En çok tekrarlanan sözlerden biridir: "Hiç kimse kara kaşın kara gözün için bir şey yapmaz." Karşılıklı çıkar olmadan, senden bir çıkar ummadan hiç kimsenin bir iyilik yapmayacağı anlamına bol bol kullanılır bu deyiş. Bütün insan ilişkilerine bu gözle bakmak insanlara fazlasıyla haksızlık etmek olabilir, ama iş hayatında ve uluslararası ilişkilerde bu söz tam yerini ve anlamını bulur.ABD Başkanı ve en üst düzey yetkililerinin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na gösterdikleri ilgi de "kara kaşı kara gözü" için değildir. Türkiye, bugünkü dünya konjonktüründe yeniden önem kazanmıştır. Neden önem kazandığı da çok açıktır. Türkiye, Amerika'nın yeniden şekillendirmek istediği Ortadoğu'nun hemen kuzeyinde bulunmaktadır ve bölge üzerinde özel ağırlıklara sahiptir.Türkiye, halkı Müslüman tek demokratik, laik ülkedir. Bu yapısıyla doğu dünyası için hep "örnek" olmuştur. Bu "örnek", siyasi İslamın teröre yönelmiş olmasıyla daha da önemli bir örnek haline gelmiştir.* Türkiye'nin bu özellikleri tek başına yeterli değildir. "Al gülüm ver gülüm" burada başlamaktadır. Türkiye, Batı dünyası içinde daha sağlam bir şekilde yer almak istemektedir. Amerika da bu istek doğrultusunda Avrupa Birliği üzerindeki bütün etkisini kullanmakta, Türkiye'nin üyelik sürecinin başlatılması çabalarına destek olmaktadır, bundan sonra da olacaktır.Amerika ne ister...Bunun karşı tarafında da önce Türkiye'nin Irak'a ilişkin Amerikan planlarına destek olması beklenmektedir.İkinci beklenti ise bütün Batı dünyası için en bıkkınlık veren meselelerden birine dönüşmüş olan Kıbrıs'ta çözümün sağlanmasıdır. Bunun anlamsız bir talep olduğunu söylemek mümkün değildir.Amerika, bunlara karşılık bir başka taahhütte bulunmuştur. Bu da Türkiye'nin kendi güvenliği açısından fazlasıyla hassasiyet gösterdiği "Kürdistan" meselesinde hızlı adım atılmamasıdır.* Türkiye'nin güneyinde bir Kürdistan kurulacaktır. Şu anda zaten fiilen kurulmuştur, bağımsız bir devlet gibi çalışmaktadır. Bunun adının konulması geciktirilecektir. Irak'ta "coğrafi" esaslı federasyon kurulsa bile bunun uzun ömürlü olamayacağını Irak'ı bilen herkes belirtmektedir.Çünkü coğrafi federasyonda birbirleriyle kanlı bıçaklı olan etnik ve dini gruplardan bazıları kendi federal devleti içinde değil, "düşman" federal devletin sınırları içinde kalacaktır. Bu da Amerikalılar çekilir çekilmez bıçakların çıkarılması demektir.Uluslararası politikada hiçbir verimkâr adım "kara kaş kara göz" için atılmaz. O nedenle, önemli olan, her adımın getiri ve götürüşünün iyi hesaplanmasıdır.
