Yine olmadı

3 Haziran 2004

Özelleştirme macerasının son aşaması yine hüsranla sonuçlandı. Mahkeme TÜPRAŞ'ın satışını iptal etti.Türkiye 20 yıldır özelleştirme tartışması yapıyor. Sistem yine aynıdır; mehteran bölüğü gibi iki ileri bir geri.Özelleştirme meselesi ülke gündemine Turgut Özal tarafından ilk getirildiğinde buna karşı çıkanlar soruna "kamu mallarının peşkeş çekilmesi" mantığıyla baktılar. Yıllardır devletin yağmalanması üzerine dayanmış olan ekonomik yapıda böyle bir kuşku doğaldır.Bunun ardından özelleştirmenin kaçınılmaz bir durum olduğuna herkes ikna oldu ya da olmuş gibi yaptı. O günden bugüne ise özelleştirmede en önemli adımlar bir türlü atılamıyor. Elbette küçük özelleştirmeler yapılıp duruyor. Özelleştirme İdaresi, ülkenin yeni KİT'lerinden biri olarak dev binasında "çalışıp" duruyor.Ama gerçek anlamıyla özelleştirme hamlesi bir türlü yapılamıyor. Çünkü sürekli olarak bir hukuki sorun çıkıyor. Defalarca kanun çıkarıldı, defalarca kanunlar değişti ama "hukuki sorun" bir türlü giderilemedi.İşlerin böyle kör topal yürüdüğü ortadayken, hukuki sorunlar giderilemezken akla yine aynı soru geliyor: Özelleştirmeyi yapması gerekenler acaba aslında bunu istemiyorlar mı?..Hukuki sorunların yirmi yıldır çözülmemiş olmasına başka bir açıklama bulmak oldukça zordur.Direniş Ankara'daAnkara'da siyasi iktidara kendini gerçekten iktidar hissettiren dayanaklar çok uzun yıllardır hep KİT'ler olmuştur. Siyasetin önemli bir bölümü bunların içten yenmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Siyasi güçler, istedikleri kadar tersini söylesinler, kendi çiftlikleri gibi gördükleri KİT'lerin ellerinden gitmesini asla hazmedememişlerdir.Özelleştirme nedeniyle şu anda eski Başbakan Mesut Yılmaz ile ekonomiden sorumlu bakan Güneş Taner Yüce Divan'a gitme tehdidi altındadır.Başbakanları, bakanları bu kadar zora sokan özelleştirme olayının bir yanında "gizli direniş" olduğu bellidir. Hükümetler gelip geçmekte, her hükümet programında özelleştirme uzun bir bölüm olarak yer almakta, ama ilerleme sağlanamamaktadır.Bunca un ve şekerden yirmi yıldır helva yapamamanın sorumluluğunu hükümetler başkalarının üzerine atamazlar.Özelleştirmeye gizli direniş Ankara'dadır, başka bir yerde değil.

