Bir siyasetin çöktüğü gün

15 Nisan 2003

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı törene biraz geç girsin... Alkışlamasın... Hatta herkese kötü kötü baksın... Sonuncusu yok tabii ama Kıbrıs Rum yönetiminin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyeliğini kazanmasına karşı ancak bunlar yapılabiliyor. Bugün, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Kenan Evren, Turgut Özal, diğerleri ve tabii Rauf Denktaş, Mümtaz Soysal ve "Kıbrıs milli davadır, geri tek bir adım atılmaz"cıların Kıbrıs politikalarının çöktüğünün, bu politikaların Türkiye'ye ve Kıbrıslı Türklere verdiği zararın tescil edileceği gündür.Denktaş kime, ne anlattı...Bugünden itibaren her sabah yeşil hattı geçerek Rum kesiminde çalışmaya giden Türk sayısı artacak... Sonra, yeşil hatta biriken insan sayısının iyice fazlalaştığı günler geldiğinde kimlik sorulmadan geçiş başlayacak... Ve Rum yöneticilerin "Berlin Duvarı" politikası finale ulaşacak... Bunun olmaması için gereken, "gerçek bir çözüm" için çalışmaktı. Denktaş yıllardır, Türk televizyonlarında, radyolarında, üniversitelerinde ve derneklerinde "ne kadar haklı olduğunu" Türklere anlatıp durdu. Hâlâ da anlatıyor. Yirmi yıldır Denktaş ne Batı'da ne Doğu'da, ne Amerika'da, ne Asya'da, ne Rusya'da ne Çin'de konuşabildi. Çünkü onun meselesi "çözüm" değildi ve olmadı. Meselesi, aslında olmayan bir devletin "Cumhurbaşkanı" sıfatıyla durabilmekti.Zevahiri kurtarabilirseniz...Irak Savaşı öncesi ABD, Kıbrıs hava sahasını kullanmak için Rum yönetimine başvurdu ve olumlu cevap aldı. İki gün sonra KKTC "hava sahasını insani nedenlerle müttefik uçaklarına açtığını" açıkladı. Bu haber ne Amerikan medyasında yer aldı, ne İngiliz medyasında. Türk medyasında bile kıyıda köşede yer buldu. Böyle ciddiyetsiz ve ağırlıksız bir konuma düşüldükten sonra bir "devlet'in yöneticilerinin kendi kendilerine verecekleri "ağırlık" ya da "önem" havaları sadece komik kalır. Ve yine Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs Rum yönetiminin AB üyeliği töreninde giriştiği tuhaf hareketlerle zevahiri kurtarmaya çalışır.

Devamını Oku

Türkiye tecrit olur mu?

