AKP hareketi ortaya çıkarken, Erbakan'a karşı muhalif hareketin iki "eşit" önderi vardı: Abdullah Gül ve Bülent Arınç. Bu muhalif hareket parti olma sürecine girerken Tayyip Erdoğan katıldı ve daha "karizmatik" olduğu için "lider" oldu. Savaş olayına kadar, bazı sıkıntılara rağmen "üçlü" paylaşımda büyük bir sorun olmadı. Arınç Meclis Başkanlığı'nı istedi, aldı; Gül de Başbakan oldu.Erdoğan sahip çıktıAncak savaşla birlikte de yönetimde çatlama ortaya çıktı. Arınç açık açık savaş aleyhtarı davranırken, Gül ortada kaldı, Erdoğan partiyi ve hükümeti daha fazla angaje eden bir tavra yöneldi. Hükümet için asker çağırma ve gönderme yetkisini isteyen tezkerenin asıl sahibi Başbakan Gül'den çok, Meclis ve hükümet dışındaki parti başkanı Erdoğan oldu."Koalisyon" yaralandıBu üçlünün bu şekilde ayrışmasının sonucu Meclis'teki oylamaya yansımış ve hükümet yetki alamamıştır. Olayı, "demokratik bir durum" deyip geçiştirmek mümkün değildir. Meclis'ten hükümetin istediği yetki çıkmamıştır ve bu "demokratik" kararın sonuçları da olması gerekir. Meclis grubunun üçte biri parti yönetiminin ve hükümetin yetki isteğini reddettiği zaman bu iki organ büyük yara almış olmaktadır. Demokrasi sadece parmak hesabından ibaret değildir. AKP'nin farklı bir koalisyon yapısına sahip olduğu da ilk ciddi olayda ve hükümetin üçüncü ayında ortaya çıkmıştır. Bu koalisyon böyle bir yara aldıktan sonra aynı yapıyı ne kadar sürdürebilir? Bunun ardından Erbakan'ın harekete geçmesi ve AKP'deki ilk bölünmeyi sağlaması sürpriz olmaz.ABD ne yapabilir?Tayyip Erdoğan ve hükümet yetki tezkeresini tekrar Meclis'e getirme konusunda kolay karar vereceğe benzememektedir. Eğer tezkere bir kez daha gelir ve yine geçmezse ortaya "kaos ötesi" bir durum çıkar ve bu fırtına herkesi silip süpürür. Buna karşılık hükümetin, en küçük ayrıntıya kadar anlaştığı Amerikan yönetimine "bizden bu kadar, siz artık başınızın çaresine bakın" demesi de çok zordur. Tekrar edelim: Borç sarmalı bellidir, Kuzey Irak'ta neler olabileceği bellidir, Kıbrıs için en kötü senaryolar bellidir. Bu koşullarda Türkiye'deki düğümü sadece Amerikan yönetimin oluşturacağı bir formül çözebilir. Bu formüllerin her türlüsü de öncelikle Türk kamuoyunu ikna etmeye yönelik olmak zorundadır. Bu kadar düğüm üst üste atıldığı zaman da işi sadece İskender'in kılıcı çözer.
Ankara bu kez de AKP hükümetinin görevde olduğu sırada "türbülans"a girdi. Tabii ki Ankara her türbülansa girdiğinde bütün ülke fena halde sallanır. Mart ayına gelindiği halde IMF ile yürüyen görüşmeler nedeniyle bir türlü bütçe çıkarılamıyordu. Bunun nedeni IMF'den taviz alarak halkın üzerindeki bazı yüklerin hafifletilmesinin yollarının aranmasıydı. ABD yönetiminin, savaşta uğrayacağı zararlara karşılık Türkiye'ye bağış ya da kredi olarak bazı ödemeler yapmayı kabul etmesi en azından bu bütçeyi rahatlatacak ve borç düzeninin yürümesini sağlayacaktı. Hükümete yetki veren tezkerenin Meclis'te kabul edilmemesi Türkiye'nin bu paraları almaması sonucunu getiriyor."Savaşa 'hayır' diyorsanız..."O zaman hükümet de tek yapabileceği şeyi yaptı. "Verginin tabana yayılması", "vergi adaleti" gibi sözlerini anında unutuverdi. Ve zaten yakalamış olduğu insanlardan biraz daha fazla vergi alma yoluna gitti. Ekonomistler bu hesapları yapıyor, Türk halkının sırtına binen yeni yükleri hesaplıyor. Dünyanın en yüksek otomobil vergilerinin alındığı Türkiye'de araç sahiplerine bir vergi daha getirilmesi, kaçınılması mümkün olmayan emlak vergisinin bir kez daha alınması hayatını zar zor devam ettiren orta sınıfı biraz daha yoksullaştıracak kararlardır. Akaryakıt fiyatlarında da durum farklı değildir, Türk vatandaşları dünyanın en pahalı yakıtlarını