Avrupa Birliği'nin 25 üyeli olmasıyla Türkiye'nin bu birliğin içinde yer alması artık daha da kaçınılmaz.Avrupa artık 25 ülkeden oluşan, 450 milyon nüfuslu bir "büyük ülke" oldu. Bu "büyük ülke"de 20 ayrı dil konuşuluyor. Türkiye bu birliğin içinde yer aldığı zaman şunlar olacak:* Üye diğer 25 ülke toplam nüfusun yüzde 85'ini oluşturacak, Türkiye ise tek başına yüzde 15'ini.* Avrupa nüfusunun yüzde 80'i Hıristiyan, yüzde 15'i Müslüman olacak.* Türkçe 21'inci dil olacak, Avrupa'nın doğusunda 200 milyondan fazla insanın kullandığı Türkçe Avrupa'nın da ikinci en yaygın dili olacak.Sadece bu birkaç rakam bile Türkiye'nin gerçek bir vizyonu olan Avrupa Birliği içinde yer almasının nesnel kriterleri olduğunu gösteriyor. Türkiye'den korkanlar için ise aynı rakamlar en basit ret gerekçeleridir.Türkiye'nin AB içinde yer alması gerektiğini düşünenler Avrupa'da hiç de azınlık değildir. Dünyanın geleceğine ilişkin bir görüşü olan bütün Avrupalılar için de Türkiye'nin bu birlikte yer alması şarttır. Bunun nedenlerini biliyoruz.Üstümüze düşeni yaparsakBuna karşılık kendi eksiklerimizi de biliyoruz.* Düşünce özgürlüğünün onlarca yıldır bir tehlike olarak görüldüğü bir ülkede eksiksiz bir düşünce özgürlüğünü hazmetmek kolay değildir.* "Kürt" kelimesinin bile onlarca yıl kullanılmadığı, insanların "Kürt diye bir şey yoktur, bunlar dağlı Türklerdir" geri zekâlılığı ile kandırılmaya çalışıldığı bir ülkede Kürt kökenli vatandaşların haklarının bazıları tarafından tanınması da kolay değildir.* Tarihinde sadece büyük zaferler olduğuna, hiçbir olumsuzluk olmadığına, yaşanan olumsuzlukların sadece "ihanetler" nedeniyle yaşandığına inandırılmaya çalışılmış bir toplumun gerçekleri kabullenmesi kolay değildir.* Büyük şehirlerin karmaşası içinde, ekonomik sorunlar içinde eski köy ve kasaba değerleriyle yaşamaya çalışan milyonlarca insana çağdaş demokrasinin ne olduğunu anlatmak kolay değildir.Ama bütün bu alanlarda Türkiye, yirmi yıl önce birçok insanın "hayal" olarak gördüğü mesafeleri katetmeyi de başarmıştır.Önümüzdeki aylarda Avrupa'nın en çok konuşulan konularından biri Türkiye olacaktır. Şimdiden de gazeteler sayfalarını, televizyonlar programlarını Türkiye tartışmalarına ayırmaya başlamıştır. Bunların hepsi Türkiye'nin gerçek pozisyonlarını, hedeflerini, vizyonlarını ve gelişmesini anlatmak için önemli fırsatlardır. Televizyonlarda söylenen her cümle, gazetelerde yazılan her kelime artık çok önemlidir.Sonuç olarak Avrupa kamuoyu da önümüzdeki birkaç ay içinde Türkiye'yi "içine sindirecektir".Bu sürecin kolay ve mantıklı olmasını sağlamak da yine bizim elimizdedir.
