Star Gazetesi de beşinci yılında nefessiz kaldı. BDDK, Uzanların bütün mal varlıklarına tedbir koyduğu için gazetenin çalışanların ücretleri, kağıt bedeli gibi temel ödemeleri bu kuruluştan izin alınarak ve onun serbest bıraktığı paralarla yapılıyordu.Sonunda BDDK izin vermedi ve Star Gazetesi dün dört sayfalık bir "savaş bildirisi" halinde yayınlandı.Uzan ailesinin bütün mal varlıklarına tedbir konulduğu halde Star Gazetesi aylardır ailenin ve Cem Uzan'ın partisinin sözcüsü olmaktan öte, savaş silahı olarak yayınlanıyordu.Durum zaten garipti. Uzanlar devlete olan birkaç milyar dolarlık borçları nedeniyle aranıyorlar, bu borçları alabilmek için devlet mallarına tedbir koymuş, ama devlet yine para verdiği için Star Gazetesi Uzanlar'ın silahı olarak yayınlanıyor...Bu mantığın hiç bir tarafının tutmadığı bellidir.Star Gazetesi de, birçok başka gazete ve televizyon kanalı gibi gazetecilik, habercilik için değil sahibi olan ailenin ekonomik ve siyasi hedefleri için kullanılmaktaydı.Gerçek mağdurlarBu, Türkiye için de başka ülkeler için de yeni bir durum değildir.* 1990'da Asil Nadir, Turgut özal'ın desteğiyle ve yine ekonomik ve siyasi çıkarlara bağlı olarak medyaya "büyük" bir giriş yapmış, kısa süre sonra da hızla çıkmıştır. Sonuç, Günaydın grubunun yok olmasıdır.* 1998'de yine bir medya "dizaynı" iştahası o günün hükümetinin gündemi olmuş, bu olay da yine birkaç televizyon kanalıyla birlikte Yeni Yüzyıl ve Ateş gazetelerinin kapanmasıyla sonuçlanmıştır.Bu örnekler çoğaltılabilir, hatta önümüzdeki günlerde, aylarda buna benzer olayların tekrarlanması kaçınılmazdır.* Sorunun temeli medya gücünün, halkın haber alma, bilgi alma hakkı ve özgürlüğü için değil kişilerin, ailelerin ya da grupların ekonomik ve siyasi çıkarları için kullanılmasıdır.* Her meslekte olduğu gibi, medya çalışanları arasında da "gücün" en sağlam sözcüsü olarak kendisine çıkar sağlamak isteyenler de olabilir.* Şu anda medyanın büyük bir inandırıcılık ve güven sorunu yaşamaya devam etmesinin kaynağı da "çalıştıkları" medya kuruluşunun temel işlevinden uzaklaşımasma katkıda bulunanlardır.* Star Gazetesi başka bir savaşın silahı olarak kullanılmıştır. Star televizyonunun doğuşu zaten siyasal amaçlıdır. Bütün önceki olaylarda olduğu, bundan sonraki benzer olaylarda olabileceği gibi, asıl zararlı çıkanlar çalışanlar olmuştur, yine çalışanlar olacaktır. Çalışanlar ücretini alamamaktadır, çalışanlar işsiz kalacaktır.* Medyayı başka amaçlar için silah olarak kullananların hepsi, (Türkiye'de ve dünyada) bir nokta gelmiş, tıkanmıştır. Ve bu süreçte ortaya çıkan en büyük zarar, her zaman toplumun yanlış yönlendirilmiş olmasıdır. İkinci büyük zarar ise çalışanların haklarının gasp edilmesidir. Bu olaylarda suçlanamayacak tek taraf, mesleğini iyi yapmak ve ücretini almak isteyen çalışanlardır.
