İki yasa bir veto

26 Aralık 2003

Cumhurbaşkanı Sezer, iki yüz dolayında belde belediyesini büyükşehir belediyelerine katan yasayı veto etti.Türkiye'de bir beldenin belediye yapılması ya da bir ilçenin il yapılması işi yıllardır siyasi ödül ya da ceza olarak kullanılmaktadır.İktidar partisine oy veren ilçeler il olma kuyruğuna girer, beldeler de bağımsız belediye kuyruğuna. O yörelerin milletvekillerinin, -parti ayrımı olmaksızın- üzerinde en çok uğraştıkları konular bunlardır. Nedeni çok basittir: Bir ilçenin il olması demek, merkezdeki bütün bakanlık teşkilatlarının "il müdürlüklerinin" açılması yani o şehre merkezin parasının girmesi, binalar yapılması ve iş imkânları çıkması demektir. Yani neden "para"dır.Beldelerin bağımsız belediye olması da yine "para" kaynaklı bir işlemdir. Bir belde bağımsız belediye olduğu zaman o beldenin "eşrafı" yeni kaynaklarla yeni imkânlarla tanışır, siyaset sınıfının gücü artar. Belediye başkanları, başkan yardımcıları, çalışanları olur vs.Bu, işin tarafımızdan deforme edilmiş, soysuzlaştırılmış şeklidir.Doğru olansa, yerel yönetimlerin her düzeyde güçlenmesi, kullanacakları kaynakları kendilerinin yaratmaları imkânının sağlanmasıdır.Bunun deforme edilmiş şeklinde amaç "merkezden" çeşitli yollarla para sağlamak, kendi "adamına" iş bulmaktır.Dar alanda, küçük hesaplarCumhurbaşkanı'nın veto ettiği yasanın amacı ise yine, kötü anlamıyla "siyasi'dir. Bu eski beldelerdeki oylar büyükşehir belediye oylarının içine sokulduğu zaman AKP'nin bazı büyük şehirlerdeki güçsüzlüğü dengelenecektir.Bu beldeler, kaynağı ne olursa olsun, kendini yönetme hakkını elde etmiştir. Doğru amaç, onların bu haklarını ellerinden almak yerine "doğru" kullanmalarını sağlamaktır.Cumhurbaşkanı bu yasayı veto etmiştir, ama bankacılık ve mali sektöre ilişkin son yasa değişikliklerini onaylamıştır. Bu yasada birçok maddenin Anayasa ve hukukun temel ilkeleriyle çeliştiği, en güvenilir hukukçular tarafından anlatılmaktadır.Bu yasa, başka bir "alaturka pratik neden" den kaynaklanmaktadır. Şu andaki yasalarda mali sektördeki yolsuzlukları önleyecek her türlü madde vardır ama yargı sistemi işletilememekte, sanıklar yoruma açık durumları kendi lehlerine çevirmeyi başarmaktadır.O zaman kolayı bulunmuş, şu andaki bütün günlük sıkıntıları giderecek kanun maddeleri yazılmıştır.Bu yasanın yaratacağı sıkıntılar ve hukukun temel ilkelerine ayrılık iddiaları karşılık bulmamıştır.Çünkü büyük ihtimalle Cumhurbaşkanı bu yasayı veto ettiği takdirde, "hortumcuları koruyor" suçlamasıyla karşılaşmaktan çekinmiştir.Dar alanlarda, küçük hesaplarla yapılan siyaset bu ülkenin ileri bir hukuk düzenine geçmesinin önündeki en büyük engeldir.