ABD'nin başkentinde her hafta birkaç "önemli" yabancı konuk bulunur. Bunların hepsinin Amerikalı liderlerden bazı istekleri vardır. Amerikalı yöneticilerin de onlardan bazı istekleri vardır.* Türkiye'de Amerikan "büyükleri" ile yakınlık 50'lerden itibaren bir iç propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır. Amerikan "büyükleri" tarafından kabul edilmiş olan her siyasi, döndüğünde bu "kabulün" Türkiye'nin önemini gösterdiğini anlatırken, aslında "kendisinin önemini" gösterdiğini anlatmaya çalışmıştır.* Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Amerika gezisi, Türkiye'nin bu dünyanın en güçlü ülkesi ve hatta bütün Batı açısından özel bir önem kazandığı dönemde yapılmaktadır.Batı, İslamcı terörle mücadelenin bir "medeniyetler çatışması"na dönüşmemesi için Türkiye'nin özel bir "güç" olduğunun farkına varmıştır. Halkı Müslüman, yönetimi laik ve Batı camiası içinde yer alan bir Türkiye, dünyayı "medeniyetler çatışmasına" sürüklemek isteyen radikal İslam karşısında büyük bir ağırlık taşımaktadır ve bu ağırlık daha da artacaktır.Başbakan'ın söyledikleriAmerikan yönetimi, Irak'ta hiç beklemediği sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Bu sorunların daha az hasarla atlatılması için hâlâ Türkiye'nin "işbirliği"ne ihtiyaç vardır. Bu "işbirliği" kavramının içinde hem "lojistik" destek vardır hem de Kuzey Irak açısından belli politika değişikliği vardır.* Amerika, Irak olayında en büyük desteği almış olduğu Kürtleri "savunmasız" bırakma şansına sahip değildir. Ve bu bölgenin güvenliği, aslında Türkiye'nin bölgeye bakışına çok fazla bağlıdır.Amerika, Kıbrıs sorununun da "artık" çözülüp gündemden silinmesini istemektedir. Bu, Avrupa'nın da çok somut nedenlerle en kısa vadeli hedeflerinden biridir.Kıbrıs sorununun çözülmesi bir açıdan da Türkiye'nin Batı camiası içinde yer almasının en somut göstergesi olacaktır.* Erdoğan'ın Amerika görüşmeleriyle ilgili olarak çok fazla yorum ve tahmin yapılıyor ve yapılacaktır. Ama ziyaretin çok somut yanlarından biri Erdoğan'ın konuşmalarıdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın bütün söyledikleri, her aklı başında Türk vatandaşının altına imzasını atacağı sözlerdir.Erdoğan'ın Amerika gezisinin somut kazançlarından biri de budur.
Sosyal demokrat ya da sol partiler arasındaki yerel seçimlerde işbirliği tartışmalarına bakınca söylenebilecek pek az söz kalıyor.Asıl tartışma konusu, merkez solun mevcut iktidara alternatif olabilecek bir toparlanma içine girip giremeyeceğidir. Son tartışmalara, özellikle de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın sözlerine bakıldığı zaman cevap açıktır:Ne işbirliği yapabilirler ne alternatif bir siyasi güç olabilirler ne de Türkiye'nin geleceğine ilişkin yeni politikalar üretebilirler.CHP yönetiminin hesabı bellidir. Sosyal demokrasinin bütün Batı'da ulaştığı aşamaya gelmek gibi bir dertleri yoktur. Kalabildikleri sürece partilerinin başında kalacaklardır. Önümüzdeki yerel seçimden sonra yerlerinde kalabilmeleri için de son genel seçimde aldıkları oy oranına yakın bir orana ulaşmak (onlar için) yeterlidir.* DSP'nin de seçimde alacağı yüzde 1'lik oyun ardından Ecevitler'in yanında kimse kalmayacak, Bülent Ecevit'in basın açıklamaları yine kendileri tarafından basına gönderilecektir. Belki açıklamaların altına konulacak bir iki imza bulunabilir.* SHP, yerel seçimlerin merkez sol açısından önemini anlatmak ve geniş bir seçim ittifakı kurabilmek için çalışmıştır. Bu çalışmalardan önemli bir sonuç alamayınca DEHAP dahil bütün küçük sol partileri bir araya getirmeye çalışmıştır.Bir de 29 Mart sabahı var!DEHAP'ın "milliyetçi Kürt" eğilimlerin büyük ağırlık taşıdığı bir parti olduğu ortadadır. Bu partinin de demokratik sistem içinde tam anlamıyla yer alarak aşırı eğilimlerinden arınması doğal bir gelişme olacaktır. Deniz Baykal'ın, DEHAP ile işbirliği kararı aldığı için SHP'yi neredeyse "vatana ihanet" ile suçlaması ise CHP'ye egemen olan ufuksuzluk ve küçük hesapçılığın açık bir kanıtıdır. Baykal daha önce de solda ittifak önerilerini sulandırmak için ANAP, DYP hatta MHP ile ortak aday gösterilebileceğini söylemişti.SHP ile DEHAP'ın anlaşmasıyla CHP, ittifaktan kaçışı için kendine göre bir gerekçe bulmuş olmaktadır. Baykal ağzını köpürte köpürte, "Atatürk", "ulus", "uluslaşma", "cumhuriyet" kelimelerini sesini titrete titrete kullanarak durumu kurtarmış olmanın mutluluğunu sergilemektedir."Kürt milliyetçileriyle işbirliği yapabilen vatan hainleriyle CHP işbirliği yapamaz..."Bu basit demagoji şimdilik CHP yönetimini kurtarabilir, merkez solda ittifak konusunda aklı başında öneriler getirenleri püskürtebilir.Ama bir de 29 Mart sabahı var. 29 Mart, seçimin ertesi günüdür.
