Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışının üzerinden 85 yıl geçti. Bu günü "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutluyoruz.O zaman 85 yıl sonra gençliğin ve sporun durumuna bakmalıyız.Bakmalıyız ki, 85 yılın büyük bölümünün nasıl boş övünmeler ve içi boş laf kalabalıklarıyla geçirildiğini görelim.85 yıl sonra gençliğin eğitiminin düzeyi giderek daha fazla düşmüştür. 1930'larda 1940'larda liseden mezun olmuş bir kişi bugünün on binlerce üniversite mezunundan çok daha fazla bilgili ve donanımlıydı.Bugün, 85 yıl sonra, şehirlerde bile kız çocuklarının neredeyse yarısı okula gönderilmiyor.Bugün 17-18 milyon genç insan her gün okula gidiyor. İlköğretim okullarından mezun olanların yaklaşık yarısı liseye gitmiyor. Liseye gidenlerin tek hedefi üniversiteye gidebilmek. Her on lise mezunundan ancak üçü-yüksek öğrenime devam edebiliyor. Geri kalan yedisi işsizler ordusuna katılıp kahve köşelerinde pinekliyor ya da en marjinal işlerle hayatını sürdürmeye çalışıyor.Normal liselerde eğitimin düzeyi sürekli düşüyor, okullar arasında inanılmaz düzey farkları ortaya çıkıyor. Üniversite mezunlarının iş bulma umudu ise şu anda yüzde bire ulaşmıyor. Yani her yüz üniversite mezununun 99'unun da işsizler ordusuna katılması kaderdir.İşte Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışının 85'inci yılında gençliğin eğitiminin manzarası budur.Nasıl bir huzursa...Spora gelelim. Türk gençliği spor alanında da dünya sıralamasındaki en alt düzeylerdedir. Güreşte bile o eski başarılar aranır olmuştur. Atletizmde birkaç bireysel başarı dışında herhangi bir sistemli başarı durumu söz konusu değildir. Geçen yıllarda futbolda bir çıkış yaşanmış, ama bunun da arkası gelmemiştir.Okullardaki 18 milyon genç arasında spor imkânlarına sahip olanların oranı binde bir bile değildir. Okul binalarının önündeki alanlar "spor alanı" olarak istatistiklere yazılır, spor imkânına sahip öğrenci sayısı böylece şişirilir, ama gerçekte bin öğrenciden ancak biri düzenli spor yapma imkânına sahiptir.Bugün ülkenin dört bir yanında yine hamasi ve içi boş konuşmalar yapılacak, ama yukarıda özetlenen manzaraya kimse değinmeyecektir. Bu nutukları atanlar her zamanki gibi, görevlerini yapmış olmanın huzuru içinde olacaklar ve bu bayram da gençliğin gerçek durumu, sporun gerçek durumu görmezden gelinecektir.Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.
Geçen hafta İstanbul'da Eurovision şarkı yarışması yapıldı. Birkaç gün herkes eğlendi, şarkılar hakkında konuştu, sonuçları tartıştı.Bunlar güzel de, bu yarışmanın ardından söylenenler büyük bir zayıflığımızı bir kez daha ortaya çıkardı.Çok gururlandık... En iyi biz düzenledik... Bütün dünya bizi övüyor... Bir gururlandık bir gururlandık... Dünyanın bütün gazetelerinde Türkiye'yi öven yazılar çıktı... Vs... Vs...Bu şarkı yarışmasını düzenlemekte gösterdiğimiz başarı ve övünmeye bakıldığı zaman, sanki suyla çalışan otomobili bulduk da dünyaya ve insanlığa acayip bir katkımız oldu sanılabilir.* Bu yarışma bundan önce 48 kere başka ülkelerde düzenlenmiş, hiçbirinde bir falso olmamış, her seferinde insanlar eğlenmiş.Bu bir şarkı yarışması. Bu yarışmayı kazasız belasız hallettik, herhangi bir falso yapmadık diye bu kadar övünerek kendi kendimizi ele veriyoruz.Elbette dünya basınında, televizyonlarında Türkiye ile ilgili olumlu haberler, yorumlar çıkması iyidir. Ama bu övgüleri alma nedenimiz 49'uncu kez yapılan bir şarkı yarışmasıdır.