kullanmaktadır. Türk halkına verem gösterilmiş ve sıtmaya razı olması istenmiştir. Madem ki savaşa hayır diyorsunuz açıkları ödersiniz! Denklem bu kadar basittir. Ama aynı zamanda Türkiye'nin çaresizliklerinin ağır bir sonucudur. AKP hükümeti göreve geldiği zaman herkesi umutlandıran vaatlerde bulundu. Bugün açıklanan bütçe ise bu vaatlerin herhangi birinin yerine getirilmesinin imkânsızlığını anlatan bir bütçedir.Kim, nasıl ikna olacak?Buna karşılık hükümet tekrar Amerikan tarafına dönerek bu türbülanstan çıkarılmayı isteyebilir... Ama bunun şartlarını da hükümet kendi eliyle ağırlaştırılmıştır. Önce halk ikna edilecek, sonra Meclis ikna edilecektir. Hükümet, türbülansa girdiği ilk andan beri en öndeki sözcüleriyle kendi çizgisi hakkında öyle kuşkular yaratmıştır ki, yeniden toparlanıp halkın önüne tutarlı bir program koyması da zorlaşmıştır. Amerika'ya "dönüş" konusunda ise...Böyle bir türbülansta ilerlemeye çalışanların tekrar keskin bir dönüş yapabilmeleri çok zordur. Meclis Başkanı Arınç dün bir açıklama yaparak "partisine bağlılığını" bildirirken tezkerenin tekrar gündeme getirilmemesi için de hükümeti "uyarmıştır". Ankara kendi içinde eşgüdüm sorunlarını en kritik noktaya kadar çözemeyerek, halkı ve kendi tabanını ikna etmesi gerektiğini anlamayarak ve bunun yollarını hiç düşünmeyerek bütün yolları tıkamıştır. Böyle bir bütçeyi de ortaya çırararak "Tamam, veremden korktunuz, alın size sıtma" demenin eski yönetim tarzlarından hiçbir farkı yoktur.
Bir Anglosakson sözü vardır: "Felâketler tek tek gelmez, biri geldi mi diğerleri de ardı ardına sıralanır..." Türkiye'nin bugünkü durumuna bakıldığı zaman bu söz çok yerinde görünüyor. Bir yanda ABD yönetiminin Irak savaşı... Onun hemen yanında Kuzey Irak sıkıntısı... Bir yanda Kıbrıs'ta tam sıkışmışlık... Bir yanda Kıbrıs dolayısıyla Avrupa Birliği ile gerilim... Bir yanda Uluslararası Para Fonu... Onun yanında ya da karşısında Dünya Bankası... Bunların hemen yanında henüz yaprağın kımıldamadığı ekonomi... Ve hepsinin üstüne Avrupa insan Haklan Mahkemesi'nin Abdullah Öcalan ile ilgili kararı... Hepsi arka arkaya ya da üst üste geldiler.Göz göre göre...Geldiler ama nasıl ve neden geldiler. Bir Türk atasözü şöyle diyor: "Yazın yediğin hurmalar kışın içini tırmalar". Hurmaları biz şöyle yedik: Ekonomimizi kendi ellerimizle batırdık, IMF ile Dünya Bankası ve onların patronu ABD yönetimine boynumuzu kıldan ince hale getirdik. Kıbrıs'ta, dünyanın gidişini anlamayan birkaç kaba milliyetçi formülle işi götüreceğimize dair kendimizi inandırdık, atı alan Rumların Üsküdar'ı geçmesini seyrettik ve sonunda yine çözüm istemeyen taraf olarak dünyaya ilan edildik. Şu anda bütün dünya Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Barış Planını Türk tarafının kayıtsız şartsız reddettiğini bilmektedir. Denktaş son oyununu oynamıştır. Böylece Kıbrıs Türkleri "yönetimde hakkı olmayan bir azınlık" durumuna düşürülmüştür. Kıbrıs Türkleri ve Türkiye yine kaybeden taraf durumundadır. Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB'ye gireceği iki yıldır belliydi. Eğer çözüm olmazsa, yani Kıbrıs'ta Rumlar ve Türklerden oluşan yeni bir yapı oluşmazsa Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta "işgalci" konumuna düşeceği yüzlerce kez söylendi. Ama yine olan oldu.Kendi kendimize...Abdullah Öcalan davası öncesinde Türkiye'deki Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yapısı ve genel olarak Türk adalet sisteminin işleyişindeki zaaflar kimsenin yabancısı değildi. Yanlışlar başka yanlışlarla düzeltilmeye çalışıldı ve herkesin gözü önünde yapılan bir yargılamada bile Türk devleti "inandırıcı" olamadı. Çünkü ileriyi görerek, evimizin önündeki ve içindeki