Üç senaryo

12 Ocak 2003

ABD ve İngiltere'nin Irak savaşını başlatmaları için artık gün sayılıyor. 26 ya da 27 Ocak'ta silah denetçileri raporlarını Birleşmiş Milletler'e verecekler. Bu rapor ya Amerikan yönetiminin düğmeye basmasının gerekçesi olacak ya da Bush raporu kabul etmeyecek ve yine düğmeye basacak.Türkiye'nin savaştan "en az zararlı" çıkmasının nasıl gerçekleşeceği de henüz bilinmiyor. Çünkü Türkiye'nin savaşta olacağı pozisyon, katkısının ölçüsü henüz belirlenmiş değil. Ayrıca savaşın süresini ve nasıl seyredeceğini de bugünden kestirmek güç.Washington'daki Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi "üç senaryo" hazırlamış. Bunlar "en az ıstıraplı"ya da "en sağlıklı senaryo", "ara" senaryo ve "en kötü" senaryo. Merkeze göre "en iyi'nin gerçekleşme oranı yüzde 40-60, "ara"nın yüzde 30-40, "en kötü"nün ise yüzde 5-10.Asker teslim olursa"En az ıstıraplı senaryo"da: Savaş 4-6 hafta sürüyor, Saddam Hüseyin'in ordusunun büyük bölümü teslim oluyor ya da savaşmıyor, kayıplar en düşük seviyede kalıyor. Amerikan birliklerinin Irak'ta kalmasına 10 hafta sonra gerek kalmıyor. Irak'ın petrol açığını Suudi Arabistan karşılıyor ve petrol fiyatı yükselmiyor. Bu senaryoda her şey "en iyi" şekilde yürüyor.Asker direnirse"Ara senaryo" da: Askeri operasyonlar 6-12 hafta sürüyor. Amerika ve müttefiklerinin kayıpları artıyor. Saddam'a sadık birlikler direniyor. Körfez'deki petrol tesislerine sabotajlar yapılıyor. Batı kamuoylarında tepkiler artıyor. Suudi Arabistan da tepkisini petrol üretimini artırmayarak gösteriyor ve petrolün varil fiyatı 40 dolara çıkıyor. Bu senaryoda, işlerin tekrar yoluna girmesi için bir yıla kadar uzayan bir süre öngörülüyor.Saddam saldırırsa"Kara senaryo" da: Çatışmalar 6 ay devam ediyor. Irak, hem Amerikan birliklerine hem İsrail'e kitle imha silahlarıyla saldırıyor. Sokak savaşlarında taraflar büyük kayıplar veriyor. Arap ülkelerinin bazılarında yönetim krizleri başlıyor. Batılı hedeflere yönelik terörist saldırılar artıyor. Batı kamuoylarında büyük tepkiler oluşuyor, Bush yönetimine hem iç kamuoyu hem de Batılı kamuoylarından ağır eleştiriler geliyor. Petrolün varil fiyatı da 80 dolara çıkıyor.Bizim için çifte kâbus!Bu senaryo bir tür kâbus senaryosudur. Amerikan yönetimi için de "Vietnam Sendromu"nun belki de daha ağırıdır. Ama asıl Türkiye için, "kâbus senaryosu" bir çifte kâbus olur. Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda yaşanacak siyasi, toplumsal ve ekonomik sıkıntılardan en çok Türkiye'nin etkileneceği kesindir.Ve bu senaryonun gerçekleşme olasılığının Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi'ne göre yüzde 5 ile 10 arasında olduğunu da unutmayalım.

