Siyasette kirlenmenin sembolü olan isimler vardı. Bir seçimde gittiler. İş hayatında kirlenmenin sembolü olan isimler vardı. Onlar da yola çıktılar. Temizlenmenin bir günde sağlanması olanaksız. Çünkü kirlenme sadece siyaset ve iş hayatını sarmış değil.Uzanlar olayını bir polisiye olay olmaktan çok, toplumu sarmış olan kirlenmenin, kural tanımazlığın, güç ve para için her yolu kullanmanın en açık örneği olarak görmek durumundayız.Ahlâk kuralları siyasetten, iş hayatından elini ayağını çektiği an, devreye birleşik kaplar kuralı girer. Etik kuralları hiçe sayarak başarı sağlayanların ve herhangi bir şekilde hesap vermeyenlerin geldikleri noktalar örnek teşkil etmesi halinde bütün iş hayatının, toplumun bütün kesimlerinin bu hastalığın pençesine düşmesi kaçınılmazdır."Avukat tutma hakim tut" deyişi böyle bir ortamda çıkmıştır. Medya gücü başka amaçlar için kullanıldığında ve bu etik dışı durum cezasız kaldığında bütünüyle medya kirlilik hanesine yazılmıştır.Bu fırsatı kullanalımBu ortamda ekmek yapan da işine hile karıştırmakta, gıda maddesi üreten temizliğine önem vermemekte, her şeyin sahtesi ortalığı kaplamaktadır. Bankada çalışan, patronunun bankasının içini boşalttığını gördüğünde o da çalmak için kendince haklı bir neden bulmuş olmaktadır.Yolsuzluk, hırsızlık ve çeteleşmeden hiçbir kesim kendini kurtaramamaktadır.Sağlığa da hile karışmakta, sosyal güvenlik kurumları soyulmaktadır.Eğitime de hile karışmakta, bağışlar, rüşvetler saçılmaktadır.Genç insanların altlarında en son model araçları görünce, bunların haklı paralarla edinilmediğine inanan trafik polisi de "gereğini" yapmaktadır.Uzan olayı, toplumun yeniden yapılanması, temel ahlâk kurallarının hayatın bütün kesimlerinde öne çıkması için önemli bir fırsattır. Şu anda Uzanlar ve benzerleri önde oldukları için, herkes herkese "kimbilir nereden çaldı" diye bakmaktadır.İş hayatında, medyada, yargıda, sağlıkta ve diğer alanlarda temel ahlâk kurallarını çiğneyenlerin ceza gördüğüne, ceza göreceklerine inanan ve güvenen bir toplum artık "hakim tutmaya" kalkışmaz. Medyada okuduğu, izlediği her şeye kuşkuyla bakmaz.Uzan olayı, çok boyutlu bir toplumsal temizlenme için milat olursa bir anlamı olur. Yoksa "siyasi" operasyon listesi içinde, unutulacak bir satır olarak kalacaktır.
Uzan olayının bir milat olması, siyasi ve ticari ahlâk devrimiyle mümkündür. Uzan olayı çarpık bir düzenin; hem ticarette hem siyasette etik kuralların, kısaca ahlâkın arka plana itildiği, bu kurallara uymaya kalkanların "enayi" olarak görüldüğü bir düzenin ürünüdür.Tabii ki Uzanlar, etik kurallara sözde uyma gösterisine bile teşebbüs etmemiş, en aşırı örnektir.Türkiye'de bir kısım özel sektörü sürekli olarak devlet beslemiştir. Her iktidar kendi zenginlerini, kendi "sermayesi"ni devlet kaynaklarını kullandırarak, saçıp savurarak yaratmıştır.Bu ortamın genel ekonomideki sonucu yüksek enflasyon, daha alttaki sonucu da kolay, hızlı ve çok para kazanma yollarının alabildiğine açılmasıdır. Öyle ki, küçük bürosunda karınca kararınca iş yapan birileri, iktidar nimetlerinin sağına soluna yapışarak bir yıl sonra "büyük işadamı" sıfatıyla ortada dolaşır olmuşlardır.Sistemin diğer ucu da rüşvet ve yolsuzlukları beslemektedir. Bir ihaleyle zengin olan biri, rüşvet ve bağışta kuşkusuz cimri olacak değildir.Siyasi ahlâk düşüklüğü ile iş hayatındaki ahlâk düşüklüğü birbirini destekleyerek sistemin esasını oluştururken buna bir de "bürokratik ahlâksızlık" eklenmiştir.Devletin tek çaresiOrtada bu kadar kolay kazanılmış para bulunması sonucunda başka kesimler de, örneğin yargı bu sistemin içine çekilmeye çalışılmıştır.