Bundan kastımız tabii ki, ünlü hanım sanatçıların aşk kasetleri değil. Arkadaşımız Bilal Çetin, çok yakın tarihimizin, çeşitli nedenlerle üzerine gidilmemiş bir döneminin bütün ayrıntılarını yazıyor. Bu bilgilerin bir bölümü o dönemde "dedikodu" şeklinde yayılmış, fakat doğrulatılıp yazılmamıştı. Bir bölümü ise tamamen kapalı kapılar ardında kalmış, o günlerde hiçbir bilgi sızmamıştı. Bu araştırmanın yeni bölümleri önümüzdeki günlerde yayınlanmaya devam edecek. Ve daha başka yeni ayrıntılar da gün ışığına çıkacak.Demirel'in rolüAdına "28 Şubat süreci" denilen dönemin ortaya koyduğu dersler çok açıktır. Kendini çok güçlü, çok bilgili ve çok becerikli zanneden bazı siyasilerin ne kadar aymaz oldukları örnekleriyle ortaya çıkmaktadır. Aynı siyasilerin demokrasi görgüsünün zayıflığı yine apaçık görülmektedir. Ve şu da görülmektedir ki, Türkiye'nin tekrar ağır bir rejim bunalımına girmesini birkaç kişinin çabaları önlemiştir. Süleyman Demirel'in başbakanlığıyla ilgili tartışmalar bitmez, ama cumhurbaşkanı olarak bu gerilimli ve aşırı hassas dönemde rejimin kurtulması için gösterdiği çabalar ve politik başarı da tartışılmaz. Bir Tansu Çiller vardır, neler olduğunu bile anlaması zaman almıştır... Bir Necmettin Erbakan vardır, rejimi zorlamakla ülkeyi nerelere götüreceğinin farkında değildir... Diğer tarafta da laik demokratik rejimin ağır bir tehlike altında olduğuna inanmış olan askerler vardır. Laik demokrasi için bütün yasal yollarla mücadele etmenin bir adım ötesinde, "imdat" noktasında yasal olmayan yolları da kullanmaya hazır olan askerler vardır. Demirel bu ağır gerilimin üzerinde kalmış ve krizin yine demokratik parlamenter sistemin kuralları içinde "atlatılmasını" sağlayan baş oyuncu olmuştur.Sıra kurumlarda...Türk demokrasisi 28 Şubat'ta son bir kez daha "teklemenin" kıyısından geçmiştir. Bunu sağlayan ise ne yazık ki "kurumlar" değil, tecrübeli insanların çabalarıdır. Bu "son kez" sözü benzer bazı şeylerin tekrar yaşanmaması için bir dilekten ibarettir. * Bugünkü AKP hükümeti şu anda yönettiği Türkiye'yi başka ülkelerle karıştırmazsa...* Diğer siyasi partiler demokratik sistemin dengelerini sağlayacak toparlanmayı göstermezse...Rejim yine fazla hassas dengeler üzerinde yaşamaya devam eder. Hassas denge de her zaman bozulmaya yakın bir durum anlamına gelir. 28 Şubat derslerini öncelikle bütün siyasilerin iyi öğrenmesi, iyi hatırlaması şarttır. Türkiye bir kez daha benzen bir kriz tüneline giremez. Herkes de yine şunu iyi hatırlamalıdır: Yazın yediğin hurmalar kışın mideni fena tırmalar... Ve de hiçbir şey gizli kalmaz.Bilal Çetin'in 28 Şubat dizisi daha ilk günden başlayarak büyük yankı uyandırdı ve gazetelerde tartışılmaya başladı. Fakat ne yazık ki bu tartışmalara yer veren gazetelerin çoğunda ne Bilal Çetin'in adı geçirildi ne VATAN'ın. Bu tutumun gazetecilik meslek ilkeleri açısından yanlışlığı bir yana, kocaman bir ayıp olduğu da ortadadır.