çöpleri temizlemekte geç kaldık. Hurmaları hep kendimiz yedik. Gelecekte karşımıza çıkacak sonuçları önceden görerek uyaranlara kızdık, üzerlerine hücum ettik. Yediğimiz hurmalar şimdi hep birlikte içimizi tırmalıyor. Avrupa Birliği'nde geç kaldık... Kıbrıs'ta Denktaş'a teslim olduk... Ekonomimizi kendimiz batırdık... IMF ve Dünya Bankası'na kendimiz gittik... Amerika'ya en borçlu hale kendi kendimize geldik... Kürt meselesinde kafamızı kendi kendimize karıştırdık ve Kuzey Irak korkumuz gerçeğe dönüştü... Bütün hurmaları kendimiz, kendi tayin ettiğimiz yöneticilerimizin elleriyle yedik. Ağlayacak halimiz olmadığı gibi, son 20 yıldır Türkiye'de en sorumlu mevkilerde görev almış hiç kimsenin söz hakkı kalmamıştır. Her konuşana önce ülkeye yedirdiği hurmalar hatırlatılmalıdır.
Türkiye'de askerin siyasetteki ağırlığı konuşulduğu zaman tekrar edilen bir gerçek vardır: Siyaset, yönetim boşluk bırakmaya gelmez, boşluklar hemen doldurulur. Türkiye'deki siyasi kadrolar yönetimde zaafa uğradıkları, siyasi çizgileri sağlam bir şekilde tespit edemedikleri zaman Türk Silahlı Kuvvetleri çeşitli yöntemlerle devreye girer. Irak savaşı konusunda Hükümet ve AKP yönetimi "sallanmaya" başladığı zaman da yine TSK devreye girmiştir.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün dünkü açıklaması, hükümetin biraz zorlanarak izlediği politikanın tam onayı olmuştur.Tam kafalar karışmışken...Org. Özkök, Irak savaşı ile girilecek ortam konusunda iki net çizgi çizmektedir: Birincisi, Türkiye'nin savaşın ve gelişmelerin dışında kaldığı durumdur ve bu durum Özkök'e göre "daha kötü" sonuçlara gebedir. İkinci durum ise "kötü" olandır. Bu da Türkiye'nin Amerikan yönetiminin müttefiki olarak davranması, buna uygun olarak Kuzey Irak'ta güvenliği sağlaması ve Irak'ın bütününün geleceği hakkında söz sahibi olmasıdır. Asker, "kötü" ile "daha kötü" arasında tercihini açık olarak "kötü"den yana yapmaktadır. Bu tavır daha önceden tahmin ve mantık yürütmeleriyle çıkarılabiliyordu. Ancak TSK, "siyasi sorumluluk" kapsamında olması gereken bu konuda tartışma içine girmemeye de özen gösteriyordu. Bu arada bütün televizyon kanallarında sürekli görüş bildiren emekli paşaların sözleri de birçok bakımdan "kafa karıştırıcı" olmuştur. Org. Özkök'ün sözlerinden şu açık sonucu çıkarmak yerindedir: TSK, hükümete yabancı askerin gelişine izin verme ve dışarıya asker gönderme yetkisini veren tezkerenin tekrar Meclis'e gelmesi ve kabul edilmesi gerektiğini düşünmektedir.Yol belli, takvim belli...Genelkurmay Başkanı'nın "Meclis'in yetkisi"ne ilişkin olarak söylediği sözler, Milli Güvenlik Kurulu'nun bu yetkiye etkide bulunmasının doğru olmadığına ilişkin diplomatik değerlendirmeleri de artık geride kalmış sayılmalıdır. Nitekim bu açıklamanın hemen ardından AKP adına yapılan bir açıklamada da tezkerenin tekrar Meclis'e geleceği ve bu kez geçeceği (yine siyasi terbiye içinde) ifade edilmiştir. Böylece Ankara'da yürütülmekte olan tartışmalar da sona ermiştir. Asker ağırlığını "daha az kötü" bulduğu seçenekten yana koyduğunu açıkça ve bütün kamuoyunun gözü önünde ilan etmiştir. Bugüne kadar aynı politikayı izlemiş olan hükümetin de bu yönde "devam etmesi" artık kaçınılmaz olmuştur.Yine bir "takvim" meselesi çıkmaktadır. Bu pazar günü Siirt seçimi yapılacak, Tayyip Erdoğan milletvekili mazbatasını aldıktan sonra Meclis'te yemin edecek, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı'na istifasını verecek, Sezer Erdoğan'ı yeni hükümeti kurmakla görevlendirecek, yeni hükümetin programı Meclis'te okunup oylanacak... Sonra da sıra tezkereye gelecektir. Bütün bunlar bir haftaya da sığdırılabilir, ama iki haftada kesin çözümlenir.Tartışma bitmiştir.