Adalet Bakanı da son rüşvet operasyonunun "balon" çıkması üzerine sinirlendi. Söylediğinin tercümesi şu: Yine birileri birileriyle dayanışmaya geçti, aynı meslek grubu içinde olanlar birbirlerini kolladı.Bunu Adalet Bakanı söylediğine göre herhalde bir şeyler biliyordur, bilerek söylüyordur.Adalet Bakanı bir de "ayrıcalıklar demokrasisi" diye bir söz etti. Bunun tercümesi de şu: Bizim demokrasimizde bazı ayrıcalıklı kesimler vardır ve bunlar suç işlese bile üzerlerine gitmek mümkün değildir.Tabii ki bakan aslında öyle söylemediğini, kendisinin Türkçeye hakim bir insan olarak söylediklerinin "açık" olduğunu savunabilir. Ama yetkililerin şifreli konuşmalarının arkasındaki duygu ve düşünceleri anlamada deneyimi olanlar bu tercümelerin doğru olduğunu görecektir.* "Ayrıcalıklı demokrasi" kavramı "muhafazakâr ilerici" gibi bir kavramdır. Bu kavramları oluşturan iki kelime yan yana gelip bir başka kavram oluşturamaz, ya biri vardır ya diğeri.İnsan ya muhafazakârdır ya da ilerici, aynı anda ikisi birden olamaz.* Bir toplumda da ya "ayrıcalıklar" vardır ya da demokrasi vardır, ikisi aynı anda olamaz. Çünkü demokrasi ayrıcalıkların olmadığı bir sistemin adıdır. Bu sistemin geçerli olduğu ülkelerde mevkii ya da ailesi ya da parası herhangi bir kişiye avantaj ya da dezavantaj sağlamaz. Herkes eşittir.Ciddiyetle tartışılmalıEğer bir ülkede cinsi bozuk bir demokrasi geçerliyse, "bazı insanlar diğerlerinden daha eşit ise" aslında demokrasi yoktur. Çünkü ayrıcalık sahibi olan grup ya da gruplar tabii olarak diğerlerine tahakküm etmektedir."Ayrıcalıklar" meselesi en yetkili ağızdan, Adalet Bakanı'nın ağzından ortaya atıldığı takdirde bunun ciddi olarak tartışılması gerekir.* Türkiye'de kimler, hangi sosyal gruplar ya da meslek grupları ayrıcalıklıdır?* Bu ayrıcalıklar hukukun onlara kadar ulaşmasını engellemekte midir?* Hangi gruplar ya da meslekler "kol kırılır yen içinde kalır" ilkesine sıkı sıkıya bağlı olarak kendilerinin herkes için geçerli bir hukuk sistemi içinde yer almasına direnmektedir?Her Türk vatandaşı durduğu yere göre bu sorulara değişik cevaplar verebilir. Ama hiç kimse, eğer yalan söylemek ya da bir şeyleri gizlemek ihtiyacı içinde değilse, "Bu ülkede ayrıcalıklı hiçbir grup yoktur, bütün vatandaşlar gerçekten eşittir" diyemez.Demokrasinin bütün kurallarıyla işlemesini, hukukun üstünlüğünü, bütün vatandaşların gerçekten eşit olmasını istemeyen herkesin; her grubun, her mesleğin, "ayrıcalıkları" var demektir.Bu ayrıcalıklar varoldukça da demokrasi uzakta kalır.
