Avrupa Birliği'nin Türkiye hakkında en "katı" bürokratlarından biri, Komisyon'un genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen idi. Bu üst düzey AB bürokratı, son yıllarda Türkiye'de uyanan bütün iyimser havalan, katı ve tavizsiz demeçlerle defalarca söndürmüştü. Verheugen önceki gün Mehmet Ali Birand ile CNNTürk'te konuştu. Bu konuşmadan çok açık bir sonuç çıkmaktadır: Avrupa Birliği'nin kapısı Türkiye'ye açılmıştır. Ancak kapı "ardına kadar açık" değildir. Kapının tamamen açılması için Türkiye'nin birkaç hamle daha yapması gerekmektedir. Türkiye, Avrupa Birliği'nin siyasi kriterlerine, yani tam bir demokratik sistemin işlediği bir durumun başlamasına çok yaklaşmıştır. Son pürüzler, kafalarını eski dünyada bırakmış olanların gösterdikleri direnişlerdir. Bunlar da aşılmayacak bir güçlük yaratmamaktadır. Artık yaratmamaktadır, çünkü toplumsal iradenin yönü açık biçimde ortaya çıkmıştır.Artık açıkça söyleniyorAsıl "pürüz" ise, Türkiye açısından daha da büyük bir "pürüz" olmaya aday olan Kıbrıs sorunudur. Kıbrıs Rum kesimi, 1 Mayıs 2004'te, yani 7 ay sonra Avrupa Birliği üyesi olacaktır. Verheugen, daha önce kibarca söyleneni artık çok açık söylemektedir: Bu tarihte Kıbrıs sorunu bir çözüm yoluna girmemiş, çözüm yolunda önemli bir ilerleme sağlanmamıssa AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprağının bir bölümü işgal altında olacaktır. KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, halen adadaki Türklerin güvenliğinden söz etmeye devam etmekte, Annan planının yeterli güvenceler getirmediğini savunmaktadır. Eğer AB üyesi bir ülkede bir etnik grup diğer bir etnik grubun güvenliğini tehdit ediyorsa, Avrupa Birliği felsefesinin tümü çökmüş demektir. Avrupa Birliği'nin son olarak ortak anayasa çalışması yapmasının, -ulusal olmayan ilk anayasayı- oluşturmasının amacı, demokrasi ve insan haklarında ortak denetimi tam olarak sağlamaktır.Herkes için güvenlik...Kıbrıs Türk halkı, aralıkta oy kullanacaktır. Bu oylar ya çözüm için ya da çözümsüzlüğe devam yönünde kullanılacaktır. Çözümsüzlüğe devam, sadece Kıbrıs Türklerinin değil bütün Türkiye'nin yeni sıkıntılarla karşılaşması anlamına gelir. Denktaş ise, eski korkuları yeniden gündeme getirerek, insanları korkutarak "tıkama" işlevini yerine getirmektedir.Kıbrıs eşiği de atlandığı zaman Avrupa Birliği'nin kapısı tam olarak açılacaktır. Bunun anlamı herkes için "uygarlık altında güvenlik 'tir.