Devamını Oku

Af popülizmi

25 Aralık 2003

Türkiye'de sık sık af çıkar. Bazen adli suçlular için, bazen çekini senedini ödemeyenler için, bazen vergisini sigorta borcunu ödemeyenler için. Gecekondu affı çıkar, kaçak inşaatlara af çıkar. Af çıkacağını bilenler her zaman "akıllı" davranır, vatandaşlık görevini yerine getirmez, vatandaşlık görevini yerine getirenler de "enayi" sınıfına yazılır.Her çıkan af birilerini kurtarır, ama birilerini de cezalandırır.* Birisi evini barkını satıp vergi borcunu öder, diğeri hiçbir şeyini satmaz vergi borcunu da ödemez, sonunda takside bağlar, kendini kurtarır.* Birileri işçisine haksızlık olmasın diye ne yapar eder sigorta primlerini öder, diğerleri için ise çalışana gelecek zarar, emeklilik haklarının çiğnenmesi vs. önemli değildir. Bunlar sigorta primlerini ödemezler, sonunda devletle anlaşırlar, bu arada çalışanlar haklarını nereden alacaklarını bilemezler.Sık sık "af" çıkarılması aynı zamanda yasalara ve yargıya güvensizlik göstergesidir. Yargının terazisinin doğru tartmadığına inananlar türlü çeşitli aflarla bu teraziye ince ayar yaptıklarına inanırlar.Adı da "adalet" olur...Haksızlığa uğrayan, her zaman, kaçak kat çıkmamış olandır, haksızlığa uğrayan, Hazine arazisini çalmaya kalkmamış olandır, haksızlığa uğrayan, çekini senedini her ne pahasına olursa olsun ödeyendir, haksızlığa uğrayan, devlete vergi borcu, prim borcu takmanın "ayıp" olduğunu, vatana ihanetle eşit olduğunu düşünendir.* Meclis gündeminde bir "af" yasasının olmadığı an yoktur. Sürekli olarak birileri affedilir, herhangi bir suç işlememiş olanlar da dolaylı olarak cezalandırılır.Sonra bunun adı "adalet" olur, "toplumun yaralarını sarmak" olur, "ekonomik krizin yaralarını sarmak" olur.Gelecek dalgayı görerek, vatandaşlar arasında eşitsizliğe yol açmadan tedbir almak ise kimsenin aklına gelmez. Nasıl olsa bir ara "af" çıkarırlar, seçim yaklaşırken bol bol "af" çıkarırlar.

Devamını Oku

Ayıp her zaman ayıptır

24 Aralık 2003

Yere tükürmeyen bir insan için "Aferin yere tükürmüyor" denilemez. Deniliyorsa ortada bir yanlış var demektir. Bir kamu görevlisinden "Hayatında harama el sürmemiş, rüşvet almamıştır" diye söz ediliyor ve bu takdir vesilesi olabiliyorsa, durum vahim demektir.Milletvekillerinin, bakanların ticari işler yapması Turgut Özal dönemine kadar yasaktı. Özal bu yasağı çok "ayıp" bir gerekçeyle kaldırdı: Milletvekilleri iş takibi yapıp para kazanmaya çalışıyorlar, bari kendi işlerine devam etsinler, iş takipçiliği yapmasınlar!Özal'ın gerekçesi aynen böyleydi ve bütün siyaset sınıfını ağır itham altında bırakıyordu.Bundan sonra milletvekillerinin, dolayısıyla bakanların ve başbakanların "özel" işleri olması yasal olarak kabul edilmiş oldu. Bir avukat milletvekili seçilse bile bürosunu kapatmıyor avukatlık yapmaya devam ediyordu...Batı'da bütün ülkelerde siyasetin bir çıkar sağlama aracı olmasını engelleyen, siyasilerin kendi çıkarlarını öne almasını yasaklayan kısıtlamalar vardır.Bu kısıtlamalardan öteye, toplumun "ayıp" kavramları vardır. Siyasi hayatında kendine çıkar sağladığından kuşkulanılan hiçbir kimse siyasete devam etmemiştir, edemez. Kamuoyu bu "ayıpları" takip eder, "ayıp" yapanın siyasi hayatını bitirir.Adı gibi olmak için...Bizde ise ne yazık ki "ayıp" kavramı öyle erozyona uğramıştır, öyle deforme edilmiştir ki kamu görevlileri "hiç rüşvet almamıştır" diye övülür.Bir önceki hükümetin radikal milliyetçi kanadından olan Bayındırlık Bakanı'nın inşaat malzemeleri satan bir şirketin ortağı olmasını da ne kendi partisi ne de kamuoyu hoş görmüştü.Söz konusu bakan görevinden ayrılmak zorunda kalmış, ama üç yıl sonra partisinin genel başkanlığına talip olmuştu. Bu da "Burası Türkiye her şey unutulur" mantığının basit sonuçlarından biri olarak görülebilir.Üç yıl önce "utanarak" görevinden ayrılan bir bakanın üç yıl sonra partisinin genel başkanlığına aday olmasını başka türlü açıklamak mümkün değildir.• Şu andaki Başbakan'ın da, görevinin başındayken yeni bir şirketin büyük ortağı olmasını açıklamak mümkün değildir.Ülkemizdeki en muhafazakâr kesimin Batı korkusu sık sık farklı ahlâk anlayışına dayandırılır.Orada çok küçük bir suçlamayla karşılaşanlar, topluma "ayıp" edenler insan önüne çıkamazlar. Fransa'da intihar eden eski başbakan olayını da herhalde herkes bilmektedir.• AKP kurulduğu günden beri kendisine Ak Parti denilmesini istemektedir. Bunun nedeni "Benden öncekiler karaydı, ben akım" görüntüsünü parti adıyla da verebilmektir.Adını "Ak" koyarak "ak" olunmaz, sonuna kadar "ak" davranarak "Ak" olunur.