Devamını Oku

30 kırbaç

11 Ocak 2003

Molla Cami adıyla tanınan Mevlânâ Abdurrahman Nureddin Cami 1400'lü yıllarda Horasan'da yaşadı. Şirazlı Sadi'nin "Gülistan"ından esinlenerek "Baharistan"ı yazdı.Molla Cami'nin anlattığı hikâyelerden biri, bir kırbaç hikâyesi.İran Sasani hanedanından Yezdgir bir gün oğlu Behram'ı harem dairesinin onun bulunmaması gereken bir yerinde gördü. Sarayda kurallar çok belliydi, genç şehzadenin nerelerde dolaşabileceği ve nerelere sadece hükümdarın girebileceği çok açık olarak belirlenmişti.Yezdgir Behram'ı çağırttı, nasıl olup da oraya girebildiği sordu. Behram oranın güvenliğinden sorumlu olan kapıcıya ısrar ettiğini hatta onu tehdit ettiğini söyledi ve "Hükümdar babamın vereceği cezaya hazırım" dedi.Yezdgir oğluna şöyle dedi:"Şimdi gideceksin, sana izin veren kapıcıyı alıp büyük avluya götüreceksin, orada bizzat kendin ona 30 kırbaç vuracaksın. Sonra onu saraydan atacaksın ve onun yerine kendi elinle yardımcısını getireceksin."Behram, hükümdar babasının söyledikleri harfiyen yaptı, kapıcıyı büyük avluya götürüp 30 kırbaç vurdu, eliyle saray dışına attı ve yerine yardımcısını getirdi.Behram bütün bunları yaptı, ama babasının kendisini neden cezalandırmadığını, sanki ödüllendirmiş gibi davrandığını pek anlamadı. Yaşı çok gençti, henüz 18 olmamıştı.Aradan biraz zaman geçti, bir gün Behram yine haremin girmesi kendisi için uygun olmayan bölümüne girmek istedi. Yeni kapıcı karşısında dikildi, Behram yürümeye kalkınca da karşısındakinin şehzade olduğuna aldırmadan elini göğsüne dayayıp durdurdu.Behram çok şaşırdı, ne yapacağını bilemedi, "Sen görürsün" diye birşeyler geveledi. Kapıcı hiç istifini bozmadı ve "Sen beni buraya koyarken kuralları da söyledin ve hükümdar dışında kendin dahil hiç kimsenin buraya sokulmamasını istedin. Şimdi geldin ve girmek istiyorsun. Madem ki bana bu görevi ve yetkiyi verdin, ben de bunun gereğini yapıyorum."Behram iyice şaşırmıştı: "Ne yetkisi, ne yaparsın yani...""Buraya girmenin cezası 30 kırbaç olarak tespit edilmiştir. Ama ben sana 60 kırbaç vururum, 30 kırbaç beni zor durumda bırakıp bana hıyanet ettiğin için, 30 kırbaç da benden önceki kapıcıya borçlu olduğun için..."Behram öfkeden kudurarak hükümdar babasına koştu, olayı ve konuşmaları bir bir anlattı.Yezdgir kapıcıyı çağırttığı zaman da içten içe sevindi. Ama hükümdar babası hiç beklemediği bir şey yaptı, kapıcıya bir kese altın ödül verdi ayrıca sarayın baş kapıcılığına terfi ettirdi ve oğluna bakmadan "hepiniz gidebilirsiniz" dedi.Behram, daha önce vurduğu 30 kırbacın anlamını bu kez kavradı.