* Ama 2001'de deniz bitmiştir. Devlet, parası kalmamış, iflas etmiştir. Kamu kaynaklarının yağmalanması siyasilerin iradesiyle değil mecburiyetten sona ermiştir, çünkü yağmalanacak kamu kaynağı kalmamıştır.1980'lerde Turgut Özal, "hayatın gerçekleri" içinde savrulmaya başlamadan önce enflasyona dayanmamaları ve devletten geçinmemeleri için özel sektörü uyarırken "yatınızı katınızı satın sermayenize koyun" demiş ve düzgün bir yatırım ortamının sağlanması için ilk adımları atmıştı. Bir süre sonra Özal da ortama "uyum sağladı". Şu anda ne yağmalanacak devlet parası ne içi boşaltılacak devlet bankası vardır.Siyasette ahlâklı bir döneme dönüş için ticarette de ahlâkın geri dönmesi gerekir. Bu da bilinçli bir temizlikle sağlanabilir. Bu nedenle Uzan olayının bir milat, bir başlangıç olması ve temizliğin devamı şarttır. Nasıl ahlâksız siyasiler ahlâklı siyasileri kovduysa, ahlâksız özel sektör de, -Uzan olayında görüldüğü gibi- ahlâklı özel sektörü ya kovmuş ya da kendine uymaya zorlamıştır.Siyaset yeniden yapılanırken özel sektör de yeniden yapılanacaktır.Bu da siyasilerle "iş çevirmek" ve devlet kaynaklarını kullanmakla sağlanamaz. Devletin artık tek yapacağı, yatırım ortamını iyileştirmek, gerçek rekabet ortamını yaratarak ahlâksız özel sektörün piyasadan çekilmesini sağlamaktır.
Yerel seçimlerin genel seçimlerden farklı tarihte yapılması kaçınılmaz olarak iktidara yarar. Önümüzdeki seçimde bu kuralın en ağır biçimde işleyeceği şimdiden görülmektedir.Muhalefet tarzıyla etkili olmayı başaramayan CHP aday belirlemede güçlük çekerken, AKP rahat ve çabuk davranmıştır. Kazanma ihtimali sıfıra yakın olan bir partinin aday bulmakta zorlanması çok doğaldır.Buna karşılık iktidarda bulunan ve yerel seçimlere çok büyük avantajla giren partiye de "hücum" olması doğaldır. Bu "hücum"a katılanların önemli bölümünün küçük ya da büyük çıkarlar arkasında koşan, "avanta peşindeki" kalabalık olması da kaçınılmazdır. Bu durumlarda "parti mühim değil, ben de iktidarın bir küçük köşesine kıvrılayım, nimetlerden faydalanayım" mantığı epeyce yaygınlaşır.1994 yerel seçimlerinde merkez ve merkez sol partilerin basiretsizliği İstanbul ve Ankara'yı Erbakan'ın partisine teslim etmişti. İstanbul'da bu bölünme sayesinde yarışı kazanan Tayyip Erdoğan başbakanlığa kadar ilerlemiş, Ankara'da Melih Gökçek de üçüncü kez seçilmenin eşiğine gelmiştir.İyi ki varsın muhalefet!..AKP'nin İstanbul için belirlediği Kadir Topbaş, Beyoğlu Belediye Başkanlığı döneminde giderek daha olumlu puanlar toplamıştır. İsmi herhangi bir şaibeye karışmadığı gibi Beyoğlu'nun gerektirdiği özellik ve özeni de göstererek her kesimle ilişki kurmayı başarmıştır.Ankara'da ise, son dönemde eski sivriliklerini törpülemiş, kavgacı ve sinirli gösterileri bırakmış olan Melih Gökçek'in tekrar seçilmesi zor olmayacaktır.CHP, SHP ve DSP yöneticileri bugünkü duruma bakarak 1994-1995 yıllarını hatırlamalıdır. Aynı şey ANAP ve DYP'nin eski yöneticileri için de geçerlidir. 1994-1995'te ileriyi göremeyen, kendilerini küçük hesaplar içine sıkıştıran partiler bugün "yok" gibidirler.CHP'nin, ana muhalefet partisi olması nedeniyle bu seçimde en azından yüzde 20'ye yakın bir oranda oy alması normaldir. AKP'ye oy vermeyecek olan kesimlerin tek seçenek gibi görünen CHP'nin adaylarına oy vermeleri beklenir.Olağan koşullarda CHP'nin adaylarını çoktan belirlemiş olması, parti örgütlerinin seçim çalışmalarına başlamış olmaları ve iktidar partisini "korkutmaları" gerekirdi. Bunlar olmadığı gibi CHP daha aday belirleme aşamasını geçememiştir.İstanbul ve Ankara'da fark yiyen bir CHP'nin de hiçbir mazereti, kaçacak yeri olamaz.