Devamını Oku

Terörle yaşamak

24 Aralık 2003

Türkiye için terör yeni bir şey değil. 40 yıla yakın bir süredir "siyasal şiddet" hayatımızın bir tarafında hep varoldu. Birçok ülkeden daha fazla "terörle yaşamaya alışık" olmamız gerekiyor. Ama "kötü"ye alışmak kolay değil.Son terör dalgası Türkiye'yi birkaç açıdan "vurdu". İslamcı terör örgütlerinin Türkiye'yi hedef seçmesi, Türkiye'yi savaş alanı yapmaları en azından kamuoyu tarafından beklenen bir gelişme değildi. Ama oldu!Radikal İslamcı terörün önünün kolay alınmayacağı da görülüyor. Son terör eylemlerine karışmış kişilerin yakınları ile yapılan konuşmalar asıl "korku kaynağı" dır. Çünkü bugüne kadar ortaya çıkan birçok unsur, bu terörü besleyecek güçlü bir kaynağın Türkiye'de varolduğunu ortaya koymuştur.Türkiye, daha önce başına gelen bütün terör eylemlerini olayların sonunun kısa bir sürede görüneceği umuduyla yaşamıştır. Bu terörün "geçici" olduğuna inanmıştır. Bu kez durum aynı değildir. Saldırı dünya çapında bir saldırıdır, ağır bir birikimi vardır. Filistin, Çeçenistan, Irak, Afganistan sorunları çözülmüş değildir. Afganistan'da Taliban ve El Kaide bitirilememiştir. Filistin meselesi her gün biraz daha ağırlaşmaktadır.Toplum tehlikeyi bilmeliBu, dünya çapında ve devasa bir altyapıdır. Ve kısa vadeli askeri çözümlerle değişecek bir yapı değildir.Radikal islamcı terörle mücadele etmek için hem sorunun boyutlarının iyi bilinmesi hem de bundan önemlisi, halkın bu konuda en geniş şekilde bilgilendirilmesi gerekmektedir.İslamcı terör, böyle bir saldırı beklemeyenler için büyük bir şok olmuştur. Buna karşı mücadelede güvenlik güçlerinin önemli başarılar elde ettiği de görülmektedir. Ama bunun ötesinde halkın "seferber" edilmesi konusu vardır.Açık toplumlarda, böyle önemli bir konuda başarı sağlanmasının temel bir unsurunun her şeyin "halkla paylaşılması" olduğu yakın deneylerle öğrenilmiştir.Böyle bir mesele yokmuş, radikal İslamcı terörün önü birkaç kişinin yakalanmasıyla kesilmiş gibi davranmak yeni bir saldırıda tam tersi sonuçlara yol açar.Radikal İslam'ın savaşı bitmemiştir, Türkiye de bu savaşın alanı ve hedefidir. Bunun anlamı her gün konuşulmalı, karşımızdaki tehlikenin ne olduğu iyice anlaşılmalı ve yöneticiler her şeyi halkla paylaşarak toplumsal dayanışmayı ve seferberliği güçlendirmelidir.

