Öğrencileri Bilge K.'ya şöyle bir soru sordular: "Şeref nedir?" Bilge K. biraz düşündü, sonra konuştu: "Şeref, varlığı, mevcut olmadığı takdir de akla gelen şeylerdendir. Bu yüzden varlığını tespit etmek her zaman kolay değildir. Ama yokluğu çok kolay görülüp hissedilir." Öğrenciler sordular: "Şerefin varlığını ya da yokluğunu kim görür? İnsanın kendisi mi, yoksa başkaları mı?" Bilge K. cevap verdi: "Önce kendisi görür. Ayna icat edildiğinden beri, insan sadece kendi yüzünü değil şerefi olup olmadığını da aynada görmek tedir. Önce kendisi görür, sonra başkaları." Öğrencileri sordular: "Dil ile şerefin ilişkisi ne ölçüdedir?" "Çok büyük ölçüdedir" diye cevap verd Bilge K.; "Dil ne kadar fazla kıvrılıp bükülür, çıkarlar için ne kadar yamulabilir, dün söyledi ği ile bugün söylediği birbirinin ne kadar ter si olursa şeref de o kadar uzakta kalır." Öğrencileri sordular: "Şerefini kaybetmiş insan ilk bakışta nasıl anlaşılır?"Bilge K. cevap verdi: "Gözlerinden anlaşılır. Gözler başka in sanlara doğru dürüst bakamazlar. Dilin söyledikleri ile gözlerin söyledikleri uyuşmaz." Öğrencileri sordular:"Şerefsiz kişi için nasıl bir tanım yapabilirsiniz?" Bilge K. cevap verdi: "Her şerefsizin tanımı ayrıdır. Bazı şerefsizler babalarından, ailelerinden, geçmişlerinden utanır. Bazı şerefsizler bütün hayatlarını küçük çıkarlar üzerine kurarlar. Bazı şerefsizler kendilerini bütün diğer şerefsizlerden daha üstün zannederler. Bazı şerefsizler de önlerine çıkan her insana şe refsiz diye saldırarak kendi şerefsizliklerini gizlemeye çalışırlar." Öğrencileri sordular: "Şerefsizlerin en şerefsizi ya da en az şerefsizi var mıdır? Böyle bir sıralama yapılabilir mi?" Bilge K. cevap verdi: "Hayır. Şerefsiz şerefsizdir. Küçüğü büyüğü, azı çoğu olmaz. Ama şerefsizin toplumdaki rütbesi ne kadar büyükse; bir ağa ise, bir bey ise, zengin ise, şerefsizliğiyle diğer insanlara o kadar daha fazla zarar verebilir."Öğrenciler başlarını sallarlarken Bilge K. onların gözlerine bakarak meseleyi anlayıp anlamadıkları görmek istedi. İçlerinden biri gözlerini kaçırdı.
Bu yazıya ve bugün gazetelerde yayınlanacak birçok yazıya bakanların büyük bölümü "Yine mi Kıbrıs!" diyecek ve sayfaları çevirecek.Bu da Denktaş ve destekçilerinin bugüne kadar yürüttükleri politikanın kazandığı başarılardan biridir. Bıkkınlık getirtecekler, tartışma yaptırmayacaklar, kimsenin meseleyi sorgulamasına izin vermeyecekler.Bu politika 30 yıldır sürüyor. Onlar politika değiştirecekler ama bunu kimsenin tartışmasına da izin vermeyecekler. Tartışmaya kalkana "vatan haini" denilecek. Ne yaptıklarını sormaya kalkana "ver kurtul, diyor" diye saldırılacak.Böyle 30 yıl geçirdiler. 30 yıl!.. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında doğan ve adı "Barış" konulan çocuklar okullarını bitirdiler, askerliklerini yaptılar, çalışmaya başladılar, çocukları oldu, yakında onlar da okumaya başlayacaklar ve babaları doğduğu sırada en çok adı geçen kişilerin adlarıyla karşılaşacaklar.Denktaş, Annan Planı'na "Ananın planı" demişti, ama Kıbrıs halkının bu planın özetini okumasına bile engel oldular.Denktaşgiller son engelleme çalışmalarını sürdürmektedir.Bu engellemenin aslında Rum-Yunan tarafının işine geldiğini, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin bir kez daha açığa düşeceğini, böyle bir sonucun bütün Kıbrıs'ın Rum yönetimine kayıtsız şartsız teslim edilmesi anlamına geldiğini bile bile direniyorlar.Denktaş ne