Adına "neşter operasyonu" denilen ve ağır rüşvet iddialarıyla başlayan soruşturma, başladığı gibi bitti. Gözaltına alınan ve gazetelerin manşetlerinde adları yer alan bütün zanlılar serbest bırakıldı.İki hafta kadar önce Adalet Bakanı "önümüzdeki günlerde çok önemli gelişmeler olacak" şeklinde bir beyanda bulunmuştu. Ardından, bu beyanda yer alan "önümüzdeki günlerde" tek önemli gelişme olarak gördüğümüz, ucu yargıya uzanan bir rüşvet zincirine ilişkin bir "operasyon" yapıldı. İlk sorgularından sonra salınanlar bu kişilerdir.Eğer Adalet Bakanı "önemli gelişmeler" diye bu operasyonu kastetti ise, birileri Bakan'ı kandırmış olmalı. Çünkü yeterince delil toplanmadan bir "operasyon" yapılmış ve sonuç "hüsran" olmuştur. Eğer Bakan'ın kastettiği "önemli gelişmeler" bu olay değilse, iki haftadır bundan başka bir "gelişme" olmadığına göre Bakan yine kandırılmıştır.Yöntem bellidir...Her durumda ya Bakan kandırılmıştır, ya Bakan kamuoyunu kandırmaktadır ya da her ikisi birden doğrudur. Büyük gürültüyle başlatılan bu rüşvet soruşturmasının bu kadar hızlı bir şekilde balona dönüşmesi ya da "dönüştürülmesi" Türkiye'de kapsamlı bir "temiz eller" operasyonu beklemenin hayal olduğunu ortaya çıkarmıştır. * Ankara'nın bir "düzeni" vardır. Bu "düzen" in köşelerini tutmuş olanlar ister politikacı ister bürokrat olsunlar, bu "düzen" e el sürdürtmeyeceklerdir. Bu "düzen"i bozacağını söyleyerek iktidar olanlar da kısa sürede bu "düzen" in koşullarına uydukları için tas da değişmez, hamam da, hamamcı da değişmez.* İktidara çok yakın bir gazetede rüşvet soruşturmasıyla ilgili haber verilirken şöyle bir cümle kullanılmaktadır:"İfade veren sanıkların Ankara'da üç yüksek hakimin rüşvet aldığını iddia ettikleri öne sürüldü."Bu "iddiada bulundukları öne sürülen sanıklar"ın serbest bırakılmaları da kafaları epeyce karıştırmıştır. Bu cümle ancak böyle bir kafa karışıklığının sonucu olabilir.Herhangi bir olayın ortaya çıkmasını istemeyenlerin en fazla başvurdukları oyalama yöntemi "balon" yöntemidir. Uyduruk ya da kanıtlanamayacak iddialarla birileri suçlanır, soruşturma "balon" olur, herkes bu işlerle uğraşmaktan bıkar, kamuoyu da bu konuda bir gelişme beklemekten sıkılır, "Popstar" yarışması gibi eğlenceli konularla vakit geçirir.Böylece de ne hamam değişir ne hamamcı ne de tas...
Başta kendi ülkesindekiler olmak üzere, tüm yerleşik ve egemen kurumlara, değer yargılarına yönelttiği acımasız alaycı eleştirileriyle bilinen Amerikalı gazeteci ve yazar Ambrose Bierce (1842-1916?) iki kartal, bir fino köpeği hikâyesi anlatıyor.* Bir avcı bir kartal yakalamış, kanatlarını kırptıktan sonra tavuklarla birlikte kümese kapatmıştı.Kartal çok üzgündü, bunalıma girmişti. Ne yiyor ne içiyor, bir köşede oturuyordu. Adam kartalın derdini anladı ve ona şöyle dedi:"Kartal olduğun zamanlarda, gökyüzündeki binlerce, on binlerce kartaldan biriydin. Diğer kartallardan hiçbir farkın yoktu, sıradan bir kartaldın.Ama şimdi özel bir horozsun. Yaşlısın ve bütün horozlardan daha heybetlisin. Aslında üzülmemen ve bu durumundan memnun olman gerekir."* Gökyüzündeki bir kartal, yerden avcının attığı okla vurulmuş, ölümcül bir yara almıştı. Gövdesine saplanan okla yere indi ve o sırada okun ucundaki tüyün kendi tüylerinden biri olduğunu fark etti.Ölmek üzereyken "Neyse" diye söylendi, "Ölümümde başka bir kartalın parmağı ya da tüyü olsaydı çok üzülürdüm. Kendi tüyümle öldüğüm için mutluyum."* Aslan dolaşırken, şehrin yakınlarında evinden kaçmış bir fino köpeğine rastladı. Köpeğe bakıp bakıp deliler gibi gülüyor, bir yandan da "Bu kadar küçük köpek olur mu" diye söyleniyordu."Ufak tefek olabilirim" dedi fino, "Hatta size göre çok küçük olabilirim. Ama şunu belirteyim ki sapına kadar köpeğim..."
