Körfez savaşı sırasında Turgut Özal Cumhurbaşkanıydı ancak bütün dış ilişkileri elinde tutuyordu. O sıcak günlerde zaman zaman gazete yöneticilerini davet eder, yazılmamak üzere gelişmelerle ilgili bilgiler verirdi. Bu bilgileri o sırada hiç kimse gazetesinde yazmadı, yayınlamadı. O dönemde gazetecilikte "off the record" kuralına ve daha başka kurallara uyulurdu. Özal'ın bu toplantılarından birinde savaş çerçevesindeki konular konuşulurken gündeme, o sırada en fazla savaş karşıtı açıklamalar yapan bir Avrupalı liderin tavrı geldi. Bu etkili ve prestijli Avrupalı liderin karşı tavrının ABD ve müttefiklerinin savaş kararı üzerinde etkili olup olmayacağı konuşuldu.Özal bir kağıt çıkardı. Kağıt sözkonusu liderin ABD'nin o dönemdeki Başkanı baba Bush'a yazdığı bir mektubun kopyasıydı. O lider, mektupta iç politika ve kamuoyu gerekleri nedeniyle savaş karşıtı sert çıkışlar yaptığını, ancak zaman içinde bu çizgisinin değişeceğini ve ABD yönetimini destekler aşamaya geleceğini söylüyordu. Tabii mektup daha diplomatik sözcüklerle kaleme alınmıştı, ama söylenen esas olarak buydu. Nitekim mektupta söylenen oldu, o lider de kendi kamuoyundaki değişikliklere uygun olarak ve kendi kamuoyunu oluşturarak tavrını değiştirdi ve sonunda ABD'nin müttefiklerine katıldı.En doğru politikaAvrupa, İngiltere dışında Fransa-Almanya çizgisindeymiş gibi görünürken, Amerikan yönetiminin Avrupa'da "yalnız" kaldığı düşünülürken, 8 Avrupa ülkesi liderinin ani çıkışıyla gerçek durumun göründüğü gibi olmadığı da ortaya çıktı. Savaşa yaklaşıldıkça; "dönülmez akşamın ufkuna gelindikçe", savaştan kaçınma yönündeki girişimlerin sonuç getirmesinin pek mümkün olamayacağı anlaşılıyor.Sorun sadece ve sadece Türkiye'nin bu savaştan "en az zararla" çıkması noktasına gelmiş görünmektedir. Hiçbir savaştan zararsız çıkmak mümkün değildir. Bu yüzden ummak zorunda olduğumuz, sadece "en az zarar" dır. Savaş sonrasında Kuzey Irak'ta farklı oluşumların ortaya çıkmaması, Irak'ın bugünkü toprak yapısının aynı kalması da somut hedeflerden biridir.Saddam Hüseyin'in Irak'ı kendi kabulüyle terketmeyeceği, yerini alabilecek bir siyasi hareket olmadığı sürece Amerikan yönetiminin geri adım atmayacağı kesindir. Wall Street gazetesi boşa haber verecek bir gazete değildir. Operasyonun başlama tarihini mart başı olarak verdiğine göre şubatın son haftasından itibaren düğmeye basılmasını beklemek gerekir. Hükümetin en büyük başarısı da, tekrar ediyoruz, Türkiye'nin bu savaştan en az zararla çıkmasını sağlamak olacaktır. Kâr etmeyi düşünmek yerine "en az zarara" razı olmak en doğru politika olacaktır.