istiyor...Eğer Denktaş, siyasete biraz daha farklı baksaydı "benden buraya kadar" diyerek görevlerinden ayrılır ve görüşmeleri Annan Planı'na "Ananın planı" demeyen birisinin yürütmesinin yolunu açardı.Kıbrıs'ta 1 Mayıs'a kadar uzlaşma olmaması halinde bütün kaybın Türk tarafına yazılacağını, Rum tarafının ise hiçbir şey kaybetmediği gibi, Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki egemenlik haklarını Türklerle paylaşmaktan kurtulacağı, Kıbrıs'ın AB üyeliği kesinleştiğinden beri söyleniyor, yazılıyor, anlatılıyor.Denktaş, hayatının sonuna kadar sadece Türkiye tarafından tanınan KKTC'nin Cumhurbaşkanı olarak kalmak istemektedir. Bunun gerçekleşmesi yolunda gözü ne kendi halkının ne de Türk halkının kaderini görmektedir.Eğer Denktaş, gelecek hafta New York'ta başlayacak görüşmeleri sabote etmeyi başarırsa belki ömrünün sonuna kadar "Cumhurbaşkanı" olarak kalır. Tabii tarih kitaplarına nasıl geçeceği de bellidir. Kendisi görmeyeceği için buna aldırmayabilir. Ama Türk halkı ve Kıbrıs Türk halkı "aldıracaktır".
Devlet, hükümet ve muhalefet büyükleri, ceset çıkarılmaya devam edilen Konya'daki apartman enkazını ziyaret ettiler. Kameralar, fotoğraf makineleri çalıştı, mikrofonlar başsağlığı mesajlarını kaydetti, "acılar paylaşıldı".Tekrar caydırıcı cezalardan söz edildi, gereken yasa değişikliklerinin yapılacağı açıklandı. "Hırsız" müteahhitler kınandı...Bunların hepsi daha önce defalarca, belki de yüzlerce kere yapılmış hareketler ve konuşmalar. Maalesef bunlar, bundan sonra da defalarca yapılacak.Beş yıl önce büyük depremler yüz binlerce vatandaşımızı vurduktan sonra da aynı sözler söylenmişti. "Hırsız" müteahhitler bol bol tel'in edilmişti.* Yıllardır tartıştığımız İstanbul depremi olursa durum değişecek mi?İstanbul'un yine belli "büyüme" bölgelerinde "çalışmalar" eskisi gibi devam ediyor. İnsanlar önce bir gecekondu oturtuyor, kolonların üzerinde demir "filiz"leri açık bırakıyor. Sonra büyük savaşların ardından ya da seçimler öncesinde bu gecekondu "kurtarılıyor". İkinci aşama, o açık bırakılan "filiz"lerin ikinci bir kata dönüşmesi. İkinci kat da yerine oturuyor ve yine başka bir seçim geliyor, bu kat da "kurtuluyor". Sonra üçüncü katın kurtarılma aşaması geliyor...* En az üç kat şarttır, çünkü evlenecek erkek çocukların oturacağı evler gereklidir."Kurtardıkça" batıyoruz...VATAN haber merkezinin yaptığı araştırmada yer alan bir vatandaşın sözleri çok dikkat çekicidir. Bu vatandaşımız Almanya'da çalışmış, emekli olmuş, İstanbul'da başını sokacağı bir binayı kendi imkânlarıyla yapmış ve "kurtarmış". Diyor ki: Almanya'da kimseye bu şekilde inşaat yaptırmazlar! Doğrusunu biliyor, yaşamış, görmüş ama yanlış olanı yapıyor.Çünkü biliyor ki bir seçim daha olacak ve binası mutlaka "kurtulacaktır". * "Kurtarma" sistemi bu şekilde çalıştığı, herkes "nasıl olsa yıkamazlar, sonra da af gelir" inancını taşıdığı sürece "enkaz ziyaretleri" devam edecektir.İstanbul'un görünür bütün köşelerine büyük "deprem" kutuları yerleştirildi. Bunlann içinde deprem olduktan sonra kurtarma çalışmalarında kullanılacak araç gereç bulunuyor.Bu şu demektir: Deprem olunca buradaki binalar yıkılacak, sizler bu binaların altında kalacaksınız, görevliler de bu araçları kullanıp sizi hızla enkazın altından çıkaracak.Bu işlemler sürerken de yine "enkaz ziyaretleri" yapılacak, aynı sözler tekrarlanacak, aynı acılı yüz ifadeleri takınılacak. Sonra yine her şey unutulacak.Bir sonraki yıkıma kadar.