Siyasette etik olabilmesi için birinci şart hukukun tam olarak işlemesidir. Hukuk sürekli olarak eğilip bükülebiliyorsa, siyasi çıkarlar ya da amaçlar için esnetilebiliyorsa siyasette etik olması mümkün değildir. Son seçimlerle ilgili tartışma, hatta seçim öncesindeki tartışmalar iki konuda da fazla sorunumuz olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Çünkü DEHAP "siyaseten" seçime sokuldu. Gerekçe çok basitti: DEHAP seçime sokulmazsa Avrupa'da büyük tepki olacaktı. Bu yüzden de bu partinin belgelerindeki eksiklik görmezden gelindi. Seçime giren DEHAP beklendiği gibi yüzde 10 barajın altında kaldı. Eğer DEHAP seçime giremeseydi, Güneydoğu illerinde birçok "bağımsız" aday çıkacak ve bunlar DEHAP'ın bu oylarını alarak Meclis'e gireceklerdi. Hukuk esnetildi, böylece şiş de yanmadı kebap da. Ama yine ne oldu, bu cinlik de siyaseti hukuk ve etik dışında bir oyun gibi görenlerin kendi ayağına dolaştı. Şu anda Yüksek Seçim Kurulu'na, seçimlere itirazların reddedilmesi için baskı yapıldığını tahmin etmek zor bir şey değildir. Ankara'da siyasetin nasıl yapıldığını bilen herkes bunu kolayca tahmin edecektir. Hukuk açısından ortada çok açık bir durum vardır.* DEHAP gerekli koşulları yerine getiremediği halde halde seçime girmiş ve yaklaşık 2 milyon vatandaş bu partiye oy vermiştir. Bu 2 milyon vatandaş yanıltılmış ve seçim sonuçlarıyla "oynanmış"tır.* Jet Fadıl olarak anılan kişi adaylık şartlarına sahip olmadığı halde seçime girmiş, kazanmış ve Meclis'e gelip milletvekili yemini ermiştir. Bu kişinin adaylık şartlarına sahip olmadığı itirazı bundan sonra değerlendirilmiş ve Siirt seçimi yenilenmiştir.* Siirt seçimini iptal edip yenileyen "hukuk", 3 Kasım seçimlerinin iptali kararını da vermek zorundadır. Hukuken durum aynıdır. Olay, hukuki durumunun yanında siyasi etik açısından da ele alınmak zorundadır. 2 milyon seçmen yanıltılmıştır ve bu sayı seçimin kaderi üzerinde etkili olabilecek bir sayıdır. 2 milyon seçmenin oyunu "geçersiz" ilan ederek durumu kurtarmaya çalışmak siyasette etiğe boşveren bir anlayışın devamı olacaktır. AKP ve CHP, siyasette ve ülke yönetiminde tekrar etik kurallara ve hukukun üstünlüğüne dönüşü savunarak Meclis'e geldiler ve seçmen diğer partileri yok etti. Bu iki partiye düşen görev, sorumluluğu Yüksek Seçim Kurulu'na atmadan seçim kararı almaktır. Seçim ekonomisinden korkmanın da bir anlamı yoktur, çünkü bu yolda kullanılabilecek kaynaklar yoktur ve şu andaki hükümet bu kadar ağır bir sorumsuzluğu gösteremez.
Yargıtay beklenen kararı verdi. Bu kararla birlikte, 3 Kasım seçiminin ve dolayısıyla bugünkü Meclis'in "meşruiyeti" tartışmaya açılmıştır. Seçime katılmaya yasal olarak hakkı bulunmayan DEHAP'ın Yüksek Seçim Kurulu'nun kararıyla seçime katılmış olmasının böylece hukuki zemini ortadan kalkmıştır. YSK, orada olmaması gereken bir partiyi birleşik oy pusulasına koyarak seçmeni yanıltmıştır. Bu parti 2 milyon oy almıştır. Yani 2 milyon seçmen yanıltılmıştır. Bu arada şunu da hatırlayabiliriz: O sırada AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan yasaklı olduğu halde, adı birleşik oy pusulasında AKP listelerinin başında yer almıştır. Liste başına parti liderinin adının konulmasının amacı, seçmene o parti iktidara geldiğinde kimin başbakan olacağını göstermektir. Yani seçmenin tercihini yaparken bunu da dikkate almasını sağlamaktır. AKP listesinin başında Erdoğan'ın adının yer alması da o açıdan bir yanıltmadır.Düğümü Meclis çözecekBu aşamada Yüksek Seçim Kurulu'nun önündeki üç karar ihtimalini dün anlatmıştık. Tekrar hatırlatalım:1- DEHAP'ın 2 milyon oyu geçersiz sayılır, dolayısıyla seçim sonucu değişmez.2- DEHAP seçime katılmamış sayılacağı için, 2 milyon oy da verilmemiş sayılır. Dolayısıyla parti oy oranları yeniden hesaplanır. (Bu kararın sonucu CHP'den 22, AKP'den 44 sandalyenin iptali ve DYP'ye 66 sandalye verilmesidir.)3- Seçmen yanıltıldığı için seçimlerin tekrarlanması gerekir.Yüksek Seçim Kurulu bu üç karardan birini almak durumundadır. Ancak hangi kararı alırsa alsın, altına ne gibi ağır hukuki gerekçeler döşerse döşesin 3 Kasım seçiminin meşruiyeti tartışma konusu olacaktır. Örneğin CHP de çıkıp diyebilir ki, "Bu 2 milyon oyun büyük bölümü bize gelecekti, biz haksızlığa uğradık..." Aynı şeyi AKP de düşünebüir, DYP de, hatta Genç Parti de bu oyların büyük bölümünün kendisine geleceği ve barajı geçeceğini iddia edebilir. Yüksek Seçim Kurulu, 3 Kasım seçiminde iki önemli konuda da, Tayyip Erdoğan'ın yasaklı olması ve DEHAP'ın seçime girme yeterliği konularında "memurca" davranarak bugünkü düğümü yaratmıştır. Ama bu düğümü çözmesi gereken, artık meşruiyeti tartışma konusu olan Meclis'tir. Düğümü çözecek tek kılıç da seçimdir. Meclis bu cesareti gösterirse, daha büyük sıkıntıların önünü almış olacaktır.