Devamını Oku

Savaşa ilk gerçek adım

11 Ocak 2003

Amerikalı yetkililerin Türkiye'deki üsleri incelemelerine izin veren Bakanlar Kurulu kararı, Türkiye'nin savaştaki rolünü belirleyecek ilk gerçek adım olmuştur.Söz konusu izin hakkında bazı "hukuki" tartışmalar yapılacaktır, ilk tartışma da iznin dayanağı açısından başlamıştır.Verilen iznin dayanağı ne NATO anlaşması ne de Türkiye ile ABD arasındaki Savunma ve Ekonomik işbirliği Anlaşması'dır. İnceleme izni yeni bir anlaşmaya dayandırılacaktır. Hükümet bunun için gerekli imzaları atmış ve bundan sonraki bölümler için Genelkurmay'in devreye girmesini istemiştir.Yeri ve sırası değil!Amerikalılar 150 kişilik bir heyetle Türkiye'deki imkânları inceleyecekler, savaşta bunlardan nasıl yararlanacaklarını belirleyeceklerdir.Bu iznin siyasi anlamı Türkiye'nin artık "işin içinde" olmasıdır. Eğer Türkiye topraklarını ve imkânlarını kullandırtma niyetinde olmasaydı böyle bir izin verilmezdi.Bu izinle Türkiye "taraf"ını seçmiş olmaktadır.Buna karşılık, politika belirlenmesinde bir başka gariplik vardır. O da, bir bakanın başkanlığında geniş bir ticaret heyetinin, Amerikalılara verilen izinle aynı gün yani dün Bağdat'a hareket etmiş olmasıdır. Eğer bu geziyle Irak yönetimine, "Biz Amerikalılara o izni mecburen verdik, arkasını getirmeye niyetimiz yok" denilmek isteniyorsa, bu amacın gerçekleşmesi zordur. Bu tarz ikili politikalar, "dış politikada esneklik" değildir, daha çok "Şark kurnazlığı' dır.Bu politikanın amacı, savaşın olmaması ve Saddam yönetiminin yerinde kalması ihtimaline karşılık bir hazırlıksa, yine de sonuç vereceği kuşkuludur. Saddam Hüseyin yönetimi bu tarz konularda tümüyle tek boyutlu hatta aşırı katı davranmaktadır. Türkiye'nin Amerikalılara verdiği inceleme izninin Bağdat tarafından cevapsız bırakılması da düşük bir olasılıktır.İnce politika derken...Hükümet, "ince" bir politika izlemeye çalışırken içinde bulunduğu sıkıntıları daha da artıracak adımlar atmaya devam etmektedir.İnceleme izni alan ABD yönetimi, şu anda Bağdat'a giden Türk ticaret heyetini önemsemeyebilir. Bunun nedeni de inceleme izninin ardından Ankara'dan diğer adımların geleceğini beklemesidir. Eğer o adımlar gelmezse, bu heyet meselesi ABD yönetiminin gözünde başka anlam kazanır.Dış politika, böyle hassas bir dönemde, karmaşık ilişkilerin büyük bir yumağa dönüştüğü bölgemizde çok daha farklı nitelikler gerektirmektedir. Hükümetin şu andaki sallantılı çizgisi ise güven vermekten uzaktır, tam tersine, sadece tedirgin etmektedir.Böyle kritik bir aşamada yapılması gereken Türkiye'nin karmaşık bir yumağın içine gömülmesi değil, o yumağın dışında kalarak kendi çizgisini oluşturması ve onu korumasıdır. Yumağın içinde dağılmak ise Türkiye'yi çok daha ağır sorunlarla karşı karşıya bırakır.