Yeni "rüşvet zinciri" soruşturması tekrar yargıyı gündeme getirdi. Benzer durumlarda olduğu gibi "bütün camia suçlanamaz", "çürük elma varsa ayıklanır", "suçlamaların ardında başka niyetler var" gibi binlerce kez tekrarlanmış beylik kalıplar bir kez daha sıralanıyor.* Türkiye'de yargı sisteminin "esas olarak" çalıştığına değil çalışmadığına ilişkin kanıt daha fazladır. Bunlardan biri her tarafta, her şehirde pıtrak gibi çoğalmış çetelerdir. Bu çeteler insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözerler, çek senet tahsil ederler, arazi işlerinde aracı olurlar vs.Yargının yerine getirmesi gereken, ama getiremediği işlevlerden bazılarını bunlar yerine getirir.* "Hakimler vicdanlarıyla cüzdanları arasına sıkıştı" sözü eski bir Yargıtay başkanına aittir. Bu sözün kastettiği gerçeklerden biri maddi sıkıntı içinde yaşayan yargıçların, savcıların avukatlığa geçmek zorunda kalmaları, avukatlığa geçince de genellikle "eskiden" tanıdıkları kişilerin vekilliğini almalarıdır.* "Halkımız avukat tutma hakim tut diyor" sözü de bir eski bakana aittir. Bu sözün kaynaklarından biri de kuşkusuz, bugünkü adalet sistemimizde maddi imkânı olanlarla olmayanlar arasında eşitsizlik olmasıdır. Bunun da yüzlerce, binlerce örneği vardır, herkes böyle birkaç hikâye bilir.Tam sırasıdırBu gerçekler, asıl çoğunluğu oluşturan "adalet insanları"nın çabalarına da zarar vermekte, yine en beylik deyimiyle "çürük elmalar" gerçek sayılarından daha kalabalık görünmektedir.Son rüşvet soruşturması, yargı sistemine ilişkin bütün eleştirilerin bir kez daha ortaya dökülmesini sağladı. Böylesi "dökülme, saçılma" durumlarında "camia" da elbette kendini savunma pozisyonuna geçiyor.* Bu "camia" kendi içinde temizlik yapma konusunda bütün mesleklerden daha fazla imkâna sahiptir. Her "camia," kendi içindeki pürüzleri camianın dışındakilerden daha iyi bilir.Son soruşturma böyle bir temizlik için iyi bir başlangıç olabilir. Ama bugüne kadar gördüğümüz, alıştığımız örneklerde olduğu üzere rüşvet sisteminin "diğer ucuna" ulaşılmadan durumun "idare edilmesi" yoluna gidilirse yargı sistemimizle ilgili eleştiriler ve kuşkular daha da ağırlaşır. Hem "camia" daha çok yaralanır, hem de toplum adalet duygusunu biraz daha kaybeder.