İç sıkıntımızYarışmanın ardından ortaya çıkan sorunumuz da dünya, özellikle de Batı dünyası karşısındaki boynu büküklüğümüzdür. Buna "kompleks" diyenler de olabilir.Daha önce 48 kez aynı şekilde yapılmış bir şarkı yarışmasını 49'uncu kez kazasız belasız halletmiş olduğumuza kendimiz bile inanamıyoruz. Hemen sevindirik oluyoruz.Uzun süredir önemli bir şey başaramamış olmaktan, ikinci sınıf görülmekten ve kendimize de itiraf edemediğimiz anlamsız sorunların içinden çıkamamaktan duyduğumuz ezikliği böyle olaylarla gidermeye çalışıyoruz.Birkaç yıl önce bir Türk futbol takımı bir Avrupa takımını yendiği zaman sokağa dökülenler "Avrupa Avrupa duy sesimizi" diye bağırırlardı. Bir süredir önemli futbol başarıları olmadığı için bu sesler de yükselmiyor.* Her fırsatta "şöyle büyüğüz, böyle büyüğüz" diye tekrarlayıp durmanın arkasında da aynı "iç sıkıntımız" olduğu bellidir.Önemli konularda bir başarı sağlayamıyoruz. Ekonomimiz hâlâ yerinde sayıyor. Toplumun moralini yükseltecek hiçbir büyük gelişme yaşamıyoruz. Kendi durumumuzu düşündükçe içimiz sıkılıyor,Eurovision şarkı yarışması gibi olaylar da bu "iç sıkıntımızı" açığa vurmamızı sağlıyor.
Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ilişkin ara raporu belli oldu. Bu raporda herhangi bir sürpriz yok. Biz neleri yapmadığımızı nasıl biliyorsak, Avrupalılar da eksiği fazlası olmadan, aynı şeyleri söylüyor.* Eksikler çok açıktır: * Kürtçe yayın gerçekleşmemiştir. * İşkence ve kötü muamele sanıklarının takibinde yasalara rağmen sorunlar vardır.* Azınlık vakıflarının mallarıyla ilgili sorunlar halledilmemiştir.* Leyla Zana davası, eski dönemin bir ayıbı olarak durmaktadır.Bunların dışında, Avrupa'da Türkiye tartışılırken en çok sözü edilen konulardan biri, askerin siyaset ve yönetimdeki ağırlığı olarak ortaya çıkmaktadır. Kimine göre bu ağırlık olumludur, siyasi İslamın iktidar hevesine kapılmasını önlemektedir. Kimine göre ise demokrasinin gelişmesini engellemektedir.Bu yılın sonunda Avrupa Birliği Komisyonu asıl raporu hazırlayacak ve 25 ülkenin oluşturduğu Konsey'e bir öneriyle gidecektir. Bu önerinin, Türkiye ile tam üyelik görüşmelerinin başlatılması şeklinde olması çok büyük ihtimaldir.Türkiye'nin birinci önceliğiAncak... Eğer Türkiye rejim sorunları içinde kıvranan, gerçek yönünü belirleyememiş bir ülke görüntüsü vermeye devam ederse son karnenin yine "ortada" olması en kötü ihtimal olarak gündemden düşmüş değildir.AKP hükümeti bugüne kadar getirdiği gerilim yaratmama siyasetini imam hatipler olayında terk etmiş ve bu partiye iyimser bakan çok sayıda Türk vatandaşının kuşkularının geri dönmesine yol açmıştır.Demokratik rejimin birçok soru işaretiyle birlikte anıldığı bir ülke konumundan çıkmamızı sağlayacak olan yürüyüşü "mehteran bölüğü" gibi ilerleyerek kısa sürede sağlamak zordur.Demokratik rejime geçişleri henüz 10-12 yıl öncesine dayanan Doğu Avrupa ülkeleri bu kararlılığı göstermiştir, ancak Türkiye hâlâ iki ileri bir geri sallanmaya devam etmektedir.Bugün Türkiye'yi yönetme görevini ve iddiasını taşıyanlar, kim olurlarsa olsunlar, bu yürüyüşü yavaşlatacak her sıkıntıyı çözmekle yükümlüdürler. Türkiye'yi yönetenlerin bundan başka bir inadı ve iddiası olamaz. Eğer bundan başka bir iddia ve inadın peşinden gidilirse, hem içerde hem dışarda çoğalacak soru işaretleri yine Türkiye'nin ellerinde kelepçeye, ayaklarında zincire dönüşür.