Devamını Oku

8 Ocak muhtırası

10 Ocak 2003

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün, siyasi İslama yakın görünenler dışında bütün medyanın sahip, yönetmen ve yazarlarının katıldığı toplantıda söylediklerine "muhtıra" dışında bir isim vermek mümkün değildir. Orgeneral Özkök'ün önceden hazırlanmış konuşmasını okuduğunda sesindeki yumuşaklık, sözlerinin içeriğindeki "sertlik" konusunda kimseyi yanıltmasın.YAŞ meselesi"Muhtıra" nın en ağır bölümü doğrudan hükümeti hedef alan bölümlerdi. Bunların birincisi Yüksek Askeri Şura kararlarına Başbakan Gül ve Savunma Bakanı Gönül tarafından şerh konulması meselesiydi. Genelkurmay Başkanı'nın hukuki açıdan getirdiği eleştiriden sonra "irticaya cesaret vermek tanımını getirmesi "muhtıra" nın can alıcı noktasıdır.Anayasal olarak başbakana bağlı olan üst düzey bir kamu görevlisinin o başbakanı "irticaya cesaret vermek"le suçlamasının tek bir anlamı vardır ve aynen söylendiği gibidir.TürbanMuhtıra'nın ikinci "net" uyarısı türban konusunda olmuştur. Genelkurmay Başkanı çok açık olarak türban meselesinde herhangi bir "gevşetme"ye karşı olduğunu söylemiştir. Bunun nedeni de aynıdır: Türbanın siyasi faaliyet aracı ve siyasi sembol olarak kullanılması.Orgeneral Özkök'ün Irak, Kıbrıs ve AB meselelerine değinirken yaptığı açıklamalar hem Batı perspektifini koruyan hem de Türkiye'nin güvenliğini ve gelişmesini göz önünde tutan ölçüler içinde olmuştur.Irak meselesinde "Irak petrolü Irak halkına aittir" sözünün birkaç taraflı olarak taşıdığı anlamı da iyi düşünmek gerekir.BasınGenelkurmay Başkanı, savaşa ilişkin haberler konusunda basına belli eleştiriler getirmiştir. Bu eleştirilerde önemli haklılık olduğunu kabul etmeliyiz. Savaş yaklaşırken, bilgi alamamak ya da bazı bilgileri abartılı yorumlamak ve sunmakla ilgili zaaflar bugün de var, Körfez Savaşı'nda da olmuştu.Buna karşılık basının "sorumluluk duygusu" konusundaki görüşlerini açıklarken Orgeneral Özkök'ün verdiği Cezayir örneği yerine oturmuş bir örnek olmamıştır. Orgeneral Özkök "basın sorumluluğu" örneği olarak şunu anlattı:Cezayir savaşında Fransızlara bilgi veren bir Cezayirli Ulusal Kurtuluş Ordusu tarafından tesbit edilmiş ve kurşuna dizilmiştir. Başka Cezayirlilerin cesareti kırılmasın diye Fransız basını bunu yayınlamamıştır.Böyle bir olay olmuş olabilir. Ancak Cezayir savaşını belirleyen unsurlar çok daha farklıdır. Fransız ordusu Cezayir'de işgalci konumundaydı ve bağımsızlık isteyen Cezayirlilere karşı işkence ve bol bol yargısız infaz dahil "kirli" bir savaş yürüttü. Fransız basının Cezayir'deki yerel muhabirleri çeşitli nedenlerle "yetersiz" kalınca Paris'ten muhabirler gönderildi. Ve Fransız basını elde erliği bütün bilgileri yayınlamaya çalıştı. Bu arada Fransız ordusunun istemediği bilgileri yayınlayanlar ya da Paris hükümetinin politikasını eleştirenler saldırıya uğradılar, evlerinde bombalar patladı. Fransız kamuoyu hâlâ Cezayir konusunda kendi vicdanını temizlemeye çalışmaktadır.Son olay, savaşta önemli bir görevi olan ve bugün 80 yaşını aşmış bir emekli generalin anı kitabında işkence ve yargısız infaz yaptığını itiraf etmesi üzerine hapis cezasına çarptirılmasıdır."En sorumlu basın" halka en doğru bilgileri gizlemeden, çarpıtmadan, abartmadan, ama tam olarak veren basındır, "kişiler" ve belli makamlarda oturan "yetkililer" in yanlışlarını yazmak ve eleştirmek "kurumları yıpratmak" değildir, o kişilerin yanlışlarının sergilenmesidir.Genelkurmay Başkanı'nın şu sözü önemlidir: "Hepinizi seviyor ve takdir ediyoruz. İçinde sizlerin olmayacağı demokratik ve modern bir Türkiye olmayacağını biliyoruz."Orgeneral Özkök temel açıyı da tekrarladı: Demokratik, laik cumhuriyet ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık. Bunlar tabii ki tartışılmaz, ama bunların dışında her şeyin tartışılması hep Türkiye için daha iyiyi, daha faydalıyı bulmak içindir.Alkış meselesiGenelkurmay Başkanı toplantı salonuna girdiği anda ve konuşması bitip kürsüden ayrılırken daha önce de örneklerini gördüğümüz bîr olay yaşandı. Bazı gazeteciler Genelkurmay Başkanı'nı alkışladılar. Gazeteciler de bütün diğer insanlar gibi "nezaket" kurallarına uymakla yükümlüdür, ama kim olursa olsun, alkışlamak bu kurallara dahil değildir. Gazetecinin tarafsızlığının ve objektifliğinin sembolik göstergelerinden biri kimseyi alkışlamamaktır, ister çok beğensin, ister beğenmesin. Gazeteci alkışlamaz, görüşünü yazar.

