Başbakan Tayyip Erdoğan, dün (D.B.) Tercüman Gazetesi'ne verdiği demeçte "ticari işleriyle" ilgili olarak da konuşuyor ve kendini savunuyor. Söylediği özetle şudur: "Yaptığım işte herhangi bir usulsüzlük yoktur, normal ticaret yapıyorum ve helal para kazanıyorum, işlerimi bırakmaya da niyetim yok."Tayyip Erdoğan, halkın siyasette etik kuralların en dibe vurmasına karşı gösterdiği tepkinin sonucu olarak iktidara geldi. Önceki dönemlerde siyasi partiler birbirlerini her türlü ahlâksızlık ve hırsızlıkla suçladılar; doğru olan ya da abartmayla kulaktan kulağa yayılan yolsuzluk iddiaları geçen dönemin bütün bu partilerini bitirdi. Yıkımın içinden de Erdoğan ve partisi çıktı.Siyasilerin, değil bakan ya da başbakan olmak, aktif siyaset yaptıkları dönemde başka iş yapmamalarının nedeni her türlü nüfuz suiistimalini önlemektir. Örneğin, başbakanın bakkal dükkânı varsa, bırakalım bunu kötüye kullanmayı; ondan alışveriş yapan herkes borcunu zamanında öder, asla pazarlık etmez; ona mal verenler -böyle bir talep olmasa bile -mal satma koşullarında diğer bakkallara kıyasla çok daha hoşgörülü davranırlar vs.Geçen dönemin Bayındırlık Bakanı, bakanlık döneminde inşaat malzemeleri ticaretine devam ettiği için eleştirilmiş ve istifa etmek zorunda kalmıştı. Böyle bir işi yapması bile siyasi etiğe aykırı olduğu için kendini savunması mümkün değildi. Ancak şu anda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan Erdoğan, yaptığı işi savunmaktadır. Savunması da herhangi bir hile ve yolsuzluk yapmadığına, kazandığı paranın "helal" olduğuna dayanmaktadır.Önce en yukardakilerBaşbakan'a danışmanlarının şunu anlatması gerek: Siyasi ahlâkın bugün ulaştığı aşamada bir başbakanın bakkallık yapması ya da herhangi bir başka iş yapması kabul edilemez. Başbakanlık maaşıyla geçinilemiyorsa bunun çözümü siyaseti bırakıp yalnızca ticaretle uğraşmaktır. Gelişmiş bütün demokrasilerde bu ilkenin korunmasına yönelik kurallar vardır. Kimi ülkelerde, örneğin ABD'de bunlar yazılı kurallardır. Kimilerinde ayrıntılı yasalar yoktur ama toplumdaki gelişmiş ahlâk anlayışı bu ilkelere uyulup uyulmadığını sıkı sıkı izler.* Başbakan gıda maddeleri ticaretine ya da toptancı bakkallığa devam edeceğine göre bütün diğer bakanların, milletvekillerinin, belediye başkanlarının kendi işlerini kurmaları ve bu işlerle uğraşmaları doğaldır. Örneğin belediye başkanları arsa ve emlak ticareti yapan şirketler kurabilirler. Milli Eğitim Bakanı ders kitapları yayınlayan bir şirket kurabilir.Erdoğan'ın mantığına göre bütün bu işlerde kazanılan para helal olacaktır. Ama belediye başkanının kimseye bir şey söylemesine gerek yoktur, belediye ile işi ya da ilgisi olan herkes zaten onun şirketiyle iş yapacaktır. Milli Eğitim Bakanı'nın kimseye bir şey söylemesine gerek yoktur, çünkü zaten okullarda onun yayınladığı kitaplar okutulacaktır.* Nüfuz suiistimali zaten bu olayın doğasında vardır. Başbakan'ın şirketi dururken hangi "salak" gider de başkasıyla iş yapar, hangi "densiz" gider de indirim ister, hangi üretici zam yapmaya kalkar. Siyasi ahlâk kuralları boşuna getirilmiş değildir. Ve bu kurallara uyulması en çok, en yukardakiler bakımından önemlidir. En yukardakilerin bu konularda en hassas kişiler olması gerekir... Ki "imam cemaat" işleri tekrar bütün toplumu sarmasın, eski hastalıklar tekrar nüksetmesin...