Devamını Oku

40 yıl geçti...

22 Aralık 2003

Kırk yıl önce yeni gazete okumaya başlamış olan çok genç insanların ilk karşılaştıkları isimler arasında Ecevit vardı, Denktaş vardı, Erbakan vardı. O genç insanlar okullar bitirdiler, iş sahibi olup çalıştılar, hatta emekli oldular. Ecevit hâlâ var, Denktaş hâlâ var, Erbakan hâlâ var.* Ecevit hâlâ "yerel seçimden sonra DSP'nin liderliğinden çekileceğini" açıklıyor.* Denktaş hâlâ "Rumlarla görüşme yapmak ihanettir" diyor.* Ve Erbakan karışık para işleri yüzünden hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya 60'lı yılların başından bu yana, diktatörlükler dışında bütün demokratik ülkelerde siyasiler en az 4-5 kuşak değişti.Aynı dönemde siyasete girmiş yüzlerce Batılı lider çoktan tarih kitaplarındaki yerini aldı. Adları artık gazetelerde değil, tarih kitaplarında geçiyor. Kendini "kötü" duruma düşürmeden çekilmeyi bilmek bir erdem değil, doğal bir davranış. Ama bu doğal davranış, herhangi bir övgü gerektirmeyen bu davranış bizde "aferin" alan bir erdem oldu.Bunu da atlattık deyip...Erbakan kırk yıldır siyaset yaptı, hâlâ yapmaya çalışıyor, hâlâ partisinin para işlerini elinde tutuyor. Erbakan Hoca'nın bu yaşında hapse girmesi elbette hiç kimsenin isteyebileceği bir şey değil. Kuşkusuz bir çözüm bulunmalı ve Erbakan hapis yatmamalı. Ama ya bu iş de bittikten sonra yine siyasete devam eder, partisini yönetmeye çalışır, kürsülere çıkıp kırk yıldır attığı nutukların aynılarını atarsa?.. Kendini iyice komik durumlara düşüren herhangi bir siyasi bunun kabahatini kendisinden başka kimsede aramamalıdır; Erbakan, Ecevit ve Denktaş da öyle. * Onlar kendi özgür iradeleri ve küçük ya da büyük, maddi ya da manevi çıkarlarını kendilerine bağlamış olan "sadık" takipçileriyle birlikte bu yolu seçmişlerdir.* Hayat onları ne kadar aşmış olursa olsun, onlar bir kez ezberledikleri o sözleri tekrarlaya tekrarlaya yerlerini korumaya çalışırlar.Necmettin Erbakan'ın hapse girmesi ayıptır, ama Erbakan'ın hâlâ siyaset yapmaya çalışması da kendi adına büyük ayıptır. Halk sandıkta Erbakan'a da Ecevit'e de "artık evinize gidin" dedi. Çiller'e ve Yılmaz'a da aynı şeyi söyledi, onlar 50'li yaşlarında olmalarına rağmen bunu anladılar ve gittiler. Erbakan'ın hapse girmemesi için ne imkân varsa kullanılmalıdır. Ama o da söz vermelidir ki, artık Türk halkını gereksiz işlerle uğraştırmaktan vazgeçecek ve hemen emekli olacaktır.