* Kurbağaların kalabalık olarak yaşadığı bir su kenarının yakınına insanlar uzun bir direk dikmişlerdi.Hep aynı suda zıplayıp oynamaktan sıkılmış olan bazı kurbağalar ortaya bir fikir attılar. Öneri bir yarışma yapılması, insanların direğinin tepesine ulaşabilecek olan kurbağanın birçok armağan kazanmasıydı.Bu fikir kurbağaların çok hoşuna gitti. Çevredeki diğer hayvanlar da bu yarışmayı duyup oraya geldiler. Bunların hemen hepsi aynı fikirdeydi: Yürüyemeyen, ancak zıplayarak ilerleyebilen kurbağaların dik bir direğe tırmanması imkânsızdı.Kurbağaların çoğu işittikleri bu sözlere rağmen yarışa katılmaya karar verdiler. Tam yarış başlarken o ana kadar uzakta duran bir genç kurbağa da diğerlerinin arasına katıldı.Kurbağalar çırpındıkça izleyiciler "yapamazsınız, mümkün değil, düşüp öleceksiniz" diye bağırıp duruyorlardı.Bir süre sonra kurbağaların tümü, biri hariç tümü yarışmayı bıraktı. Yarışa son katılan genç kurbağa tırmanmaya devam ediyordu. Yavaş gidiyor, ama kararlı ilerliyordu. Sonunda insanların direğinin tepesine ulaştı.Bu başarıyı mümkün görmeyen bütün hayvanlar ve yarıştan çekilmiş olan kurbağalar genç kurbağayı alkışladılar.Şampiyon biraz sonra direkten indi, diğer hayvanların yanına yaklaştı. Herkes şampiyona bir şeyler söylüyordu ve o an durumu fark ettiler. Şampiyon kurbağa sağırdı, seyircilerin ve diğer kurbağaların söylediği olumsuz hiçbir şeyi duymamış, kendisini sadece yaptığı işe yoğunlaştırmıştı.* Bir gezgin, pek bilmediği, az tanıdığı bir ülkede, hiç bilmediği bir kente yaklaşmıştı. Kent girişinin hemen dışında yaşlı bir adamın oturduğunu gördü, yanına yaklaştı, selamladı ve sordu: "Amca bu kentin insanları nasıldır?""Senin geldiğin kentin insanları nasıldır?" diye soruyla cevap verdi yaşlı adam.Gezgin biraz düşündü ve fikrini söyledi: "Benim geldiğim kentin insanları bencildir, kabadır, misafir sevmez, yabancıları sevmez, birbirlerine iyilik yapmazlar..."Yaşlı adam tekrar konuştu: "Bu kentin insanları da aynı senin geldiğin kentin insanları gibidir..."Bu cevap üzerine gezgin kente girmekten vazgeçti ve yoluna devam etti.Yaşlı adam da oturmaya devam etti. Az sonra başka bir yabancı gezgin yanına yaklaştı ve aynı soruyu sordu: "Amca bu kentin insanları nasıldır?"Yaşlı adamın bu soruya cevabı aynıydı: "Senin geldiğin kentin insanları nasıldır?"İkinci gezgin fazla düşünmeden cevap verdi: "Benim geldiğim kentin insanları kibardır, iyilikseverdir, misafir ağırlamayı severler, birbirleriyle sürekli dayanışma halindedirler..."Yaşlı adamın ikinci cümlesi de aynıydı: "Bu kentin insanları da aynı senin geldiğin kentin insanları gibidir..."İkinci gezgin bu cevap üzerine keyifli bir şekilde kente girdi.