Cumhurbaşkanı Sezer'in Meclis'ten gelen yasalarla ilgili birçok veto kararı yaygın tartışma konusu olmuştur. Bu vetoların bazılarının sadece "teknik hukuki" gerekçelere dayandırılması, toplumsal duyarlılık ve gelişmelerin dikkate alınmaması sık sık eleştirildi. Cumhurbaşkanı'nın, adına "vergi barışı" denilen ama gerçekte bir "vergi affı" olan yasayı veto etmesinin "moral" dayanağı çok sağlamdır.Eğer "eşitlik" varsa...Vergi, dünyadaki bütün ülkelerin bütün vatandaşları için, hiçbir zaman severek, tam gönülden yapılan bir "ödeme" olmamıştır. Buna karşılık verginin vatandaşlar tarafından kabul edilir olmasının bir koşulu vardır, o da "eşitlik"tir. Vergileri herkes veriyorsa; çok kazanan daha çok, az kazanan daha az veriyorsa; "gerçek" anlamda adalet ve eşitlik sağlanmışsa, itiraz olmaz. Ya da itirazlar ayrıntılar üzerinde ve teknik düzeyde olur. Türkiye'de vergi sistemi, adalet ve eşitlik bakış açısıyla kurulmuş değildir. Bu da, bir devletin en büyük zaaflarından biridir.Yakalanan öder!..Şu anda ülkemizdeki sistem "yakalanan vergi öder" sistemidir. Bu sistem de, devletin "yakalan anlar "in üzerine daha fazla gitmesine neden olmaktadır. Vergilerle ilgili düzenlemelerin birçoğu da, ileriye dönük ve gerçek bir vergi düzeni kurulmasına yönelik olmaktan çok, "günü kurtarmaya" yöneliktir. Vergi afları da "günü kurtarma" aflarıdır. Her vergi affı öncesinde, bu yasayla devletin ne kadar gelir sağlayacağı açıklanır, ama hiçbir zaman da bu rakama ulaşılmaz. Cumhurbaşkanı Sezer, vergi affını veto ederken teknik gerekçelerin yanında toplumsal hassasiyetin önemine de dikkat çekmiştir. Ülkemizde iki yılda bir, şu ya da bu gerekçeyle vergi affı çıkarılmaktadır. Bu durumda, vergisini ödeyen bütün vatandaşlar iki yılda bir cezalandırılmış olmaktadır. Vergi ödemeyen hatta hiç kaydı olmayan yüz binlerce vatandaş ve iş sahibi yine vergi düzeni dışında kalmaya devam etmektedir.Aflarla durumu idare etmek!Karşı karşıya iki işyeri düşünelim, biri vergisini düzenli ödüyor, hatta "yakalanmış vatandaş" olarak üzerine fazla gelindiğinde vergisini tam ödemek için sermayesinden yiyor, işini geliştirmiyor. Karşıdaki işyeri ise vergi ödemiyor; cezaya giriyor, ödemiyor. Sonra vergi affı geliyor, borçlan yeniden taksitlendiriliyor. Yani vergisini ödemeyen işyeri sahibi, devletten faizsiz kredi kullanmış oluyor. Bu durumda birinci işyeri ne yapacaktır... Devletin temel direklerinden biri "Maliye" dir. Maliye vergilerin toplanması ve bunların tekrar toplum yararına harcanmasını sağlayan kurumdur. Vergilerin gerektiği gibi, adil ve eşit olarak toplanamadığı bilinmektedir, toplanan verginin de gerçekten toplum yararına harcandığına inanılmamaktadır. O zaman da aflarla durum idare edilir.