Avrupa Birliği'nin siyasi ve idari işleyişini en iyi bilen insanlar Komisyon Başkanı Romano Prodi'nin Türkiye ziyaretinin tek bir anlamı olduğunu belirtiyorlar: Avrupa Birliği için Türkiye'nin adaylığı ciddidir, Türkiye'nin oyalanması söz konusu değildir ve bundan sonra belirleyici olacak olan, Türkiye'nin atacağı son adımlardır.* Batı'ya kuşkucu yaklaşanlar Avrupa Birliği'nin Türkiye konusunda hiçbir zaman samimi olmadığını, Türkiye'nin hiçbir zaman üye olarak alınmayacağını söylediler, söylemeye devam ediyorlar.* Prodi'nin AB'nin bütün üst kadrosuyla birlikte Türkiye'ye yaptığı ziyaretin içeriği bellidir. AB heyeti, Türkiye'nin samimiyetine bakacaktır. Türkiye, AB'nin temel ilkelerine uyum açısından çok önemli yasal adımlar atmıştır. Ancak herkesin bildiği gerçek de "uygulama"dır. Türkiye'nin AB standartlarında bir toplumsal ve hukuk yaşamına ulaşmasını hazmedemeyen kesimler açıkça karşı çıkmamakta ama bin dereden su getirmeye devam etmektedir. Kağıt üzerinde çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır, ama bunların hayata geçirilmesinde de önemli eksiklerimiz vardır. Ancak ırmak akmaktadır ve ırmağın akışını tersine çevirmek mümkün değildir. Direnenler ancak, her zaman yaptıkları gibi Türkiye'ye zaman kaybettirecekler, ama tarihin gelişimini durduramayacaklardır.İki mesele...Türkiye'nin, "uygulama" dışında tamamlaması gereken iki mesele kalmıştır. Bunlardan biri Kıbrıs, diğeri de son anayasa paketidir.* Kıbrıs meselesine 30 yıl öncesinin yargılarıyla bakanlar yine engelleme peşindedirler. Eğer Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesi olacağı 1 Mayıs'a kadar ilerleme sağlanamazsa Türkiye'nin çok daha zor durumda kalacağını görmeyenler olabilir, ancak bunların direnişini kıracak olan da, yine güçlü bir siyasi irade ve kamuoyu desteğidir.* Son anayasa değişiklikleri ise CHP muhalefetini aşabilmiş değildir. CHP bu paketin içinde milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasının da yer almasını istemektedir. Bu kuşkusuz haklı bir istektir, ancak AB ile son adımlar aşamasına gelindiği zaman bu konunun bir gerekçe olarak kullanılmasını haklı görmek mümkün değildir.Romano Prodi'nin Türkiye ziyareti, Avrupa konusunda en kötümser yaklaşıma sahip olanlara ciddi bir cevaptır. Ama Türkiye'nin kaderini belirleyecek olan eninde sonunda yine Türkiye'dir.
CHP Meclis komisyonunda "kamu yönetimi reform tasarısı"'na karşı "aslanlar" gibi direniyor. Direnişlerinin dayanağı, bu reformu hazırlamış olan Başbakanlık Müsteşarı hakkındaki iddialardır. Başbakanlık Müsteşarı hakkındaki tartışmayı kamu yönetimi reformunu tartışmamak için gerekçe yapmanın siyasi mantığını açıklamak kolay değildir.* Bugün Türkiye'deki kamu yönetiminin temel mantığı kimsenin kimseye güvenmemesi üzerine kuruludur. Kimse kimseye güvenmeyince, yetkiler sürekli olarak bölününce, sorumluluklarla yetkiler orantılı olmayınca ortaya bugünkü "ucube" çıkmıştır.* Bugün merkez yönetimiyle yerel yönetimler arasındaki dengenin bozulmasının asıl nedeni "küçük" siyaset sistemi olmuştur. Bu sistem pıtrak gibi belediye üretmiş, geliri olmayan bu belediyelerin hizmet üretme imkânları da olmamış ve doğal olarak yerel yönetime talip olanlar "başka amaçlarla" ortaya çıkmışlardır.* Türkiye'nin bugünkü yönetim şeması kadar karmaşık bir şema olamaz. Köy vardır, muhtar vardır, belediye, belediye meclisi, il özel idaresi, kaymakam, vali, büyükşehir belediyesi, bakanlıkların taşra teşkilatları vardır. Hangisinin yetkisinin ve sorumluluğunun nerede başladığını, nerede bittiğini vatandaşın anlaması mümkün değildir.Hükümet, Başbakanlık Müsteşarı'nın koordinasyonunda bu "ucube "ye ilk neşteri vuracak bir yasal girişimi başlatmıştır. Daha bu konuda derinlemesine bir tartışma yapılamadan, yasal hazırlıkların içeriği tartışılmadan Başbakanlık Müsteşarı'nın birkaç yıl önceki bir akademik tebliğinin içinden bir cümle çıkarılmış ve asıl tartışma baştan engellenmiştir.Kamu yönetiminde reform girişimine karşı çıkanların önemli bölümünün bugünkü statükodan çıkar sağlayanlar olduğunu anlamak için fazla uzağa gitmeye gerek yoktur. Bunlar her yenilikten korkan kesimlerdir. Korkuları da kendi hesapları üzerinedir.Bir kesim ise, yine kamu yönetimini tartışmadan, AKP'den gelen her harekete kuşkuyla yaklaştığı için peşin tepki göstermektedir.* CHP bunlardan hangisidir? Belki ikisi birden. Ama Meclis'te ana muhalefet partisi olan sosyal demokrat partinin böyle önemli bir konuda bu kadar "kabız" bir siyaset izlemesinin kendisine siyasi açıdan puan kazandıracağını sanması büyük saflıktır.Türkiye değişmiştir, değişmektedir. Böyle bir dünyada, böyle bir konuda "reform falan olmasın, her şey böyle kalsın" diyenin halktan destek bulması sözkonusu olamaz.