Devamını Oku

Üç kitap

21 Aralık 2003

Kürt meselesini, Cumhuriyetin 80'inci yılında anlamaya çalışıyoruz. "Kürtler var mı yok mu" ile başladık, Son Kürt isyanının bütün acılarını yaşadık. Şimdi ise, bunca isyan, bunca ölüm, bunca şehidin ardından asıl meseleyi öğrenmeye çalışıyoruz.* Gerçek hiçbir zaman tek boyutlu değildir ve gerçeğin ne olduğunu anlamak için birkaç boyutunu görebilecek cesaret gerekir. Üçüncü kitap, kısa bir süre önce çıktı ve büyük ilgi gördü. Emekli general Osman Pamukoğlu'nun yazdığı "Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok." Bu kitap, Güneydoğu ve Kuzey Irak'ta en sıcak dönemde yaşananları, "bir askerin gözünden" anlatıyor.* Asker; siyasi karar verici değil, tarihçi değil, sosyolog değil. Siyasi karar vericilerin doğrularını yanlışlarını tartışmadan görevini yapan bir insan. Son çeyrek yüzyılın bir "gerçeği" Diyarbakır Askeri Cezaevi'ydi, bir başka gerçeği de Hakkari dağlarında ölen, donan, yaralanan askerlerdir.Kürtler...* Birinci kitap bu yılın başında çıkmıştı, gazeteci Hasan Cemal, gazeteci gözüyle Kürt meselesinin birkaç boyutunu biraraya getirmişti. Bu kitabın adı "Kürtler". Hasan Cemal'in kitabını gerçeğin tek bir boyutuna takılmış olanlar sevmediler, başka boyutları görmek istemedikleri için de kitaptan rahatsız oldular.* Bir kitap daha, geçen yılın sonunda yayınlandı. Yazarı Naci Kutlay, bu kitabın adı da "(21. Yüyıla Girerken) Kürtler". Bu kitap, bir Kürt aydınının gözüyle "Kürt kimliği"ni araştırıyor. Kendilerini nasıl görüyorlar, kendi tarihlerine nasıl bakıyorlar, kendi yanlışlarını nasıl tartışıyorlar? Bu soruların cevaplarını merak edenler için temel bir kitap. Kitabı okurken, Kürtlerin bazı kendi yanlışlarını eleştirmeden geçiştirdiklerini, 19'uncu yüzyılın sonu ve 20'nci yüzyılın başındaki "Kürt siyasetlerini" fazla tartışmak istemediklerini de görmek mümkün.Bugünün sorunuKürt meselesi PKK ile başlamadı, İmparatorluğun son döneminde oluştu, Cumhuriyet'in ilk yıllarında bir karşılıklı güvensizlik olarak gelişti. Bugün ise bu meselenin iki önemli ayağı vardır: Biri Türkiye'de demokrasinin tam olarak işlemesinin sağlanması için köklü adımlar atılırken geçmiş korkulardan sıyrılmak. İkincisi ise Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devletine yönelik önemli adımlar atılırken meseleye serinkanlı bakabilmek. General Pamukoğlu'nun, gazeteci Hasan Cemal'in ve Kürt yazar Naci Kutlay'ın kitaplarını yan yana okumakla bu meselenin en önemli boyutlarını kavramak ve geleceğe sağlıklı bakabilmek için gerekli bilgi donanımını sağlamak mümkündür. Kafasında böyle bir mesele olan herkes için bu şarttır.

Devamını Oku

Sevgi, saygı vs...