Halk Fırkası'nı, Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre önce Mustafa Kemal kurdu. Parti, sonra Cumhuriyet Halk Fırkası, sonra da Cumhuriyet Halk Partisi oldu. CHP'yi 15 yıl Atatürk, 35 yıl İsmet İnönü yönetti. CHP de Türkiye'yi 27 yıl "tek parti" olarak yönetti. Tarihi siyah-beyaz şeklinde ayırmayanlar bu partinin Türk toplumunun modernleşmesi yolunda çok önemli ve öncü görevler yaptığını ama kendi dönemine özgü sıkıntıların bir bölümünü de aşamadığını görebilir. Türkiye'yi çok partili demokrasiye geçiren de İnönü'nün liderliğindeki CHP'dir. Tek parti döneminin kimi kolaylık ve rahatlıklarına alışmış olanlar için geçiş kolay olmamıştır. Ama İnönü, çağın gelişiminin demokrasi yönünde olduğunu kavramış ve hem CHP'yi hem ülkeyi buna göre yönlendirmiştir. Farklı siyasi ve toplumsal eğilimler kendi partilerini kuramadıkları zaman yok olmaz, tek parti rejimlerinde o tek partinin içinde kendilerine yer bulurlar. CHP'nin içinde de hem sağ hem sol eğilimler var olmuştur. 1946'da ilk doğum Demokrat Parti ile gerçekleşmiştir. Yıl dönümleri, özellikle CHP gibi bir partinin 80'inci kuruluş yıldönümü bu tarihsel gelişimi gözden geçirmek, yakın tarihi de daha sıkı hatırlamak için vesile olmalıdır. 1960 sonrasında CHP'nin direksiyonunu biraz daha sola kıran yine İnönü'nün 1965 seçimleri arifesinde partinin yerini "ortanın solu" olarak ilan etmesidir. Bununla birlikte CHP'de sola, sosyal demokrasi görüşlerine açık yeni bir kadrolaşma başlamış ve parlayan kişi de Bülent Ecevit olmuştur.Ecevit ve CHPEcevit'in "ortanın solu", "sosyal demokrasi", "demokratik sosyalizm" ya da "demokratik sol" konularındaki görüşleri her zaman tutarlı bir çizgi izlememiştir. Ecevit'in "sol" anlayışı 1973'te Erbakan'ın Milli Selamet Partisi ile koalisyon kurmaktan, 1977'de kendi solundaki hareketleri kucaklamaya kadar değişmektedir. Bu "pragmatik" anlayış radikal milliyetçi MHP ile ittifaka kadar uzanmıştır. Ecevit'in CHP'si 1972-1980 arasında 8 yıllıktır. Bu dönem CHP onlarca hizbin, fraksiyonun, etnik ya da bölgeci grubun parti için değil kendileri için çalıştıkları dönemdir. 12 Eylül 1980 sonrasında da Ecevit bütün bu grupları, hizipleri bırakıp ailesinin partilerinde siyasete devam etmiştir. Son otuz yıldır, Ecevit'in partinin başına geçtiği dönemden bugüne kadar CHP hep hiziplerin, grupların birbirleriyle kıyasıya savaşırken partiyi de tüketmekten çekinmedikleri bir savaş alanı olagelmiştir. Yönetime her gelen birilerini tasfiye etmiş, Halkçı Parti'ler, SHP'ler Cumhuriyeti kuran partiye su taşımak yerine sürekli bir şeyler kopararak, mirası tüketmiştir. Yeni kan, yeni fikirler, yeni kadrolar, sağcı partilerin pek meraklı oldukları "vitrin süsleri" olmaktan öteye gidemeyince de CHP bugünkü tıkanıklığa mahkûm hale gelmiştir. Cumhuriyetin kurucusu, Türkiye'de sosyal demokrat fikirlerin iktidar olmasını sağlayan parti bugün halkın yakından izlediği ve seçenek olarak gördüğü bir parti değilse bunun hesabını verecek olanlar son otuz yıldır CHP'yi yönetenlerdir. CHP bugün de "bir grubun partisi" niteliğindedir. Altı ay sonra yerel seçimler var, eğer CHP iktidar alternatifi olarak ortaya çıkmasını sağlayacak yapısal dönüşümlere başlayamazsa, bir sonraki seçimde 85'inci yaşında tarihsel mirasının son damlalarını da tüketmiş bir parti olarak unutulacaktır.