Hiç iyi şeyler olmuyor mu? Olmaz olur mu? Sürekli Türkiye'nin "diğer" taraflarıyla meşgul olmamız yüzünden "gerçek" Türkiye'yi her zaman göremiyoruz.Grip olmanın sağladığı bir avantaj da, sürekli biriken; okunması, gözden geçirilmesi gereken yayınların tümünü alıp, gündelik hayattan çekilebilmek.İki gün önce bu imkân sayesinde, unuttuğumuz gerçek Türkiye'yi bir kez daha gördüm.Elime aldığım ilk dergi, Fransız Le Nouvel Observateur'ün son sayısı. İçinde Enis Batur'un Paris ile ilgili bir yazısı var. Dünyanın en ünlü birkaç yazarıyla birlikte. Birkaç sayfa ilerde Ahmet Sel'in "Kabil" kitabının tanıtımı. Bu bir fotoğraf kitabı, Ahmet Sel'in Afganistan'da çektiği fotoğraflardan oluşuyor, Fransa'da yeni piyasaya çıkmış.Nouvel Observateur'de sürekli olarak Selçuk Demirel'in desenleri yayınlanır. Bu sayıda yok. Ama Le Monde Diplomatique'in son sayısında, süslediği yazıyı olağanüstü iyi özetleyen bir deseni var.Gizli ama güçlü ve gerçek!..Birkaç hafta öncesinden kalmış olan New York Times Book Review da Fransız dergilerinin arasında kalmış. Onda da VATAN İstanbul'da her gün çizgilerini gördüğünüz Kutlukhan Perker'in nefis bir deseni var. New York Times Book Review dünyanın en çok satan, en etkili kitap ve kültür dergisi.Son sayısı yeni gelmiş bir sanat dergisi de P, diğer dergilerin arasında bekliyor. P Dergisi Türkiye'de, Türk yazarlar tarafından hazırlanıyor. Türkçe dışında İngilizce de basılıyor; ABD, Fransa ve Almanya'da her üç ayda bir 2 bin adet satılıyor.Üç günlük Le Monde Gazetesi de elden geçirilmeyi bekliyor. Her üçünde de en görünür sayfalarda kocaman bir ilan var. Bu bir filmin ilanı, bu hafta sinemalarda vizyona gireceği duyuruluyor. Filmin adı Uzak ve afişte de bu şekilde yer alıyor. Yönetmeni Nuri Bilge Ceylan.Gazetelerin birinde yine küçük bir haber var. Brüksel'deki çağdaş Türk ressamları sergisinin şubat ayı sonuna kadar devam edeceğini söylüyor.Bütün bunları arka arkaya görünce "dertli" Türkiye'nin altında gizli duran ama yaşayan, hem de çok güçlü yaşayan bir "gerçek" Türkiye'nin varlığına inanmamak mümkün değil. Yürekle de beyinle de.