Salı ve perşembe günleri Meclis'te grubu bulunan partilerin grup toplantıları yapılır. Grup başkanı olan genel başkan burada bir konuşma yaparak güncel gelişmeler hakkında partisinin çizgisini anlatır. Bu konuşmaların "basına açık" bölümü bütün kamuoyuna yönelik mesajlar içerir. Eğer genel başkanın topluma ve partisine açıklayacak önemli bir görüşü yoksa, güncel gelişmelerin en can alıcı olanlarına ilişkin politikalar geliştirememişse ne yapar?Durumu idareye mahkum!CHP Genel Başkanı Deniz Bay kal'ın bir süredir yaptığını yapar: Aklarla karaları karıştırır, aslında ne dediği anlaşılmayan "laf oturtmaları" yapar, içeriğini açmadan edebiyat yapar, bir politika belirleyemediği zaman son otuz yıldır yapılageldiği gibi "milli" kelimesiyle durumu idare eder.CHP yönetimi 1999'daki yüzde 9 oydan son seçimde yüzde 19'a neden çıktığını tahlil edemediği ve göremediği sürece "durumu idareye" mahkumdur.Eski tas eski hamam!Seçim öncesinde sadece Deniz Baykal konuşmuş, bütün televizyonlara o çıkmış, bütün kampanyayı bir anlamda tek başına yürütmüştür. Hatta son hafta CHP'den aday olan birçok kişinin televizyona çıkması önlenmiştir. CHP'nin yüzde 9'dan 19'a çıkmasının, Baykal'in tek başına yürüttüğü kampanyanın ürünü olduğuna inanan CHP'li varsa, bu partinin birçok diğer parti gibi ilk seçimde kapısına kilit vurması kaçınılmazdır.Eğer Kemal Derviş son tercihini CHP'den yana yapmasaydı, onu izleyen değişik kesimlerden insanların da CHP'ye yönelmesiyle bir hareket yaratılmamış olsaydı CHP'nin yüzde 19'a ulaşması zaten mümkün değildi. CHP seçim öncesinde Kemal Derviş ile birlikte kendine bir "yenilenme süsü vermiş" ve çok hızlı bir şekilde bu "yenilenme" sevdasından vazgeçerek "eski hamam eski tas" durumuna dönmüştür. Baykal'ın "ana muhalefet" olarak yaptığı çıkışların tarzı, üslubu ve içeriği "Baykal CHP'sini yüzde l0'un altına indiren" çizgiden farksız hale gelmiştir.Bu tarz muhalefetle CHP...Eğer CHP, ana muhalefet olarak bula bula eleştirecek Davos'taki Türk gecesini buluyorsa, Kıbrıs konusunda 30 yıldır milyonlarca kez söylenmiş içi boş lafları tekrar etmekle yetiniyorsa CHP'nin ana muhalefet değil vasat ve önemsiz bir muhalefet partisi olmaktan öte bir şansı olamaz.Hükümet ekonomide "popülist" kararlar alıyor, CHP'deki ekonomi uzmanlarının sesi soluğu çıkmıyor; CHP bu kararların anlamını açıklamıyor.Çünkü bu konularda halkla ters düşmekten çekiniyor. Türkiye, adım adım savaşa yaklaşıyor, CHP'den Türkiye'nin zihnini açacak hiçbir görüş gelmiyor. CHP 1999'da ağırlıklı bir görüş getiremeyen, siyasette ileriye dönük çözüm üretmekten çok yeni çatışmalar yaratan tavrı nedeniyle seçmen tarafından cezalandırılmıştı. Bugün de tutturduğu muhalefet tarzıyla Meclis'te ikinci parti olabilir, ama hiç kimsenin hiçbir görüşüne kulak vermediği bir siyasi hareket olarak gerçekten küçülür ve silinmeye mahkûm hale gelir.
Demirel'in sık kullandığı bir söz vardı: Doğmamış çocuğa don biçmek... Söylenen şudur: O sorunun gündeme gelmesine çok var, gelince bakarız. Tayyip Erdoğan da bu deyimi kullanmaya başladı. O da ilerde gündeme gelecek sorunlar için şimdiden bir şey söylemek istemiyor. Ancak ortada üç tane "nurtopu" gibi çocuk var, hatta çocuklar hızla büyüyor ama üçüne de "don biçilmiş" değil. Ya da farklı "don biçme" girişimleri var.Doğmuş çocuklar!