hep ileriye gidiyor, insanlık değerleri her gün, her yıl biraz daha gelişiyor. Daha önce dikkate alınmamış yeni insanî değerler ortaya çıkıyor. Eski değerlere takılıp kalmak isteyenler, yenilenmeden, düşüncenin ve insanlığın gelişmesinden korkanlar ise kendilerini her zamandan daha fazla ele veriyorlar.* Kötü niyetlileri bir kenara bırakalım. Kötü niyetliler şu anda, şu anki koşullarda diğer insanlara göre daha avantajlı olduklarını düşünen ve bunu korumak isteyenlerdir. Onlar kolayca açığa çıkmaktadır.* Daha zor olan ise "cahiller" ve "aptallar" sınıfıdır. Cahillerin her zaman eğitilebileceğine ilişkin inancı kaybetmemek gerekir. Eğer bu inanç kaybolursa zaten yapacak bir şey kalmamış demektir.* Aptallar ise ne yazık ki aptal olarak kalmaya mahkûmdurlar. Bunların düzelmesi söz konusu değildir. Aptaldırlar ve öyle kalacaklardır. Bunlara yapılması gerekense, aptal olduklarını yüzlerine vurmak ve başka insanların işlerine karışmalarının önüne geçmektir.Örnek: İzmir'in Bornova ilçesinde "Amelie" adlı film gösterilmiş. Filmin içinde ne olduğunu bilmeyen, öğrenmeye de çalışmayan ilçenin AKP ileri gelenleri mesele çıkarmış ve böyle bir "porno" filmi çocuklara gösterenleri Ankara'ya şikâyet etmişler. Şimdi bunlar "cahil" mi "aptal" mı? Bu filmde ne olduğunu, ne anlatıldığını bilmeyebilirler, ama ne olduğunu öğrenmeye bile kalkmadan şikâyet ettiklerine göre hayatta herhangi bir şeyi öğrenmeye niyeti olmayan yeminli cahil olmalılar. Böyle davranarak kendilerini rezil ettiklerine göre de aptal olmalılar. Gerçi böylelerinin kendilerini rezil ettiklerini anlamalan da kolay değildir.* İnsanlık, ilk insanın iki ayağının üzerine kalktığı günden beri ilerlemeye devam ediyor ve ilerleyecek. Bütün küçük çıkarcılara, aptallara ve cahillere rağmen.2004'ün de her şeye rağmen 2003'ten daha iyi olacağına inanmak ve daha iyi olması için çalışmak zorundayız. Türkiye 2004'ün kendisi için daha iyi bir yıl olmasını başaracaktır.İyi yıllar.

Devamını Oku

En büyük reform

30 Aralık 2003

Türkiye de son yılların en fazla konuşulan şikâyet konularından biri, devletin vatandaşına hizmet veremez bir hantallığa ulaşmış olmasıdır.Vatandaş bu hantallığın bir tarafını görür, devlet kademelerindekiler başka taraflarını görür.Ancak, hantallıktan kurtulmak için yapılması gereken işin boyutları, hastalığı teşhis etmiş olan birçok yöneticinin de gözünü korkutmuş, onları isteseler de "bir şeyler yapmak" tan vazgeçirmiştir.Devletin uzun zaman önce yakalanmış olduğu ve herhangi bir ameliyat yapılmadığı için sürekli ilerleyen hastalığı, birçok alanda adım atılmasını engeller hale gelmiştir.Ankara şiştikçe şişmiştir. Bakanlıklar kurulur kaldırılır; hepsi "taşra teşkilatları" kurar, "kadrolar" alınır, bu kadrolara eş dost ve partililer doldurulur. Bunlardan doğru dürüst bir iş üretmeleri de beklenmediği için düşük maaşlar verilir. vs.Hikâyeyi herkes bilmektedir.Bu düzen yıllardır böyle gitmektedir. Ama artık gidemez olmuştur, çünkü devletimiz dünyanın en borçlu devleti olmuştur, kredi bulamaz hale gelmiştir. Yani deniz bitmiştir.Bir an önce...Gerçek bir kamu yönetimi reformu için Cumhurbaşkanı Demirel bir hamle yapmış, sonra durmuştur. Yine Mesut Yılmaz, başbakanlığı döneminde bu konunun üzerine gitmek için birkaç adım atmış, sonra vazgeçmiştir.Hükümet, kamu yönetimi reform tasarısını daha önce gündeme getirmek istedi. Ancak güçlü bir karşı hareket başladı.Son tasarıda ise bir öncekine göre önemli bir geri adım atılmış ve "eğitim", bugün olduğu gibi tümüyle merkezi yönetimin sorumluluğu altında kalmıştır.Kamu yönetimi reform tasarısının amacı hantal yapının giderilmesi, yerel yönetimlere sorumluluk verilmesi ve ülke düzeyinde "sivil" katılımın sağlanmasıdır.Bu reforma karşı çıkanlar, büyük ölçüde AKP hükümetinin "niyetlerinden" kuşkulanmaktadır. Bu reformun amacına ulaşması, kuşkuların giderilmesi ve gerçek bir sivil katılımla sağlanır.Demokrasi, eski anlamıyla halkın birkaç yılda bir sandığa gidip ana tercihlerini yapması olarak görülüyordu. Uzun zamandır, demokrasinin içeriği de "katılım" ve "yerinden yönetim" kavramlarıyla zenginleşmiş bulunmaktadır.Kamu yönetimi reformu, kimleri korkutursa korkutsun, hızla benimsenmesi ve hayata geçirilmesi gereken çok önemli bir reformdur.