Çevresinde sevilen, sayılan varlıklı bir adam çok hastalanmıştı. Ölüme yaklaştığını anlayınca çocuklarını yanına çağırdı."Size bir tek vasiyetim var" dedi, "Beni çoraplarımla gömeceksiniz..." Sonra da büyük oğlunu yanına çağırdı ve kapalı bir zarf verdi."Bunun içinde bir mektup var. Ama zarfı çok zor durumda kaldığında, halledemediğin bir mesele olduğunda ya da ne yapacağını bilemediğin zaman açacaksın..."Çocukları "çorap" meselesini pek anlamadılar, babalarının ne yapmak istediğini bir süre aralarında tartıştılar. Ve büyük oğul zarfı güzelce sakladı.Baba bir süre daha hasta yattı, bu arada çorap vasiyeti de tabii oğullarının aklından çıktı.Sonra bir gün adamcağız öldü. Bütün aile başında toplanmış son saygı görevlerini yaparken hepsinin kafasında çorap meselesi canlandı.Oğulları ailenin diğer büyüklerine babalarının meseleyi açtılar ama vasiyeti her işiten itiraz etti. Sonunda bir din adamına gitmeye karar verdiler, din adamı da çoraplarla gömülmenin dini geleneklere uygun olmadığını söyledi.Babalarını çok seven çocukları onun son isteğini yerine getirebilmek için düşündüler taşındılar ama bir çare bulamadılar. Kime danıştılarsa olumsuz yanıt almışlardı.Bütün çocuklar sıkıntıyla kara kara düşünürken adamın en büyük oğlunun aklına babasının bıraktığı zarf geldi. Kardeşlerine söyledi, hepsi birden "Açalım belki orada bir çare buluruz" dediler.Büyük oğul zarfı gizlediği yerden aldı getirdi. Küçük, sade bir zarftı. Açtılar. İçinde küçük bir kağıt vardı.Üzerindeki yazıyı büyük oğul okudu, sonra kardeşlerine verdi.Kağıtta şu yazıyordu: "Sevgili çocuklarım, işte gördünüz, öbür dünyaya çoraplarınızı bile götüremiyorsunuz. Siz de, size bıraktığım malı mülkü kullanırken bunu hiç unutmayın..."(Bu hikâyeyi Güneri Cıvaoğlu, Sakıp Sabancı'nın aramızdan ayrıldığı günün ertesi günü yazmıştı.)
Çağdaş insanın değerlerinin arasında en önemlilerinden birisi çalışan insanın insanca yaşama hakkıdır. Bu aşamaya insanlık kolay gelmemiştir. İlkel kapitalizmin çalışanları köleden farksız gören anlayışının yenilmesi çok zaman almıştır. Çalışan insanların, haklarını elde edebilmeleri için başlatılmış sürecin sembolik günü 1 Mayıs'tır. * 1 Mayıs bütün Batı dünyasında emekçi bayramı olarak kutlanır. Çalışanlar ve onların örgütleri meydanlarda bu günü kutlarken, çalışanların haklarını elde edebilme mücadelesinin çağdaş dünyanın olmazsa olmaz koşullarından biri olduğu tekrarlanır.* Bizde ise 1 Mayıs'lar hep sıkıntı günleri olmuştur. Demokrasiye en uzak günlerde, her 1 Mayıs arifesinde solcu bilinen insanlar "toplanmış"tır. Bu arada bu günün anlamını değiştirmek için 1 Mayıs Bahar Bayramı ilan edilmiş ve bu gün resmi tatil yapılmıştır.1 Mayıs'ların sürekli olarak bir gerilim günü olmasından, demokrasinin bu kadar gelişmesine rağmen kurtulmak mümkün olamadı. 1977'nin kanlı 1 Mayıs'ı belleklerde canlılığını koruyor. Bu barışçı gösterinin nasıl kanlı bir alana dönüştüğüne ilişkin olarak da halen aydınlanmamış pek çok konu bulunmaktadır.Bu yıl da 1 Mayıs arifesinde önce "klasik" tartışma yapıldı, sendikalar ve sol örgütler Taksim'i isterken yetkililer daha uzak alanları gösterdiler.Oysa Batı dünyasında güçlerini korumakta olan sendikalar 1 Mayıs'ı her zaman en merkezi alanlarda kutlar, insanlar en merkezi caddelerde yürür ve herhangi bir olay olmadan "çalışanların gücü" gösterilmiş olur.1 Mayıs'a alışalım artıkBizde 1 Mayıs ile birlikte hatırlanması gereken önemli bir konu da birçok işkolunda sendikaların gücünün çok fazla zayıflamış olduğudur. Bu durum, 12 Eylül askeri yönetiminin çalışanlara bir "hediyesi"dir. Birbirini izleyen ekonomik krizler de çalışanların sendika içinde güvence arama duygularını kaybetmelerinde etkili olmuştur.* Çok zor gibi görünen ama çözümü basit sorunlarla zaman kaybetmeye alışık olduğumuz için, 1 Mayıs sorun olmaya devam ediyor. Yetkililer Taksim'in sendikalara 1 Mayıs gösterisi için verilmesi durumunda olay çıkacağından kuşkulanmaktadır. Kendilerini duyurmak isteyen bazı sol örgütlerin bunu fırsat bilmesi de mümkündür.Ancak "çocuğu bir kez sokağa çıkarttık hastalandı, onun için artık hiç çıkartmıyoruz" mantığıyla toplumun ilerlemesi mümkün değildir. Çocuk tekrar sokağa çıkar, tekrar hastalanabilir ama sonunda alışır ve sokağa çıkması doğal bir olay olur.1 Mayıs'a da alışmamız gerek.