14 Nisan 2003

Olur. Hem de kimsenin tahmin edemeyeceği bir süratle Batı'dan tecrit olur ve Ortadoğu'nun kendine özgü bir ülkesi olur. Şu anda bu yolu açan gelişmeler birkaç taraftan yaşanmaktadır. Ortadoğu'ya yaklaşmanın en hızlı yolu AKP hükümeti tarafından, Irak savaşı öncesindeki zikzaklarla açılmıştır. Bu dönemdeki tereddütlü politikalar Türkiye'yi savaş karşıtı Avrupalılar grubunun da, savaşta ABD'yi destekleyen grubun da dışında bırakmıştır. Geleceği göremeyen, sadece ABD operasyonunun Irak ile sınırlı kalmasını temenni eden bir politika tarzı Türkiye'yi karar vericilerin dışına itmiş bulunmaktadır.Kıbrıs'ta siyasi durumAvrupa Birliği ile ilişkilerin "donukluk" aşamasına geçmesi Türkiye'yi Avrupa dışında bırakmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Siyasi meselelerde geçen yıl atılan yasal adımların uygulamalarla tamamlanmamış olması Türkiye-AB ilişkilerinin "donuk" düzende gitmesine neden olmaktadır. Aynı çerçevede Kıbrıs sorununda da yine Türkiye, Denktaş ve destekçilerinin başarılı bir manevrasıyla "çözüm istemeyen taraf" olmaya devam etmektedir. Ve bu ay Kıbrıs Rum kesiminin, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyeliği işlemleri başlayacaktır. Bunun anlamı, Kıbrıslı Türklerin hakları anayasal güvenceye alınmamış bir azınlık durumuna düşmesidir. Türkiye Kıbrıs'ta çözüm olmadan Ada'nın Avrupa Birliği üyeliğine şiddetle karşı çıkmış, ancak bu süreci durduramamıştır. Birleşmiş Milletler'in bu sürece bağlı olarak geliştirdiği uzlaşma takvimini de reddeden, Türk tarafı olmuştur.Kıbrıs'ın Rum yönetimi eliyle üyeliğinin ardından Ada'da Türklerin güvenliği için bulunan Türk askerleri "işgalci" durumuna düşecektir. Bu siyasi manzaraya ekonomideki gelişmeleri de eklediğimiz zaman yolun neresinde olduğumuz tam olarak ortaya çıkmaktadır.Manzara çok açık...Ekonomide yatırım olmadığı gibi yabancı sermaye girişleri "sıfır" düzeyinde kalmaktadır. Bunun yanı sıra ülkeye büyük yatırım yapmış yabancı sermayedarların da açık açık "kazıklanması" Türkiye'ye yabancı sermaye çekecek olaylar değildir. Bu manzaranın uçlarını birbirine eklediğimiz zaman tek bir sonuç çıkmaktadır: Türkiye Batı dünyasından kopmakta ve yalnızlaşmış bir Ortadoğu ülkesi konumuna yönelmektedir. Türkiye'nin böyle olmasını isteyenler vardır. Ancak böyle bir ülkede; Irak gibi, Suriye gibi bir ülkede "önemli kişi" olabileceklerini bilenler Türkiye'nin elini kolunu tutmaya devam etmektedir. AKP Hükümeti ilk göreve geldiği anda, öncelikle Avrupa Birliği üyeliği için yoğun bir çaba göstermiş, ancak şu ana kadar Türkiye'yi Batı sistemi içinde geliştirecek hiçbir gelişme sağlayamamıştır.AKP yöneticilerinin samimiyetsiz olduğuna, onların Ortadoğu'da kalmış bir Türkiye'yi tercih ettiklerine inananlar da çoktur. AKP ise sürekli tersini savunmuş, Türkiye'nin Batılı bir gelişmiş ülke olması için çalışacağını söylemiştir. Ancak bugüne kadar yaşananlar hiçbir şekilde AKP'nin başarı hanesine yazılacak gelişmeler değildir. Türkiye en ciddi yol ayrımının kenarına hızla ilerlemektedir. Bu sürüklenmenin önemli nedenlerinden biri hâlâ siyasi güven eksikliğidir.

Devamını Oku

"Kürtler"