Devamını Oku

Musul petrolü ve ötesi

8 Ocak 2003

Irak savaşının yaklaşmasıyla birlikte, Körfez Savaşı sırasında da olduğu gibi Musul-Kerkük olayı çok konuşulur oldu. Önce tarihin "aşırı bir özetini" yapalım:1. Musul-Kerkük bölgesinde önemli petrol yataklarının bulunduğunu, 19. yüzyıl sonlarında ilk kez Almanlar keşfetti.Onların ardından ingiltere ve Fransa da bölgeyle ilgilenmeye başladı.2. 1916'da, Birinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkacakları belli olan İngiltere ile Fransa Ortadoğu'yu bölüşme anlaşması olan Sykes-Picot ile Musul'un Fransa'ya kalmasında uzlaştılar.3. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandığında, bölgede Osmanlı'nın Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasındaki bir ordusu vardı. Çok yakındaki İngilizler bir emrivaki ile Ali İhsan Paşa'yı Musul'u boşaltmaya zorladılar ve bölgeye girdiler.4. Son Osmanlı Meclisi'nin Mondros'a göre belirlediği ve Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin kabul ve ilan ettiği Misak-ı Millî sınırları içinde Hatay gibi Musul da yer alıyordu.5. Lozan'da Musul sorununda anlaşma olmadı. Türkiye ile İngiltere'nin ikili görüşmelerle çözüm bulmaları kabul edildi. Eğer sorun 9 ayda çözülmezse, Milletler Cemiyeti'ne götürülecekti, Milletler Cemiyeti 1925 sonunda Musul'un Irak'ta, Hakkari'nin Türkiye'de kalmasına karar verdi. Irak 1932'ye kadar İngiliz mandası altında kalacaktı. Türkiye karara büyük tepki gösterdi.6. Bu arada Türkiye'de Şeyh Sait ayaklanması çıktı.7. 5 Haziran 1926'da Türkiye İngiltere ile bir anlaşma imzalayarak Milletler Cemiyeti kararı uyarınca Musul'un Irak'a kalmasını kabul etti.8. Türkiye ve İngiltere ile Irak'ın da imzaladığı Ankara Anlaşması'na göre Türkiye Musul petrol gelirlerinden yıllık yüzde 10 pay alacaktı.9. Bu ödemeler bir süre düzenli, sonra düzensiz olarak yapıldı. Buna göre Türkiye Irak'tan 1954'e kadar 3 milyon 500 bin sterlin aldı. Bütçe hesaplarına göre 1985'e kadar Türkiye'nin2 milyon sterlin daha alması gerekiyordu. Irak ile ticari ilişkilerin geliştiği dönemde, 1985'te bu alacaktan vazgeçildiği bütçe hesabından çıkartılarak gösterildi.Önce okuyalımDokuz maddede Musul-Kerkük meselesini özetledik. Ancak bu meseleyi tartışabilmek için çok daha fazlasını bilmek gerekiyor. Musul-Kerkük meselesinin gelişiminin farklı siyasi boyutları da bulunmaktadır.Daha fazla ayrıntı için birkaç kitap önerelim:Türk Dış Politikası, Editör Baskın Oran, Cilt 1 İletişim Yayınları.Siyasi Tarih, Fahir Armaoğlu, SBF Yayınları.İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, Hikmet Uluğbay.Petrolün dünya politikasındaki rolü, onun çevresindeki para ve güç çatışmalarının bütün hikâyesi için de:Petrol, Daniel Yergin, Türkiye İş Bankası Yayınları.Eski defterler!..Musul-Kerkük meselesi çerçevesinde olur olmaz konuşmalar yapılacak, yazılar yazılacak. Bunları izlerken önce temel bilgilere sahip olmalıyız.Bir de şunu iyi düşünmeliyiz: Geriye dönük defterler açılıp, tarihe bırakılmış olayların peşine düşersek kârlı mı çıkarız, zararlı mı? Biz, birçok "eski defter"in artık tarihe kaldığını, "tarih" olduğunu, açılmaması gerektiğini savunmuyor muyuz?