Başbakan Erdoğan, Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya'nın konuşmasının bir tek cümlesi üzerine "çirkin ve olumsuz bir yaklaşım" diye tepki gösterdi. Yargıtay Başkanı'nın konuşmasının tam metin olarak gazetelerde yer alması mümkün değil. Konuşma 19 sayfadan oluşuyor ve tam metin olarak yayınlanması olanaksız gibi. Bundan sonra televizyon haberlerinde de çok küçük parçalar yer alabilir. Konuşmanın tümünü okuma imkânına sahip olduğumuz için şunu söyleyebiliriz: Yargıtay Başkanı'nın adli yılı açış konuşması çağdaş bir Türkiye'nin hukuki, toplumsal ve siyasal eksiklerini ve bunların giderilmesi için neler yapılması gerektiğini mükemmelen anlatmaktadır. Yargıtay Başkanı, başta çağdaş yeni bir anayasa olmak üzere yapısal ve hukuki reformlara devam edilmesi üzerinde açık bir şekilde durmuş, sorunları tek tek sıralamış ve Atatürk ilkelerine uygun hedefin en gelişmiş demokrasi, insan hakları olduğunu belirtmiştir.Özgürlüklerin sınırıKonuşmanın laiklik bölümü de bir bütündür ve o şekilde okunması gerekir. Özkaya bu bölümde çağdaş laiklik anlayışını da kimsenin karşı çıkamayacağı bir açıklıkla anlatmıştır: "Laik düzende devlet tarafsız ve herkese eşit uzaklıktadır. Ancak sınır ihlallerine dur demek vazifesinin gereğidir. Özgürlük başkasının özgürlüğü ile sınırlandırılırsa haklılık kazanır. Aksi halde, kuvvetli zayıfın, çoğunluk azınlığın din ve vicdan özgürlüğünü gasp edecektir. Bu hazin sonucu, tarihin tekrarı hep göstermiştir." Özkaya'nın burada nereye gönderme yaptığı açıktır: Afganistan'a, Cezayir'e, Sudan'a, İran'a. Ve bunun ardından Başbakanın tepki gösterdiği cümle gelmektedir: "Ne pahasına olursa olsun sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle, İslami devlet kurma heveslilerinin aynı amaçta birleştikleri kuşkusuzdur."Kastedilen çok açıktır, çünkü yukarda açıklanmaktadır: Özgürlüklerin sınırı başkalarının özgürlüklerinin başladığı noktadır, bu sının aşmak isteyenler başkalarının din, vicdan ve hayat özgürlüğünü kısıtlamak isteyenlerdir ve bunun siyasi ve toplumsal hedefi de "İslami devlet'tir. Başbakan bu cümle karşısında alınganlık göstermiş, "çirkin ve olumsuz bir yaklaşım" demiştir. Burada kastedileni herhalde anlamadığı için de, "sınır başkalarının özgürlüğüdür ve bu sınır aşılamaz" yaklaşımını atlamıştır. Üstelik Türkiye'de de teokratik devlet heveslileri vardır ama bunların büyük tehlike olup olmadığı tartışılır.Gerilime yol açılmamalıBaşbakan'ın Yargıtay Başkanı'nın konuşmasındaki bir cümleyi, bütün akışı içinden çıkarıp böyle sert tepki göstermesi başka bir hassasiyetin ürünü olabilir. Son dönemde emekli olan üst düzey komutanların hemen hepsi veda konuşmalarında bundan çok daha katı laiklik tanımlan yapmışlar ve irticanın asıl büyük tehlike olduğunu söylemişlerdir. Anlaşılan o ki bunlar bir "birikim" yapmış. Ancak, bu konuşmaların herhangi birine cevap verilmemiştir. Başbakan, Özkaya'nın konuşmasının tümünü dikkatle okursa, Türkiye'nin geleceğini çağdaş demokrasi, insan hakları ve de AB'de gören herkesin bu konuşmanın tümünün altına imza atacağını görecektir. Erdoğan bugüne kadar "gerilim politikası" ndan hep kaçındı, suni sorunların zamana yayılarak çözülmesi yönünde caba gösterdi. Ancak dünkü gereksiz alınganlığıyla ilk kez, gerilim yaratmak isteyenlere imkân sağlayacak bir tepki gösterdi. Bunu gidermek de yine kendisinin sorumluluğudur.