Yargıtay'ın bugün, DEHAP'ın durumuna ilişkin sürpriz sayılacak bir karar vermesi çok zayıf bir ihtimaldir. Bu partinin, seçime katılmak için gerekli yeterlik belgelerinde hile yaptığı belirlenmiştir. Yargıtay'ın kararı da bunun onaylanması olacaktır. Süreci, bütün hukuki gerekçeleriyle "Onursal Başkan" Sabih Kanadoğlu anlatmıştır. Bu kararın ardından, seçime katılan ve yüzde 10 barajın altında kalan partilerin Yüksek Seçim Kurulu'na "seçimlerin iptali" için başvurmaları da beklenmektedir. Yüksek Seçim Kurulu çok zor durumda kalacaktır. Çünkü bu andan itibaren ağır bir hukuk tartışması başlamaktadır.Yüksek Seçim Kurulu üç farklı kararın her birini alabilir ve kendine göre hukuki gerekçelerini de anlatabilir.* Birinci ihtimal YSK'nın, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarının kesin olarak açıklanmış olduğunu bunun yanı sıra DEHAP'a verilmiş olan 2 milyon oyun geçersiz sayılması gerektiğini bildirmesidir. Bu durumda oy oranları değişmeyecek ve bugünkü durum devam edecektir. * İkinci ihtimal, DEHAP'ın "seçime girmemiş" kabul edilmesi ve 2 milyon oyun "verilmemiş" sayılmasıdır. Bu durumda oy hesapları tekrar yapılacak ve AKP'den 44, CHP'den 22 milletvekili düşülüp DYP'ye 66 sandalye verilecektir. * Üçüncü ihtimal de YSK'nın seçimlerin yenilenmesi gerektiğine karar vermesidir. Bu kararın hukuki ve vicdani gerekçesi de 2 milyon seçmenin "yanıltıldığı" olacaktır.İstikrar seçimden çıkarBirinci ihtimalde, 2 milyon seçmenin oyu bir anda geçersiz sayılacak, zaten seçmenin yüzde 50'sini temsil etmeyen parlamentonun "manevi yetkileri" tekrar tartışılmaya başlanacaktır. İkinci ihtimalde, yani DYP'ye 66 sandalye verilmesi durumunda ise çıkacak kavga büyük olacaktır. Üçüncü ihtimal de yine bitmez tükenmez bir hukuk tartışmasını başlatacaktır.Her durumda, halkı temsil eden Meclis'in devreye girmesi şart olmaktadır. Bu kargaşanın önünün kesilmesi, herkese yeniden "muhasebe" imkânı tanınması için, Meclis YSK'nın kararını beklemeden seçim kararı alabilir. Bu durumda da bütün hukuki tartışmalar ve siyasi kavgalar sona erer. Önümüzdeki yıl baharında yapılacak yerel seçimlerle birlikte genel seçimin yenilenmesi bütün taşların yerine oturmasını sağlayacaktır. Uzun bir iktidar dönemine hazırlanan AKP de bütün politikalarının ne ölçüde onaylandığını görecek, "çoğunluğun partisi" olup olmadığını anlayacaktır. Seçim iyidir ve asıl istikrar seçimden çıkar.
Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi için Amerikan yönetimi iyice aceleci davranıyor. 8,5 milyar dolarlık kredinin de ne kadar aksi söylenirse söylensin, bu konuya bağlı olduğu açıktır. Irak'a asker gönderilmesi Türkiye'nin çıkarına mıdır, yoksa ilerde çok daha büyük sorunlara yol açabilecek bir yanlış mıdır? Soru bu kadar açıktır. Ve bu soruya cevap verirken, "boş hayaller"in peşinde, dünyanın gerçeklerinden uzak değerlendirmeler yapmak Türkiye'ye kötülüktür. Hürriyet'in Ankara Temsilcisi Sedat Ergin'in dün yayınlanan yazısını bu konuda kafa yoran herkesin okuması, tekrar tekrar okuması gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri başkentinde bir hafta geçiren Sedat Ergin, görüşmelerinden çıkan ana sonucu şöyle özetliyor: ABD'nin Irak'la ilgili ruh hali değişmiştir. Bunun üç ana nedenini de şöyle belirtiyor:1. Irak'ta Amerikan askerlerini hedef alan saldırıların organize bir şekilde sürmesi.2. Bush yönetiminin Irak'ta yeni bir düzen kurmakta zorlanması. 3. Savaş sonrasına ilişkin hazırlığın ciddi tutulmadığının anlaşılması.Bunların yanında bir başka neden de Amerikan yönetiminin Irak savaşı için 87 milyar dolarlık ek bütçe istemesi ve bu paranın doğrudan doğruya her Amerikan vatandaşının cebinden çıkacak olması. Ek bütçe demek, vatandaşa ek vergi yükü demektir. Ve Amerikan vatandaşları, kendilerinden çok uzakta olan bir savaşla ilk kez doğrudan ilişkilenmektedir.Havalar hızla değişirken...Sedat Ergin şu tespiti de yapıyor: Daha birkaç ay önce Bush'un Irak politikası "partilerüstü" yani "milli" bir politika olarak destek görürken artık en ağır eleştirilere uğramakta, yerden yere vurulmaktadır. Amerikan halkı, birkaç ay önce 11 Eylül'de başlayan ağır milliyetçi dalgalarla hareket eder ve Bush yönetiminin politikalarına büyük destek verirken hava artık büyük ölçüde değişmiştir. Anketlerde Irak savaşı başladığı sırada Bush'a destek yüzde 80'e yakındı. Ağustosta yüzde 65 oldu, eylülde ise yüzde 50. Aynı şekilde, ağustosta Irak savaşını haklı bulanların oranı yüzde 63'ken eylülde yüzde 50'ye düşmüştür. Sedat Ergin'in yazısının ana unsurlarını özetledik. Durum çok açık görünmektedir. Bush yönetiminin Irak savaşı ve siyaseti Amerika'da halk arasındaki inandırıcılığını kaybettiği gibi, siyasi alanda ve basında şiddetle eleştirilmektedir. Bu durumda soruyu tekrar soralım: Irak'a Türk askeri gönderilmesi kimin çıkarınadır? Sedat Ergin'in yazısını okuduktan sonra bu sorunun cevabını ve ileriyi daha açık şekilde düşünebiliriz.
Türkiye'de alıştığımız tartışma "adabı" ne yazık ki hep tartışılan konunun esasından uzaklaşmayı sağlamaktadır. Asıl mesele tartışılıyormuş "gibi yapılır", ama tartışmanın tarafları aslında başka bir şey söyler. Sonuçta ortaya "kakofoni" denen durum çıkar. Bu durumda hiç kimsenin ne söylediği anlaşılamadığı gibi, meselenin esası da unutulur gider. Son olarak yapılagelen YÖK tartışması da bunun en has örneklerinden biri olmaya devam etmektedir. YÖK, esas olarak üniversitede "sıkı düzen" kurmayı amaçlayan ve kendisi de "siyasi" nitelikte olan bir yapıdır. Kuruluş amacı, "fazla özgürlüğün" üniversitede gereksiz siyasileşmeye yol açüğı düşüncesidir. Bu yapıyla, üniversitelerde bilim ve düşünce özgürlüğünün denetim altına alınması amaçlanmıştır. Aradan geçen yirmi yıl, YÖK'ün bu yapısının artık Türk yüksek öğrenime fazla dar geldiğini göstermiştir, göstermektedir.Tartışılan ne, biliniyor mu?Türk üniversitelerinde bilim özgürlüğünü geliştirecek; daha özgür düşünceli ve gerçekten üniversite mezunu olacak gençlerin yetişeceği çağdaş bir düzene geçmek, yine yerine getirilmesinde gecikilmiş görevlerden biridir. AKP hükümeti, YÖK ile ilgili yeni bir yasal hazırlık yapmıştır. Bu hazırlığa karşı üniversitelerin, devlet üniversitelerinin en üst düzey yöneticileri, yani rektörler büyük tepki göstermişlerdir. Sonuçta birileri, gerekirse "Kubilay" oluruz demekle YÖK'e dokunmaya kalkanları "Derviş Vahdeti" olarak göstermiş, Başbakan da onları "edepdışına çıkmakla" suçlamıştır. Bu tartışmaya bir ara Genelkurmay Başkanlığı da karışmış ve değişikliğe karşı olduğunu açıklamıştır.