Konya'da 11 katlı, 38 daireli bir apartman yıkıldı ve yaşanan bu faciayla bir şey tekrar ortaya çıktı. * Yasalarımız "insan hayatı"nın korunması gereken en yüce değer olduğu anlayışına göre yapılmamıştır.Büyük depremde on binlerce insanın ölümüne yol açan müteahhitlerin nasıl bu kadar kolay kurtulduğunu anlayamamıştık. Fıkr-i takipte de istikrarlı olmadığımız için biraz bağırdık çağırdık, sonra unuttuk, başka konulara geçtik.Müteahhitlerin, mühendislerin, mimarların "pratik" hayatta, eğer isterlerse nasıl denetim dışı kaldıklarını biliyoruz. Denetimle görevli belediyenin ya da kurumun ilgili bölümü ile "anlaşılır" ve denetim atlatılır.* Sistem, insan hayatını korumak üzerine çalışmaz.Çünkü insan çoktur. Ama iş yoktur, konut yoktur. Doğru dürüst bina yapacak para yoktur, insanlar ancak tek katlı ya da on katlı gecekondularda yaşayabilir.* Eğer kurallar tam olarak uygulansa, uzmanların belirttiğine göre İstanbul'daki binaların yaklaşık üçte birine insanların girmesi yasaklamak ve binaları yıkmak zorunludur.Bu binalarda yaşayanlar da insan hayatini riske etmeye, insan haklarından vazgeçmeye eğilimlidir. Başını sokacak derme çatma bir ev bulamadığı zaman sokakta kalacak, zaten işsiz olduğu için geldiği köyüne kasabasına geri dönecektir.Kim oldukları belli...Türkiye nüfus sorununu yaşadığı sürece konut sorunu olacaktır, konut sorunu da insan hayatına değer vermeyen ve küçük rantların egemen olduğu sistemlerle "çözülmeye" (!) devam edecektir.Sürekli nüfus patlaması halinde yaşayan Türkiye'nin bu sorununa kimse el atamaz.Demirel "O kadar baraj yaptık yine elektrik yetiştiremiyoruz" demiş, ama meselenin altına hiç yönelmemiştir.Özal, "Büyük Türkiye", "Anadolu Federasyonu" gibi hayallerin peşinde 100 milyonluk Türkiye'nin en güçlü ülke olacağını bile savunmuştur.* Böyle büyük bir nüfusa insan haklarına uygun sağlık hizmeti veremiyorsunuz. İnsan haklarına uygun eğitim veremiyorsunuz. İnsan haklarına uygun iş veremiyorsunuz. Tabii ki insan haklarına uygun binalarda oturmalarını da sağlayamazsınız.O zaman da kanunları gevşetirsiniz ki, "çürük çarık binalar yapılsın, hiç olmazsa insanlar başlarını bir yere soksunlar". Bu kafayla gidersiniz. Sürekli gecekondu afları, kaçak yapı afları bu nedenle çıkar. İnsan hayatını tehlikeye atan binaları affedenler bu binaları yapanları da cezalandıramaz.* Çünkü asıl cezalandırılması gerekenler meselenin temellerine el atamayan, insan hayatının en yüce değer olduğuna, insanın bütün iyi şeylere hakkı olduğuna inanmayanlardır.Bunların kim oldukları da ayan beyan bellidir.