Kıbrıs var... Irak, Kuzey Irak var... Ekonomi var... Bir de futbol var. Futbolun hem spor olarak hem oyun olarak içerdiği estetik ve heyecan unsurlarını tekrar etmeye gerek yok. Futbolun özellikleri ortaya çıktığı andan itibaren dünyanın en çok izlenen sporu da ortaya çıkmış oldu.Futbol bir spordur, ama oyun olarak bir "şov"dur, "gösteri"dir.* Bu gösterinin emekçileri izleyiciye 90 heyecanlı dakika yaşatmakla yükümlüdür. Bunun için ücret alırlar ve yüksek ücretler alırlar. Tek bir görevleri vardır o da insanlan eğlendirmek, coşturmak, rekabetin, yarışın zevklerini tattırmaktır.* İnsanların bir yere ait olma, başka insanlarla birlikte olma güdüsünü de "taraftarlık" durumu karşılar.Ama burada da yine esas olan "keyiftir, "zevk"tir, "heyecan"dır.Sadece futbolcular değil, teknik direktörler, kulüp başkanları ve yöneticileri de bu "gösteri"nin parçalarıdır. Onların görevi de bu eğlencenin olabildiğince zevkli geçmesini sağlamaktır.Bu "gösteri" niteliği dolayısıyla futbol bir endüstri dalına dönüşmüştür. Satılan bir mal vardır: Eğlence, heyecan, birlikte sevinmek ve üzülmek. Heyecanı ve eğlenceyi artırmanın yöntemlerinden biri de "star" yaratmaktır.İzleyici bütün futbolcuları aklında tutamaz, ama "star" olabilenleri sıkı sıkıya izler. Bu da eğlencenin bir parçasıdır.İnsanlar maça giderek, kulüp ürünlerini satın alarak, televizyona para ödeyerek bu eğlencenin karşılığını öderler. Ama...Unuttukları zaman...* Futbolcular, bir eğlence dalının emekçileri olduklarını unuttukları zaman...* Yöneticiler sahadaki gösterilerin zevkli ve nitelikli olmasını sağlamakla yükümlü olduklarını unuttukları zaman...* Teknik direktörler genç insanları geliştirmekle yükümlü emekçiler olduklarını unuttukları, kendilerini ordu komutanı zannettikleri zaman...Futbol bizdeki durumuna gelir. Her maçta olay çıkar... Her maçta "seyirci", takımına zarar verip vermediğini düşünmeden "çıldırır"... Seyirciyi eğitmekle yükümlü "futbol yetkilileri" yangına körükle gider... Teknik direktörler takımlarını savaş yönetir gibi yönetir ve ilk hedef olarak en baştan hakemi seçer...Televizyon kanalları anlayan anlamayan herkese mikrofon uzatarak, "tribüne oynayan" taraftar ya da yöneticilerin en sert sözlerini defalarca yayınlar... Futbolcu da, yönetici de, teknik direktör de herkesin televizyonda herşeyi açık açık gördüğünü "unutup" yalan söyler...* Genç insanların örneği teknik direktördür, kulüp başkanıdır. Teknik direktör, kulüp başkanı ve yöneticisi utanmadan kameralara yalan üzerine yalan söylediği zaman genç futbolcu da yaptığı hareketin televizyonlarda "kabak gibi" görüldüğünü unutarak hakeme saldırır, yalan söyler... Tribünlere hakim olanlar da maç izlemeye değil savaşmaya gelen lümpenler olur...Türkiye'de futbolun köküne kibrit suyu böyle ekilir.