Genç bir adam tarlasından köyüne dönerken bir suyun kenarına eğilmiş, serinliyor, elini yüzünü yıkıyordu.Birden sudaki kendi aksinin arkasında başka birini gördü. Sırtında bir ürperti hissetti. Döndü.Arkasında duranı hemen tanıdı. Ölüm meleği dik dik kendisine bakıyordu. Genç adam yakarmaya başladı:"Tanıdım seni. Ama neden bana geldin. Daha çok gencim. Hayatta hiçbir şey yapmadım. Bir hastalığım da yok..."Bu minval üzerine yakındı durdu. Ölüm meleği sessizce onu dinledikten sonra cevap verdi:"Ben seni almaya gelmedim. Başka birini alacağım, tam buradan geçerken sen sudaki yansımayı görüp beni farkettin."Genç adam bu açıklamadan cesaret aldı:"Senden bir isteğim var. Beni almaya gelmeden önce beni uyarır mısın? Hazırlıksız gelmek istemiyorum...""Tabii olur" dedi ölüm meleği ve yoluna devam etti.Genç adam olağan hayatını yaşamaya devam etti. Diğer insanlar ne yapıyorlarsa o da onu yaptı. Çalıştı, evlendi, çocukları oldu. Çocukları torunlar izledi. Sonra artık çalışmaktan sıkıldı, kendini emekli etti ve evde torunlarıyla vakit geçirmeye başladı. Çok geçmeden karısını kaybetti. Bütün tarlalarını çocuklarına verdi.Böylece yıllar, yıllar geçti gitti. Bir gün yine ormanda geziniyordu, çok gençken ölüm meleğine rastladığı suyun başında durdu. Yine eğildi, bir yudum su içerken çok yıllar öncesinden aklına kazınmış olan silueti gördü.Ölüm meleği arkasında durmuş ona bakıyordu.Adam o eski konuşmalarında aldığı sözün verdiği cesaretle, "Herhalde beni almaya gelmedin..." dedi.Ölüm meleği "Neden" diye sordu."Çünkü" dedi adam, "Seninle anlaşmıştık. Önceden beni uyarmadan beni almayacaktın...""Çok doğru" dedi ölüm meleği, "Ben sözümü tuttum, seni defalarca uyardım...""Nasıl" dedi bembeyaz olan adam."Önceki sene bir fenalık geçirdin. Ondan sonra haftada bir iki kez gözlerin kararmaya başladı. Geçen sene iki kez çok ağır ateşlendin, haftalarca yataktan çıkamadın. Birkaç ay önce nefesin kesilmeye başladı. Daha demin ormanda yürürken nefesin kesilir gibi oldu...""Eeee", dedi adam."İşte bunların hepsi benim sana gönderdiğim işaretler, uyarılardı. Ben sözümü tuttum, iki yıl boyunca sürekli seni uyardım. Haydi, gidiyoruz..."