İsmet İnönü'nün bir sözü var: En büyük tehlike, en yakın tehlikedir. Bu sözü de dikkate aldığımız zaman 3 tehlikenin de yakın ve büyük olduğu bellidir.Yine "doğmuş çocuklar"dan gidersek, üç çocuğun aynı anda hükümetin kucağına bırakıldığını söyleyebiliriz. Çocukların adları da bellidir: Birinin adı "Irak savaşı", ikincisini adı "Kıbrıs", üçüncüsünün adı da "IMF"dir. Irak meselesinde, savaşın "kilidi" durumuna gelen Türkiye'nin açık işbirliğinde gönüllü davranmaması Amerikan yönetiminin "canını sıkma" aşamasına gelmiş görünmektedir.Amerikan yönetimi, önemli ülkeleri "ikna turu"nü bu hafta tamamlayacak ve "teknik" konular için tekrar Türkiye'ye dönülecektir. Türkiye'nin işbirliği "düzeyinin" düşüklüğü nedeniyle Irak'a yönelik askeri operasyonun uzaması bile Türkiye'ye fatura edilecektir.30 yaşında bir çocuk!30 yıldır bir kenarda "duran" Kıbrıs'ta da "kritik" tarih 28 Şubat'tır. Bu tarihe kadar bir anlaşma hattına girilmezse Birleşmiş Milletler aradan çekilecek, Kıbrıs Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyesi olacaktır. Bunun devamı, Batı dünyasının Kuzey Kıbrıs'ı "işgal edilmiş" saymasıdır. Bu aşamaya gelindiği anda da "çocuğa don biçme" şansı sıfırlanacaktır."Son tarih"ler çok yakın!Uluslararası Para Fonu da hükümetin ekonomi ve para politikalarına ilişkin bazı kararlarının "arkasının geleceği" kuşkusuyla tekrar yakın takibe geçmiştir. Buradaki "sıkıntılı" görüşmeler giderek "daha sıkıntılı" olma potansiyeli taşımaktadır. Üç çocuk çoktan doğmuş büyümüş, ama hükümet üçüne de "don biçememiştir", üçünün birlikte büyümesi ve "son tarihler" in bir araya gelmesi "don biçmekle" yükümlü olanların bugünkünden çok daha fazla ustalığını gerektirmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin iki yetkilisinin dün yayınlanan açıklamaları, Bush yönetiminin Irak meselesine son noktaları koyduğunu gösteriyor.ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın Davos'ta, aralarında Hasan Cemal'in de bulunduğu bir grup gazeteciye yaptığı açıklamalar önümüzdeki birkaç gün içinde savaş öncesi son aşamaya geçileceğini gösteriyor.Powell bir takvim veriyor ve bu takvime göre perşembe gününden itibaren Bush liderlerle son görüşmeleri yapacak, hafta sonunda görüşmeler tamamlanacak ve düğmeye basılacak.Müttefiklik halleri!..ABD Dışişleri Bakanı'nın açık bir cevabı da Birleşmiş Milletler'den farklı karar çıksa da bunun dikkate alınmayacağı ve kendi takvimlerinin yürüyeceği yolunda. Türkiye'ye ilişkin olarak Povvell şunları söylüyor:"Biz geçmişte Türkiye'ye ekonomi başta olmak üzere birçok konuda yardımcı olduk." Bunun tercümesi açık: Türkiye kesinlikle bize yardımcı olmak durumundadır."Türkiye'deki karmaşık siyasi ortamın farkındayız. Yeni bir hükümet var. Başbakan Gül, sonra parti lideri Erdoğan bir yanda... Cumhurbaşkanı... Silahlı Kuvvetler... Kopleks bir siyasi iklim..." Bunun tercümesi de açık: Türkiye'de karar alma süreçleri farklı güçler arasında bölüşüldüğü için kararların geç alınmasını anlayışla karşılıyoruz.İkinci önemli açıklama da dün NTV televizyonunda yayınlandı. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'da Başdanışman olan Richard Perle NTV'den Ümit Enginsoy'a Irak operasyonunun çok yakın olduğunu, ABD'nin gerekirse tek başına hareket edeceğini söylüyor. Perle'ün Türkiye'ye ilişkin sözleri de şöyle:"Türkiye'nin birçok dostu bu yönetimde en üst konumlarda. Bu yüzden işbirliğinin yavaşlığından dolayı biraz hayal kırıklığı var. Böyle durumlarda geç kalan destek hiç gelmeyen desteğe eşdeğerdir."Bunun tercümesine bile gerek yok belki: Bu yönetim size çok iyilik yaptı ama siz hâlâ ayak sürüyorsunuz, diyor."Türkiye (Washington'a destek vermezse) Irak'a yaptırımların sonucu olarak ekonomisinin olumsuz etkilendiği bir dönemde, durumunu ilerletecek fırsatlardan mahrum kalacak. Irak'ın yeniden yapılandırılmasına ilişkin fırsatlardan da mahrum kalabilecek."Bunun tercümesi de şu: Eğer doğru dürüst destek