Milli Eğitim Bakanı, üniversite ile gereksiz bir kavga başlattı. Yüksek öğretim ile ilgili yasa değişiklikleri konusunda ilk fırtınanın ardından makul bir çalışma ortamı yine yakalanamadı.* Yüksek öğrenim, ülkemizin yaralarından biridir. Üniversite öğrenimi görmek isteyen on binlerce genç bu hakkını kullanamamakta, bu hakkını kullanıp diploma sahibi olanlar da işsizler ordusunun fertleri olarak çaresizlik dolu bir gençlik yaşamaktadır. Sorunlar yığılmıştır. Üniversitelere yeni kaynaklar bulmak, her gencin yüksek öğrenim görebilmesinin yollarını araştırmak, bunun için vakıf üniversitelerini teşvik etmek vs. gibi hedefler ortada durmaktadır.* Ve savaşın konusu, bir kez daha imam hatip liseleridir. Milli Eğitim Bakanı bir yasa değişikliğiyle bütün meslek liseleri mezunlarının üniversiteye girişte diğer liselerle eşit olmasını sağlamak istemektedir.Meslek liselerine, imam hatip okulları dahil, belli bir mesleğe erkenden ulaşmak için girilir. Dolayısıyla bu okullarda okutulan dersler klasik liselerden daha farklıdır, söz konusu lisenin özelliğine göre değişmektedir. Ayrıca şu andaki mevzuat bu meslek okulları mezunlarının kendi alanlarıyla ilgili yüksek öğrenim görmelerine, hatta kariyer yapmalarına olanak sağlamaktadır.İnatlaşma neye yararNe yazık ki meslek liseleri, bu savaşta kullanılmaktadır. Sorun, imam hatip mezunlarının klasik lise mezunlarının bütün haklarına sahip olarak, bütün yüksek öğrenim kurumlarına girebilmeleridir.Meslek lisesi mezunlarının kendi alanlarında eğitimlerine devam edebilmelerine ilişkin olanakları artırmak bu okulların mezunlarına tanınması gereken bir imkândır. Örneğin İlahiyat fakültelerinin kontenjanları artırılır, imam hatip mezunlarının dinsel eğitimde daha da derinleşmeleri sağlanabilir.Ama böyle bir tartışma ya da çalışma yapılmamaktadır, çünkü dert bu değildir. Daha önceden imam hatip okullarıyla ilgili verilmiş sözler vardır. Üniversiteye girişte imam hatiplerin eşitliği kaybettikleri andan itibaren bu okullarda okuyan öğrenci sayısı yaklaşık 120 binden 70 bine kadar inmiştir. Yeni yasa çıkarsa bu okulların öğrenci sayısında yeniden patlama yaşanması da kaçınılmazdır. Böylece çocuklar hem din ağırlıklı eğitim alacaklar hem de klasik lise mezunlarıyla aynı haklara sahip olacaklardır.Milli Eğitim Bakanı "siyasi" amaçlı bir girişimde bulunmaktadır. Bunun için de bütün üniversiteyi karşısına almış, kendi hükümeti ve partisi hakkında kuşku duyanları güçlendirmiştir.İmam hatip okulları din görevlisi yetiştirmek için kurulmuş okullardır. İhtiyaç duyulan din görevlisi sayısını karşılayacak kadar imam hatip lisesi bırakılır. Gerisi de klasik liseye dönüştürülür, böylece bu sorun çözülür.Milli Eğitim Bakanı bu meseleyi inatlaşmaya döktüğü sürece anlamsız krizlerin temellerini atmış olacak, böylece kendi hükümetini de zayıflatacaktır.