Gündemdeki imam hatip tartışması sadece "imam hatip tartışması" değildir. Hükümet partisinin "din" işlerine böyle kuvvetli bir şekilde dalmasının bir tetikleme yaratması son derece doğaldı. Ve öyle de oldu.Kadın eli sıkmayan, kadınların erkeklerle yanak yanağa öpüşmesinden rahatsız olan kesim, hükümetin imam hatip girişimiyle birlikte sanki işaret almış gibi oldu.Belki şu an için çok fazla örnekten söz edilemez, hatta bu örneklerin fazla önemli olmadığını söyleyenler, savunanlar da olabilir. Ama ortada bir vaka vardır. Farklı vakalar vardır.* Bir olay Gaziantep'te yaşandı. Birkaç gündür gazetelerde yer alıyor. Öğretmenevine bir genç kız kısa tişört giyiyor diye alınmadı, aynı mekândan kara çarşaflı bir vatandaşın çıktığı görüldü.Bu, kendi hayat tarzını, kendi tercihlerini başkalarına zorla kabul ettirme çabasının açık bir örneğidir.* Bir başka vaka Siirt'te yaşandı. Belediye Başkanı kendine yardımcı olarak eski bir Hizbullahçıyı seçti.Bu da Başbakan m "demokrasi" yaklaşımına uygun bir örnektir. Özetle demişti ki: Halk bizi seçerek mutabakatını göstermiştir biz de istediğimizi yaparız.Ve Siirt'in AKP'li başkanı, halkın mutabakatıyla bunu yapmıştır. * Bir başka küçük örnek de TRT Genel Müdürü'nün ilginç bir uyarışıdır. Haberi okumamış olanlar için özetleyelim: Sertab Erener'in şovunda kadın semazenler bulunmaktadır, TRT'nin Genel Müdürü buna karşı çıkar ve gerekçesini "tepki aldık" diye açıklar. Bir sanat gösterisine böyle yaklaşabilen zihniyetin kendisini erkenden ele vermesi de bir bakıma iyi olmuştur. Kamuoyu bundan böyle TRT'yi çok daha yakından izleyecektir.Neden şimdi...Bunlar tetik etkisi sonucu ortaya çıkan birkaç örnek olarak son günlerde kamuoyunun bilgisine ulaşmış olaylardır.* Neden bu arkadaşlar durdular durdular da birden harekete geçtiler? Öğretmenevi yöneticileri... Belediye başkanları... TRT genel müdürleri...Hükümet partisi son bir buçuk yıllık uygulamalarıyla bu şahıslara cesaret veren bir turum içinde olmamıştı. Sonra birdenbire imam hatipler meselesiyle birlikte "savaşa" girişildi. Bir savaş başlatıldığı zaman, uzun süredir o savaşı bekleyenler hemen başlarını çıkarırlar.Bu manzara böyle bir öngörüyü güçlendiren unsurlar taşıyor. Eğer bu kuşkular doğru çıkarsa, yani hükümet partisi aldığı bu gazla ilerlemeye devam ederse yine başımıza gelecekler var demektir.
