Yayıncı devlet futbolcu devlet?

16 Şubat 2004

Uzan olayının tartışması kolay kolay bitmeyecek. Öncelikle Uzanlar'a yapılan bu işlemin diğer batık banka sahiplerine yapılıp yapılmayacağı sorusu var.Ülkeye verdikleri maddi zarar 20 milyar dolar ile 50 milyar dolar arasında hesaplanan batık bankalarla ilgili üç ayrı durum söz konusu.Bazı batık banka sahipleri devletle borç anlaşması yaptılar ve buna uyuyorlar. Bu kesim için bir sorun yok.Bazıları ise anlaşma "yapar gibi" yaptılar, yani bir anlaşma yaparak zaman kazandılar ama taahhütlerini yerine getirmediler.Üçüncü grupta ise, Uzanlar gibi hiç anlaşma yapmayan, sürekli zaman kazanmaya çalışanlar var.Uzanlar'a, bugünkü yasalara uygun olarak bu kadar kesin bir işlem uygulandıysa diğerlerine de uygulanmak zorundadır. Eğer aynı işlem diğer batıklara yapılmazsa Uzanlar olayı sadece "siyasi" bir operasyon olarak kalacaktır.Uzanlar'ın şirketlerine el konulması belki eski sahipleri açısından bir son noktadır, ama devlet açısından değildir. Uzan grubunun el konulan şirketleri arasında futbol kulüpleri ve medya kuruluşları da vardır. Futbol kulüplerinin kârlı kuruluşlar olmadığını herkes bilmektedir. Medya konularıyla biraz ilgili olanlar da Star Gazetesi'nin kârlı bir işletme olmadığını, sürekli sübvansiyona ihtiyaç duyduğunu tahmin edebilirler. Star televizyonu ise iyi bir yönetimle para kaybetmeyen bir kuruluş olabilir.Tez elden tahsilat...Ancak bugüne kadarki bütün tecrübelerimiz göstermiştir ki, devlet "şirket yönetme" işini becerememektedir. Hemen işin varlığından nemalanarı gruplar oluşmakta, işler yarı batık devam ederken birileri bu işten kazanç sağlamaktadır.Uzmanların ne gibi fikirler üreteceği belli olmaz, ama yine de bugüne kadar birikmiş olan tecrübeler Uzanlar'ın el konulan şirketlerinin devlet tarafından hemen elden çıkarılması gerektiğini göstermektedir.Cem Uzan önceki akşam katıldığı bir televizyon programında sadece Telsim'in yüz milyonlarca dolar borcundan söz etmiştir.Eğer devletin bu şirketleri yönetmesi, sonuçta yine devletin yani Türk halkının cebinden yeni yeni paralar çıkmasına dönüşürse bu yapılan işlemin hiçbir anlamı kalmaz.Devletin gazete, televizyon ve futbol takımları sahibi olmasının ve bunlara para akıtmasının hiçbir anlamı yoktur. Yapılması gereken, bütün bu kuruluşların elden çıkarılarak devletin ve çalışanların alacaklarını almalarının sağlanmasıdır. Hem de en kısa zamanda.Uzanlar'ın iş ve medya hayatında bugüne kadarki icraatlarını unutarak, "düşmanımın düşmanı benim dostumdur" ilkesizliği ile Uzanlar'ı savunmaya sıvanmış olan "Atatürkçü solcular"ın çabaları da bu olayın ortaya çıkardığı tarihi utançlardan biri olacaktır.