13 Nisan 2003

Henüz 20 yıl önce Türkiye'nin "içinde" Kürt kelimesi kullanılmaz, kullanılamazdı. Cumhuriyet'in ilk on yılında yaşanan isyanlar Kürt kelimesini sözlüklerden çıkarmıştı. Çok zorunlu durumlarda "Irak Kürtleri" deniliyordu. "Kürt" kelimesi sadece bazı kişilerin lakabı olarak kullanılıyordu. Yıllarca bazı aklı dar kişiler "Kürt diye bir şey yoktur, bunlar dağlı Türklerdir" diye anlattı, yazdı; başka hiç kimseyi de konuşturmamaya çalıştı. Buna karşılık bütün siyasi partilerin "Kürt kontenjanları" vardı. Güneydoğu'da oy alabilmek için, Kürtleri temsil ettiği bilinen kişilerle görüşmeler yapılıyor, buna göre adaylar belirleniyordu.20 yıl önce kimse inanmazdı...1960 sonrasında Kürtçe yayın girişimleri oldu, bunlar da kapatıldı. Ama Kürtçenin türkülerden ve kasetlerden yayılması hiçbir zaman kesintiye uğramadı. Kaset ve kasetçaların çıkması, kullanımının hızla yaygınlaşması Kürtçeyi canlandırdı. Kürtler kasete ve kasetçalara çok şey borçludur. Hasan Cemal "Kürtler" kitabında 1984'te ilk terör eylemlerinin başlamasından bugüne kadar Türklerin ve Kütlerin yaşadıklarını yazıyor. 20 yıl önce "Kürtler" adı taşıyan bir kitabın yayımlanacağı ve büyük ilgi göreceği söylense, buna kimse inanmazdı. Üstelik bu kitapta, Kürt meselesini hiç anlamayan Ankara yönetimlerinin de, Kürt meselesini yanlış yollarla anlatmaya çalışanların da yaptığı bütün yanlışların sergileneceği kimsenin aklının ucundan geçmezdi.En önemli kaynak1984 sonrası yaşananlar birçok kitaba konu oldu, gazetelerde yazılanlarsa on binlerce sayfayı geçti. Ama bunların hemen tümü gerçeğin bazı parçaları üzerineydi. Hasan Cemal'in "Kürtler" kitabında gerçeğin, son 20 yılın gerçeklerinin tam bir fotoğrafı çekiliyor. Bu fotoğraf "fanatik" bakış açılarını koruyanları kızdıracaktır. Son 20 yılda dökülen kanın sorumluları terörist Kürt milliyetçileri kadar bu sorunu akıl ve demokrasi yollarında çözemeyen politikacılardır. Hasan Cemal'ın "Kürtler" kitabı sayfa sayısıyla insana ilk bakışta "korkutucu" ve "zor okunur" gibi gelse de bir "gazeteci kitabı" olduğu için okuyucuyu çok çabuk kavrıyor. Kürt meselesi ve son yirmi yılımızı öğrenmek isteyenler için Hasan Cemal'in "Kürtler" i en önemli kaynak olacaktır.