Uzan olayı, biraz daha geriye doğru baktığımız zaman çarpık bir siyaset-iş ilişkisinin en "seçkin" örneğidir.Biraz geriye, 30-35 yıl geriye gitmek zahmetine katlandığımız takdirde "siyaset" ile "iş"in giriştiği en çarpık ilişkiyi rahatlıkla görebiliriz.Baba Uzan bir "Demirci zengini "dir. Çok partili demokrasinin sallantılı dönemlerinde siyasiler hem de en üst düzey siyasiler, kendilerine güvence sağlamak için kendi zenginlerini yaratma yolunu bulmuşlardır.Zengin yaratmanın yolu da bellidir ve kolaydır: Verirsin kamu ihalelerini, adamı bir iki yılda büyük zengin yaparsın!Kemal Uzan, Süleyman Demirel tarafından aynı yöntemle zengin edilmiştir.Ekonominin en büyük kaynakları devletin elinde bulunuyorsa, devletin başına geçen siyasilerin ana derdi de bu kaynakları kullanma şekli olmaktadır.Turgut Özal da kendi döneminde kendi zenginlerini yaratmıştır. Emlakbank olaylarını hatırlarsak sistemin nasıl yürüdüğünü anlarız.Genç Uzan, Turgut Özal zenginidir. Babanın yanısıra Cem Uzan iş hayatına kendisi girmiş, Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal ile ortak olmuş ve yürüyüp ilerlemiştir.He hukuk, ne ahlâk!Konu Uzanlar olduğu için diğer örnekleri vermeye fazla gerek yok. Ama iş hayatında bulunan herkes, kimin kim tarafından zengin edildiğini bilir.Bu sistemin bir yanında siyasiler vardır. Diğer yanında da siyasilere hizmete ve zengin olmaya hazır işadamları.Siyasi destek bu "işadamları"nın gözlerini kamaştırır. Kendilerini yasaların ve siyasilerin de üzerinde görürler. Evet, onların zengin ve güçlü olmasını bu siyasiler sağlamıştır, ama artık onlar bu siyasilerin maddi ihtiyaçlarını karşıladıkları için "işveren" durumuna geçmişlerdir.Bu çarpık ilişki böyle gelişir ve karmaşıklaşır. Yeni zengin "işadamı" devletten nemalanmaya alışmıştır. Ne yaparsa yapsın, siyasi korumaya sahip olduğu için herhangi bir kurum işine karışamaz.Ne hukukun önemi vardır ne ahlâkın. Yalanla, hileyle, insanları ezerek ilerleme bu işin "raconu" haline gelmiştir. Cem Uzan olayı bu sistemin vardığı en son noktadır. Ve sistem Cem Uzan ile birlikte iflas etmiştir. Bu iflasın en acı örneği de "patronun" kendi evine kaçak satıp para sağlamak için telefon kartları yığmasıdır.Siyaset mi iş hayatını bu hale düşürdü, iş adamları mı siyaseti bu hale düşürdü? Bunun cevabı üzerine de düşünülebilir ama şart olan, Uzan olayının iş hayatında gecikmiş temizliğin miladı olmasıdır.
Uzan olayı ve Star Televizyonu ile Gazetesi'ne devletin ilgili kurumu tarafından el konulmasının ardından yeniden basın özgürlüğü tartışması başladı. Uzan grubuyla ilgili işlemlere çeşitli nedenlerle karşı çıkanlar şimdi bir basın özgürlüğü savunmasına da giriştiler.* Star medyasının, basın özgürlüğü tanımının içinde yer alamayacak tarzı gözardı edilmek istenmektedir. Bu grupta çalışmış bulunan ve sadece gazetecilik yaptıkları için işlerine devam edememiş, haklarını alamamış gazeteci sayısı yüzlere ulaşmaktadır.Star, ülkemizde şu anda ne yazık ki yaygın bir uygulamanın ilk örneği olmuştur. Bu uygulama medyanın en pervasız, en vahşi şekilde savaş aracı olarak kullanılmasıdır. Savaş tabii ki ekonomik çıkarlar savaşıdır. Ve Uzanlar bu silahları çok iyi kullandıkları için de yıllardır hiçbir hükümet bu grupla ilgili "olumsuz" bir işlem yapmaya cesaret edememiştir.Uzan bankalarının yetkili olmadıkları halde devlet kağıtları satarak para toplamalarıyla ilgili tartışmanın temelinde de aynı mesele vardır. Bu bankalar yetkileri olmayan bir işlem için açık açık reklam yaparken üzerlerine gidilmemesinin nedeni aynıdır: Aman bulaşmayalım, aramızı bozmayalım çünkü çok ağır saldırırlar...Yayın hayatı boyunca hiçbir tekzibi hiçbir açıklamayı hiçbir karşı görüşü yayınlamamış; hakkında haber yapılan herhangi bir kişiye söz hakkı vermemiş