Devamını Oku

Star ve sonrası

15 Şubat 2004

Devlet, Uzan ailesinin bütün şirketlerine el koydu ve yeni yöneticiler tayin etti. Ortaya bir soru atıldı: Uzanlar'ın şirketlerine devlet mi el koydu, iktidar mı el koydu?Uzan grubu, yıllardır elektrik şirketlerinde sermaye piyasası kurallarını, küçük hissedarların haklarını çiğnemekle suçlanıyor ve ne zaman yetkili kurumlar harekete geçse "televizyon" gücü çalışmaya başlıyor, soruşturmalar duruveriyordu.Grubun mali gücünün ikinci unsuru bankalarıydı. Elektrik şirketlerinden para girişi durunca grup, kelimenin tam anlamıyla bankalarını devletin kucağına attı. Devlete bu yolla yüklenen maliyet yaklaşık 6,5 milyar dolardır.Bu büyük mali gücün üçüncü kaynağı GSM oldu. Büyük nakit girişi sağlayan bu işte de Uzanlar yabancı ortaklarıyla çatıştı, milyarlarca dolarlık davalar açıldı, birçok ülkede Uzanlar'ın mallarına tedbir konuldu.Uzan grubunun gücünün dördüncü ayağı "medya" oldu. Star televizyonu "siyasi" destekle, yasalara rağmen kuruldu. Önce Star kuruldu, yayına geçti, sonra yasa çıktı. Son on yıldır Uzan grubu bir özel ya da kamu kurumuyla ne zaman bir anlaşmazlığa düşse Star'ın gücü sonuna kadar kullanıldı. Bir kamu görevlisine kızdılar mı, o kamu görevlisi, eşi, çocukları 24 saat kameralarla izleniyordu.* Cem Uzan, Genç Parti'yi kurduktan sonra Star TV ve Star Gazetesi tümüyle partinin sözcüleri olarak yayın yaptı. Toplumun bazı kesimlerinde MHP'nin yarattığı hayal kırıklığı GP'nin yolunu açtı. Medya gücünün bütün imkânlarla kullanılması bu partinin son seçimde yüzde 7 oy almasını sağladı.* Uzan grubunun devlete, Türk halkına milyarlarca dolar borcu vardır. Son işlemler borcun ödenmesine; borçlularınsa siyasi ve ticari gerekçelerin arkasına saklanmalarını önlemeye yöneliktir. Bankalar Kanunu, son değişikliklerle devlete bu tür işlemler için çok geniş yetki vermektedir.Yıllardır süren gelişmeleri, medya gücünün kullanılmasını unutanlar, görmeyenler ya da görmezden gelenler meseleye "iktidar el koydu" diye bakabilirler. "Medya gücünü ben kullanabilirim, ama başkası kullanamaz" diyen bir anlayışı göz ardı etmek büyük ikiyüzlülüktür.* Kimi yetkililer, özellikle mali kriz dolayısıyla ortaya çıkan borçların tahsil edilemeyişini yasalardaki boşluklara bağlıyordu. Son yasa değişiklikleri bu bahaneyi ortadan kaldırmıştır ve yasa ilk olarak Uzanlar'a uygulanmıştır.Eğer uygulama burada kesilir, devlete ve halka milyarlarca dolar borcu olan diğer batık bankaların sorumlularına da uygulanmazsa ortaya başka kuşkular çıkacak ve Uzan olayının sadece siyasi boyutu akıllarda kalacaktır. Bu da hükümeti yaralar, Genç Parti'nin ise yaşamasını sağlar.