Türkiye etkili cumhurbaşkanlarına alışmıştır. Başkanlık sistemi yoktur, yetkiler çok geniş değildir, ancak Anayasa cumhurbaşkanına belli görevler vermektedir.Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Evren, Özal ve Demirel hep önemli sorunlarda etkili olmuş cumhurbaşkanlarıydı. Gürsel'in dönemi biraz daha farklı özellikler taşıyordu.İki cumhurbaşkanı ise, Sunay ve Korutürk kendi dönemlerinde yaşanan olaylarda etkin rol oynayamamış ve gelişmelere uzaktan bakar durumda kalmışlardı.Ahmet Necdet Sezer de bugüne kadar izlediği çizgide aynı yolu tercih etmiş görünmektedir. Irak savaşında, Kıbrıs gelişmelerinde ve son imam hatipler krizinde "çorbada tuzu" olmamıştır. Bütün bu konularda hangi görüşlere sahip olduğu ya karine ile çıkarılmakta ya da uzun cümleler yorumlanmaktadır. * Cumhurbaşkanı'nın, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetme görevi bulunmaktadır.Son imam hatip krizinde devlet organ ve kurumları arasında şiddetli uyumsuzluk ortaya çıkmıştır. İktidar partisi ve onun Meclis çoğunluğu inatlaşma havasında yoluna devam etmekte, üniversite tepki göstermekte, kamuoyu rahatsızlığını yansıtmakta, Silahlı Kuvvetler bildiri yayınlamaktadır. Bu olup bitenlerin hiçbir tarafında Çankaya görünmemektedir."Hukuki denetim"le yetinilirse Cumhurbaşkanı Sezer bazı yasaları haklı olarak Meclis'e iade etmiş, daha sonra aynen gelen bazı yasaları da onaylamak zorunda kalmıştır.TRT Genel Müdürlüğü'ne yapılan atamayı uzun süre bekletmiş, anlaşıldığına göre itiraz etmiş ama sonunda atamayı onaylamıştır.Cumhurbaşkanı'nın bütün "faaliyeti"ni bu "mekanik" bir hukuki denetim düzeyine indirgenmesinin sonucu, Ankara'daki siyasi dengenin değişmesidir.Çankaya imam hatipler meselesine de daha önceden girebilir, belli bir uzlaşma için çaba gösterebilirdi.Dün sabah Meclis'te kabul edilen yasa Cumhurbaşkanı'nın önüne gidecek ve böylece "hukuki denetim"e çıkacaktır.Sezer'in bu yasayı geri göndermesi beklenmektedir. AKP hükümetinin tavrından anlaşıldığına göre Meclis çoğunluğu yasayı aynen kabul edecek ve tekrar Çankaya'ya gönderecektir. Bu arada Çankaya'nın etkili bir şekilde devreye girmesini ve bir uzlaşma yolunu zorlamasını bekleyenler vardır. Bugüne kadarki örnekler Sezer'in böyle bir girişimde bulunmasının güç olduğunu göstermektedir.Çankaya Köşkü'nün bir "rutin mesai" merkezi ve "hukuki denetim" mercii olmaya devam etmesinin ülkeye olan faydası da çok tartışmalıdır.
İmam hatip tartışmasını gerçek ekseninden kaydırmak isteyenler, ancak uzmanların bilebileceği ayrıntılarla ortama toz duman saçıyorlar.Katsayılar... Müfredatlar... 60 bin mi 100 bin mi... Teknik liseler... Anadolu liseleri... Düz liseler... Hangisinin kaç öğrencisi var ve aralarındaki yüzdeler nedir... YÖK kaç kişiden oluşmalı... YÖK başkanını kim seçmeli... Katsayıları kim belirlemeli, YÖK mü Milli Eğitim Bakanlığı mı... Sözel ve sayısal ayırımı neye göre yapılmalı... İmam hatip okullarına neden giriliyor... Din görevlisi açığı ne kadardır ve neden kapanmıyor...Bu liste uzadıkça uzar ve meselenin esası gözden kaçırılır.Meselenin esası çok basittir: Din görevlisi yetiştirmek üzere devlet tarafından kurulmuş olan imam hatip okulları kuruluş amaçlarından uzaklaşmış ve "paralel" bir eğitim sistemine dönüşme eğilimine girmiştir.Bu durum böyle devam edecek, imam hatip mezunlarına toplumun her alanında yükselmeleri için kolaylık sağlanacak ve bu okulların oluşturduğu sistem geliştirilecek midir yoksa bu okullar birer meslek okulu olarak asıl işlevlerine geri mi dönecektir..."Gergin cüppeliler" derken...Hükümet birinci şıkkı seçmiştir ve bunun için savaşmaktadır. Bu, siyasi bir seçimdir ama hükümet bu seçimi yaptığını açıkça söyleyememekte, seçimini savunamamakta ve bin bir ayrıntının arkasına gizlemeye çalışmaktadır.Bu girişiminin karşı tepkisi olacağını hükümet erkânının bilmemesi mümkün değildir. Eğer bilmiyorlarsa zaten siyasetten sınıfta kalmışlar demektir. Eğer biliyor ve bekliyor, buna rağmen ortamı gerginleştirmeyi seçiyorlarsa bunun nedenini sormak gerekir.Amaç, Avrupa Birliği'nden tarih alma arifesinde "birilerini" zayıflatmak ve o "birilerini" Avrupa ile karşı karşıya getirmek ise yine fazla kaba bir oyun oynanıyor demektir.Bu tarz oyunların en başta oyunu kurana faydası yoktur.İsmet İnönü'nün bir sözü vardı: "Taktik yapma, sana da taktik yaparlar, hem de daha iyisini yaparlar..."Adnan Menderes'in de bir sözü vardı, 1960'a yaklaşılırken hukuk alanındaki düzenlemelere karşı çıkan üniversite mensuplarına "kara cüppeliler" demişti.Dün, hükümet sözcüsü bir gazetede "Gergin cüppeliler" diye bir başlık vardı. Daha önce de belirtmiştik: AKP hafızasını sürekli canlı tutmak ve hep "hatırlamak" zorundadır.