yayın organlarının şimdi basın özgürlüğünden söz etmelerinin hiçbir inandırıcılığı yoktur, olamaz.Kötü örnek...Uzan medyasının savaş tarzının pervasızlığı ve ilkesizliği ne yazık ki basını gerçek işlevlerinden uzaklaştıran, başkalarını da medyayı aynı şekilde kullanmaya heveslendiren bir örnek olmuştur. Daha büyük oynamak isteyen ekonomik güç sahibi birçok kişi Uzan medyasını örnek alarak davranmaya kalkmıştır.Basın özgürlüğünü savunanların, bunu her koşulda ve herkes için yapmaları gerekir. Basın özgürlüğü, arkasına gizlenilerek her türlü güç ve çıkar oyunu için gazete ve televizyonları kullanma hakkını kimseye vermez.Star örneği, basın özgürlüğünün önemini göstermiştir ama Uzan destekçilerinin zannettikleri yönde değil. Gazete ve televizyon, yayıncılık, gazetecilik yapmak için vardır. Bu görevlerini yerine getirmek için özgürlük haklarını sonuna kadar kullanır. Ekonomik veya siyasal çıkarlar uğruna insanları yönlendirmek için medyanın kullanılmasının basın özgürlüğüyle ilgisi olamaz.
Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ilişkin kesin kararını almasına çok az bir süre kaldı. Bu karara temel oluşturacak birkaç önemli unsur vardır.Bunlardan birincisi, Türkiye'nin bütün hukuki ve idari yapısının, AB'nin Kopenhag kriterleri adını verdiği ilkelere uygun olmasıdır. Bu yolda Türkiye'nin çok önemli mesafeler kaydettiği ortadadır. Anayasa ve yasalarda birkaç değişiklik daha yapılacak ve "kağıt üzerindeki" temel tamamlanmış olacaktır.İkinci unsur, yasalardaki değişikliklere rağmen uygulamada aynı hızla mesafe alınamamasıdır. Bu konuda, "ana dilde yayın ve eğitim" meselesi kilit konumdadır. Şu andaki ağırdan almaya ve bazı çevrelerin ayak diremesine rağmen uygulamada da gelişmeler sağlanması kaçınılmaz olacaktır.Üçüncü kilit olan Kıbrıs sorununda Türkiye'nin attığı son adımlar AB'nin Türkiye'ye bakışındaki birçok soru işaretini de ortadan kaldırmıştır. Bunlar, siyasi ve resmi platformdaki unsurlardır.Bunların dışında, Avrupa'nın karannı belirleyecek olan en önemli unsur Türkiye'nin laik demokratik bir cumhuriyet olarak Müslüman bir halka sahip olmasıdır.Avrupa, ABD yönetiminin şu anda yürüttüğü Ortadoğu politikalarının bir medeniyetler çatışmasına dönmesi ihtimalinden kaygı duymaktadır. Bu açıdan Avrupa, "radikal siyasi İslam" ile "Müslüman halk" arasında açık ayırım olması için çaba göstermektedir.Neyi konuşuyorlar...Şu anda AB ülkelerinde toplam 9 milyon Müslüman yaşamaktadır. Bunların büyük bölümü İngiltere, Fransa ve Almanya'dadır. Ve bu üç ülke kendi topraklarında yaşayan Müslüman topluluklar arasında "radikal İslamcı" örgütlenmelerden sıkıntı duymaktadır.Önümüzdeki mayıs başında AB üyesi olacak olan ülkelerde yaşayan birkaç yüz bin Müslüman daha bu sayıya eklenecektir. Şu anda Avrupa'daki Müslüman nüfusun ana dağılımı şöyledir:Almanya 1,8 milyon, Fransa 3,3 milyon, İngiltere 1,6 milyon, Hollanda 700 bin, İtalya 600 bin, Belçika 260 bin, Yunanistan 140 bin.Avrupa ülkeleri göçmen Müslüman nüfusun uyumu konusunda büyük sorunlar yaşamışlardır, yaşamaya devam ermektedirler. Ve bu ülkelerin çoğunda radikal siyasi İslamın önemli örgütlenme ve etkinlikleri bulunmaktadır.Bu koşullarda Türkiye'nin AB üyeliği, AB'deki Müslüman nüfusun on yıl içinde yaklaşık 100 milyona ulaşması anlamına gelmektedir. Şu anda 374 milyon AB vatandaşının 9 milyonu Müslümandır. On yıl sonra 550 milyon AB vatandaşının 100 milyonu Müslüman olacaktır.Avrupa Birliği'nin kapalı kapılar ardında konuştuğu sorun budur. Bunun AB açısından sorun üretmeyeceği, tam tersine, laik Türkiye'nin AB'nin Müslüman ülkesi olmasının bu topluluğun geleceğinin güvencesi olacağını anlatmak sadece Türkiye'ye düşer. Bu da sadece sözle değil, Türkiye'nin her bakımdan hızlı gelişmeler sağlamasıyla kanıtlanabilir.