Hükümet sözcüleri, tezkere travmasının ardından ABD ile ilişkilerde bozulma olmayacağını söylüyorlar. Bunlar "aman olmasın" temennileridir.Amerikan yönetimi, Irak savaşında kuzeyden cephe açabilmek için aylardır Türk yetkililerle görüşme yapıyor. Gcorge W. Bush iki Türk bakanla uzun bir görüşme yaptı. Görüşmeler ve ayrıntılı pazarlıklar sürerken Amerikalıların kullanmak istedikleri üs ve limanlarda gerekli çalışmalar yapabilmelerine izin verildi.Bu izni veren, hükümetin getirdiği yetki tezkeresini kabul eden aynı Meclis'tir.Aynı Meclis, Amerikalıların Türkiye'deki üs ve limanları daha sonra kullanmak amacıyla modernleştirmelerini ve bunlardaki altyapıyı geliştirmelerini kabul etmiştir.Amerikalılar da Türkiye'ye gelmiş, bir sürü faaliyette bulunmuşlardır.Bütün bunlar Meclis'in hükümete yetki veren tezkereyi kabul etmesi üzerine yapılmıştır.Demokrasiyle ne ilgisi var?İlk tezkerenin kabul edilmesi Türk Parlamentosu'nün Türkiye'nin Amerikan yönetimine destek olmayı "ilke olarak" kabul ettiği anlamına gelmektedir.Bu tavrı "ilke olarak" kabul eden Meclis'in ikinci tezkereyi kabul etmemesinin anlamı önceki kararından tümüyle vazgeçmiş olmasıdır.Meclis önce "savaşa evet" demiş, sonra "savaşa hayır" demiştir. Bunun adı "demokrasi" değildir.İlk tezkereye "evet" oyu verenlerin daha sonra fikir değiştirmelerini "o zaman durumu tam bilmiyorduk" diye ya da "o zaman gönülsüz evet demiştik" diye açıklamaları mümkün değildir.Birinci tezkere de Meclis'in gizli oturumunda görüşülmüştür ve milletvekilleri hükümetin getirdiği kanıtları dinlemiş, ikna olmuşlardır.Meclis için de travmaAynı Meclis'in kısa bir süre sonra ilk kararının tam tersi bir karar alması Meclis için de bir "travma" dır. Hükümet, izlediği politikayı savunamadığı, anlatamadığı ve uygulamada sağlam davranamadığı için bu "travma" nın sorumlusudur.Hükümet, eğer bugüne kadar izlediği politikanın sahibiyse bunu göstermek ve yetki tezkeresini Meclîs'e tekrar getirmek zorundadır.Eğer "yine geçmez" diye korkuyorsa zaten hiçbir politikasının arkasında durabileceği bir iktidar gücüne sahip değildir ve böyle korkularla bu güce sahip olması mümkün de değildir.Hükümet bugüne kadar izlediği politikayı bir grup milletvekilinin kararsızlığı nedeniyle değiştirmek zorunda kalıyorsa yine iktidar olmanın gerektirdiği "zihin açıklığı" ve "basiret" e sahip değil demektir.Tezkerenin reddinin yarattığı "travma" ağırdır ve "demokrasinin cilvesi" demekle bu sorun ne açıklanabilir ne de çözülebilir.