vermezseniz, savaş dolayısıyla şu kadar zarara uğradık diye gelmeyin, dinlemeyiz. Ayrıca Kuzey Irak'a ilişkin olarak da sizi dinlemeyiz, devre dışı bırakırız.Rolleri kim dağıtıyorBush yönetiminde Dışişleri Bakanı ilk 5 kişi arasında yer alıyor. Perle de uzun süredir Savunma Bakanlığı'nın sözcüsü olarak konuşuyor.Her ikisinin verdiği mesaj da aynı yönde: Savaş kaçınılmazdır, başka ülkelerden gelecek diplomatik girişimlerin etkisi olmayacaktır. Türkiye eğer gereken desteği sağlamazsa "kara" olmasa bile "gri listeye" yazılacaktır. Şu anda Bush yönetimini bu kararlılığından caydırma imkânına sahip bir güç bulunmamaktadır. Bush yönetiminin sözcüleri de bunu uygun şekillerde söylemektedir."Bu hafta sonu yapılacak en üst düzey görüşmeler sonucu bizden yana olursanız, istediklerimizi yaparsanız ne âlâ, yapmazsanız biz yine savaştan dönmeyeceğiz, ama savaştan sonra birşeyler istemek için de kapımıza gelmeyin." Amerikan yöneticilerinin en açık şekilde söyledikleri budur.
Tayyip Erdoğan için AKP Kurucular Kurulu toplandı, Erdoğan'ı yeniden Genel Başkan seçti. Şimdi Anayasa Mahkemesi'nin kararı ne anlama gelmiş oldu?..Hukuk, çözüm için vardır. Hukuk "çözdükçe" hukuka olan inanç yaşar. Hukuk çözmeyip, tam tersine sorun yaratır durumdaysa hukuka olan inanç da yok olur.Tayyip Erdoğan ile ilgili "hukuki" gelişmelerin halkın en azından üçte birini inandıramadığı zaten seçimde ortaya çıkmıştır. Erdoğan yargılandı, mahkum oldu, hapse girdi, sonra partisinin başında seçime girmesi engellenemedi ve yüzde 35 oyla iktidar oldu.Bu sonuç, Erdoğan ile ilgili yargı kararına inanç olmadığının kanıtıdır. Erdoğan ve partisinin siyasi çizgisini beğenmemek, bu çizginin Türkiye'ye yarar değil zarar getireceğini düşünmek ayrı şeydir, bu kişiye yönelik "hukuki" işlemlere inanmak ayrı şeydir.İptal istemine dayanak!Yüksek Seçim Kurulu'nün durumu ve kararlan daha da ilginçtir. Kurula göre Siirt seçimi 3 Kasım seçimlerinin bir parçasıdır. Bu nedenle yüzde 10 oranında ulusal baraj geçerlidir, yeni bağımsız adaylar çıkamaz vs. Ama 3 Kasım'da yasaklı durumunda olan Erdoğan'ın Siirt seçiminde aday olabileceği yine aynı kurul tarafından kabul edilmiştir.Bunun "siyasi" bir karar olmadığına kimse inanamaz.Bunun yanı sıra, Tayyip Erdoğan'ın adı, Anayasa Mahkemesi'ne göre Genel Başkan olmadığı halde birleşik oy pusulasında AKP Genel Başkanı olarak yer almıştır. Bu durumda diğer siyasi partilerin, 3 Kasım seçiminin tümüyle iptali ve yenilenmesi yolunda istekleri olacaksa bu isteğin hukuki dayanağı olacaktır. Siirt seçimini bir sandık kurulunun oluşamaması nedeniyle yenileyen, böylece Meclis'i Fadıl Akgündüz yükünden kurtarıp Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği yolunu açan Yüksek Seçim Kurulu'nün Anayasa Mahkemesi'nin son kararından sonra seçimin iptalini ciddi ciddi düşünmesi gerekir.Halk neye inanacak?Şimdi Türk halkı Yüksek Seçim Kurulu'nun kararlarının "hukukiliğine" mi inanacaktır, Anayasa Mahkemesi'nin kararının ağırlığına mı?Türk siyasetinin bütün eski oyuncuları, kendilerine ve siyasi kurumlara güveni ve inancı yok ettiler. Hukuku da siyasileştirerek, bağımsız bir yargının bütün unsurlarıyla oynayarak bugünü hazırladılar.Yargının siyasi etkilerden bağımsız olarak işlemediğine olan inanç hukuk kavramına olan inana öldürür.Son yaşananların tümü, bundan önce olduğu gibi, hukukun siyasi etkilerin üzerine çıkamadığını göstermektedir. Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi'nin son kararlarını öğrenen bütün vatandaşlar kuşkusuz en azından gülümsemişlerdir.Hukuku "guguk" yaparsanız, devletin temeline en büyük dinamiti koymuş olursunuz.