Türkiye'nin çok acil bir ihtiyacı var. Türkiye'de dünyayı izleyen, çağdaş sosyal demokrat politikaları izleyen bir sol partiye şiddetle ihtiyaç var.Bu partinin, ülkenin en ileri demokratik düzene ulaşması için mücadele etmesi gerekiyor. Bu partinin, Türkiye'nin bütün komşularıyla dostluk ilişkilerini geliştirmesi, "halkların kardeşliği "nin önemini vurgulaması gerekiyor. Bu partinin, "sosyal" politikalara ilişkin olarak boş laflar söylemekten öteye somut öneriler geliştirmesi gerekiyor.Bu partinin, ülkenin bütün sıkıntı alanlarını en başta teşhis etmesi ve çözümler getirilmesi için toplumsal katılımı sağlaması gerekiyor. Bu partinin, yolsuzluklar ve hırsızlıklara karşı en büyük mücadeleyi vermesi, bütün meseleleri sonuna kadar izlemesi gerekiyor. Bu partinin, eğitim ve sağlık gibi temel konularda halkın çıkarlarını koruyacak çalışmalar yapması gerekiyor.Bu partinin, demokrasinin kayıtsız şartsız savunucusu olması gerekiyor. Bu partinin, halkın yönetime daha fazla katılması sağlayacak, her düzeyde sorumluluk bilincini geliştirecek öneriler getirmesi gerekiyor. Bu partinin, kendi yönetimindeki belediyelerde halkın katılımının en özel örneklerini vermesi gerekiyor. Bu partinin, ülkenin önünü açacak her girişimin arkasında olması gerekiyor.Bu partinin gençlerin ve kadınların siyasette aktif görev almalarına özel bir önem vermesi ve bunun için örnek olması gerekiyor. Bu partinin kendisine yakın bütün görüş ve eğilimleri kendi çatısı altında toplaması, sosyal demokrat temeldeki farklı görüşlere hoşgörüyle bakması, geniş bir fikir üretimi ve çeşitliliğine önem vermesi gerekiyor.Bu partinin, toplumun hayatının her alanında etkili olması, ülkesi için bir şeyler düşünen her insanın arkasında olması gerekiyor. Bu partinin, Türkiye'nin özel sorunlarına, örneğin Kürt sorununa en açık ve en komplekssiz yaklaşan parti olması gerekiyor. Bu partinin çağdışı ve şoven bütün söylemlerle ilişkisini kesmiş olması ve her yerde onları teşhis etmesi ve ayıplaması gerekiyor.Bu partinin, küçük ya da büyük her sorunu en açık ve dürüst biçimde ele alan, tartışan parti olması gerekiyor. Bu partinin laik demokratik cumhuriyetin, durağan değil sürekli gelişen ve ilerleyen bir kavram olduğunun bilincinde olması gerekiyor.Bu partinin, gerçek ve çağdaş bir sol parti olması gerekiyor. Bu partinin, merkez sağ iktidar ve siyasetlerin gerçek alternatifi olarak halkın önünde ve gündeminde olması gerekiyor.Türkiye'nin acil ihtiyacı bu partidir.