Yargının güçlü olandan yana çalıştığına ilişkin inanç son yıllarda giderek kökleşmiştir. "Güven" araştırmalarına bakan, bunu kolaylıkla görür. Adalet de "az" güvenilen kurumlar arasına girmiştir ve çıkamamaktadır. Adaletin sağı solu farklı çalışınca doğal olmayan yargı sistemleri ortaya çıkmış, adalet herkes için farklı işlemeye başlamıştır. Ankara'daki "mühim" kişiler ne kadar parlak ve hamasi nutuklar atarlarsa atsınlar, ne yazık ki bugün ülkemizin "dökülen" kurumlarından biri yargı olmuştur. Bunu sağlayanın da siyasi nedenlerle yargıyla oynayan siyasi kişiler olduğunu, ilgili herkes bilmektedir."Vicdan ile cüzdan arasında"Bugün Türkiye'nin adalet sisteminin "güçlüden yana" çalıştığının örnekleri neredeyse her gün, bütün gazete sayfalarında yer almaktadır. Güçlüden yana çalışacaktır ya da sistem bir türlü çalışamayacak, insanlar senelerce mahkemelere gidip gelecek, haklarını alamadıkları gibi üstelik bir de perişan olacaklardır. İşin bu yanı da, aslında hepsi birer "adalet savaşçısı" olan yargıç ve savcıların kimilerinde etkili olacak şekilde görev bilincinin yok edilmiş olmasıyla ilgilidir. Bu durumu anlatan en ünlü sözü birkaç yıl önce üst düzey bir yargı mensubu söyledi: "Vicdan ile cüzdan arasına sıkıştık..." Bu söz yargı sisteminde rüşvetin geçerli olduğunun en üst düzeyde itirafı olmuştur. Ne yazık ki çok görülen bir olaydır: Yargıç önemli kuruluş ya da kişilerin davalarına bakmaktadır, dava bir türlü sonuçlanmaz. Sonra yargıç görevinden ayrılır, hukuk müşaviri olarak o şirket ya da kişinin yanında çalışmaya başlar. Çok çarpıcı bir örneği geçenlerde yazmıştık, yine tekrarlayalım. Ankara'da gündüz saatlerinde merkezi bir yerde bir küçük trafik kazası olur, kazanın yapıldığı araç son model bir BMW'dir ve sahibesi Ankara Adliyesi'nde katiptir. Adliye katiplerinin son model otomobille işe gidip gelebilmesi pervasızlığın örneğidir. Söz konusu hanım bu otomobille işe gidip gelmekten çekinmemekte, ancak televizyon kameraları olay yerine gelince korkmaktadır.Yargı kesiminin sorumluluğuKuşkusuz, sistemdeki yozlaşmayı önlemenin ya da yok etmenin yollarından biri, adalet çalışanlarının insani koşullarda yaşamalarının sağlanmasıdır. Ama bu böyle değil diye vicdan yerine cüzdanı koyanlara göz yumulması da en büyük vatan ihanetlerinden biridir. Her meslek kesimi kendi içindeki çürük elmaları ayıklamakla yükümlüdür. Ama ülkemizde bu bütün kesimler için geçerli değildir. Adalet savaşçılarının kendi içlerindeki çürükleri kamuoyuna açık olarak teşhir ederek temizlemeleri bugün ülkemizdeki yargı sisteminin reformu için ilk büyük adım olacaktır. Türkiye'de her kesime kangren gibi yayılmış bir rüşvet sorunu var, her meslekten insan rüşvet nedeniyle teşhir ediliyor, yargılanıyor, ama bir tek yargıç ya da savcı böyle bir suçlamayla karşılaşmıyor. Üstelik mahkeme kalemi memureleri son model BMW ile dolaşabiliyor fakat buna rağmen onlar da bu suçlamayla karşılaşmıyor. O zaman hiç kimse adaletten söz edemez.