21 Aralık 2003

Bir bilgeye öğrencileri "Sevgi nedir, saygı nedir" diye sordular. Bilge biraz düşündü, sonra "Yarın öğle yemeği saatinde burada olun, kendi gözünüzle görün" diye cevap verdi.Öğrencileri ertesi gün geldiler. Ortaya bir sofra kurulmuş, bir sürü insan etrafına toplanmıştı. Sonra biri kaşıkları getirdi, bu kaşıkların sapları bir metre uzunluğundaydı. İnsanlar şaşkınlıkla kaşıklara bakarken tencereler içinde çorbalar geldi.Hepsi çorba içmek için kocaman kaşıklarla saldırdı. Ama içemiyor, yerlere döküyor, kaşığın sapını yandakinin gözüne kaşına sokuyorlardı. Büyük bir kargaşa başlamıştı, herkes bağırıp çağırıyor, yanındakiyle kavga ediyordu.Bilge biraz izledikten sonra onları durdur du. "Tamam. Küçük kaşıklar geliyor" dedi, küçük kaşıklar geldi. Bilge, "Başka çorba yok ona göre için" dedi. Masanın çevresindekiler bu kez ellerindeki normal kaşıklarla tencerelere saldırdılar. Kaselerine çorba alarak vakit kaybetmemek için hepsi tencerelere hamle ediyorlardı. Birbirlerini itip çekiyor, hiçbiri çorbayı doğru dürüst içemiyordu. Sonunda herkes aç kaldı, homurdanarak çekip gittiler. Geride pislik içinde bir masa bırakmışlardı, içtikleri çorbanın iki katını sağa sola döktükleri için...Bilge öğrencilerine döndü ve "Yarın yine aynı saatte gelin" dedi...Öğrenciler ertesi gün yine geldiler.Sofra kuruluydu, çevresinde bir grup insan oturuyordu.Önce normal boyda kaşıklarla kaseler getirildi, sonra da tencereler içinde çorbalar. Sofradakiler sırayla kaselere çorba alıyor, kaseleri birbirlerine ikram ediyorlardı.Tam içmeye başlayacakları sırada Bilge seslendi: "Durun, yanlış kaşıklar gelmiş".Bir görevli bütün kaşıkları topladı ve her birine sapları uzun kaşıklardan dağıttı.Sofradakiler önce bu kaşıklara baktılar. Sonra biri, karşısındakinin kasesine kaşığını daldırdı ve ona çorba içirdi. Sofradakilerin hepsi aynı hareketi tekrarladı.Bilge, kendisine sevgi ve saygının ne olduğunu soran öğrencilerine döndü, "Anladınız mı" dedi ve konuklarının yanına oturup o da çorba beklemeye başladı.

Devamını Oku

Türbanda bir adım ileri

19 Aralık 2003

Dışişleri Bakanlığı' nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görülmekte olan bir "türban" davasına verdiği cevap bu soruna nokta konulması açısından önemli bir adımdır.Hükümet, türbanın siyasal bir araç olarak kullanıldığını ve üniversitelerde türban yasağının kalkmasının sözkonusu olamayacağını "resmi" bir yazıyla kabul etmiş olmaktadır.Türban ya da başörtüsü bütün cumhuriyet döneminde bir sorun olmamış, isteyen takmış, istemeyen takmamıştır.Türbanın mesele olması, siyasal İslam'ın bunu toplumsal bir zorlama olarak kullanmasından sonra ortaya çıkmıştır.Siyasal İslam'ın faaliyet alanı sadece Türkiye değildir. Müslüman göçmenlerin sayısının çok fazla olduğu Fransa'da da türban bir siyasal mücadele aracı olarak kullanılmaktadır.Bir Avrupa ülkesine göç eden, ama kendi geleneklerini dayatmaya çalışan toplulukların, insan haklarına bir kısıtlama getirmeksizin türbanı araç olarak kullanmaları önlenecektir. Fransa da esas olarak şu anda Türkiye'de geçerli olan uygulamayı benimseme eğilimindedir.Bu ilke, temel eğitimde ve kamu kurumlarında dinsel simgelerin kullanılmamasıdır. Fransa'da siyasal İslam'ın asıl eylem alanı temel eğitim olduğuiçin, üniversitelerde bir yasak öngörülmemiştir.Türkiye'de ise siyasal İslam, imam hatip okulları sistemi ile paralel bir temel eğitim alanı açarken türban zorlamasını üniversitelerde yapmıştır."Zorlama" son bulursa...Bu zorlamanın geniş bir destek sağladığını söylemek mümkün değildir. Başörtüsü kullanan insanların büyük çoğunluğunun da başörtüsü ya da türbanın bir siyasal mücadele aracı olarak kullanılmasına karşı oldukları bilinmektedir.Fransa'nın türban sorununa ilişkin olarak almak istediği yasal önlemlerin ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden "türban lehinde" karar çıkması zordur. Fransa'da benimsenen eğilimin diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerde de izlenmesi büyük ihtimaldir.Bu aşamadan sonra, siyasal İslam'ın yapacağı zorlamaların, insan hakları ve inanç özgürlüğü çerçevesinde savunulması da inandırıcı olmayacaktır.Türbanın bir sorun olmaktan çıkması için, siyasal İslam'ın bütün zorlamalarını durdurması gerekmektedir. Ancak bundan sonra soruna daha sağlıklı bakılabilir, konu daha doğru tartışılabilir.

Devamını Oku