Son yayınlanan seçim araştırması, AKP ile yakınlığı ve herhangi bir ilişkisi olmayan TÜSES için Veri Araştırma tarafından yapıldı. Buna göre AKP'nin oy oranı 28 Mart'ta yüzde 55'in üzerine çıkacaktır. CHP yüzde 12-13'te kalacak, diğer partiler ise en çok yüzde 5'e ulaşabilecektir.Eğer 28 Mart sonuçları da bu araştırma sonuçlarına uygun olursa Türkiye fiilen bir "tek parti" dönemine girecektir. Tek parti yönetimleri, demokratik yolla gerçekleşmiş olsalar bile hayırla anılacak yönetimler değildir...Bu oy oranlarıyla CHP'nin İzmir, Gaziantep gibi güçlü olduğu il ve ilçelerde bile seçim kazanması mümkün değildir. Dolayısıyla bunun anlamı yerel yönetimlerin yüzde 90'ının AKP'li olması demektir.AKP Ankara'da, Meclis'te güçlü bir muhalefetle karşı karşıya değildir. CHP'nin muhalefet tarzı "sabah gazete okuyup öğleden sonra demeç verme" kolaycılığına sıkışıp kalmış bir muhalefettir. CHP herhangi bir sorunda AKP'nin önüne geçememekte, AKP'yi zorlayamamaktadır. Yapılan muhalefet de dar ufukludur. Sonuçta CHP'nin geçen seçimde aldığı yüzde 20'lik oy oranından yüzde 12'ye gerilemesi bu partinin "muhalif" olarak da güven vermediğini göstermektedir.Tehlike ve aklın yoluMerkez sağ ve radikal sağın bütün oyları AKP'de toplanmaktadır. Böyle güçlü bir tek parti yönetimi karşısında, güçsüz ve etkisiz bir muhalefetle denge sağlamak mümkün değildir. Böylesi "sandık" başarılarının en başta galiplerin dengesini bozduğunun sayısız örneği bulunmaktadır. Bu denge bozukluğu da her zaman rejimi tehlikeye sokabilecek gelişmeleri hazırlar.Tehlikenin bir tarafında iktidar partisinin kendisine güveninin aşırı artması bulunuyorsa, diğer tarafında da demokratik olanakları kullanmasını bilmeyen muhalefetin atabileceği yanlış adımlar bulunmaktadır. 29 Mart sabahı bütün ülke AKP yönetiminde uyanırsa bunun en büyük sorumlusu kendi çıkışını demokrasi dışı gelişmelerde arayan CHP'den başkası olmayacaktır."Mağluplar" böyle durumlarda her zaman medyaya saldırır. 1999'da yüzde 10 baraja ulaşamayan ve Meclis dışında kalmış olan CHP bugün aynı yönetime sahiptir. Önümüzdeki seçimde büyük bir zafer bekleyen AKP'yi "iyi çalıştığı", halkı ikna etmekte başarılı olduğu için suçlamak sözkonusu olamayacağına göre "asıl suçlu"yu iyi teşhis etmek gerekir.Şu anda da ülkenin tek parti yönetimine doğru yönelmesinin suçlu ya da suçluları bellidir.