* Türk halkı, Türk üniversitelerinin öğrencileri, müstakbel öğrencileri henüz yapılmak istenen değişikliğin ne olduğu konusunda bilgi sahibi değildirler.* Ortada içeriği açık olamayan bir şekilde, "üniversitenin siyasileşmesi" ve "üniversitenin siyasetten korunması" lafları dolaşmaktadır. Yasa değişikliği tartışılmamakta, savaş "güç alanları" üzerine yapılmaktadır.* AKP'nin asıl niyetleri hakkında kuşku duymaya devam edenler hükümetin YÖK'e dokunmasını istememektedir.Başka bahara mı kalsın?Hükümet de meseleyi gerçek anlamda tartışmaya açacağına, yapmak istediği değişikliği anlatmaya çalışacağına konuyu yine "güç alanı" mantığı içinde ele almaktadır. Böyle önemli bir meselede hükümetin daha serinkanlı olması, Başbakan'ın eleştirilerin ya da tepkilerin şiddetini azaltacak bir üslup benimsemesi gerekirdi. O da bunu yapmamış, sert tepkilere daha da sert karşılık vermeyi tercih etmiştir.Bu kakofoni içinde bir yere varılamayacağı bellidir. Varılmak istenen yer, Türk üniversitelerinin daha çağdaş, daha özgürlükçü, daha ileri olmasıysa şu anda iki tarafın tavrı da buna ulaşmayı engelleyecek niteliktedir. Daha çağdaş bir yüksek öğrenim düzeni yine başka bahara kalacaktır.
Amerikan yönetiminin çok avantajlı 8,5 milyar dolarlık kredi vermesi, Irak ile ilgili anlaşmanın sağlandığını göstermektedir. Amerikan yönetimi, Irak'ın kontrol altına alınmasında geleceğini tahmin ettiği aşamaya gelebilmeyi başaramamıştır, bunun için "Müslüman" askerlere ihtiyaç duymaktadır. Türkiye'nin Irak'taki askeri rolünü tartışırken Irak'taki durumla ilgili bazı tespitleri tekrarlamak gerekir.* Amerikan ordusu, "Irak halkını Saddam zulmünden kurtaran ordu" olarak değil, tepki duyulan bir "işgal ordusu" olarak görülmektedir. Bunda, Saddam güçlerinin sürdürdüğü yıpratma savaşının etkisi büyüktür.* Amerikan ordusunun kayıtsız şartsız tek destekçisi Barzani ve Talabani liderliğindeki Kürtlerdir. Bu iki parti-aşiret de Amerika'nın, maddi ve manevi tam desteğini almaktadır. Ve her ikisi de, zaman zaman Amerikalıların baskısıyla daha yumuşak konuşsalar da, esas olarak Türk birliklerinin Irak'a gitmesine karşıdırlar.* Irak geçici yönetiminin yapısında Kürtlere özel olarak ağırlık verilmesi de Amerikan desteğinin göstergesidir. Bu durumda Türk askerinin Kürt bölgesinde görev alması söz konusu olamayacaktır. Şu ana kadar sızan bilgilere göre, Türk birliği için Amerikalıların düşündüğü bölge, Saddamcı güçlerin en rahat hareket ettikleri bölgelerden biridir.ABD'yle birlikte ol da...Böyle bir anlaşma çerçevesinde Irak'a gidecek olan Türk birliğinin "PKK-KADEK'i temizlemek" gibi bir faaliyette bulunması da güç görünmektedir, çünkü bu örgütlerin yerleştiği yöreler daha kuzeyde, Barzani-Talabani denetimindeki bölgededir. Şu sıralarda "Keşke birinci tezkere geçseydi de Türk askeri savaşın başından itibaren Irak'a yerleşseydi" şeklindeki bir görüş sıkça ifade edilir oldu. Bu görüşü savunanların hayali, kuzeyden giren Türk birliklerinin PKK-KADEK'i temizleyeceği ve Musul-Kerkük hattını kontrol altına alacağı yolundadır. Bu, sadece bir "hayal"dir ve Türk kamuoyunun yeni duruma alıştırılması için kullanılmaktadır.* Irak'a işgalci olarak girecek olan Türk askeri hem peşmergelerle çatışacak, hem PKK ile çatışacak, hem Saddamcı güçlerle çatışacak ve hem de bütün bunları Amerikan ordusuna rağmen yapacaktır! Bu hayali kullananlar, Türkiye'nin, Türk askerinin girdiği batağı görmek istemeyen, sadece "Amerika'nın yanında ol da nasıl olursan ol" güdüsüyle düşünenlerdir. Bir başka ülke toprağına girmek bazen kolay olabilir, ama çıkmak zordur. Savaş, her zaman dönüşü olmayan bir yoldur.