Bir kişinin taraftarmış gibi göründüğü bir duruma aslında karşı olduğunun en açık göstergesi, ileriye sürdüğü kuvvetli "ama'lardır.Konuya şöyle girilir: "Tabii ki ben de Türkiye'de tam ve eksiksiz bir demokrasi olmasını istiyorum..." Sonra kısa bir sessizlik olur ve aynı ağızdan kuvvetli bir "Amaaa..." çıkar.Bu "ama"lar ne olursa olsun, gerçekte anlamı şudur: "Aslında öyle bir şey istemiyorum, ancak söylemeye cesaret edemiyorum, bu şekilde kıvırtmaya çalışıyorum...""Karnından konuşmak" deyimi de benzer durumları anlatır. Açık konuşamamak, görüşlerini net ve anlaşılır biçimde söyleyememek, altı boş yönetici kesimde yaygın bir hastalıktır.■ CHP bir süredir, hatta uzunca bir süredir hiçbir önemli olayda ön alamamanın sıkıntısı içinde "ama"larla bezenmiş engelleme politikalarından medet umma durumunda.■ Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda, Anayasa'da yapması gereken son değişiklikler gündemde.CHP bunları desteklemek, hatta bazı maddelerde daha ileri değişiklikler istemek, toplumu bu konuda bilgilendirmek ve daha ileri bir hukuk sisteminin öncülüğünü yapmak yerine "ama" muhalefetine girişmiştir.CHP ne yapıyor!..Bu kez "ama"nın konusu milletvekili dokunulmazlığıdır. Mevcut şekliyle dokunulmazlık, özellikle de geçmiş dönemlerde birçok kişiyi, bir zırh gibi, siyasi olmayan adi suçları dolayısıyla cezalandırılmaktan kurtarmıştır. Dokunulmazlık uyuşturucu kaçakçıları, trafik suçluları, karşılıksız çek suçluları, zimmet suçluları için çalışmış ama DEP'liler için çalışmamıştır.(Bu arada insan hatırlamadan edemiyor: Tansu Çiller neden insan içine çıkmıyor. Bir buçuk yıldır kendisini gören ve kendisinden haber alan yok.)■ Bugünkü milletvekili dokunulmazlığı sisteminin değişmesi şarttır. Ancak CHP'nin, kamuoyunun da desteklediği bu konuya sarılarak Anayasa değişikliği paketini engellemeye kalkmasını haklı görmek de mümkün değildir.■ CHP sözcüleri bu paketin içeriği hakkında bir şey söylemek yerine sabah akşam dokunulmazlık meselesini şart olarak öne sürdüklerini anlatıyorlar.■ CHP Kıbrıs meselesinde fena halde "taca çıktı". Avrupa Birliği meselesinde de eski usul siyasi mücadele üslubunu bir kenara bırakmaz da adına ve tarihine yakışan tavırları almazsa kendini bulacağı mevki bellidir. Şu anda orada MHP vardır ve MHP ile iç ve dış politikada bütün görüşleri "aynı olmuş" bir CHP'nin varlık nedeni de ortadan kalkmış demektir.