Büyük siyasi ve toplumsal olayların ardında, kötü ya da iyi insanlar tarafından, kötü ya da iyi niyetlerle hazırlanmış komplolar olduğuna ilişkin inançlar çok yaygındır ve bu inançları haklı kılacak gerekçeler hiç de az değildir.En yakın örnek, şu anda dünyanın başına bela olan İslamcı terörün, Amerika tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı kullanılmasıdır. Benzer bir şekilde, Türkiye'deki Hizbullah'ın kuruluş ve gelişmesiyle ilgili olarak aynı yönde kuşkular taşıyan görüşler vardır.Komplo teorilerini geniş hayal güçleriyle, en iyi biçimde romancılar işlemiştir. Bunların arasında en çok okunan ikisi, Robert Ludlum ve Frederick Forsyth'tır. ikisi de son romanlarında "çok büyük" komplolar anlatmaktadırlar ve her iki romanın da temelinde gerçek komplolar bulunmaktadır.Forsyth'ın "İntikamcı" adlı romanı gecen yıl sonunda yayınlandı. Yazar, milliyetçi Sırp katillerle Usame Bin Ladin'i bir yerlerde bağlıyor. Bu bağ tabii ki Amerikan yönetiminin içindeki "komplo severler"dir. "İntikamcı" romanında İkinci Dünya Savaşı, Vietnam, Bosna, Sırbistan, İslamcı terör, Usame Bin Ladin, Sırp haydutlar var. Romandaki her şey, bütün büyük olaylar bir şekilde birbirine bağlanıyor. Ama "asıl" komplocu, "Sovyetler'e karşı Taliban'ı destekleyen, Suudi Usame Bin Ladin'e hoşgörü gösteren, Sırp katilleri bile kullanmaktan çekinmeyen Washington" dur.Robert Ludlum'un son romanı "Janson Talimatı" ise geçen yıl ortalarında yayınlandı. Üç yıl önce ölen Ludlum da çok sayıda siyasi best-seller'ın yazarı. Ludlum'un ölümünden sonra, yazarın aşağı yukarı tamamlamış olduğu üç kitap daha bulunduğu açıklanmıştı. "Janson Talimatı" bunlardan birincisi. Ludlum'un kitabının da bir ucunda İslamcı terör var. Ama asıl komplo, İkinci Dünya Savaşı'na kadar gidiyor ve yine Amerikan patentli.Bomba meselesi!..Bu arada şunu belirtelim ki, Ludlum'un kitabında Türkiye'deki İslamcı terör saldırılarına ilişkin herhangi bir öngörü bulunmamakta. Böyle bir iddiaya konu olan unsur, kitapta İslamcı teröristlerin nitrat gübreli bomba yapmalan. Aynı bombalar İstanbul saldırılarında kullanıldığı için bazıları bunu bir "öngörü" ya da "kehanet" zannetmiş. Oysa bu "gübreli" bombalar ilk kez 1993'te New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan suikast girişiminde, yine İslamcılar tarafından kullanılmıştı. Yani ilk kez Türkiye'de kullanılmadığı gibi, bu tür bombalar 1993'ten beri bilinmektedir.Ludlum'un kitabında Türkiye aslında iki kez geçmektedir, konular ise Türkiye'den Batıya doğru yapılan uyuşturucu kaçakçılığı ve Kürt meselesidir.Forsyth'ın kitabında ise "Türk" sözcüğü sadece, 1960'larda Almanya'ya göçmen işçi olarak ilk gidenlerin Yugoslavlar ve Türkler olduğunu söyleyen bir tek cümlede geçmektedir."intikamcı" ve "Janson Talimatı" arka arkaya okunduğu zaman dünyanın İkinci Dünya Savaşı'ndaki durumu ve sonrasındaki şekillenişi ile Amerika'nın dünyayı yönetme tarzının dayandığı mantığın ipuçlannı görmek mümkün.Ama tabii ki bunlar birer roman. Bazı gerçeklerin üzerine kurulu olsalar bile, birer roman.