Devamını Oku

Özal mı Erbakan mı?

8 Ocak 2003

AKP, iktidarının ilk saatlerinden itibaren yeni bir "Özal yönetimi" mantığıyla çalışacağı imalarında bulundu.Üst yöneticiler "ima" ederken bazı AKP'liler de açıkça "Özal" adını telaffuz ettiler. Burada kastedilen, kuşkusuz Özal'in pratik, pragmatik, "iş bitirici" yönleridir.Son 1,5 aylık döneme baktığımızda ilk günden itibaren işleri tam anlamıyla "kavrayan" bir Özal üslubu görmek mümkün olmadı.Tam tersine, birçok önemli meseledeki dalgalanmalara, hatta keşmekeşe bakıldığı zaman Özal üslubundan çok Erbakan üslubunun işlerini görüyoruz.Erbakan üslubu; hızla bir o yana bir bu yana dönmek, yerine getirilmesi mümkün olmayan vaatlerde bulunmaktır.Net ve açık politikalara sahip olmamaktır.AKP yönetiminin ilk sınavı, Avrupa Birliği meselesiydi. Hem Erdoğan hem Gül'ün canla başla bu işe girmeleri iç kamuoyunda önemli bir sempati oluşturdu.Bu sempati dolayısıyla birçok acemilik, kişisel ya da siyasi gaf görmezden gelindi, küçük uyarılarla geçiştirildi.Üç acil meseleŞu anda hükümetin önünde üç önemli ve acil mesele durmaktadır.Kıbrıs meselesini hükümet henüz gerçek anlamıyla "kavramış" değildir. Hükümet üyelerinden, bu meselenin sahibi olması gerekenler farklı açıklamalarla belirli bir politika olmadığının kanıtlarını sergilemişlerdir.Kıbrıs'ta, şubat ayı sonuna kadar bir çözüm olmazsa Kıbrıs Rum Kesimi, tek başına ama Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği üyesi olacaktır. Kıbrıs Rum kesiminde, örneğin basını izleyenler, Rum tarafının asıl isteğinin bu olduğunu görürler.Yine mi "karanlık güçler"Irak savaşına da çok az bir süre kaldığı anlaşılmaktadır. Bu savaşa ilişkin hükümet politikasının da "dalgalanma" halinde olduğu izlenmektedir. Bunun en önemli örneği, gerilimin bu aşamasında Bağdat'a bir bakan başkanlığında büyük bir ticari heyetin gönderilmesidir. Aynı anda Musul-Kerkük tartışmasının yapılması yine "politika boşluğu" nu göstermektedir.Üçüncü mesele, hep gündemin ön sırasında yer alan ekonomidir. Döviz yükselmekte, resmi enflasyon oranı yüzde 30'a inmesine rağmen faizler yüzde 60 düzeyinde seyretmektedir. Hükümet ve hükümete yakın "çevreler" durumu kavrayamayan her iktidarın yaptığını yapmakta, "karanlık güçleri" suçlamaktadır.Ülke de savrulurŞu andaki "kavramama" durumunun sürmesi halinde, Irak savaşının etkilerine bağlı olarak yeni bir ekonomik krizle karşılaşılması da mümkündür.Ama gelişmeler karşısında AKP hükümeti, Özal üslubuyla çalışmak şöyle dursun, bir yandan diğer yana savrulmaktadır. Böyle savrulmanın yakın tarihimizdeki en açık örnekleri Erbakan'in başbakanlığında yaşanmıştır.Bu kritik dönemde savrulan bir hükümet, hele iki aylıksa, ülkeyi de fena halde savurur.