Milyonlarca İnsan Kıbrıs'tan çok ondan konuşuyor. Ekonomik sıkıntılardan, günlük sorunlardan onun sayesinde kurtuluyor. Çok farklı kesimlerden gelmiş, çok farklı eğitimlerden geçmiş, dünyaya çok farklı bakan insanlar yine onun çevresinde bütün farklarından arınıyor.Futbolu seviyoruz. Bütün dünya seviyor. Futbol sayesinde hafta sonları meşgul oluyoruz. Futbol sayesinde on binlerce insan ekmek yiyor. Şov ile spor bir arada, güçlü bir sanayi de yaratıyor. Bu sanayi medyayı geliştiriyor.Bunun için futbolun, büyük etkileme gücüyle insanları cezbeden niteliklerini korumak gerekir. Bu, spora yaraşan dürüstlüğü ve amatörlüğü; gösteri dünyasının gerektirdiği sanatsal niteliklerini, bir işkolunun eriğini gözetir gibi gözetmekle mümkündür. Şu anda ise bu kaygıların, her konuda gözetilmesi gereken etik-ahlâki ilkelerin çok uzağında olduğumuzu görüyoruz.İki haftadır, süper ligden düşme tehlikesindeki takımların maçlarıyla ilgili şaibe, şike iddiaları bütün gazetelerde yer alıyor.Daha önceki bazı karşılaşmaların devre aralarında soyunma odalarına taşınan paralarla ilgili iddialar, futbol dünyasını bilenler tarafından ima ediliyor.Takımının kendisinden habersiz şike yaptığını anlayan bir teknik direktör bağıra çağıra istifa ediyor. Ama sonra anlaşılabilir korkularla "çenesini kapatıyor."Bir futbolcu çıkıyor, maça asılmayan karşı takıma teşekkür ediyor. Bir başka futbolcu çıkıyor, iki hafta sonraki maça asılmayacaklarını şimdiden söylüyor.Tribünlerdeki şiddete hiç kimse hakim olamıyor. Futbol sahasına tribünden bıçak bile atlıyor. Rakip takım yöneticileri, her maçta çakmak ve şişe yağmuruna tutuluyor.Bir kulübün genel kurulu öncesi taraf olan bir spor yazarı kurşunlanıyor. Olay orada kalıyor. Kulüp yöneticilerinin hoşlanmadığı bazı spor yazarları dövülüyor. Yine kimse şikâyetçi olmuyor.Bakan neyle meşgul?Sivri dilli bir futbol yorumcusu kurşunlanıyor, ölümden dönüyor yine olay orada kalıyor. Bu kişi de korkusundan yorumculuğu bırakıyor.Bütün bu olaylarda müdahale etmesi, emniyet ve yargıyla birlikte bu olayların peşine düşmesi gereken kurum olan Futbol Federasyonu ise kendi verdiği maaşlan bile açıklayamıyor.Bu ülkede Başbakan ile Genelkurmay Başkanı bile futbol sohbeti yapıyor, ama bütün bu olaylara, iddialara rağmen futbol dünyasına kimse elini uzatmıyor!Futbol dünyası bu ülkenin dışında, bağımsız bir dünya değildir.İnsanlar vuruluyor, insanlar ölümden dönüyor, dayaklar atılıyor, tribünlerdeki şiddet azalacağına artıyor, pislikler her köşeden dökülüyor. Ama ortada futbola sahip çıkan kimse görünmüyor. Oysa bu ülkede spordan sorumlu bir Devlet Bakanı bile var.Bu Bakan'ın görevi herhalde önemli maçlarda tribünde görünmek değil, bütün bu olaylara el koymak. Hem de kimsenin, hiçbir çıkar grubunun gözünün yaşına bakmadan. Ve bu keyifli sporu, spor olmaktan çıkarıp bir çöplüğe dönüştüren herkesten hesap sorarak...
Kıbrıs'ta Türklerin barışa ve eşitlikçi bir topluma "evet", Rumların ise "hayır" demelerinin ardından birtakım "hayaller" havada uçuşmaya başladı. Bunlardan biri KKTC'nin tanınmasıdır.* En umutsuz hayal budur. Bir hafta sonra Kıbrıs Cumhuriyeti (Kıbrıs Rum tarafı) Avrupa Birliği'nin tam üyesi olacaktır. Hiç bir devlet, Avrupa Birliği ile ilişkilerini bozmayı göze alamayacağı için KKTC'nin tanınması hayal olarak kalmaya devam edecektir.* Hele ki ABD ya da AB'nin KKTC'yi tanıması gerektiğinden söz edenler eğer hedef şaşırtmaya çalışmıyorlarsa, bu konulara müdahale etmemelerini gerektirecek kadar bilgisizdirler.* KKTC'ye ambargoların "gevşetilmesi", Lefkoşa Havaalanı'na yabancı uçakların inebilmesi anlamına gelmektedir. Bunun gerçekleşmesi için de birden fazla uluslararası kuruluştan karar çıkması gerekmektedir.Birde KKTC'nin "ihracat"ından söz edilmektedir. Ne yazık ki KKTC'de ihraç edilebilecek düzeyde bir üretim söz konusu değildir. Kıbrıs Türk toplumu, Türkiye'den gelen parayla yaşamaya alıştırıldığı için üretim, ihracat gibi meselelere bulaşmamıştır.