Milli Eğitim Bakanı'nın şu sözleri her şeyi özetliyor: "Biz seçim öncesi vaatlerimize uygun olarak davrandık... Madem ki imam hatip liselerine giden öğrenciler dogmalarla yetişiyor, fazla muhafazakâr yetişiyor, Hukuk, Siyasal fakültelerinin aydın hocaları alsınlar bunları değiştirsinler..."Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "herkese" saldırmasının ardından televizyon kanallarını dolaşarak gerilimi azaltmaya çalışan Milli Eğitim Bakanı, söylediklerinin arasında "gerçekleri" de ağzından kaçırdı.Tayyip Erdoğan da dünkü "savaş" konuşmasında demokrasiden, parlamenter demokrasiden ne anladığını oldukça veciz olarak anlatıyordu.* Erdoğan'a göre "toplumsal mutabakat" denilen şey "vekaleti veren milletin mutabakatıdır".Bu, şu demektir: Halk oy verdi, bizi seçti. Biz onun adına ülkeyi yönetiyoruz. Dolayısıyla yaptığımız her iş, aldığımız her karar buna uygundur.* Milli Eğitim Bakanı'nın söylediğinin doğruluğu da burada ortaya çıkıyor. Başbakan demokrasinin nasıl bir sistem olduğunu bilmeyebilir. Çünkü kendisi bir imam hatip lisesi mezunudur. Bu sözleri, hatta dünkü bütün sözleri Başbakan'ın iyi bir siyasal ve hukuk eğitiminden geçmesi gerektiğini göstermiştir.Hızlı kurs, iyi olurTayyip Erdoğan herkese saldırdı: YÖK, üniversiteler (herhalde bu girişimi destekleyen ve "muhafazakâr" grupların kontrolunda olan 2-3 üniversite hariçtir), öğretim üyeleri, gazeteler, köşe yazarları.Başbakan yapılan işin YÖK reformu olduğunu söylüyor, Milli Eğitim Bakanı ise bunun bir reform olmadığını küçük bir düzenleme olduğunu söylüyor.Başbakan'ın üslubu ve "delikanlı" tavırları bazı durumları kurtarmakta faydalı olmuş olabilir. Hatta bunlarla sempati bile toplamıştır.Ama üniversite sistemini ve yüz binlerce lise öğrencisinin hayatını etkileyecek bir konuda, durumu idare etmeye ne "savaş üslûbu" ne de "delikanlı üslubu" yeterli olabilir.Başbakan 70 bin imam hatip öğrencisine avantaj sağlamak için bu savaşa girişmiştir. Hatırlaması gereken, bunların dışında 1,5 milyon düz lise ve gerçek meslek okulu öğrencisinin var olduğudur.Erdoğan bir süre önce "faizsiz ekonomi" olamayacağını çok yakınlarda öğrendiğini, uzun zaman bunun olabileceğine inandığını söylemişti. Bir süre sonra "üniversite meselesi neymiş, eğitim neymiş yeni anladım" derse şaşırmayalım.* Demokratik sistemin temel mantığını, parlamenter demokrasinin ne olduğunu, egemenliğin kullanılmasının ne anlama geldiğini öğrenmesi için de hızlı kursa gitmesi yerinde olur.