Başbakan Erdoğan bugün ABD'de olacak. Yapılacak görüşmelerin konuları gizli değildir. Kıbrıs konuşulacak, Irak ve Kuzey Irak konuşulacak, belki biraz da ekonomik destek konuşulacak.Ekonomi ile ilgili konuşmalar hiç bitmeyecek, bitmesi de mümkün değil. Ama Türkiye'nin ağır gündemindeki, hayatı Türkiye'ye ağırlaştıran Kıbrıs meselesini "herkes" bakımından yararlı adımlarla geride bırakmak için son aşamaya bu hafta giriliyor. Batı; hem ABD hem de Avrupa, Kıbrıs meselesinde çok net tavır almışlardır. Bazılarının uydurduklarının aksine "çözüm" için hareket eden Türkiye'nin eli otuz yıldır ilk kez bu kadar kuvvetlidir. ABD de Avrupa da, Kıbrıs meselesinin "çözülemeyen anlaşmazlıklar" listesinden çıkmasını istemektedir.Çözüm gerçekleşmesin diye bin dereden su getirenler çıkıp kamuoyuna açık açık şunu söyleyemiyorlar: "Kıbrıs'ı şu anki durumuyla elimizde tutmalıyız. Bunun maliyeti Avrupa'dan uzaklaşmak, ABD ile yeni sorunlar yaşamak, ekonomide bir süre daha sıkıntı, Türkiye'nin demokrasilerle diktatörlükler arasına sıkışmış yalnız bir Ortadoğu ülkesi olması olabilir... Yine de bunu göze almalı, hatta Türkiye'nin bu hedefe doğru ilerlemesi için de Kıbrıs'ta çözüme gidilmemesini ve gerilimin sürmesini sağlamalıyız..." Bunu söyleyemeyenler sadece kendilerinin akıllı olduğunu sandıkları için de sözde ince bir politika oluşturmaya çalışıyorlar. Satır aralarında söylemek istedikleri şudur:"Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesi olacağı 1 Mayıs'a kadar görüşme yapılsın, ama somut sonuçlara ulaşılmasın. Avrupa'ya ve dünyaya bizim uzlaşma yanlısı olduğumuz, Rumların olmadığı görüntüsü verilsin. Görüşmelerin uzaması sağlansın. Bu politika, yıl sonunda AB'den görüşme tarihi alma aşamasına kadar götürülsün... Sonra da başımızın çaresine bakarız..."Davaları aynı!..Rumların "milliyetçileri" de kendi taraflarında aynı politikayı güdüyorlar. Onlar da 1 Mayıs'a kadar zaman kazanma, sonra da "Türkler uzlaşmıyor" diye bağırıp tek başlarına AB üyesi olma peşinde. Çünkü bu tarih geçildiği anda Kıbrıs Türk toplumunun, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu devletlerinden biri olarak yönetim haklarına sahip olması söz konusu değildir.İki taraftaki fazla "milliyetçiler" aynı politikada buluşmuşlardır. Çözüm istememektedirler. Onlar için önemli olan bugünkü durumun devamıdır. Çünkü böyle bir ortamda varolabilmektedirler ve bu uğurda insanların geleceklerini tehlikeye atmak onlar için önem taşımamaktadır.İki taraf birbirini tamamladıkları için ikisi birden vardır. Oradakiler basketbol maçına saldırıp "faşist" sloganlarla gösteri yaparak gerilim yaratmakta, bu taraftakiler de "barışırsanız görürsünüz" diye tehdit etmektedir. O taraftakiler "barışırsak Türkler bizi keser" demekte, bu taraftakiler "barışırsak Türkiye'nin bütün güvenliği mahvolur" diye parmak sallamaktadır.İki tarafı birleştiren en temel nokta ise insanların barış ve huzur içinde, refah içinde birlikte yaşamamaları gerektiğine olan inançlarıdır.