Türkiye'nin savaşta yer alması gereğini savunanların en önemli dayanağı "Kuzey Irak" olmaktadır.Kuzey Irak, Türkiye açısından bir "tedirginlik" konusudur. Bu tedirginliğin bir kaynağı bölgede 5 bin dolayında PKK'lı bulunmasıdır. Türkiye'de uzun süredir terörist eylem yapmayan PKK "silahlı gücünü" dağıtmış değildir.Kuzey Irak'taki iki ana "aşiret-parti" nin liderleri Barzani ve Talabani yıllardır, Irak yönetimi karşısında sıkıştıkça Türkiye'nin desteğini aramışlar ve almışlardır.Barzani ile Talabani arasında silahlı çatışmalara varan rekabet yaşanmasına rağmen, bu iki gücün savaş sonrası hedefinin "Federe Kürt Devleti" olduğu açıktır.ABD ve KürtlerKörfez Savaşı sonrasında Amerika'nın 36'ncı paralelin kuzeyini "yasak bölge" ilan etmesi ve Saddam'ın yönetiminden fiilen koparması "Federe devlef'in pratik temelini atmıştır.Son on yıldır, Amerikan koruması altında "rahat eden" Barzani ve Talabani ortak bir "parlamento" kurarak "federe devlef'in siyasi altyapısını oluşturmaya başlamıştır.Amerikan yönetiminin ve Kürt liderlerin Türkiye'ye söyledikleri "Bağımsız bir Kürt devleti kurulmayacağı, ulusal Irak devleti içinde özerk bir yapının oluşturulacağı" yönündedir.Bu formülün, savaş koşullarında ve sonrasında farklı unsurların devreye girmesiyle "federe devlef'e doğru esnemesi büyük olasılıktır. Çünkü yeni ve "etkili hafif silahlarla" donatılacak olan Kürt milislerin Amerikan savaş stratejisinde önemli bir rolleri olacaktır.Savaş sonrası gelişmelerin bu yönde gerçekleşmesini engellemek için Kuzey Irak'ta "güvenliğin" Türk askeri tarafından sağlanması öngörülmüştür.Türkiye, Kuzey Irak'taki oluşumlarda "söz sahibi" olabilmek için, yani "bağımsız Kürt devleti"nin ortaya çıkmasını engellemek için bölgede asker bulunduracaktır.Açmaz ve çözümüKuzey Irak'ta kurulabilecek bir federe ya da bağımsız Kürt devletinin Türkiye'de "bugünkü şartlarda" tedirginlik yaratması doğaldır.Sınırın iki yanına dağılmış olan Kürtler hem aile bağlarıyla hem toplumsal olarak birbirlerine bağlıdır. Birçok aşiretin yarısı Türkiye'de yarısı Irak'tadır.Dolayısıyla böyle bir devlet, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının önemli bölümü için "duygusal" bir çekim merkezi olabilir.Aynı şekilde Kuzey Irak'takilerin gözleri sürekli olarak, Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı Güneydoğu illerinde olacaktır.Bu tedirginliğin yok olması için asıl çekim merkezinin Türkiye olması tek şarttır. Bütün vatandaşlarının demokratik haklarına dayanarak devlete güvendiği bir ortam asıl çekim merkezidir.Avrupa Birliği içinde yer alan, demokratik kurumlarını güçlendirmiş, ekonomik gelişmesini rayına oturtmuş laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti bütün bölgenin tek çekim merkezi olacaktır.