Yasalar kağıtlar üzerine yazılır, bu kağıtlarda yazılı olanların hayatın içinde olabilmesi için de önce kafaların bu kağıtlarda yazılı olanlara uyması gerekir. Kafalar bunları içlerine sindirmediği sürece kağıtlar kağıt olarak kalır. Türkiye'de bir kesimin Batı standartlarında bir hukuk ve yönetim düzenini içine sindiremediği, fakat zorunluluktan böyle bir düzeni ister gibi yaptığı, bunu sağlayacak yasal değişikliklere "uyum yasaları" adının verilmesinden bile bellidir. Denmektedir ki "Biz bu yasaları kendi yüreğimizle çıkarmıyoruz, uymak için çıkarıyoruz"... "Uymak" istediğimiz şey ileri Batı demokrasisidir, ileri bir toplum düzenidir, ileri bir hukuk sistemidir. Türkiye'nin "ileri" bir düzene geçmesini sadece Avrupa Birliği ile uyum meselesi olarak görmek bazılarının bu değişimi içlerine sindiremediğini gösterir."Açıklamak"tan önce...Bir konser oluyor, birileri bir siyasi gösteri yapıyor, şarkıcıyı, grubunu ve orada bulunan parti yöneticilerini gözaltına alıyorsunuz. Bunun açıklamasını, ileri hukuk düzeninde yaşayan kimseye yapamazsınız. Bu insanlar gözaltına alınıyor, mahkemeye çıkarılıyor, salınıyor. Bunu başkalarına açıklamaktan önce yanlışın nerede olduğunu kendi kendimize görmemiz ve yanlışımızı kendi kendimize düzeltmemiz önemlidir. Şu anda eski DEP milletvekilleri halen hapistedir. Yasal değişiklik dolayısıyla tekrar yargılanmaktadırlar, ama hapiste kalmaya devam etmektedirler. Bu milletvekillerinin ilk tutuklanışlarını hatırlayalım. Dönemin başbakanı, yarım yamalak bilgiyle ve düşünmeden Kürt meselesi için "Bask modeli" diye bir söz söyledi. Bask modelinin "özerk bölge" sistemi olduğu anlaşılınca ortalık karıştı, "şahinler" o başbakana saldırdı, o başbakan da anında çark ederek en "şahin" oluverdi.Böyle olunca da, DEP'lilerin neden halen hapiste yattıklarını dışardan bakanlara açıklamak mümkün değildir.Asıl sıkıntı kendimizdeAma bu meselelere hep "açıklamak", "anlatmak" diye bakarak da işin içinden çıkmamız mümkün değildir. En yetkili kişilerin ağzında bir de "sıkıntı" sözcüğü dolaşıyor. Bu kullanımıyla o sözcük, yine dışarısıyla, ileri dünya ile yaşanılan bir "sıkıntı" anlamını taşımaktadır. Asıl "sıkıntı"nın kendi içimizde olduğunu; kendi kafamızı, zihniyetimizi yeni dünyaya uydurmakta olduğunu görmemiz şarttır. Şu anda yaşadığımız sıkıntılar, kafaların kağıt üzerindekiler! sindirmemiş olmasındandır, "zamanla olur" mantığıyla en değerli zamanlar kaybedilmiştir, ama artık kaybedilecek zaman kalmamıştır. İleri dünya ile "uyum" o ileri dünyanın koşullarını hakettiğimize inanmamızla başlar.