Bir aslan, uzun süren bir savaştan çıkmış, kendine dinleneceği güvenli bir köşe arıyordu. Kendisi gibi güçlü hayvanlarla mücadele etmişti. Bu yüzden epey yorgundu, kendisine bakması gerekiyordu.Ormanın güzel bir köşesine geldi, güvenliğini nasıl sağlayacağını düşünerek sağa sola bakındı. Birden bir ağacın arkasına gizlenmiş, kendisini izleyen tilkiyi gördü. Tilkiyle bile uğraşacak gücü yoktu. Sadece ona selam verdi ve beklemeye başladı.Tilki, aslanın durumunu anlamıştı. Ağacın arkasından çıktı, selama karşılık verdi, "Çok yorulmuşsun, biraz da hırpalanmışsın sayın aslan" dedi. Aslan "evet" anlamına bir homurtuyla cevap verdi.Aslanın kendisine bir zarar veremeyecek durumda olduğundan iyice emin olan tilkinin aklına bir fikir geldi. "Sayın aslan" dedi, "Sizin dinlenmeye çok ihtiyacınız var, isterseniz siz rahatça uyuyun, ben nöbet tutar, bir şey olursa sizi uyandırırdım".Aslan "Bu küçük tilki bana ne yapabilir ki" diye düşündü ve teklifini kabul etti. Sonra bir köşeye kıvrıldı uyumaya başladı. Tilki de az ilerde bir ağacın altına uzanıp çevreyi dinlemeye başladı.Bir süre sonra aslan uyandı ve bir gariplik hissetti. Sarmaşıklarla her tarafı sıkı sıkıya bağlanmıştı. Tilkiye seslendi, cevap gelmeyince olan biteni anladı. "Alçak tilki" diye homurdandı.Biraz sonra az ilerde bir hışırtı hissetti. Zorlukla başını çevirdi, küçük bir farenin merakla kendisini izlediğini gördü. En yumuşak sesiyle konuştu: "Ey fare senden küçük bir isteğim var...""Nedir?" dedi fare. "Beni şu bağlarımdan kurtarır mısın? Senin dişlerin güçlüdür, kolaylıkla yaparsın...""Ya kurtulunca bana bir kötülük yaparsan?" dedi fare. "Ne kötülük yapayım ki, sen küçüksün bana lokma bile olmazsın. Ayrıca bana iyilik yaptığın için ancak sana iyilik yapabilirim...""Tamam o zaman" dedi fare, "Ben seni kurtaracağım, sen de buna karşılık benim korumam olacaksın. Bana kim kötülük yapmışsa, kime kızıyorsam sana söyleyeceğim sen de onlara cezalarını vereceksin."Aslan kabul edince fare işe koyuldu, güçlü dişleriyle bütün sarmaşıkları koparıp aslanı kurtardı.Aslan fareye döndü, "Ben sözümü yerine getiremem" dedi. Fare "ama anlaşmıştık" diye cevap verdi."Sen bir aslanla anlaştığını düşünüyordun" dedi aslan, "Tilki tarafından bağlanmış, fare tarafından kurtarılmış bir aslanın aslanlığı kalmaz... Değil seni korumak, bu diyarda duramam bile..."Sonra ağır ağır yürüdü, artık aslan olmadığı o diyarı terk etti.
Aşağıda okuyacaklarınız, Türkiye'de yaşanan bir tek günün haberleri:* Son rüşvet operasyonu kapsamında Yargıtay üyesi 11 hakim hakkında soruşturma açıldı...* Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu atamaları liyakat ilkesine göre değil, siyasi dengeler ve "diğer" güç dengelerine göre yapıyor...* Televizyon sahibi olarak görünen kişilerin yüzde 90'ı aslında gerçek sahipler değil, kendilerini gizlemek isteyen asıl sahiplerin "göstermelik" adamları...* SSK'da hasta teşhis ve tedavisinde arızalı ve çalışmayan cihazların bilerek kullanıldığı ortaya çıktı...* Diyanet İşleri, vekaleten kurban kesilmesi için ödenen paralarla alınan kurbanların etlerini fakirlere dağıtmak yerine sattı...* İmar Bankası'nın sahte bono satışına göz yuman murakıbın oğluna Uzanlar'ın burs verdiği öğrenildi...* BDDK'nın tüm üyelerine yargı yolu göründü...* İnsanları hasta eden çiğköftede bozuk domuz etinin yanısıra at ve eşek eti kullanıldığı da anlaşıldı.* 1,3 katrilyon liraya mal olan ve Başbakan'ın çok önem verdiği duble yollar, tamamlandıktan üç ay sonra dökülmeye başladı, nedeni tabii ki bu yolların ve yol kaplamalarının kötü yapılmış olması...* TÜSİAD raporuna göre, OECD ülkeleri arasında yolsuzluğun toplumun tüm katmanlarına yayıldığı birkaç ülkeden biri Türkiye...Ya kangreni deşmek ya da...Bunlar bir günün haberlerinden, yazılarından seçilmiş özetler.Hile, kandırmaca, yolsuzluk hiçbir kesimin "tekelinde" değil. Devletin en yüksek memuru da var; kıymacısı, köftecisi de var... Sağlık görevlisi de var, hukukçusu davar...* Bu kadar yayılmış bir hastalık neresinden tutularak iyileştirilecektir?* Ekonomik liberalizmi "para kazanmak için her şey mubahtır" diye anlayanlar pıtrak gibi, ülkenin dört bir yanını sarmış durumdalar. Bu bir toplumsal kangrendir.Ülkenin yönetimine gelmek isteyenler ya kangrene neşter vurmak için bu göreve talip olacaklardır ya da kangrenin günlük nimetlerinden faydalanmak için. Artık bu ikisinin arasında bir yer, konum ya da durum kalmadı.