Bir süredir, radikal İslam ya da siyasi İslamcı düşüncelerden gelen insanlar nasıl değiştiklerini anlatıyor, bunu tartışıyorlar. Kuşkusuz bu çok olumlu bir gelişmedir.Değişmek, insanın doğasında bulunan, insanın gelişmesinin temel kavramlarından biridir."Aynı kalmak" uğruna faşistlerle kol kola giren "komünistler"; "değişmemek" uğruna hırsızlarla dayanışan "Kemalistler" de son günlerin gerçekleri arasındadır.* Türkiye'de siyasi İslam, 60'lı yılların ortalarında, dini bir siyasi unsur olarak kullanmayı marifet sayan merkez sağ politikacılar sayesinde yeşermiştir.* 70'ler ve 80'lerin başında yine merkez sağ yönetimler ve 12 Eylül askeri yönetimi, "komünizme ve sola" karşı siyasi İslamı bir kalkan olarak kullanmayı düşünmüş ve sorunu bugünlere taşımıştır.* Aynı dönemde ABD de, "yeşil kuşak" teorisi ile komünizmin İslam tarafından kuşatılması için çalışıyor ve bugünün Bin Ladin'lerini yetiştiriyordu.* 28 Şubat 1997de Türkiye'de Erbakan'ın Fazilet Partisi ile Çiller'in DYP'sinden kurulu koalisyon iktidardaydı. Her ikisi de toplumun geleceği açısından güven vermek bir yana; Erbakan'ın bazı girişimleri, niyetleri hakkında büyük kuşku yaratıyor ve toplumu geriyordu.Yanılgılar...O günden bugüne kadar geçen sürede radikal İslam ya da siyasi İslam bazı konularda büyük yanılgı içinde olduğunu gördü. Birinci yanılgı, laik demokratik devrimlerin toplum tarafından özümsendiğine inanmamalarıydı. Onlar düşünüyordu ki, "tepeden inme" reformlar ve devrimler "tutmamıştır."Gelişmeler bunun tam tersini gösterdi.Onlar sanıyordu ki dinleri İslam olan insanlar hızla siyasal İslam saflarında yer alacaktır.Şiddetle yanıldıklarını gördüler.Ve üçüncü yanılgıları siyasal İslam'ın Türkiye'de iktidar olabileceğini sanmalarıydı.Bunun da olamayacağını gördüler.Son seçimlerde AKP'ye verilen oyların bu partinin siyasal İslam köklerinden daha çok, başka gerekçelere dayandığını da gördüler.Ve hayatın, o güne kadar görmedikleri başka gerçeklerini de gördüler. Bunları görenler değişmek zorundadır.Görmeyenlerin yapacakları tek şey vardır. Siyasi İslam ya da radikal İslamı temsil eden hareketlere katılmak, yani Bin Ladin çetelerine girmek, insanların öldürülmesini desteklemek.28 Şubat süreci denilen olay, Türkiye'de siyasal İslamın hiçbir şansının olmadığını göstermiştir. Bu yüzden de çok hayırlı olmuştur.
Yerel seçime bir aydan daha az bir süre kaldı. Adayların belirlenmesinden sonra da manzaranın esasında bir değişiklik olmadı.* AKP oyların yüzde 50'sini, kent belediyelerinin yüzde 75'ini almaya adaydır. Eğer AKP'nin oy oranı yüzde 55'e ulaşırsa, il merkezlerinin yaklaşık 80'i de AKP'li olacaktır. Bunların dışında da DEHAP 8-9 ilde kazanacaktır.Bu, sürpriz sayılamayacak bir sonuç olacaktır. Ayrıca, CHP'nin yüzde 25'e ulaşması zor göründüğü gibi, AKP'nin yüzde 55'i aşması da mümkün görünmektedir.* Seçimin tek bilinmeyeni Genç Parti' nin alacağı sonuçtur. Maddi kaynakları kesilmiş ve lideri yaralanmış olan bu partinin AKP karşıtları ve eski MHP tabanından ne kadar teveccüh göreceğini kestirmek mümkün değildir.Tahmin edilebilen sonuçlar, merkez yönetiminin dışında ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluk olduğu iller dışında bütün yerel yönetimlerin AKP'li olması anlamına gelmektedir.* DEHAP, Sol ittifak içinde yer almasına rağmen etnik temel üzerine kurulu ve bölgeci eğilimleri ağır basan bir partidir. Klasik sağ-sol ayrımına göre etnik farklılık temelinde siyaset yapan bir parti "sol"da olamaz. Ancak yine ülkemizin "özgün" koşulları böyle bir durumu ortaya çıkarmıştır.Demokrasiyi unutmadan...Türkiye'nin yönetimi böylece üçe bölünmüş olacaktır:Ankara ve yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunda AKP, yerel yönetimlerin azınlığında DEHAP, Meclis'te muhalefet olarak CHP* Bu, "sağlıksız" olmanın da ötesinde, vahim bir tablodur. Meclis'e sıkışmış ve toplumsal anlamda çıkış yapamayan bir CHP ile, Kürt partisi olan DEHAP dışında demokratik ve siyasi dengeleri sağlayacak bir güç kalmamış olacaktır.CHP kendi sıkıntılarına boğulmuş olduğu, DEHAP'ın ise, yapısı ve politikası bugünün ötesinde bir ağırlık taşımasına engel olduğu için önümüzde fiilen bir "tek parti yönetimi" vardır. Tek parti yönetiminin taşıdığı bütün sakıncaları Menderes'in ünlü "Odunu koysam milletvekili seçtiririm" sözü özetlemektedir.* 29 Mart sabahının genel görüntüsü aşağı yukarı bilinmektedir. Ama bu görüntünün insanlar üzerinde yaratacağı etkiler bilinmemektedir.Toplumsal köklerinden kopmuş bir CHP'nin etkisiz muhalefetinin yaratacağı boşluğun doldurulması kaçınılmazdır. Yeter ki, bu boşluğun doldurulması demokratik düzenin ilkeleri çerçevesinde ve halkın katılımıyla olsun.