Devamını Oku

Ölüm var, ölüm var

14 Şubat 2004

Adamın biri çalıştı çabaladı, hatırı sayılır bir varlık sahibi oldu. Sonra kafasını ölüme taktı. Ölümsüzlüğün var olabileceğine kendini inandırdı. Sordu, soruşturdu. Ne yaparsa, nereye giderse ölümsüzlüğe ulaşabileceğini araştırdı. Kimisi bir kuyunun suyundan, kimisi bir gölden söz etti. Bazılarına göre de çok uzak bir diyarda öyle bir ağaç vardı ki, bu ağacın meyvesinden yiyen o anda ölümsüz oluyordu. Adam bütün bu bilgileri toparladı ve kendisine ölümsüzlük getirecek suyu ya da meyveyi bulmak üzere yola koyuldu. Diyar diyar dolaştı. Hiçbir şey bulamadı. Ama bıkmadı, usanmadı. Dolaşmaya, aramaya devam etti.Bir gün, soluklanmak için bir ağacın gölgesinde dinlenirken karşıdan saçı sakalı bembeyaz ama zinde bir adamın geldiğini gördü. Selamlaştılar. Adam yanına oturmak için izin istedi. Oturdu ve nereden gelip nereye gittiği sordu. Ölümsüzlüğü arayan adam bütün hikâyesini anlattı. Dolaştığı diyarları, kendisini ölümsüz kılacak suyu ya da meyveyi bulabileceğini sanarak uğradığı bütün köyleri sıraladı. Yaşlı adam dinledi, sonra "İnşallah bulursun. Ben de senin gittiğin yöne gidiyordum, istersen birlikte yürüyelim" dedi. Adam bu teklifi kabul etti ve yola koyuldular.Hava kararmak üzereyken bir köye ulaştılar, ilk kapıyı çaldılar. Ev halkı ikisini çok iyi karşılayıp ellerinde ne varsa ikram etti. Evde hoşsohbet bir dede vardı. Uyumaları için bu dedenin odasına yataklar serildi, iki konuk ve dede yataklarına yattılar. Sabaha karşı ölümsüzlüğü arayan adam bir ses duydu, ne olduğunu anlamadı, tekrar uyudu. Sabah olup uyandığında yol arkadaşı olan yaşlı adamın uyumakta olduğunu gördü ama hoşsohbet dede ölmüştü. Yüzünde rahat bir gülümseme vardı. Ölümsüzlüğü arayan adam çok korktu. Ölüm çok yakınına gelmişti.Yaşlı adamla birlikte o köyden ayrılıp yollarına devam ettiler. İkinci günün sonunda bir başka köye ulaştılar. Bu kez kapısını çaldıkları evin halkı kendilerini hiç de iyi karşılamadı. Onları içeri almak istemediler, sonra aldılar fakat doğru dürüst yemek vermediler. Yatmaları için gösterdikleri odada uzun süredir hasta olan evin dedesi bulunuyordu. Dede konukları görünce homurdandı. Ölümsüzlüğü arayan adam uykusunun arasında yine hırıltılar, iniltiler duydu. Sabah uyandığında dedenin ölmüş olduğunu gördü. Yüzünde bir dehşet ifadesi vardı...Tekrar yola çıktıklarında yol arkadaşına döndü, "Gördün mü, ölüm ne kadar yakınımda diye yakındı. Yaşlı yol arkadaşı onu kolundan tuttu, durdurdu ve yavaşça konuştu: "Evet ölüm çok yakınında, çünkü ölüm benim. Ölümden kurtuluşun, kaçışın yok. Daha kaçabilen olmadı. Seninle kaldığımız iki evdeki ihtiyarların zamanı gelmişti, ben de onların canlarını aldım. Ama görmüşsündür; birisi huzur içinde öldü, diğeri ise acılar içinde, dehşet içinde. Yaşadıkları hayat farklıydı, farklı şekilde öldüler. Şimdi sen de doğruca evine git. Daha zamanın gelmedi ama ölümü nasıl karşılayacağına sen kendin karar ver, ona göre bir hayat yaşa." İhtiyar yürüyüp gitmeden, ölümsüzlüğü arayan adama son kez döndü, "Nasıl yaşarsan öyle ölürsün" dedi ve uzaklaştı.

Devamını Oku

Kayıp zaman peşinde

13 Şubat 2004

Son Kıbrıs gelişmeleri kronik bir sorunumuzu tekrar gösterdi: Zaman kaybetmekte üstümüze yok. Otuz yıl durabiliyoruz, sonra altı ayda kaybettiğimiz otuz yılı yakalayabilmek için koşup duruyoruz.Neden son otuz yıldır Türkiye hep haksız konumda kaldı? İş bilmeyenlerin, iyi niyetli olmayanların, dünyayı bilmeyenlerin, ufku ve boyutu olmayanların cevabı hep hazırdı:Etrafımız düşmanlarla çevrili, zaten Avrupa düşmanımız, zaten Amerika düşmanımız, zaten Müslüman ülkeler bizi sevmez...Bu üslubun amacı belliydi, bugün de bellidir. Ufuksuz, dar görüşlü, cahil insanlar bu durumlarını gizlemek, kendilerini önemli kişilermiş gibi göstermek, yanlış işler yaptıklarının anlaşılmasının önüne geçmek için bu üslubu kullandılar ve doğrusu, bunda bayağı başarılı oldular.Suçlu hep hakemdi, çünkü hakem ve bütün hakemler düşmanımızdı. Kaleciyle karşı karşıya kaldığı halde gol atamayan, doğru dürüst pas veremeyen, şut atamayan futbolcunun aslında kötü futbolcu olduğunun gizlenmesi için hakemler bağırmak, sürekli hakemlerden bahsetmek, hakemlerin kendilerine düşmanca davrandığını tekrarlamak kolay bir kurtuluş yoludur. Ve ne yazık ki ülkemizde bu kötü alışkanlık geçerlidir.Çizme ve akıl!..* Türkiye 1963-1964 yıllarında Kıbrıs kriziyle karşı karşıya kaldığında İsmet İnönü'ye bir gazeteci sormuştu: "Çizmenizi giyecek misiniz?" İsmet İnönü de şu cevabı vermişti: "Benim çizmem yok, aklım var."Bütün dünyanın size düşman olduğuna inanmışsanız, daha doğrusu, kafanızı çalıştırmıyor oluşunuzun bir bahanesi olarak böyle bir iddiaya şartlıyorsanız hep çizmeyle dolaşmanız gerekir. Akıl olmadığı ya da kullanılmadığı zaman çizme giymekten başka çare yoktur. Ama sürekli olarak çizmeyle yaşamak mümkün değildir.Kıbrıs meselesine "takıntılarla" bakmak yüzünden otuz yıl geçirildi. Çizme giymek zorunda kalanlar, çizmeyi hemen çıkarıp aklı önlerine koymadıkları için otuz yıl "durarak" geçti.Türkiye yine kaybettiği zamanların peşinde koşuyor. Hızlı koşmak, daha da hızlı koşmak zorunda çünkü zaman Türkiye'yi beklemiyor.