Yarın Siirt'te, kendisi küçük, sonuçlan büyük bir seçim var. Sonucu AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olmasıdır. Ve böylece hükümette giderek derinleşen bir iki başlılık ortadan kalkacak, Tayyip Erdoğan bütün sorumlulukları alacaktır.Bu ara dönemde, ölçülü ve yumuşak üslubuyla takdir toplayan Abdullah Gül'ün yeni hükümette alacağı görev de önem taşımaktadır. Eğer Gül "Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı" gibi bir görev alırsa durum farklıdır, herhangi bir devlet bakanlığına atanırsa durum farklıdır.Birinci durumda Tayyip Erdoğan'ın partinin birliği açısından ileriye dönük bir tedbir alması söz konusudur, ikinci durumda ise Erdoğan, ara dönemdeki iki başlılıktan fazlasıyla rahatsız olmuş demektir.Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olmasıyla iktidara Gül'den daha farklı bir üslup gelmiş olacaktır. Erdoğan'ın daha doğrudan ve az esnek üslubu, belki de Gül'den sonra alışması zor bir üslup olacaktır."Daha köti"den de kötü!Tayyip Erdoğan'ın kişisel talihsizliği de ilk icraatının, kaçınılmaz olarak "savaş tezkeresi "ni çıkartmak olmasıdır. Zaman çok sıkıştığı için...Amerikan tarafı son olarak mali yardımda Türkiye'nin isteğine uygun değişiklikler yaptığı için...Tezkerenin önümüzdeki hafta Meclis'e gelmesi gerekmektedir.Eğer gelmezse ve Amerikalılar Türkiye'nin desteği olmadan harekâta başlarsa ortaya garip bir durum çıkacaktır. Ankara, Amerikan yönetimine savaşta yardımcı olmak istemesine rağmen, olamayacaktır.Tezkerenin bu hafta kabul edilmemesi, gelecek haftaya ya da Birleşmiş Milletler'in falanca toplantısı sonrasına bırakılması, sonuçta tezkerenin bir işe yaramaması anlamına gelecektir. Bu da daha kötüden daha da kötü bir durum demektir.Kuzey Irak'ta Barzani sözcülerinin giderek Türkiye'ye yönelik tehdit ifadelerini artırmalanyla ortaya çıkan gerilimin de tezkere konusunda etkili olduğu bellidir.İster istemez tezkere...Eğer tezkere geçmez ve Türkiye birlikleri ilk planda olduğu gibi Kuzey Irak'ta güvenliği sağlama görevini yapamazsa Barzani ortaya "İşte Türkleri ülkemize sokmadık" diye çıkacaktır. Böyle bir kışkırtıcı tavır almasalar bile, Irak Kürt temsilcilerinin son beyanlarının ardından Türkiye'nin tümüyle işin dışında kalması, Ankara'da benzer duyguları uyandıracaktır.Tayyip Erdoğan, eğer Siirt halkı bambaşka bir şeyler düşünür ve bütün oyları CHP'ye vermezse önümüzdeki hafta Başbakan olacaktır. Kuracağı hükümetin, ara dönemdeki kısa tecrübenin ışığında nasıl oluşacağı da önemlidir. Ama en önemlisi hiç tartışmasız, bu hükümetin savaş tezkeresini çıkartma mecburiyetidir. Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığının ilk haftası tarihe bu kararla geçecektir.
Bir yanlış sonunda düzeldi. Ancak bu yanlış ve düzelme şekli de AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın "Şans" hanesine yazıldı. Bir şiir yüzünden hapse atılan Erdoğan bütün ülke tarafından tanındı ve izlenmeye başlandı. Seçime sokulmadı ilgi arttı, sempati arttı. Başbakan olamadı, ama sorumlu bir hükümet üyesi gibi davrandı, çalıştı. Bu dönemin ayrıntılarından çok genel görüntü yine "olumlu" tarafa yazıldı. Abdullah Gül'ün "emanetçi" gibi davranmaması yine AKP'nin "olumlu" hanesini büyüttü. Gül hem sorumlu davrandı, hem "iki başlılık" görüntüsü vermemeye özen gösterdi. Bunlar 3.5 ayın "aktifleri" oldu. Şimdi Erdoğan dönemi başlıyor. Bu dönemin başlamasıyla birlikte bazı yeni sorular da gündeme geliyor.Sert üslupİlk soru Erdoğan'ın Gül'e kıyasla daha "sert" bir üsluba sahip olmasından kaynaklanıyor. Bu üslup bazen "delikanlı" tavrı gibi görünür ve sempati toplar ama bazen de "bir çuval inciri berbat edebilir". İkinci soru ve sorun, Tayyip Erdoğan'ın geçen dönemde "popülist" politikalara eğilimli tavırlar almış olmasıdır. Hükümete dönük tepkiler hep kendi "negatif" hanesine yazılacağının bilincinde olan Erdoğan bazı "popülist" adımlar için ısrarcı olmuştur.Abdullah Gül sakin ve yumuşak bir üslupla ülkeyi AKP hükümetine ısındırdı. Erdoğan'ın bu üslubu değiştirmesi kuşkusuz belli tepkileri besleyecektir.3.5 aylık deneyBir de "gerçekler" vardır. Hükümet 3.5 ay önce kurulduğunda "acil eylem" planları bizzat Tayyip Erdoğan tarafından açıklanmıştı. 3.5 ay önce Erdoğan'ın söylediklerinden bugüne kadar yapılanlar birkaç maddeyi geçememiştir. Tayyip Erdoğan, rahat koşullarda hükümet edemeyecektir. Türkiye'nin sorunları buna imkân vermemektedir. Ama geçen üç buçuk aylık deney yine de büyük bir avantajdır.