Ünlü bir Arap bilgenin yanına bir adam geldi. Kendisinden söz etti, hayatta nasıl başarılı ve zengin olduğunu uzun uzun anlattı.İsteği, bilgenin yanında kalarak "hayatın sırlarını" öğrenmekti. O yaşına kadar dışarıda öğrenebileceği her şeyi öğrenmişti. Sıra hayatın en derin ve özel sırlarına gelmişti.Bilge, "Sana böyle sırların emanet edilebileceğine inanıyor, kendine güveniyor musun" diye sordu.Adam hiç tereddütsüz "evet" dedi. Bunun üzerine bilge ilk yapacağı şeyi söyledi. Adam bilgenin köyünde yaşayacak, kendisine verilen işleri yapacak, gereksiz konuşmayacak, daha çok dinleyecekti.Adam hemen "Ne kadar süre" diye sordu ve "gerektiği kadar" cevabını aldı.Ve sonra kendine söylenenleri, fazla gönüllü olmasa da yapmaya başladı.Böylece aylar geçti, ama bilgeden "hayatın sırları" hakkında henüz hiçbir şey öğrenememişti.Bir yıl kadar sonra bilge adamı yanına çağırdı. Elinde küçük bir kutu vardı.İlk önemli görevini verdi: "İki günlük uzaklıkta, çölün diğer tarafındaki köyde bir dostum yaşıyor. Bu kutuda onun için bir hediye var. Hem de başka hiçbir şeye benzemeyen eşsiz bir hediye... Bunu hızla ona götürmeni istiyorum..."Adam bir yıllık çabalarının sonunda kendisine ancak böyle bir ayak işi verildiği için çok bozuldu, ama bilgeye bunu hissettirmemeye çalıştı. Hediyeyi aldı, hemen yola çıktı.Birinci günün sonunda, çölün sıcağını yedikçe yemiş, öfkeden kudurmaktaydı.Gece, taşlık bir köşede dinlenirken bu eşsiz, benzersiz hediyenin ne olduğunu düşündü. Dayanamadı, kutunun içine bakmak için kapağın ucunu kaldırdı ve o anda küçük bir fare dışarıya fırlayıp taşların arasında kayboldu.Adam şaşkınlık içinde fareyi aradı ama tabii ki bulamadı. Bunun üzerine kös kös bilgenin köyüne döndü.Bilge hediyeyi verip vermediğini sorunca kıvranarak doğruyu anlattı. Kendine bazı mazeretler yaratırken bilge onun susturdu:"Hayatın sırlarının kendine emanet edilebileceğine inanarak buraya geldin. Ama sen de gördün ki, sana küçük bir fare bile emanet edilemiyor. Kendine yoluna git, kendini çok aşan iddialarda da bulunma..."Adamın bu dersi ne kadar anladığı bilinmiyor, ama hayatın sırlarına uzanamayacağını anlamamış olması mümkün değil. Birçok kişi bunu bile anlamıyor.