Devamını Oku

Güçlünün vefası

13 Nisan 2003

Avcılar bir kurdun arkasına düşmüş hayvanı kovalıyorlardı. Kurt ortaya çıktı, buraya kaçtı, ama avcılardan ve köpeklerinden kurtulmayı başaramadı. Soluk soluğa koşarken bir köylüye rastladı ve umutsuzlukla yalvarmaya başladı: "Ne olur bana yardım et, beni sakla... Yoksa peşimdeki avcılar beni yakalayıp öldürecek..." Köylü bir an düşündü sonra yanındaki bir çuvalı açtı ve kurda içine girmesini söyledi. Kurt çuvala girince ağzını kapattı ve sırtına vurup yürümeye devam etti. Az sonra avcılar ormandan çıktılar, köpekler köylünün çevresine doluşup havlamaya başladılar. Köylü "Ne oluyor böyle, çekin köpeklerinizi!" diye bağırdı. Avcılar köpeklerinin tasmalarından tutup çekerken köylüye bir kurt görüp görmediğini sordular. "Hayır" diye cevap verdi köylü, "Ben bu taraftan geliyorum, orada hiç kurda rastlamadım..." Bunun üzerine avcılar ters yöne dönüp ilerlemeye başladılar. Onlar uzaklaşınca köylü çuvalı indirdi, ağzını açtı ve kurdu dışarı çıkardı. "Haydi bakalım" dedi, "Git artık, kurtuldun..." Kurt tam teşekkür etmeye hazırlanırken gözleri parladı, aklına başka birşey gelmişti. Köylüye yaklaştı ve "Biliyor musun, ben çok açım, sen de benim için çok iyi bir yemek olursun" dedi. Köylü "Nasıl olur" diye tepki gösterdi, "Ben senin hayatını kurtardım sen beni yemeye kalkıyorsun!" Kurt cevap verdi: "İyilik herzaman en çabuk unutulan şeydir. Güçlü olanlar kendilerine yapılmış iyiliği en çabuk unutanlardır..." Köylü kendini kurtarmak için ısrar etti: "Olmaz öyle şey... Gel ormanda karşımıza çıkan ilk üç hayvan yada insana bu konuyu soralım, onların cevaplarına göre ya beni yersin yada bırakırsın giderim..." Kurt kabul etmiş, birlikte yürümeye başlamışlar. Karşılarına ilk olarak yaşlı bir at çıkmış. Tartıştıkları konuyu ona sormuşlar. At içini çekmiş ve şöyle cevap vermiş: "Bakın bana! Yıllarca sahibimin bütün işlerini yaptım. Kağnısını çektim, kendisini taşıdım, ailesini taşıdım, sırtıma yüklediği herşeyi taşıdım... Ve o bunca yıl sonra artık yaşlandığım için beni kapının önüne koyu verdi... O efendi olduğu için bütün iyiliklerimi hemen unuttu..." Kurt ile köylü yürümeye devam etmişler ve bir köpeğe rastlamışlar. Aynı soruyu sormuşlar ve yaşlı köpek içini çekerek cevap vermiş: "Ben yıllarca sahibimin evini, tarlasını korudum, canını ve ailesinin canını korudum, sürüsünü korudum... Ama ondan gördüğüm bütün karşılık tekmeler, sopalar oldu ve sonunda kendimi sokakta buldum..." Kurt hemen köylüye dönmüş "İşte görüyorsun" demiş. Köylü ise can havliyle "Ama üç olmadı, gel üçüncüyüde bulalım soralım, sonra da beni yersin" demiş. Kurt kabul etmiş ve yürümeye devam etmişler. Karşılarına bu kez bir tilki çıkmış, ona da hikayeyi anlatmışlar ve aynı soruyu sormuşlar. Tilki "Cevap vereceğim ama birşeyi merak ettim" demiş, "Bu kurt kocaman, köylünün çuvalı ise küçücük, nasıl olupta çuvala sığdığını anlamadım.." Kurt sinirlenmiş ve daha fazla vakit kaybetmemek için "Göstereyim" dedikten sonra köylünün açtığı çuvalın içine girmiş. Köylü hemen çuvalın ağzını bağlamış, eline aldığı kalın bir sopayla vurmaya başlamış. Bir süre sonra kurdun inlemeleri duyulmaz olmuş. Köylü, kurda oynadığı oyundan pek keyiflenmiş olan tilkiye "Teşekkür ederim" demiş ve o an gözü parlamış. Tilkiye yaklaşıp elindeki sopayı kafasına indirmiş: "Kusura bakma, çok güzel bir kürkün var, bana iyi para getirir..." Sonra çuvala dönmüş "Sen haklıydın kurt" demiş, "Elinde sopa olan yada dişleri çok keskin olan, vefa duygusu olmadığı gibi kendine yapılan iyiliği de hemen unutuyor..."