Devamını Oku

Kolay 'referandum'

12 Şubat 2004

Önümüzdeki yerel seçim, yerel yönetimlerin belirlenmesinin ötesinde hükümet politikalarının referandumu olacaktır. Bu, öncelikle muhalefet partilerinin seçtiği yol olmuştur.AKP ise, kendi temel tabanının dışına doğru yayılma, tereddütlü kitlelere ulaşma yolunda çok mesafe katetmiştir.AKP'nin siyasal kökeninin ötesinde, hükümet olarak sürdürdüğü temel politikalar bellidir:Enflasyonu düşürmeye öncelik veren ekonomi politikaları, Avrupa Birliği yolunu açmak ve buna bağlı olarak Kıbrıs sorununun çözümü.Avrupa Birliği konusunda toplumun yüzde 72-75'inin olumlu görüş taşıdığı bilinmektedir. AKP bu geniş toplumsal eğilime uygun davranmaktadır.Kıbrıs meselesinin çözüme kavuşma yoluna girmesine de genel bir kamuoyu desteği olacağı belli olmuştur. Ekonominin bugünkü sıkı politikalar tamamına erdirilmeden düze çıkamayacağına da kamuoyu daha önceki iktidar döneminde ikna olmuştur.Bunların dışında, toparlayıcı ve etkili bir muhalefetin bulunmaması da sandıkta AKP lehine çalışacaktır.ANAR'ın 6-7 Şubat'ta yaptığı son araştırma AKP'nin alternatifsiz tek parti iktidarı yolunda ilerlediğini göstermektedir. ANAR'ın "bugün seçim olsa kime oy verirsiniz" sorusunun karşılığı (kararsız ve hiçbiri diyenler dağıtıldıktan sonra) şöyle olmuştur:AKP yüzde 57,1CHP yüzde 14,6 Genç Parti yüzde 7,1 DYP yüzde 5,5 MHP yüzde 5,4 DEHAP yüzde 4,8 SP yüzde 1,2 ANAP yüzde 1,0 Diğer yüzde 3,3Son seçimde yüzde 34,4 oranında oy almış olan AKP'nin ikinci oy patlamasını önümüzdeki yerel seçimde yapacağı anlaşılmaktadır. CHP biraz daha güç kaybederken, Genç Parti'nin oy kaybına uğramaması araştırmanın önemli sonuçlarıdır. Bu oranlarla CHP, partinin kalesi sayılan bazı il ve ilçelerde bile zorlanacaktır.Toplumun yarısından fazlasının, bugünkü koşullarda AKP'ye yönelmesi ekonomi ve siyasetteki ana politikaların onaylanması anlamına gelir. Bu durumun bir başka anlamı da AKP'ye yönelik, daha çok da İstanbul Belediyesi üzerinden yapılan yolsuzluk suçlamalarının bu partinin üzerine yapışmamış olduğudur.AKP bu ilgiyi başka unsurlara yorarsa büyük yanlışların kapısı aralamış olur.