Öğrencileri Konfüçyüs'e "bir devletin ne zaman iyi yönetilmiş olacağını" sordular. Konfüçyüs öğrencilerine şunları söyledi:* "Yakındakiler sevinçli ve mutlu yaşıyor, uzaktakiler ise oraya gelmek istiyorlarsa..." O sırada bir beyin yanında memur olarak çalışmaya başlamış bir öğrencisi, "Peki doğru yönetmek nedir" diye sordu. Konfüçyüs bu öğrencisinin sorusuna karşılık olarak da şu cevabı verdi:* "Doğru yönetmek, her şeyde çarçabuk başarılar beklememek, küçük kazançlar peşinde koşmamaktır. Eğer alelacele başarılar beklenecek olursa asıl büyük başarılara hiçbir zaman erişilemez. Eğer küçük kazançlar peşinde koşulursa, hiçbir zaman büyük bir eser meydana getirilemez..." Konfüçyüs "kazanç"ın anlamını da şöyle açıkladı:* "Seçkin insan, adam olmuş insan, ödev içindir. Bayağı insan ise sadece kazanç içindir... Bir insan; özellikle de yöneten bir insan, yaptığı her işte hep kendi kazancını arıyorsa, kendisine kalacak kârı kolluyorsa çok düşmanlık kazanmaya mahkûmdur..."Bir hükümdar, genç bir memurunu bir eyaletin yönetimine tayin etmişti. Daha önce Konfüçyüs'ün öğrencisi olan bu genç, görevinin başına gitmeden önce bilgeden öğüt almaya geldi... Konfüçyüs, öğrencisine o eyalette yaşayanların nasıl insanlar olduklarını sordu. Bilgeyi, "Şehirde idaresi çok zor, güçlü insanlar var" diye yanıtladı genç yönetici. Konfüçyüs ona şunu söyledi:* "En cesur ve asi insanlar bile cesaret ve titizlik sayesinde idare altına alınabilir ve elde tutulabilirler. Yüksek kalplilik ve adaletle davranarak en güçlüleri bile kendi yanına çekmek mümkündür. Darda kalmış olanlara sevgi ve saygı içinde yardım edilirse, fakirlerin sevgisi kazanılabilir. Entrikacı olanlar ise, biraz tatlılık ama daha da çok kararlılıkla yola getirilebilir. Bütün bunları uyguladığın zaman yönetmek hiç de güç bir iş değildir..."Bir savaş beyi Konfüçyüs'ün yanına geldi. İyi bir idare kurabilmesi için yönetim kademelerine hangi nitelikte insanları getirmesi gerektiğini soruyordu. Konfüçyüs, savaş beyinin sorduğu soruya karşılık şunları söyledi:* "Kendi kendisini yönetebilen insan için devlet yönetiminde de herhangi bir güçlük yoktur. Kendi kendini yönetemeyen insan ise asla başkalarının başına geçmek istek ve düşüncesine kapılmamalıdır..."
Son Trabzonspor-Fenerbahçe maçında, ilk kez tel örgüsüz bir statta futbol oynanırken seyirciler arasında çıkan olaylar nedeniyle garip bir karar alındı, Fenerbahçe stadı kapatıldı. Tabii ki bütün Fenerbahçeliler (ben de dahil) bu karan beğenmedik. Ama karar karardır.Aradan birkaç gün geçti, Başbakan bir televizyon konuşmasında bu kararı haksız bulduğunu açıkladı. Ve ardından karar kaldırıldı, komik bir para cezasına çevrildi.Bu karar doğru olabilir, yanlış olabilir. Ancak bu karardan dönmek, bundan sonra da bütün stat kapatma kararlarından dönülebileceği anlamına gelir. Federasyonun ilgili kurulu kararı kaldırırken yerine ek olarak 1 milyar lira gibi komik bir para cezası koymuştur. 1-2 milyar liralık cezaların futbol sanayiinde kuruş anlamına geldiğini cezayı koyanlar da dahil herkes bilmektedir...Yetki böyle kullanılırsa...Bir süre önce de Federasyon Başkanı, olayları önlemek için yeterli yasal düzenleme olmadığından şikâyet ediyordu.Ellerindeki yasal imkânları bu şekilde kullananların, yasal düzenleme eksikliğinden yakınmaya hakları olamaz.Futbol Federasyonu'nun, seyircinin olay çıkardığı her stadı kapatma yetkisi vardır. Ama bu yetki bile güçlükle kullanılmaktadır, doğru dürüst kullanılmamaktadır.Eğer taşkın seyircinin olay çıkardığı her maçtan sonra komik para cezaları yerine stat kapatma cezası, -karar sahipleri bazı etkiler altında kalmaksızın -uygulanırsa, futbolda terörün bir unsuru kısa sürede önlenmiş olur. Eğer maçtan sonra kendini bilmezler konuk futbolculara saldırıyorsa da stat kapatılır. Stadı kapatılan kulüp önemli maddi kayıplara uğrayacağı için seyircisinin adam gibi maç izlemesi için çalışır.Ancak son olarak Başbakan'ın müdahalesinden