Devamını Oku

Yağma

11 Nisan 2003

Ortaçağa kadar yağma, yapılan her savaşın çok doğal bir sonucuydu. Kazanan ya da başkasının toprağını işgal etmeyi başaran, bulabildiği her şeyi yağmalardı. Kadınlar, götürülebilir bir durum varsa götürülür, yoksa yağmanın parçası olan tecavüzden sonra öldürülürdü. Yağma, bütün unsurlarıyla "meşru" idi. Kazanan herkes tarafından yapıldığı için "meşru"ydu; yağmalanan malların bir bölümü merkezdeki ya da askerin başındaki kral ya da prens ya da hükümdara götürüldüğü için "meşru"ydu.Osmanlı'nın "buluşu"Denizlerde dolaşan bütün gemiler aslında "korsan" gemisiydi. Onların da tek hedefi yeni ulaşabildikleri topraklardaki zenginlikleri yağmalamaktı. Osmanlı, ele geçirdiği toprakları elinde tutmak istediği için, buraları kendine sürekli olarak bağladığı için "yağma"ya yeni bîr meşruiyet getirdi. Yağma İçin süre koydu. Bir şehri ele geçiren Osmanlı ordusuna "yağma süresi" veriliyordu, 1 gün, 2 gün deniyordu. Askerler bu süre içinde yapabildikleri kadar yağma yapıyor sonra duruyordu. Süre bittikten sonra yağma yapmanın cezası ölümdü. Böylece "fethedilmiş" bölgenin halkına da bir "güvence" getirilmiş oluyordu. Yağma, uygarlıklar geliştikçe artık sonu gelmiş bir "barbarca eylem" gibi görülmeye başlandı. Ama yağma eylemleri hiçbir zaman bitmedi. Batı'nın büyük merkezlerinde varoşların öfkeli İnsanları şehir merkezlerine kalabalık halde indikleri zaman yağma yaptılar.Amerika'da Los Angeles gibi bir şehir defalarca öfkeli zenci kalabalıkların yağmasına uğradı. Arjantin'de büyük kriz patlak verdiğinde inanılmaz yağma olayları yaşandı.Halk "kalabalık"a dönüşünceŞimdi de Irak yağmalanıyor. Amerikan askerleri Bağdat'ta sadece Petrol Bakanlığı binasını koruyor, geri kalan bütün binaların yağmalanmasına böylece imkân verilmiş oluyor. Amerikan askerleri Musul ve Kerkük'te güvenliği sadece petrol bölgelerinde sağlıyor. Bu yüzden kentler tümüyle yağmaya açılmış oluyor. Yağma, 21'inci Yüzyıla kadar gelen bir içgüdüsel eylem oldu. Yağmayı yapan belli bir bilinçle hareket eden "halk" değil, otorite boşluğundan faydalanan bir "kalabalık" olarak ortaya çıkıyor. Yönetimin çözüldüğü her yerde yağmalar oldu. Londra'da oldu, Paris'te oldu. Los Angeles'ta oldu, Buenos Aires'te oldu. Kitle, "halk" olarak kendi kaderinde etkin olamadığı, yönetimin şu ya da bu nedenle çöktüğü her dönemde "halk" "kalabalık" olarak yağma yaptı, yapmaya devam ediyor. Irak'taki halk da "halk" olma niteliklerini kaybetti, "kalabalık" oldu ve yağma yaptı.