Siyasi İslamın 1994 yılından itibaren hızlı bir çıkış yaşamasıyla birlikte "karşı" oy tartışılıyor. Karşı oy, birinin kazanması için değil, başka birinin kazanmaması için kullanılan oydur.1995 yılında "karşı oy" tartışılmış ancak bu "karşı oy"ların nerede toplanacağı konusunda fikir birliği olmadığı için de Erbakan'ın Refah Partisi seçimi kazanmıştır.Şimdi de AKP'ye ilişkin tartışmalarla birlikte "karşı oy", eskisi kadar güçlü olmasa da yine tartışma konusudur.Bazı kesimler, halen siyasi İslamın içinde gördükleri ve takıyye yapıyor olduğundan kuşkulandıkları AKP'ye karşı oyların "bir yerde" birleşmesi gerektiğini savunmaktadırlar.Mesele sadece AKP'ye karşı oyların birleşmesi olduğu zaman, demokrasi açısından yine zaaflarımızı yaşamaya devam ettiğimiz ortaya çıkmaktadır.AKP'nin laik demokratik rejim için bir "tehlike" olduğuna ilişkin "güçlü kanıtlar" bulunmamaktadır. AKP'ye ilişkin olarak toplumda kuşkulardan çok umutlar geçerlidir.Ve bu yerel seçimde AKP'nin rahatlıkla birinci parti olmasının ve yerel yönetimlerin çok büyük bölümünü almasının önünde bir engel bulunmamaktadır.Oylar çizgileri netleştirmeliMerkezde, bugüne kadar DYP ve ANAP tarafından temsil edilen alanı da AKP'nin hızla dolduruyor oluşu bu alanda "siyasi alternatif ihtimalini en azından bu dönemde devre dışı bırakmaktadır.Merkez solun ise toplum tarafından gerçek bir siyasi alternatif olmasının yolu, her seçimde oyların nerede toplanacağını tartışmak değildir.Sosyal demokrat ve sol politikaları bugünkü merkez politikalarının karşısında, sosyal içerikleri güçlü seçenekler olarak geliştirmedikçe bu sıkıntı devam edecek ve AKP yine "seçeneksiz" olmaya devam edecektir.Önümüzdeki yerel seçim için temel siyasi birlik sağlama fırsatı merkez sol tarafından kaçırılmıştır. CHP'nin tepki gösterdiği sol ittifak ile CHP ve diğer "sosyal demokrat" parti DSP'nin bazı il ve ilçelerde birbirleri lehine seçimden çekilmeleri de ancak bu seçimi geçiştirmelerini sağlar.Eğer bu seçimde seçmen "karşı oy" kullanmak yerine "kendisine en yakın hissettiği partiye ya da ittifaka oy verme" yolunu seçerse geleceğe yönelik olarak solda daha net siyasi tablolar elde etmek de mümkün olacaktır.Merkez solun, bugünkü merkez-merkez sağ iktidarın alternatifi olarak kendini göstermesi bu seçim arifesinde de sağlanamamıştır. Bundan sonraki seçimde sağlanabilmesi için, bu kez sandıktan çok daha net görüntülerin çıkması gerekir.
Yerel yönetimler için partilerin belirledikleri adaylar, aslında seçime bakışlarını da gösteriyor.AKP'nin İstanbul'da Kadir Topbaş, Ankara'da Melih Gökçek'i aday göstermesi en büyük iki şehirde iktidar partisini favori durumuna getirmiştir. AKP herhangi bir "maceraya" girmemiş ve kendine göre en "garantili" isimleri aday yapmıştır.* AKP listelerinde dikkati çeken bir unsur da bazı eski DYP'lilerin AKP listelerine sızmış" olmalarıdır. Bunlar, DYP'nin karanlık günlerinde ortaya çıkmış isimlerdir. Şimdi de iktidar partisinde yer tutmada başarılı oldukları anlaşılmaktadır.