sonra kararın değiştirilmesinden de anlaşıldığına göre bu tür cezalara karşı güçlü bir siyasi baskı çalışmaktadır.Futbol kulüpleriyle yakından ilişkili bakanlar, milletvekilleri vardır. Bunlar hemen devreye girer. Üstelik Futbol Federasyonu yöneticileri de görevlerini sürdürebilmek için özellikle güçlü kulüplerin desteğine muhtaçtırlar.Spor basınına düşen...Stat kapatma cezasının en sıkı şekilde uygulanmasının yanında, bütün dertleri kendi taraftarlarına sempatik görünmek olan kulüp yöneticilerinin de ağızlarını kapatmaları sağlanmadıkça, azgın taraftarlar üzerindeki kışkırtma devam edecektir. Spor sayfalarını okuyanlar bilirler, her kulübün bir "tetikçisi" hafta boyunca, özellikle önemli maçlardan önce ve sonra karşı tarafı ve seyircisini suçlar da suçlar.Bunun da çözümü vardır, spor sayfalarının yöneticileri kışkırtıcı ve tetikçilerin açıklamalarına yer vermez, bunlar bir süre kendi kendilerine konuşur, sonra da susarlar. Böylece terör biter...Futbol terörü bitmek zorundadır. Bunun için öncelikle bütün futbol camiasının bu konuda uzlaşması gerekir.Taraftarı haydutluk yapan kulübe hiçbir affın uygulanmaması ve siyasilerin elleriyle ağızlarını bu işlerden çekmeleri, kulüplerin "tetikçi" yöneticilerini de hizaya sokacaktır. Spor gazetelerinin ve spor sayfalarının ortak bir tavır almaları, her şeyi olağanüstü kolaylaştıracaktır.
Uzan ailesiyle ilgili işlemler başladığı zaman ortaya bir soru çıkmıştı: Bu gelişmeler Genç Parti'yi nasıl etkileyecek? Sorunun cevabı belli oldu: Genç Parti'ye ilgilenenlerin üçte birinin bu ilgisi yok oldu... ANAR'ın ağustos ayının sonunda yaptığı araştırmada Genç Parti en fazla oy kaybeden parti oldu. Temmuz ayı sonunda Genç Parti'ye oy vereceğini söyleyenlerin oranı yüzde 9,6 idi, ağustos sonunda bu oran yüzde 6,4'e indi. Yani seçmenin tam üçte biri bu partiden kaçtı. ANAR'ın araştırmasında siyasi partilerin son durumları ve temmuz ayına göre değişimler şöyle sıralanıyor:AKP.........Yüzde 29........+ 1,9CHP..........Yüzde 12,3......+0,5Genç Parti .Yüzde 6,4.........- 3,2DYP......Yüzde 5,5........-1,3MHP.........Yüzde 6,7........+ 1,8DEHAP..Yüzde 4,2........-0,1ANAP.......Yüzde 1,6........+0,1Diğer ....Yüzde 5,1........-2,3Kararsız...Yüzde 16,9...........+3Hiçbiri Yüzde 12,3........-1,6Yükselen iyimserlikBu oranlara bakıldığı zaman Genç Parti'den ayrılanların bir bölümünün MHP'ye döndüğünü açık olarak görebiliriz. Aynı değerlerin sözcülüğünü yapmaya çalışan iki partiden biri iktidar yıpranmasına uğramıştı, şimdi de diğeri yolsuzluk yıpranmasına uğruyor. Bu arada diğer küçük partilerden, özellikle SP'den AKP'ye yönelişin devam ettiği de görülmekte. Bundan da merkez sağdaki seçmenin AKP hükümetinin kalıcılığına olan inancının devam ettiği sonucunu çıkarmak mümkün. ANAR araştırmasının sonuçlarının diğer bölümlerinde de AKP lehine bir gelişmenin izlerinden söz edebiliriz. Örneğin "Hükümet başarılı" diyenlerin oranı 6,4 puan artarak yüzde 40'a yaklaşmış durumda. Aynı şekilde, "Hükümet ekonomik sorunların üstesinden gelebilecek" diyenlerin oranı da 6,1 artışla yüzde 44'ü aşmış durumda. Temmuz ve ağustos aylarının gelişmeleri, radikal sağ üslubuyla AKP'ye alternatif olmaya çalışan Genç Parti'nin de siyaset sahnesinin diplerine yuvarlanması oldu.Hâlâ seçenek yokYa tersi olsaydı ve Uzan Ailesi'yle ilgili gelişmeler Genç Parti'nin oylarının artmasına neden olsaydı? O zaman Türkiye hakkında bütün bildiklerimizi yeni baştan gözden geçirmek zorunda kalırdık. Hep birlikte. Neyse ki "Hükümet yolsuzluklarla mücadelede başarılı olacak mı" sorusunun cevabına evet diyenlerin oranı da küçük bir artışla yüzde 42'nin üzerine çıkıyor. AKP'ye oy vermeyenler, vermeyi düşünmeyenler bile ekonomi, yolsuzluklar ve genel olarak Hükümet'in başarısı konusunda daha da fazla "iyimser" tepkiler gösteriyor. Genel siyasi sonuç ise değişmemiştir: Ufukta bir seçenek görülmüyor. Anlaşılan yerel seçimlere de bu hava içinde gidilecektir.