Avrupa Birleşmiş Devletleri, 1960'lı yıllarda bir tür hayaldi. Ama bu kavramı ortaya atan "akıllı" insanlar o günlerde Amerikan imparatorluğunun büyüyen ve büyüyecek gücüyle Sovyet imparatorluğunun kırılgan yanlarına dikkat çekiyordu.Bu hayalin gerçeğe dönüşebilme yollarını açan ilk adımı 40 yıl önce Charles de Gaulle'le Konrad Adenauer attı. Elysee Anlaşması olarak anılan bu adım Fransa ile Almanya arasında "tarihi düşmanlığa" son veriyor ve yeni bir Avrupa, savaşsız ve işbirliğine dayanan bir Avrupa'nın temelini atıyordu.Tam birliğe ilk adımKırk yıl sonra Almanya ile Fransadünkü kutlamalarla birlikte yeni bir dönemin, farklı ulusların aynı çatı altında kaynaşacağı Avrupa'nın temelini atacak kararlar açıkladılar.İki ülkenin siyasi alanda, ekonomik alanlarda işbirliği yapmaları, yasalarda tam uyumunun sağlanması çalışmalarının başlaması; gerçek birliğin, tek Avrupa'nın hukuki ve siyasal açılardan tam bir birliğe gitmesinin başlangıcıdır.Ama ortada bu ülkelerin insanları açısından çok önemli bir karar vardır. Bu, iki ülke vatandaşlarına istedikleri anda diğer ülkenin de vatandaşı olma imkânının getirilmesidir.Bir Fransa vatandaşının aynı zamanda Almanya vatandaşı olmasının siyasi anlamı, her iki ülkede seçme ve seçilme hakkına da sahip olmasıdır.Büyük olasılıkla önce radikal siyasi partilerin mensupları birbirlerini destekleyebilmek, iki tarafta oy kullanabilmek için çifte vatandaşlık alacaklar, onları diğer partiler izleyecektir.Bu durumda da doğal olarak Almanya seçimlerine katılan partiler kendilerine oy verecek Fransızların ilgisini çekecek adaylara da listelerinde yer verecek, aynı şey Fransa'da da yaşanacaktır.İki ülkede sandıklar aynı anda kurulacak, bütün Fransızlar ve Almanlar iki taraf için de oy kullanacak ve vatandaş temelinde siyasi birlik sağlanacaktır.Tek dış politikaİki ülkenin bu girişiminin başarılı olmasının bir sonucu da başka ülkelerin bu "özel birliğe" katılması olacaktır. İki ülkenin parlamentoları da böylece uyumlu bir tür federal parlamentolar olacak, hükümetler aynı uyumu sağlamak zorunda kalacaktır.İki ülke, Birleşmiş Milletler dahil bütün uluslararası kuruluşlar ve platformlarda ortak hareket etme kararı da almışlardır.Bu kararın ilk sonucu da Amerika'nın Irak savaşına karşı olmaktır. İki ülke bu savaşın önlenmesi için birlikte davranacaklardır.Vatandaşlar açısından anlamlı bir karar da, okullarda iki ülkenin dillerinin ve tarihlerinin öncelikli olarak öğretilmesidir. Küçük Fransızlar ve küçük Almanlar 18, 19 ve 20'nci yüzyıllarda atalarının birbirleriyle kıyasıya savaştığını "tarafsız" bakış açılarından öğrenecekler ve kuşkusuz bugünkü barışın anlamını çok daha iyi kavrayacaklardır.Biz neredeyiz peki?Fransa ile Almanya'nın attıkları adımın ardından "Avrupa Anayasası" ve "Avrupa Hükümeti", "Avrupa Başkanları" gelecektir. Bunlara ilişkin tartışmalar halen devam etmektedir, ama Fransa ile Almanya'nın son kararları bütün bu süreçleri biraz daha kısaltacaktır.Türkiye'den baktığımızda, kaybettiğimiz zamanın değerini, Avrupa bir yüzyılın hesabını yapar ve sıkı sıkı hazırlanırken bizim yaptığımız anlamsız ve tıkız tartışmaları, sonuçsuz çatışmaların yıpratıcılığını daha da iyi görebiliriz.