Devamını Oku

Yılanın yılanlığı

5 Ocak 2003

Bir yılan kendine ait diye bellediği geniş bir alanda her gelen geçeni korkutmakta, ısırmaktaymış.Zaman zaman insanlar bu yılandan kurtulmaya, onu öldürmeye çalışır, ancak yılan her seferinde kurtulmayı başarırmış.Sonunda çevrede oturan insanlar bu yılandan iyice yılmışlar, o bölgedeki en bilge kişiye gitmişler. Yılanın yaptıklarını söylemişler, acımasızlığından yakınmışlar.Bu yılanın korkusundan hiç kimsenin rahat dolaşamadığını anlatmışlar.Bilge, insanların anlattıklarını dinledikten sonra yılanın yaşadığı yöreye gitmiş. Oturmuş, beklemeye başlamış. Biraz sonra yılan bir çalının ardından çıkmış ve hafifçe bilgeye sokulmuş. Bilge ise hiç kımıldamadan durmuş, yılanın biraz daha güven kazanmasını beklemiş. Sakinleştiğini hissedince de yavaş yavaş ve yumuşak bir sesle konuşmaya başlamış.Bilgenin yılana anlattığı şuymuş:Bu dünyada yaşamak için, beslenmek için bu kadar şiddet kullanmaya gerek yoktur, insanlara saldırmadan da yaşanabilir, yiyecek bulunabilir... Şiddetin kötülüklerini de anlatmış bilge, canlı öldürmenin en büyük suç olduğunu söylemiş.Bilge güzel güzel anlatıyor, yılan da onu can kulağıyla dinliyormuş. Sonunda yılan bilgenin anlattıklarından çok etkilendiğini, bundan böyle bambaşka bir yılan olacağını söylemiş. Yılan yuvasına dönmüş, bilge de köyüne...Yılan gerçekten sözünü tutmuş. Kendi bölgesinde sakin sakin geziyor, insanlara saldırmıyormuş. Ancak onun bu halini gören ve kendilerine güven gelen insanların havası değişmeye başlamış. Kimi geçerken taş atıyor, kimi tekme sallıyormuş.Çocuklar da ellerine birer değnek alıp çalıların arasında yılanı kovalamayı günlük eğlence haline getirmişler.Nihayet, sürekli dayak yemekten her tarafı yara bere içinde kalmış olan yılan bu duruma daha fazla dayanamayacağını anlamış ve o bilge kişiye gitmeye karar vermiş.Gitmiş, sızlanarak durumunu anlatmış:"Bana her söylediğini yaptım. Hırsızlığı bıraktım, kimseyi öldürmedim, bambaşka bir yılan oldum. Artık insanlar, hatta çocuklar benden korkmuyor, sürekli beni dövüyorlar. Sence şimdi ben ne yapmalıyım?""Çok basit" demiş bilge, "Ben sana insanları sebepsiz yere öldürme, gelen geçen saldırma dedim...Tıslama, üzerlerine hamle yapma demedim."Aptalın birinin eşeğini kıyasıya dövdüğünü gören bir bilge araya girdi: "Kendine gel oğlum, kendine gel... Şiddete başvuranlar eninde sonunda şiddetle karşılık görürler...""Ben de eşeğe bunu öğretmeye çalışıyorum" demiş aptal dayağa ara vermeden, "Lanet hayvan az önce bana çifte attı..."Bilge kişi uzaklaşırken düşünmüş:"Bir aptalın hayat felsefesi kuşkusuz derin ve gerçekçi olamaz, sadece bunu dile getiriş biçimleri çok etkileyici..."