Devamını Oku

Pandora'nın kutusu

10 Nisan 2003

Efsaneye göre, dünyanın bütün kötülükleri bir kuruya tıkılmış ve kutunun kapağı sağlam biçimde, sıkı sıkıya kapatılmıştır. Sonra hırslı bir kadın olan Pandora gelir, kutuyu açar, böylece bütün kötülükler dünyanın dört bir yanına dağılır. Ortadoğu'daki karmaşık yapı, bölgeyi iyi bilenler tarafından "Pandora'nın kutusu"na benzetiliyor. Ve şimdi Pandora'nın kutusunu açan da Amerikan yönetimi oldu. Kutunun içinde eski hesaplar, eski düşmanlıklar, unutulmuş olacağı düşünülen duygular, aşırı hırslar vardı. Bunlar tek tek ortaya dökülüyor. Irak'taki Şii-Sünni ve Arap-Kürt gerilimleri bundan sonrasını belirleyecek iki eski çatışma alanıdır. Filistin meselesi de, Amerikan müdahalesinin ardından yeni bir ivme kazanacaktır.Bunların yanında Türkiye'yi en fazla ilgilendiren mesele de Pandora'nın kutusundan çıkmıştır. Amerikalı yetkililerin verdikleri çeşitli sözlere rağmen Kuzey Irak'taki Kürt peşmergeler Musul ve Kerkük'e girmişlerdir.Kolaycı amigolar ve gerçek...Peşmergelerin Kerkük'te hemen tapu ve nüfus idarelerine girerek buradaki kayıtları yok etmeleri, ileriye dönük çok bilinçli bir plan içinde davrandıklarını göstermektedir. Bölgede daha sonra yapılması planlanan halk oylamaları ve hatta seçimler için dayanak olacak kayıtların yok edilmesi Kürt aşiretlerinin planını ortaya çıkarmaktadır. Eğer Amerikan desteği sürerse kendi bölgelerinin dışında bulunan Musul ve Kerkük petrol alanlarında Talabani ve Barzani'nin asıl söz sahibi olmaları birinci hedeftir. Daha genişletilmiş ve güçlendirilmiş, petrol desteği garantilenmiş bir altyapının üzerine özerk ya da bağımsız Kürdistan'ın oturtulması kolay olacaktır. Bağdat'ın Amerikan güçleri tarafından ele geçirilmesini, tuttuğu takımın erkenden attığı gole sevinen amigolar gibi karşılayanlar bu maçın 90 dakikada hakem düdüğüyle bitmeyeceğini bilmiyorlar. Bu tür maçlar yıllarca, bazen on yıllarca sürmekte ve sonuçta acılar yayılmakta, faturalar en güçsüzler tarafından ödenmektedir. Pandora'nın kutuları hep fazla hırslılar, kurunun içinden çıkacakları bilmeyen, ileriye bakarak hesap yapmayan kolaycı amigolar tarafından açılmıştır. Kötülükleri Pandora'nın kutusuna doldurmak her zaman çok fazla zaman alır, ama hırslı Pandoralar kutuyu bir tek hareketle açıverirler.Bir damla kanın karşılığıFransız politikacı Clemenceau Birinci Dünya Savaşı sırasında başbakandı. Radikal soldan gelen ve lakabı "Kaplan" olan Clemenceau savaşı kazandıktan sonra İngiltere'nin yanı sıra Ortadoğu'nun yeni haritalarını belirleyen en önemli kişi oldu. Bu politikacı hızını alamadı ve Almanya'yı en ağır şartlarla anlaşmaya zorladı. Ve Versailles Anlaşması'nın içinden tam yıkılmış bir Almanya, onun içinden de Hitler çıktı. Clemenceau şöyle diyordu: "Ortadoğu'da dökülen her damla kan bir damla petrol içindir."

Devamını Oku

Heykel gider, heykel gelir

9 Nisan 2003

Toplumların gelişme düzeyinin bir göstergesi sokaklarındaki, meydanlarındaki heykellerdir.Gelişmiş toplumlarda yaşayan insanlar, iktidar sahipleri kendi heykellerini diktirmezler. Kendi heykellerini diktirenler az gelişmiş toplumlarda bulunur. Biri, kendi değerinin bilineceğinden, yaptıklarını gelecek kuşakların anlayacağından emindir. Diğeri ise gücünün görülmesini ister. Ama sonra başka bir "güçlü" gelir, bir önceki "güçlü" nün heykelini indirtir, kendi heykelini koydurtur. Heykeller ne kadar büyükse, heykel sahibin kendine güveni o kadar azdır. Heykeller büyüdükçe çirkinleşir, daha korkutucu olurlar.Saddam'ı kim devirdi...15 yıl önce Doğu Avrupa'da heykeller yıkılmaya başlandı. İndirilen her heykel, bir dönemin sonunun geldiğinin sembolü oldu. Saddam Hüseyin de iktidarını önemli ölçüde "korku" üzerine kurduğu için büyük heykellerini diktirmişti. Dün, 9 Nisan 2003 günü Bağdat'ın Firdevsi Meydanı'ndaki Saddam heykelinin indirilme törenini bütün dünya canlı izledi. Saddam Hüseyin'den en çok nefret edenler herkesten önce davrandılar, heykelini yıkmak için harekete geçtiler. Iraklılar heykeli deviremedi. Doğu Avrupa ülkelerinde bütün heykeller o ülkelerin insanları tarafından yıkılmıştı. Iraklılar ise kendilerinin yıkması gereken heykeli yıkamadılar. Amerikalılar geldi. Heykeli Amerikalılar indirdi. Saddam'ı Amerikalılar devirdi. Bağdat'ı Amerikalılar aldı. Irak halkı heykeli indiremedi, Saddam'ı deviremedi, Bağdat'ı alamadı.Ya heykel ya demokrasiFirdevsi Meydanı'nda 40 yıl önce Kralın heykeli vardı. General Kasım Kralı devirdi, heykeli indirdi ve kendi heykelini dikti. Sonra Saddam Hüseyin, Kasım'ı devirdi, heykelini indirdi ve kendi heykelini dikti. Bundan sonra başka biri gelir, yine kendi heykelini diktirebilir. Hatta W. Bush ile yan yana heykelleri dikilebilir. Heykeller kalırsa, demokrasi gelmez. Sadece heykeller gider, heykeller gelir.