Devamını Oku

O da Türkiye bu da Türkiye

2 Haziran 2004

Ülkemizin dünyada hep kötü yanlarıyla, olumsuzluklarıyla anılmasından bunaldık. Töre cinayetleri oluyor, dünya basınının ön sayfalarına çıkıyor. Kadınların en fazla aşağılandığı ülkelerden biri olarak hemen adımız ön sıralarda yer alıyor.Türkiye'nin sadece bunlardan ibaret olmadığını anlatmamız hâlâ önemini koruyor. Ama Türkiye'ye dikkatle bakanlar başka yönlerini de görüyor.Fransız Le Monde Gazetesi'nin 29 Mayıs tarihli sayısının kültür sayfasında büyük bir başlık vardı: "İstanbullu Sanatçılar Zaten Avrupalı". Bu büyük başlığın altındaki üç ayrı yazıda İstanbul'daki sanat olaylarının dünya ölçüsünde önemli olaylar olduğu anlatılıyordu. Gazetenin muhabiri gezmiş, görmüş, konuşmuş ve etkilenmiş. Birçok sanatçının adı büyük övgülerle anılıyor.Emre Koyuncuoğlu, Işıl Kasapoğlu, Özen Yula, Murat Morova, Mahir Günşiray, Nihal Koldaş, Göze Sane, Sevim Burak, Nihat Genç... Bunlar tam sayfayı kaplayan sanat röportajlarında adı geçen Türk sanatçıları. Bunların kaçının adını, kaç Türk biliyor?Bir ülkenin gelişmişliğinin bir sürü ölçütü var. Çok sayıda istatistik var. Ekonomi istatistikleri, toplum istatistikleri var. İşsizlik var. Yoksulluk var.Diğer yanda o ülkenin ruh ve kafa gelişmişliğini gösteren sanat var, kültür var, düşünce var ve bu alanlarda üreten, yaratan insanlar... Ama karşılarında bunlara hiç de makbul faaliyetler olarak bakmayan, kötü gözle bakmaya devam eden, bu işlerle meşgul olanlardan korkan ve onları düşman gibi görenler de var.Onlar da var diğerleri de var. Neyse ki sanata, kültüre, bilime gönül vermiş, insanın gerçek gelişmesinin bu alanlarda olduğunu bilenler ve bunun için uğraşanlar var.Eyüp AşıkMeclis soruşturma komisyonunda bir emniyet görevlisinin ifadesinde adı geçtiği için dün VATAN'ın birinci sayfasında ve bu köşede konu olan Eyüp Aşık aradı. Söylediklerine göre kendisi bu iddialarla ilgili olarak iki kez yargılanmış ve beraat etmiştir. Aşık bu konuda haklı olabilir. Bizim yazımızda "bakanlık" unvanının nereden nereye geldiği anlatılıyordu. Kendisi de "bakanlık" makamının düzey kaybetmesine yol açan olaylar ve kişiler arasında bir örnek olarak veriliyordu. Eyüp Aşık yasal olarak haklı olabilir, kendini vicdanen haklı görebilir. Ama Eyüp Aşık, Türkiye Cumhuriyeti'nde "bakanlık" ın nerelere geldiğinin örneklerinden biridir. Dünkü konuşma ne yazık ki bu kanaatimizi daha da güçlendirmiştir. Aşık ve diğer birçokları yasal olarak suçsuz bulunmuş olabilirler. Ancak bizim de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu ülkenin, bu devletin bir bakanının mafya mensuplarıyla bağlantısı olmasından tiksinmek en doğal hakkımızdır. Belki de suç Eyüp Aşık'larda değildir. Asıl suç onları bakan yapanlardadır.