Devamını Oku

İlginç bir cephe

11 Şubat 2004

Aslında dert Kıbrıs değil, dert yaklaşan yerel seçimler. Ana muhalefet partisi CHP bu seçimde kullanacağı ana temayı buldu. Bütün meydanlarda "Kıbrıs'ın nasıl satıldığı" anlatılacak.CHP, Kıbrıs'ta uzlaşma olmaması gerektiğini savunan cephenin başını çekiyor.* Cephede, CHP yetkililerinin açıkladığı üzere "Bu konuda aynı görüşleri benimsedikleri" MHP var.* MHP ile aynı seçmene, daha da şiddetle seslenen Genç Parti de "Kıbrıs'ta her türlü uzlaşma ihanettir" cephesinin içinde.MHP'nin fazla sesi duyulmuyor, ama Genç Parti Star Televizyonu ve Star Gazetesi üzerinden konuştuğu için sesi oldukça yüksek çıkıyor.Aynı cephenin içinde yer alan diğer siyasi parti, İşçi Partisi'dir.* En keskin devrimci, Maocu çizgide kurulmuş olan İşçi Partisi bugün "halkların kardeşliği"ni unutmuş, MHP ile aynı fikirleri savunan bir parti olmuştur.Bu cephenin bir köşesinde de, daha "mahcup" olsa da Cumhuriyet Gazetesi bulunmaktadır.* Gazete, geçen yıl MHP ile aynı görüşlere sahip olduğunu keşfetmiştir, bugün de Kıbrıs'ı "satanlarla" mücadele etmektedir.Bu görüşler aynı zamanda Bülent Ecevit ve DSP ile Mümtaz Soysal tarafından da aynı güçle savunulmaktadır.Daha önce ne yaptılarsaTekrar sıralayalım: CHP.. MHP.. Genç Parti... İşçi Partisi... DSP.. Star Televizyonu... Star Gazetesi... Cumhuriyet Gazetesi...İsimler üzerinden gidersek de şöyle bir liste çıkıyor: Deniz Baykal... Cem Uzan... Doğu Perinçek... Devlet Bahçeli... İlhan Selçuk... Bülent Ecevit... Mümtaz Soysal...Bunların hepsi kendilerini başka başka siyasi sıfatlarla tanımlamaktadır. Kimisi solcudur, kimisi Atatürkçüdür, kimisi milliyetçi-toplumcudur, kimisi devrimcidir, kimisi sosyal demokrattır, kimisi sosyalisttir, kimisi ortanın solcusudur, kimisi açık sağcıdır.Böyle bir cephe oluşması bile Türkiye'nin ne kadar kritik bir dönemeçte bulunduğunu göstermektedir.Bu cephenin Türkiye'ye çizdiği bir yol, bir gelecek vardır. Bu yolun, geleceğin ne olduğunu da isimleri sayılanların bugüne kadarki icraatlarına bakarak görmek mümkündür.Bir de "diğer" yol, "kazanılması mümkün bir gelecek" vardır.Böyle bir ikilemde ise seçim yapmak hiç de zor değildir.

Devamını Oku

Denktaş dönerse...

9 Şubat 2004

Bugün KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Amerika Birleşik Devletleri'nin NewYork şehrinde ne yapacağı herkes tarafından merakla bekleniyor.Denktaş görüşme yolunu tıkayarak dönerse neler olur? Sayalım:1. Kıbrıslı Rum yöneticiler ve Yunan hükümeti çok sevinir. Çünkü ancak bu şekilde Kıbrıs'ta iki toplumlu, egemenliğin paylaşıldığı bir düzen kurulmaz. Rum tarafı tek başına Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyesi olur.2. 30 yıldır bütün dünya Kıbrıs sorununda anlaşmayan tarafın Türk tarafı olduğunu düşünüyordu. Son birkaç aydır bu görüntü değişmeye başlamıştı. Bütün dünya Kıbrıs sorununun Türklerin uzlaşmazlığı nedeniyle çözülemediğine tartışmasız şekilde inanır.3. KKTC'yi zaten hiçbir devlet tanımıyor. Bundan sonra da herhangi bir devletin tanıması söz konusu olamaz. Kıbrıs Rum tarafı bütün dünyanın tanıdığı meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olur.4. Kıbrıs Türk halkı geleceğini ve ekmeğini Rum tarafında arama konusunda yaşadığı bütün tereddütleri bir kenara bırakır. Bütün gerçek Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu alarak bütün dünyayı sorunsuz vizesiz dolaşır, iş bulur, çalışır.5. KKTC toprağı, Türkiye'nin işgali altındaki toprak olarak tescil edilir. Hem Avrupa hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Birleşmiş Milletler sürekli olarak bu topraklardan Türk askerlerinin çıkması için baskı uygular.6. Türkiye'nin aslında bir Ortadoğu ülkesi olduğunu ve Batı medeniyeti içinde yer alamayacağını savunan Batılılar ve muhafazakâr Hıristiyanlar zil takıp oynar.7. Annan Planı referanduma sunulamadığı için, Denktaş'ın manevrasıyla Kıbrıs halkının eğilimi sandıkta belirlenemediği için, Denktaş ve kadrosu bu demokratik sınavdan kurtulmakla ne kadar doğru yaptığını anlatmaya devam eder.8. Denktaş ömür boyu Cumhurbaşkanı olarak yerinde kalır. Sadece Türkiye'de kırmızı halı ve bakanlar tarafından cumhurbaşkanı protokolüyle karşılandığı için sık sık Türkiye'ye gelir gider.9. Kıbrıslı Türkler tek tek kendilerini Avrupa Birliği'ne atarlar ama Türkiye Türkleri atamazlar.Denktaş bugün görüşme yolunu tıkayarak dönerse bunlar olur, hatta daha da beterleri olur.