Kıbrıs meselesinde mevcut durumun devam etmesini gerek güvenlik gerekse hamasi nedenlerle isteyenler, kendileri gibi düşünmeyenlere "ver kurtulcular" diyerek hakaret ediyorlardı.Kıbrıs konusundaki "milli" politika son yarım yüzyılda defalarca değişmiş olmasına rağmen, statükonun devam edebileceğini zannedenler her türlü uyanya kulaklarını tıkadılar.* Kıbrıs'ta "ver kurtul" politikasını güdenler aslında yıllardır çözüm yolunda adım atılmasını engelleyenlerdir. KKTC sonuçta Türkiye'den giden kaynaklarla yaşayan, ekonomik hiçbir varlığı bulunmayan, Türkiye'den başka hiçbir devletin tanımadığı bir "devlet" olarak kalmıştır.Asıl "ver kurtulcular" Kıbrıs'ı bu halde tutanlardır. Türk tarafının ekonomisi, Türkiye'ye bağımlılıktan ibarettir. Rum tarafı, gelişme açısından birçok Avrupa ülkesini bile geride bırakmıştır. Kişi başına gelir rakamlarına inanmayanlar şuna da bakabilir: KKTC'de bir tek devlet televizyonu vardır, Rum tarafında bağımsız altı televizyon kanalı vardır. Bu, sadece ekonomik değil toplumsal gelişme alanındaki farkı da göstermektedir.1 Mayıs kaçırılırsa...Türk tarafında iş yoktur, binlerce Türk her sabah Rum tarafına geçip orada buldukları işlere gitmektedir. Binlerce Türk "Kıbrıs Cumhuriyeti" kimliği ve pasaportu almak için Rum yönetimine başvurmuştur ve bu işlemler sürmektedir.* Bugüne kadarki Kıbrıs politikalarının sonucu aslında Kıbrıs'ın fiilen "verilmiş" olduğu gerçeğidir.Bu yıl 1 Mayıs'a kadar Türk toplumunun çıkarlarını gerçekten koruyan bir anlaşma sağlanamadığı takdirde ne olacağı bellidir. Türkler, Avrupa Birliği'ne girmiş olan ve biraz daha zenginleşecek olan Rum tarafından gözlerini ayıramayacak, ekmeklerini orada bulacak, AB üyeliğinin avantajlarından ve toplumsal gelişmenin nimetlerinden faydalanmak için hem maddi hem manevi olarak "gidecekler"dir.* 1 Mayıs'a kadar anlaşma olmaması Rum tarafının işine gelmektedir. Rum liderler uzun süre önce bu politikalarına "Berlin Duvarı" adını takmışlardı. Yani duvarın kendi kendine, halk tarafından indirilmesini bekleyeceklerdir. Bunun için ayrıca siyasi taviz vermelerine gerek kalmayacaktır.* Bu gelişmeleri daha önceden görüp uyaranlara, Türkiye'nin Kıbrıs politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini söyleyenlere "ver kurtulcular" diye saldırıldı. En çok bağıranlar sonuçta bugünkü siyasi, ekonomik ve toplumsal sıkışıklığı yarattılar.Bir adım ötesini göremeyenler Kıbrıs'ı gerçekten "vermek" üzereler. Bunu engellemek için de tek çözüm görüşmelerin 1 Mayıs'a kadar sonuçlandırılmasıdır. Bu olmazsa, Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler gerçek anlamıyla "gitmiş" olacaklardır.