* CHP İstanbul ve Ankara'da iki milletvekilini aday göstererek bu iki büyükşehirde de gerçekte iddialı olmadığını göstermiştir. Milletvekillerinin yerel seçimde aday olmak için istifa etmeleri şartı yoktur. CHP'nin İstanbul ve Ankara adayları, seçimde başarısız olmaları durumunda herhangi bir işleme gerek olmadan milletvekilliği görevlerine devam edeceklerdir. Bunun gösterdiği şudur: CHP en büyük iki şehre ağırlıklı aday bulamamıştır. Adları bilinen iki milletvekilinin aday gösterilmesi bu iki şehre verilen önem gibi sunulmakta ama aslında CHP'nin bu iki şehirde de umutsuz olduğunu göstermektedir.CHP'nin Eskişehir'de adaylık işlemlerini yapamaması ve bu şehirde seçime giremeyecek olması, durumun çocuksu gerekçelerle kurtarılmaya çalışılması da CHP'nin ciddiyeti açısından ağır bir yara olmuştur.'Barajlara' dikkat!Bu partinin kafa karışıklığının bir örneği de İstanbul Beyoğlu'nda daha önce ANAP'tan belediye başkanı olmuş bir kişinin aday gösterilmesidir.Beyoğlu adaylığı birkaç açıdan sembolik anlama sahiptir. CHP böyle bir "anlam" ile ilgilenmediğini, büyükşehir belediye başkanı olacak kişinin daha önce başkanı olduğu ilçeyi almanın sağlayacağı moralle de ilgili olmadığını ortaya koymuştur.* Sol ittifak, Ankara'da Murat Karayalçın, İstanbul'da Hüseyin Ergün ile zaten CHP'ye gitmeyecek oyları alacaktır. CHP, seçim sonrasında "oyları böldüler" diye sol ittifaka saldırma hazırlığındadır. Ancak SHP'nin başlattığı ittifak önerilerini görüşmeden reddetmiş olan da CHP'dir.DYP'nin İstanbul adayı Ahmet Vefik Alp, orijinal projeleri olan ve sürekli olarak ilginç öneriler geliştiren bir kişidir. Ama DYP de ANAP gibi, değil "ağırlıklı" aday bulmak, aday bulmakta bile zorlanmıştır. Otuz ilde aday bulamayan ANAP için bu seçimin son nokta olacağı açıkça görülmektedir.28 Mart seçiminde AKP için baraj yüzde 40'tır, CHP için ise yüzde 25. Bunun altında alacakları her sonuç bu iki parti için de "gerileme" anlamına gelir.
Kıbrıs'ta kendi varlığını, Türk halkı ve Kıbrıs Türk halkı ne zarar görecekse görsün, çözümsüzlüğe bağlamış olan Rauf Denktaş son oyununu oynuyor.Bu oyunun görüntüsü "demokratlık", "halkla paylaşma", "halka bilgi verme" dir. KKTC Cumhurbaşkanı her toplantı çıkışında görüşmelerin ne kadar kötü gittiğine dair ayrıntılar açıklamaktadır.Denktaş otuz yıldır bunun tersi bir çizgi izlemiş, "halkın bilgi alması"nı umursamayan bir politikacı görüntüsü vermiştir.Şimdi ise yeni bir taktikle asıl amacına ulaşmaya çalışmaktadır. Bu tür görüşmeler tümüyle sağlam bilgi, zekâ ve ince taktiklerle yürür. Her görüşmenin inişi olur, çıkışı olur. Amaç çözüm ise karşılıklı tavizler verilir. Ve bunlar zamansız açıklandığında da ya bir taraf ya da taraflar zor durumda kalır.* İşte Denktaş'ın yapmak istediği budur: Bir taraftan "bu iş olmaz" görüntüsü vermek, diğer taraftan karşı tarafın taviz vermesini zorlaştırmak. Bu şartlarda masada oturan, "şimdi bir taviz versem beş dakika sonra herkes duyacak" rahatsızlığına kapılır.Başbakan Erdoğan da belli ki, Denktaş'ın bu yeni taktiğine engel olamamıştır ve çareyi medyadan "ricada" bulmuştur.Kimi kandırıyor?Kuşkusuz hiçbir siyasinin hiçbir başbakanın "sansür" ve "oto sansür" kelimelerini kullanması kabul edilemez. Umarız Başbakan Erdoğan da "oto sansür" derken niyetini aşan bir ifade kullanmıştır.Buna karşılık Denktaş'ın kırk yıl sonra bir "haber üretim merkezi" gibi çalışmasının Kıbrıs görüşmelerine vereceği zarar da bellidir.Başbakan, Denktaş'ın ağzını tutamadığı için haber sorumlularının "vicdanına" seslenmiştir.Kıbrıs görüşmelerinde tarafların üzerinde anlaşmadığı bütün konular Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Annan tarafından "doldurulacaktır". Bu "doldurma" ne kadar geniş olursa masaya istemeden oturanların anlaşmaya muhalefet imkânı da o kadar artacaktır.* Kıbrıs Rum tarafının hedefi bellidir: Anlaşma olmadan 1 Mayıs tarihini atlatmak ve Avrupa Birliği'ne bu yapıyla girmek.* Peki Denktaş'ın hedefi nedir? Onu bilmeyen kalmadı, ama Denktaş hâlâ birilerini kandırdığını zannetmeye devam ediyor.