Devamını Oku

Dayakla demokrasi

8 Nisan 2003

Irak olayıyla birlikte bir "demokrasi" lafıdır gidiyor. Bugün Irak dolayısıyla söylenen bu "demokrasi"li sözler daha önce de Afganistan için söyleniyordu. Amerikan-İngiliz sözcüleri, amaçlarının Irak'a "demokratik düzen" getirmek olduğunu söylüyorlar. Bugün Arap dünyası içinde yer alan hiçbir ülkede "demokrasi" bulunmamaktadır. Üstelik bu Arap ülkelerinde demokrasi talep eden toplumsal güçler de bulunmamaktadır. "Özgürlük" diye sokağa çıkan Arap öğrenciler, "sendika" diye bağıran Arap işçiler yoktur. Bütün Arap ülkelerinde bu tür hareketlerin ilk filizleri anında yok edilmiş, "harekete" dönüşmeleri en başından önlenmiştir.Önce savaş bitecekArap dünyasındaki "demokrasi yokluğu" Batı'nın ve hele hele de ABD'nin hiçbir zaman ilgi konusu olmamıştır. Tam tersine, petrol deposu bu ülkelerin Batı için "güvenilir" olmalarının nedenlerinden biri, hüküm süren bu "sessizlik" ve "siyasi istikrar" olmuştur. Şimdi Irak'a "dayakla demokrasi" getirilmek istendiğine göre diğer Arap ülkelerinin de bu "demokrasi hareketi" içine çekilmeleri söz konusudur. Irak'a "demokrasi" yakında gelecektir. Amerikan-İngiliz yönetimlerinin üzerinde anlaştıkları kişiler, din ve mezhep güvenceleri içinde başa geleceklerdir. Ama bunun için de savaşın bitmesi gerekmektedir. Ve savaşın ana merkezinin Bağdat olması kesinleşmiştir. Saddam kuvvetlerinin bütün savunma güçlerini "Bağdat Savaşı" na göre düzenlediklerini askeri uzmanlar belirtmektedir."Ya canını ya haberini!"Bunun sonucu da "demokrasi yolunda" çok fazla kan dökülmesi, çok daha fazla sivilin, kadının, çocuğun kanının dökülmesidir. Amerikan tarafı, savaşın bu aşaması yaklaştığında "bağımsız tanık" yani "kontrolleri dışında gazeteci" istememektedir. El Cezire televizyonu merkezinin ve yabancı gazetecilerin kaldığı otelin arka arkaya vurulmalarının anlamı budur. Amerikalılar gazetecilere "Bağdat'ı terkedin, canınızı kurtarın" diyorlar. "Demokrasi" yolu böyledir, "demokrasi getirenler" bazen bağımsız gazetecilerin tanıklığından korkarlar. "Dayakla demokrasi" de bundan başka şekilde gelmez.

Devamını Oku