Devamını Oku

Çürümenin bu kadarı

1 Haziran 2004

70'li yılların ortasına kadar Türkiye'de bakanlık çok önemli bir görevdi. Bakanlar ister CHP'li, ister DP'li, ister AP'li olsunlar, çok ağırlıklı insanlardı. İcraatları görevli oldukları bakanlıklara damgasını vurur, herkes de bakanları tanırdı.Sonra bakanlıkların bir siyasi iktidar aracı olarak kullanılması dönemi geldi. Parti liderleri için bakanlık atamaları daha çok parti içi iktidarla ilgili bir mesele oldu.Bunun ardından "transfer" dönemi geldi, bu kez bazı kişiler bakan olmak için parti değiştirmeye başladılar.Koalisyon dönemleri de bu gidişin üzerine tuz biber ekti, paylaşma daha rahat yapılabilsin diye bakanlık sayıları artırıldı. Bakanlık atamaları ağır pazarlık konusu oldu. Hatta "dışardan" insanlar parti liderlerine baskı yaparak bakan ataması yaptırır oldu.Bu dönem içinde bazı bakanların küçük ya da büyük nüfuz suiistimallerine alışıldı. Ticaret yapan bakanlara bile alışıldı. Hatta yolsuzluktan hapis yatan bakanlar bile gördük.Hepsi hesap vermeli70'lerin ikinci yarısında bakan olmak için parti değiştiren ve rüşvet aldığı için hapis yatan kişiler futbol sahası tribünlerinde cakalı cakalı oturuyor. Ticaret yapan bakanlar parti genel başkanlığına kalkışabiliyor. Çünkü onlar kamuoyunda bu konularda hassasiyetin yok mertebesinde olmasına güveniyorlar. "Halk alıştı" diyorlar.Oysa yanılıyorlar, kamuoyu bu konudaki hassasiyetini kaybetmedi. Kaybetmediğini, tersine daha hassaslaştığını son iki seçimde en açık şekilde gösteriyor.Evet bütün bu bakanlara alıştık. Parti içinde "Yazık, bir o bakan olamadı, o da oluversin" diye bakan yapılanlara alıştık.Ama çürümenin bu kadar ağır bir noktaya gelmesine alışmak mümkün değildir. Bazı bakanların mafya sanıklarıyla yakın olduğunu da biliyorduk. Ama ANAP'lı bir bakanın bir mafya sanığıyla para ilişkisi olduğunu ilk kez öğrendik.Bu, çürümenin en uç noktasıdır. Maddi çıkar için parti değiştiren bakanlar, hırsız bakanlar, nüfuzunu kullanarak çıkar sağlayan bakanlar, bakanlığı eş dost akraba kayırma makamı zanneden bakanlar... Şimdi de çıkar karşılığı mafyaya bilgi veren bir bakan...Türkiye Cumhuriyeti'nin bu hale düşürenlerin hepsi hesap vermeden gerçek temiz topluma, gerçekten güçlü bir cumhuriyete ulaşamayız.

Devamını Oku

Medyacı devlet

31 Mayıs 2004

Türkiye yirmi yıldır özelleştirme yapmak için uğraşırken, hayatın gerçekleri çok büyük devletleştirmeler yapılmasına yol açtı. Devlet elindeki atıl kuruluşları satamadı, para edecek kuruluşları satamadı, birçok para kazanması mümkün olmayan kuruluş üzerinde kaldı.Son dönemde devletin batık banka alacaklarını tahsil etmek amacıyla yaptığı el koymalar sonucunda çok sayıda yayın kuruluşu da devletin eline geçti. Uzan grubu ve Erol Aksoy'un el konulan şirketleri arasında gazeteler, televizyon kanalları, radyolar ve dergiler bulunmaktadır.* Söz konusu yayın kuruluşlarının devletin elinde olmasının sakıncalarından biri hemen ortaya çıkmıştır. Bu gazetelerden birinde hemen her gün Başbakan'ın en az beş fotoğrafı yer almaktadır. Bazı günler fotoğraf adedi 8'e çıkmaktadır. Başbakan'ın her faaliyeti ayrı ve uzun bir haber konusu olmaktadır. Bu, kimilerine göre kaçınılmazdır. "Ne var yani" denebilir, "öteki gazetelerde kendi yöneticilerinin fotoğrafları yer alıyor, devletin gazetelerinde de devlet büyüklerinin fotoğrafları çıkar..." Tabii böylesi kıyaslamalar, medyanın ne olduğunu, işlevini ve görevlerini bilmeyenlerin kıraathane sohbeti türünden sohbetlerinde yapılabilir. Ama ne yazık ki bu meseleleri bilmesi gerekenler tarafından yapılmaktadır.Gerçekte niyet nedir?Sadece medya kuruluşları değil, devlet şu anda başka bir grubun çok önemli bir kültür kuruluşunun da dolaylı olarak patronu konumundadır. Çukurova grubunun en önemli hizmeti olan Yapı Kredi Kültür, Yayıncılık şirketi de gerçekte devletin kontrolüne geçmiştir.Bugün "devlette" görevli ya da siyasi iktidarda etkili bazı kişiler bunca önemli yayın kuruluşunun elden çıkarılması için acele edilmemesini savunuyor olabilirler. Nitekim Uzan grubunun telefon şirketi sürekli konuşulmakta ama gazete ve televizyonlardan pek az söz edilmektedir. Devletin bir an önce elinden çıkarmakla yükümlü olduğu kuruluşlar asıl bunlardır.* Devlet birçok başka işi yapamayacağı gibi hiçbir şekilde medya patronluğu yapamaz, kitap ve dergi yayıncılığı hiç yapamaz.Üstelik, yayın kuruluşlarının değer ve fiyatlarının belirlenmesi, telefon şirketlerine, bankalara göre çok daha kolaydır. Yayın kuruluşlarının satışı ya da devri konusunda oyalanmak ise bir tek anlama gelir: Yayın kuruluşlarından siyasi amaçlarla yararlanma isteği. Bu da gerçekte yine devlete bir maliyet yüklenmesi demektir. Çünkü devlet elinde kalan ve dar siyasi yayıncılık yapan bu kuruluşlar sürekli olarak değer kaybetmeye mahkûmdur.