Bayramların dini inançlar açısından anlamını, insanlığın geldiği gelişme düzeyinde kazandığı daha da olumlu anlamları tekrara gerek yok. Ama bu bayram hakim renk, kan rengi oldu.Kuzey Irak'ta Müslüman Kürtlerin parti merkezlerine başka Müslümanlar intihar saldırıları düzenledi, biri Türk vatandaşı, 56 kişi öldü.Vahhabiliğin merkezi olan Suudi Arabistan'da hacılar şeytan taşlarken yine kargaşalık çıktı. Bu satırlar yazılırken, 11'i Türk vatandaşı olmak üzere 254 hacının hayatını kaybettiği bildiriliyordu. Vahhabilik, İslam'ın en tutucu, en katı tarikatlarından biri olarak Suudi topraklarında doğmuş, bu aile tarafından geliştirilmiştir. İslam'ın kutsal topraklarında egemenlik de bu ailededir. Ve her yıl milyonlarca hacı adayı burada, en kötü koşullarda karşılanır, en kötü muameleye tâbi tutulur. Ve de İslam'ın en tutucu, en bağnaz tarikatının başındaki aile, diğer Müslümanların hac görevlerini yerine getirmelerinden dolayı olağanüstü paralar kazanır.Bu olaylar başka dinlere mensup olanların yol açtığı olaylar değildir; bu dökülen kan, başka dinlerin mensupları tarafından ya da onların koyduğu koşullar nedeniyle dökülmemiştir. Müslüman Kürtleri öldürenler de "Müslüman savaşçılar" dır. Her yıl hacıların çeşitli nedenlerle ölmelerine aldırmayanlar yine başka "Müslümanlar"dır. Bu kez 254 hacının ölümünün ardından Suudi yetkililer "nihayet" bu konularda önlem alacaklarını açıkladılar.Kendileri göremezler...Radikal İslamın "savaşçıları" daha önce de Türkiye'ye saldırmışlardı. Kendileri gibi Müslüman olan insanların öleceğini bile bile, milyonlarca Müslümanın bu saldırıların sonuçlarından etkileneceğini bile bile saldırmışlardı.Vahhabiler... El Kaide... Hizbullah... İslam dünyası bugün hâlâ önceki yüzyıllardan kalma sorunlarla boğuşuyorsa, yüz milyonlarca Müslüman en geri koşullarda yaşamaya çalışıyorsa, bunun nedeninin "onlar" olduğunu görmek zorundayız.Türkiye'de ise sokakları kan gölüne çeviren kurban kesimi, bu yıl geçen yıllara göre çok daha az oldu. Bazı belediyeler, geriliği dindarlık zanneden insanları "üzmemek" için kanlı meydanları görmezden geldiler. Ama büyük çoğunluğun kıyımdan farksız bir davranışın dini inançlarla ilgisinin olmadığını görmesi de bu yılın en büyük gelişmesidir.Bayramların gerçek anlamını kaybettirenler, en başta savunduklarını iddia ettiği ilkelere zarar verdiklerini kendileri göremezler. Ama bu ilkelerin ve bayramların anlamını kavrayanların, bunu onlara göstermesi gerekir.
Olur. Ama "yıpratmayalım" diye yanlışları söylemeyelim mi? Bu "yıpratmayın" edebiyatı bizde çok yaygındır. Kimi eleştirirseniz hemen karşıdan aynı ses gelir: "Böyle önemli bir kurumu yıpratamazsınız!"Hiçbir "kurum" dışarıdan yıpratılamaz. O kurumun içindeki "çürükler" kurumun bütününe hakim olmuş gibi görünüyorsa, o kurumun içindeki "sağlamlar" "çürükleri" temizlemek için uğraşmıyorsa o kurum yıpranır. Yıpratan da kendi içindekilerdir. "Çürükler" ve "çürükleri" temizlemeyenler..."Çürükler" ise ancak uygun ortamlarda ortaya çıkarlar. Yargıda oluşan "uygun ortam"ın ne olduğu bellidir.Korkunç rakamlar daha önce açıklandı. Yargıtay'ın elindeki 183 bin 472 dosya (yazıyla yüz seksen üç bin dört yüz yetmiş iki) geçen yıldan bu yıla devredildi. Yargıtay'ın bu yıl görüşmesi ve karara bağlaması gereken toplam dosya sayısı 294 bin 898. Böyle bir yükü kaldırabilmek için Yargıtay'ın her dairesi 2 ya da 3 dakika içinde bir dosyayı karara bağlıyor. Yüksek yargı en çok üç dakikada bir dosyayı karara bağlamak zorunda.Tartışılacak ne kalmış ki?Böyle bir durumda yargının gerektiği gibi çalıştığını iddia etmek için insanların fazla saf olduğunu zannetmek gerekir. Üç dakikada karara bağlanan dosyaların kaçta kaçında "adaletin tecelli ettiği" söylenebilir?Çürükleri yetiştiren uygun ortam budur. Bu ortamda davalar bitmez, insanlar sürünür durur. Yargıdan kaçmak isteyenin önünde bütün yollar açılır. Dosyalar bile kaybolur. Dosyalar kaybolabiliyorsa ortaya "dosya kaybedicileri" çıkar.Yargıdaki bu ortamı değiştirecek olan yine yargıdır. Türkiye'de siyaset kurumunu siyasiler yıpratmıştır. Siyasetin işleyiş biçimini ve siyasileri eleştirenler yıpratmamıştır. Eleştiri ya da durum tespiti, güçlü hiçbir kurumu yıpratmaz, yıpratamaz.Eğer bugün, sadece bugün değil, yıllardır yargının işleyişi tartışma konusuysa "yargıyı yıpratmayın" diyerek işin içinden çıkılamaz.Bir dosyayı incelemek, tartışmak ve karara varmak için yüksek yargının sadece 3 dakikası varsa tartışılacak bir konu kalmamış demektir.