Devamını Oku

Kürt devleti

28 Aralık 2003

Yaygın bir tedirginlik konusu, bir süredir Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması olasılığıdır. Tabii ki tedirginliğin kaynağı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan milyonlarca Kürt kökenli insanın bu devletle nasıl bir ilişki kuracağı sorusudur. Körfez savaşından bu yana, on yılı aşkın bir süredir Kuzey Irak'ta Bağdat'tan bağımsız bir Kürt yönetimi fiilen kurulmuştur. Kürt aşiretleri, kendilerine "parti" demekte, aralarındaki eski düşmanlıkları bir kenara bırakmış olarak gerçek bir devlete doğru ilerlemektedir.Bu grupların yönetimindeki bir Kürt devletinin, kısa sürede demokratik bir cumhuriyet olması çok güçtür. Bölgenin iki büyük aşireti şu anda iktidarı bölüşmüştür. Bu devletin gelir kaynağı da Musul ve Kerkük petrollerinden alacağı pay olacaktır. Şu anda bölgenin "hamisi" durumundaki Amerikalıların ekonomik altyapının kurulması için gereken desteği sağlayacakları da bellidir.Irak bugün fiilen bölünmüştür. Kürtler ayrıdır, sünni Araplar ayrıdır, Şiiler ayrıdır. Bu parçalanma içinde bağımsızlığa en yakın grup Kültlerdir.ABD değil, Türkiye olmalıIrak topraklarının bir bölümünde, hemen güney sınırımızda bir Kürt devletinin kurulması bizi iki açıdan ilgilendiriyor. Birincisi, bu devletin Türkiye'nin içinde faaliyet gösteren ayrılıkçı terörist hareketlerle ilişkisidir. Kuzey Irak'ta PKK vardır ve en azından varolmasına izin verilmektedir.Genç bir bağımsız Kürt devletinin, Türkiye ile ilişkilerini bozmak istemesi, bu devleti oluşturanlar açısından hiç "makul" değildir. Tam tersine, Türkiye ile iyi ilişki kurup sürdürmek zorundadırlar. Bu Kürt devletinde, düzgün bir ekonomik altyapı oluşturulması ancak Türkiye ile kurulacak yakın ilişkiyle mümkündür.Bağımsız Kürt devletinin kurulması Türkiye'deki Kürtler arasında bazı "ayrılıkçı" hevesleri canlandırabilir. Bu heveslerin marjinal hareketler olarak kalması, bütün Kürtler için asıl "çekim merkezi" nin Türkiye olması ile sağlanacaktır.Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gibi Kürt kökenli vatandaşlarımız da demokratik ve ileri bir toplum düzeninde yaşamaktan mutlu oldukları, geleceğe güvendikleri sürece hiçbir ayrılıkçı hareket etkili olamaz.Türkiye, bağımsız bir Kürt devletinden çekineceği yerde bu devletin doğru temeller üzerinde kurulması için katkıda bulunursa, bundan herkes kazançlı çıkar. Yeni Kürt devletinin doğal "hamisi" Amerika değil Türkiye olmalıdır.

Devamını Oku

Ölümsüzlük ağacı

28 Aralık 2003

Çok güçlü bir padişah, gözünü en son noktaya, "ölümsüzlüğe" dikmişti. Bir gün inandığı bir kişi, padişaha şöyle dedi: "Hindistan'da bir ağaç varmış, onun meyvesinden yiyen ne hastalanırmış ne de ölürmüş..." Padişah buna inanmaya hazırdı, inandı. Güvendiği bir adamını Hindistan'a gönderdi. Bu akıllı adamın görevi tabii ki ölümsüzlük ağacını bulmak ve meyvesini padişahına getirmekti. Adam Hindistan'a gitti, şehir şehir, köy köy dolaştı. Çöllerde, dağlarda ölüm tehlikeleri atlattı. Her rastladığı insana bu ağacı sordu. Ama bir tek bilene, duymuş olana rastlamadı. Böylece yıllar geçti. Padişahın adamının, Hindistan'da ayak basmadığı toprak, üzerinden aşmadığı ırmak kalmamıştı. Düzenli olarak padişahına haberciler gönderiyor, hep aynı cümleyi iletiyordu: "Ölümsüzlük ağacını henüz bulamadım, aramaya devam ediyorum." Sadakatin de bir sınırı var. Bu adam da en sonunda hiç kimsenin bilmediği, görmediği, duymadığı ölümsüzlük ağacını aramaktan yıldı. Ne yapacağını düşünürken, bulunduğu yörede çok saygı gören bir bilgin olduğunu duydu. Evine dönmek için yola koyulmadan önce son olarak bu bilgini görmesinin doğru olacağını düşündü.Bilginin yanına vardı, huzuruna alındı ve yıllardır neyin peşinde dolaştığını söyledi. Bilgin hiç düşünmeden konuştu: "Sen sadık ve iyi bir insansın. Bunca yıldır bunca eziyet çekmen de senin kabahatin değil; tam tersine, senin erdemin, iyiliğin yüzündendir. Sen, sana verilmiş olan görevi sonuna kadar yapmak için çalıştın. Şimdi var git, padişahına söyle ki bu ağaç vardır ama görünmez bir ağaçtır.Kocaman; binlerce dalı, on binlerce yaprağı olan, uçsuz bucaksız denizleri andıran bir ağaçtır. Güneş kadar parlak ve güçlü, dünya kadar eskidir, ama her gün beslendiği için sonsuza kadar genç kalacaktır.Bu görünmeyen ağaç bilgi ağacıdır. Söyle padişahına, insanı gerçekten ölümsüz kılan, bütün hastalıklardan kurtaran tek şey "bilgi"dir. Bir insanın ne kadar bilgisi varsa o insan o kadar ölümsüzdür, o kadar sağlıklıdır."

Devamını Oku