Amerika ve İngiltere, savaşın "psikolojik" aşamasında hem askeri yığınağa hem de kararlılık gösterilerine devam ediyor. Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin raporlarını hazırlamaları için 5 gün kaldı. Bundan önce altı bölge ülkesinin dışişleri bakanları İstanbul'da bir araya gelecek. Bu toplantının ardından bir de devlet başkanları zirvesi yapılmaya çalışılacak.Bu toplantılar son çabalardır ve bölge ülkelerinin savaşa karşı olduklarını, başka çözümler aranmasını istediklerini göstermektedir.Kim ikna edebilir?..Amerikan askeri operasyonunun gerekçesi kitle imha silahlarıdır, hedefi ise Saddam Hüseyin'in "bertaraf edilmesi"dir.Savaşsız çözüm arayışları içinde, Saddam Hüseyin'in "sürgün"e gitmeyi kabul etmesi bulunmaktadır. Son on yıldır maddi ve manevi olarak yeni bir savaşa hazırlanmış olan Irak'ta, tartışmasız lider olan kişinin savaş tehdidi ile sürgüne gitmesi mümkün görünmüyor. Bunun için yönetimin içinde yer alan bazı "güçlü kişiler"in Saddam Hüseyin'e bu yönde baskı yapmaları gerekir.Oysa uzun zamandır bilinmektedir ki, Saddam Hüseyin'e karşı değil bir muhalefet odağının oluşması, kararlarının tartışılması bile söz konusu değildir.Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin raporunun da "Irak'ta kitle imha silahlarına ya da izlerine rastlanmamıştır" şeklinde olması da ihtimal dışı görünmektedir.Bu rapor, hem savaşçılara hem de savaş karşıtlarına gerekçeler sağlayacak biçimde "ortalama" olacaktır. Hatta Amerika'nın istediği ve beklediği yönde "kuşku" unsurlarının ağır basması da mümkündür.İbrelerin gösterdiği...Son çabaların savaş bulutlarını uzaklaştırması çok zor görünmektedir. Ancak bu çabaların en başta bölge ülkeleri tarafından gösterilmesi de gerekmektedir.Türkiye açısından ise; bir yanda diplomatik girişimler sürerken bir yanda da Amerika ile "askeri" görüşmelerde ilerlenmektedir.,Hükümet, Amerika'nın "Kuzey Cephesi" açması için destek sağlamayı kabul etmiştir. Şimdi görüşülenler "teknik" sorunlardır.Bütün ibreler savaştan yana dönmektedir.Bedava ders kitabıMilli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu, bedava ders kitabı projesini CNN Türk'te Mehmet Ali Birand'a biraz daha "ayrıntılı" anlattı. Proje biraz daha "karmaşık." Ders kitaplarının seçimi ve içeriği elden geçirilecek. Sonra Bakanlık bu kitapları bastırıp okullara gönderecek. Okullarda ise öğretmenler ve veliler birlikte kitapların kime ücretsiz verileceğini, kime kaça satılacağını belirleyecek.Bakan Mumcu, projesini açtıkça; neyin olup neyin olamayacağı ve projenin "gerçek amacı" ortaya çıkıyor.