Ormanda yine bir kıtlık dönemi başgöstermişti. Çakalla tilki anlaştılar, birlikte gezmeye avlanmaya ve avlarını bölüşmeye karar verdiler.Ama çakalla tilkinin çabaları karınlarını doyurmalarına yetmiyordu. Uzaktan avın kokusu alıyorlar, daha tam yerini bile belirleyemeden avların kaçtığını fark ediyorlardı.Böyle bezgin bezgin dolanırlarken deveye rastladılar. Birden tilkinin kafasında şimşek çaktı. Deve uzun boylu olduğu için daha uzakları görebilir, av hayvanlarının durumunu onlara söyler, onlar da kaçmaya fırsat bulamadan avlarına yaklaşabilirlerdi.Bu fikrini çakala anlattı, onun onayını aldıktan sonra deveye işbirliği teklif etti.Deve "Benim fazla bir sorunum yok, ama size yardım ederim" dedi.Üçü birlikte dolaşmaya başladılar. Fakat devenin yardımı bile çakalla tilkinin yemek sorununu çözmeye yetmiyordu. Devenin gördüğü birkaç küçük hayvanı yakalıyorlar, ama yetmiyor, hâlâ yarı aç yarı tok geziyorlardı.Deve ise gördüğü her yeşilliği her ot ve çalı parçasını yiyor, hiç açlık çekmiyordu.Sonunda, bir ara deve kendilerinden uzaktayken tilki çakala yeni fikrini açtı:"Bu deve iyice semirdi, baksana hiç aç kalmıyor, biz de bir şey bulamıyoruz, tek çaremiz bu deveyi kandırıp yemek..." Çakal bu fikri sevinçle karşıladı, "Aklınla bin yaşa tilki" dedi.Tilki devenin saflığına güvendiği için basit bir plan kurdu. Sakin sakin yürürken birden deveyle çakala döndü:"Şimdi şöyle bir oyun oynayacağız. Herkes bugüne kadar yediklerinin adlarını sayacak, kim sayamazsa onu yiyeceğiz..."Çakal hemen "tamam" dedi. Deve biraz düşündü "Madem ikiniz de oynamak istiyorsunuz, oynayalım bari" dedi.Çakal tilkiye "önce sen say bugüne kadar yediklerini" dedi. Tilki saydı: "Tavuk, kaz, tavşan..." Sonra çakal saydı: "Tavşan, koyun, keçi, kaz..." Sonra ikisi birden deveye döndüler, "Sıra sende, say bakalım" dediler.Deve biraz düşündü "ot" dedi. Çakalla tilki "Olmaz" dediler, "Biz nasıl sadece et demedik tek tek saydık, sen de sayacaksın..."Deve düşündü düşündü, tek bir otun adını bulamadı. Çakalla tilki sinsi sinsi gülerek "bu durumda kural gereği seni yiyeceğiz" dediler. O anda deve durumun ciddiyetini anladı. "Kabul ama" dedi "Sizden bir ricam var; babam ölmeden önce benim nalıma bir şey yazmış ve ölümle karşı karşıya geldiğimde okumamı söylemişti. Ben okuyamam, sizden ricam bunu okur musunuz?"Çakalla tilki birbirlerine baktılar, devenin saflığından hiç kuşkuları olmadığı için kabul ettiler. Tilki "Ben okuma bilmem" deyince çakal devenin sağ arka ayağına doğru yaklaştı.Deve biraz bekledi çakal tam istediği noktaya gelince sıkı bir çifte attı. Savrulan çakal kırık kemikleriyle inlerken deve tilkiye döndü: "O okuyamadı sen okur musun?" dedi.Tilki, "Benim acele bir işim var, gidiyorum, sen okutacak başka birini bul" dedi ve kaçtı.Deve bu iki kurnaz hayvanı böylece başından savdıktan sonra yine o ağır, sakin hayatını yaşamaya devam etti.