Devamını Oku

Leydi ve Son Prens

4 Ocak 2003

Gazeteci Faruk Bildirici "Maskeli Leydi" kitabı ile Tansu Çiller'i çocukluğundan alarak en yüksek makamlara tırmanışına kadar anlatmıştı.Bu kitabın sonunda çıkan "tip", Fransızcadan aktarılmış bir deyime tümüyle uymaktadır. Bu deyim "arivist"tir; amacına ulaşmak için her yolu, her yöntemi mubah olarak gören anlamındadır.İtalyan düşünür Makyavel'den türetilmiş olan "Makyavelist" ariviste göre daha "yukarıda" dır, daha fazla kalite gerektirir. Oysa "arivist" her durumda sadece ve sadece kendi çıkarını düşünür, tavır değiştirmekten, yalan söylemekten, insanlara ayıp etmekten asla çekinmez. Yeter ki kendi çıkarını korusun, yeter ki herhangi bir kötü duruma düşmesin, eğer kötü duruma düşerse de kendini kurtarabilsin.Kavgayla geçen on yılFaruk Bildirici'nin 'Maskeli Leydi"si, tümüyle "arivist" bir Tansu Çiller portresi çiziyordu."Hanedanın Son Prensi" ise aynı araştırma yöntemiyle Mesut Yılmaz'ı anlatıyor. Yılmaz'in ailesi, yetişmesi, okuduğu okullar anlatıldığı zaman ortaya Çiller'den daha farklı bir "tip" çıkıyor.Siyaset bölümünde ise bir anlamda "ikiz kardeşler" ile karşı karşıyayız. İki kitabı arka arkaya okumak, birini okurken diğerine göz atmak, biri olmadan diğeri olamayacak bir ikiliyi ortaya çıkarıyor. Son on yılın siyasi gelişmeleri düşünüldüğü zaman, bu on yılı bir cümleyle özetlemek gerekirse geride şu tanım kalıyor:Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller'in kıyasıya kavgayla geçirdikleri zaman.Son prens değil...Mesut Yılmaz, 1983 yılında ANAP'ın kurulmasıyla başladığı siyaset macerasına en yukardan katıldı. Faruk Bildirici'nin kitabı okunduğu zaman geçirdiği tereddütler, yaşadığı sallantılar, kararsızlıklar, çelişkiler çok açık görülebiliyor.Ama siyasi hayatının sonuna gelirken bütün bu deneyimlerin ardından farklı bir Mesut Yılmaz kalmıştır. "Hanedanın Son Prensi" değildir. Belki gecikmelerinin, gücünü yanlış kullanmanın, belki de kolay taviz vermeyen yapısının sonucu olarak siyasi hayatını büyük bir yenilgiyle kapatmıştır.Ama son on yılın "ikizleri" nin yaşadıkları "final" de vardıkları noktaların farkını göstermektedir. Çiller, son anda bile siyasetten ayrılmamanın, koltuğunu korumanın yollarını araştırmış, Mesut Yılmaz ise sessiz sedasız, gürültüsüz patırtısız gitmiştir.Ya medya?..Faruk Bildirici'nin iki kitabını okumak, ve bu iki kitabı birlikte okumak, son on yılı anlamak ve 2002 seçimlerine kadar gelişin koşullarını kavramak için gereklidir.Ancak her iki kitapta da "medya" boyutu bir ölçüde kişilerin arka planında kalmıştır. 1992-2002 arasında hem Tansu Çiller anlatıldığında hem Mesut Yılmaz anlatıldığında Türk medya tarihinin on yılının da anlatılması gerekir. Çünkü her ikisi de "medya" ile birlikte varoldular, "medya" savaşlarının göbeğinde yer aldılar, "medya" desteğini kaybettikleri anlarda hata üstüne hata yaptılar.Mesut Yılmaz'in, hikâyesinin bütününe bakıldığı zaman, bir Tansu Çiller olmadığı açıktır. Eğer "hangisi siyasette kalmalıydı" gibi bir soru sorarsanız, Yılmaz'in denmesi gerektiği de çok açıktır.Faruk Bildirici'nin iki kitabı son on yılın, iki belirleyici kişisi açılarından mükemmele yakın bir bilgi kaynağıdır.

Devamını Oku