Devamını Oku

Ara rejim cinayetleri

8 Şubat 2004

Cem Karaca kendine özgü bir sanatçıydı. Popstarcı değildi, sanatçıydı. Ülkesi hakkında, dünya hakkında düşünmeye çalıştı. Kimseyi öldürmedi, kimsenin canına kastetmedi. Bir konser verdi, 8 yıl ülkesinden kovuldu, yüzlerce yıl hapis cezası yeme tehdidiyle yaşadı. Sonra bir gün, bunların saçmalığını gören bir siyasetçinin, Turgut Özal'ın yardımıyla ülkesine döndü.Ama ömrünün, 59 yıllık ömrünün (5 Nisan 1945) 8 yılı bir ara rejim cinayetinin kurbanı olmuştu.* Ruhi Su'nun sazından sözünden korktular. Pasaport alırsa, yurt dışına giderse kendilerini sarsacak bir güç olabileceğinden çekindiler. Pasaport vermediler. Ruhi Su, hiçbir zaman terk etmeyi aklından geçirmediği ülkesinde öldü.Bu da bir ara rejim cinayetiydi. Bu cinayetlerin yüzlercesi, binlercesi daha var. Ara rejimler, kendileri için gerekçe yaptıkları "hayat kurtarma" sayısından çok daha fazla cinayet işlemeye hakları olduğuna inandıkları için binlerce böyle cinayet işlendi. Binlerce insanın hayatı ezildi.Ara rejim tartışması hâlâ gündemimizden çıkmış değil. İleri dünyanın insanlık ayıplarından biri olarak gördüğü bir medeniyet geriliğini biz tartışmaya devam ediyoruz.İki korku arasında...Sormaya devam ediyoruz: Eğer bugünkü yöneticiler gerçekten takıyye yapıyorlarsa ve Türkiye'nin rejimini bir "İslam" cumhuriyetine çevirmek ve demokrasiyi rafa kaldırmak gibi bir niyetleri varsa, bunu önleyecek bir askeri müdahale desteklenmeli midir?* Eğer demokrasiyi demokrasinin kendi kuralları içinde koruyamıyorsak, o zaman her şeyi hakettik demektir.Birileri demokrasiyi rafa kaldırmak için sinsi sinsi çalışacak, Türk halkı da demokrasiyi, demokrasinin sağladığı sonsuz imkânlarla koruyamayacak.Ve yine Ankara'nın tepelerine el sallayıp "Kurtar bizi baba" diye bağıracağız.Ülkenin geleceğinden kaygı duyan sosyal demokratlar çoktan böyle bağırmaya başladılar:* Ara rejimlerin nasıl işlediğini çok çabuk unuttukları için;* Demokrasinin imkânlarıyla demokrasiyi savunmayı ve geliştirmeyi bilmedikleri için;* Demokrasiyi hakettiklerine gerçekten inanmadıkları için demokrasiyi terkettiler.Böyle bir ikilem arasına (ya irtica ya 'ara rejim') sıkışmış olarak yaşamak çok zor. Bu zorluğu giderecek ilk aşama da Avrupa Birliği yolunun açılması. Yolun başındaki büyük kilit de Kıbrıs'tır ve bu nedenle bazıları kilidin kapalı kalması için çalışmaktadır.Eğer bu kilit açılmazsa, iki geri rejimden birine mahkûm olma korkusunu yaşamaya devam edeceğiz ve her siyasi krizde "eyvah" diyeceğiz, "acaba..." diyeceğiz.

Devamını Oku