Almanya Başbakanı ve Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin sözleri öncelikle Batı'nın Türkiye'ye bakışının biraz daha netleştiğini gösteriyor. Özellikle İslamcı terör meselesi ve Irak savaşı Türkiye'nin Avrupa Birliği için anlamını değiştirmiştir. Türkiye'nin de içinde bulunduğu bir Avrupa Birliği'nin özellikle Ortadoğu'daki gelişmelerde ve yeni dengelerde daha güçlü konuma sahip olacağı anlaşılmıştır.Ancak yine de işin son aşaması tamamlanmış değildir. Türkiye, demokratik sistemini güçlendirecek birçok yapısal reformu tamamlamıştır. Bu işin kağıt üzerinde tamamlanmış olması gerçek anlamda bir "hayat değişikliğini" henüz göstermemektedir. Arada bir hâlâ "yetkili" kişiler çıkmakta "Avrupa Birliği yasaları nedeniyle bir şey yapamıyoruz" türünden cümleler söylemektedir. Demek ki yasalar çıkmış ama şu anlaşılamamıştır: Bu yasalar "Avrupa Birliği yasaları" değildir, Türkiye Cumhuriyeti'nin yasalarıdır.Bu yasaların zihniyet olarak özümsenmesi ve benimsenmesi için anlaşılan, bir süre daha geçecektir. Önemli olan bu sürenin yeterince kısa olmasıdır.Önce Kıbrıs'ta çözümAvrupa Birliği yolunda "final"in adı ise çoktan bellidir, 1 Mayıs 2004'te Kıbrıs Rum kesimi, "Kıbrıs Cumhuriyeti" adıyla resmen Avrupa Birliği üyesi olacaktır. Bu tarihe kadar Kıbrıs görüşmelerinde bir yol alınamazsa, çözüm yolunda belli bir aşamaya varılamazsa Türkiye'nin "final"i tamamlaması çok zordur, hatta mümkün değildir, 1 Mayıs 2004'te Türkiye, Avrupa Birliği açısından "resmen" bir üye ülkenin toprağını "işgal altında tutan ülke" konumuna geçecektir. Bu durumda da Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunu tıkamak için çalışan bütün iç ve dış unsurların beklediği gerçekleşmiş olacaktır. Böyle bir durumda Avrupa Birliği'nin Türkiye ile tam üyelik görüşmeleri tarihi belirlemesi söz konusu olamayacaktır.Kıbrıslı Rum yöneticiler, son görüşmelerde sağladıkları büyük avantajı sonuna kadar kullanmak istediklerini, son mesajlarıyla ortaya koymuşlardır. Buna karşılık Türk tarafı, bugüne kadar bulamadığı uluslararası desteği bu son aşamada yanında bulabilir.Avrupa Birliği'nin en ağırlıklı ülkeleri "hakkaniyetli" bir final olması yolunda Türkiye'ye engel olmayacaklarını gösteriyorlar. Ama ibrenin biraz daha Türkiye lehine dönmesi için beklenen, hâlâ Kıbrıs'ta bir gelişme sağlanmasıdır. Bunun için kalan süre de iyice azalmıştır. Finale bu kadar yaklaşıp son anda takılmanın hiçbir anlamı yoktur.