* Kıbrıs Rum kesimi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesi olduğu andan itibaren Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliği anlaşması Rum kesimi için de geçerli olacaktır. Bu, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni "tanıması" anlamına gelir.Dikkat ve ciddiyet zamanıKıbrıs Türk tarafında, bugüne kadar Rum yönetiminin verdiği Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı kimliği ve pasaportunu alanların sayısı 30 bine ulaşmıştır. 1 Mayıs'tan sonra gerçek Kıbrıslı bütün Türklerin bu kimlik ve pasaportu almaları kaçınılmazdır.* Bu şartları iyi görmek ve buna göre siyaset geliştirmek gerekir. Eğer Türkiye "Biz elimizden geleni yaptık, Rumlar yapmadı" diyerek bugünkü duruma razı olma çizgisine dönerse referandum öncesi ile sonrası arasında Türk toplumunun lehine bir fark olmayacaktır. Tek gerçek fark, KKTC'de yaşayan 200 bin Türk'ün 150 bininin resmen Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olmasıyla ortaya çıkacaktır.* Kıbrıs Rum yönetimi, Avrupa Birliği avantajını kullanmış, Türklerin eşit bir toplum olarak adada yaşamasının yolunu şimdilik kesmiştir.Türkiye'nin ve Türk tarafının hedef olarak tespit etmesi gereken yine bu noktadır. Bunun dışındaki tek ihtimal Türk toplumu için iyi ihtimal değildir.Bugünkü durumla yetinerek küçük gelişmeler üzerine büyük hayaller kurmak Türkiye'yi yine eski sorunlarla, eski sorunların daha ağır şekilleriyle baş başa bırakacaktır.
Rauf Denktaş da kendi dünyasının seçkin bir örneği olarak geleceğe direnenler arasında yerini sağlam bir şekilde aldı. Denktaş KKTC'deki son seçimde de "ağırlığını" koymuş ama istediği sonucu elde edememişti. O zaman da, koltuğuna yapışmış siyasilere özgü kurnazca açıklamalarıyla durumu idare etmişti. Bu kez Kıbrıslı Türklerin yüzde 65'i Denktaş'ın istediğinin tersine oy kullandı.Ama Denktaş kendisinin kazandığını ilan etti. Bu mantık dolu açıklama tabii ki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın son yerel seçimden sonra CHP'nin kazandığı başarıyı ilan etmesini hatırlatıyor.* Denktaş başarılıdır, yerinde kalmalıdır.* Baykal başarılıdır, yerinde kalmalıdır.* Ecevit başarılıdır, DSP'nin başında kalmaya devam etmelidir.* Erbakan başarılıdır, emanetçilerle siyasete devam etmelidir.Eski dünyanın bu son temsilcileri başarılı olduklarına, işgal ettikleri koltuklarda halen hak ederek oturduklarına gerçekten inanıyorlarsa hem kendilerine hem ülkeye yazık oluyor demektir.Anlamak çok zor...Kıbrıs Türk halkı kullandığı oylarla Denktaş'a "git" diyor, o "istediğim oldu, neden gideyim" diyor.CHP'nin seçmeni Baykal'ın izlediği siyasetlere tepkisini seçimde çok açık şekilde gösteriyor, Baykal, "Aslında başarılıyım, neden gideyim" diyor.Ecevit'in DSP Genel Başkanı olarak öylece durmaya devam etmesi, referandum öncesi Kıbrıs'a giderek Denktaş'a destek vermesi ise siyasi bir olaydan öteye, insani bir dramdır.Kıbrıs'ta önceki gün yapılan referandum, aynı zamanda eski dünya ile yeni dünyayı birbirinden ayıran net bir çizgi olmuştur. KKTC halkı, Kıbrıs Türk halkı bu çizginin ne tarafında yer almak istediğini açıkça söylemiştir.Türk halkı da söylemektedir.Ama Denktaş, Baykal, Ecevit vesaire kulaklarını tıkamışlar, halkın söylediğini duymamak için direnmektedirler.Referandumda tam bir yenilgiye uğrayan Denktaş, "halkın isteğine uyuyor ve eve gidiyorum" diyebildiği takdirde eski dünyadan çıkmış olacaktır. Ama çıkamamaktadır.Hayata ve zamana karşı direnirken kişiliklerinin bu kadar hırpalanmasını kabul edebilmelerini anlamak çok zordur. Halklarına verdikleri zararı görmüyorlar, düştükleri üzücü durumu da görmüyorlar.