Devamını Oku

Irak savaşı ve bir basın olayı

30 Mayıs 2004

Amerikan yönetimiyle müttefiklerinin Irak'ı işgali, 21'inci yüzyıl dünyasının oluşumunda önemli bir rol oynayacaktır. Şu anda bu savaşın çeşitli yüzleri gündemin ön sırasında yerini korumaktadır. Bu savaş bir de medya açısından önümüze önemli örnekler koymuştur.* Amerikan gazete ve televizyonları, 11 Eylül saldırısının ardından girilen duygusal hava içerisinde Irak savaşını, Bush yönetiminin Irak ve Ortadoğu politikalarını fazla sorgulamadılar. "Milli birlik" dalgası toplumun değişik kesimlerini sürüklerken medya da bu dalganın dışında kalmadı.Üzerinden zaman geçti. Irak Amerikan askerleri tarafından işgal edildi. Ve olayların aslında tamamen anlatıldığı gibi de olmadığı ortaya çıkmaya başladı.Amerika'nın ve dünyanın en prestijli ve etkili gazetelerinden The New York Times, 26 Mayıs'ta bir başyazı yayınladı. Bu bir özeleştiri yazısıydı. Irak savaşı öncesinde gazetecilik görevini tam olarak yerine getiremediklerini anlatıyordu.New York Times o günlerin havası içinde "sağlam olmayan" haberler yayınladığı itiraf etti. Bunların başında, kamuoyunu Irak'ta kitle imha silahlarının bulunduğuna ikna etmek için düzenlenmiş haberler geliyor. Bu haberlerin Bush yönetiminin iddialarını destekleyen türden olanları gazetenin birinci sayfasında, ön sayfalarında büyük büyük yer alırken karşı görüşler arka sayfaların diplerinde kaybolup gidiyordu. Times özeleştiri yaparken, Irak'ta İslamcı teröristlerin kimyasal silahlarla eğitim yaptıkları kamp bulunduğu haberinin de doğru çıkmadığını itiraf etti.Basın görevini yapmazsaAmerikan ve dünya kamuoyu Irak savaşına hazırlanırken, bir yandan Amerikan yönetiminin, diğer yandan Amerikalıların kontrolündeki Iraklı muhalif sürgünlerin dezenformasyon konusunda oldukça başarılı oldukları da Times'ın itirafları arasında yer alıyor.* Medyayı "kandırma" konusunda en etkili Iraklı muhalifin yakın döneme kadar Amerikalıların en güvendiği adam olan Ahmet Çelebi olduğu da böylece ortaya çıkıyor. Ahmet Çelebi Amerikan yönetiminin en yakın müttefiki idi, iki hafta önce ise Amerikan askerleri kafasına silah dayadı. (Bu olayı hatırlarken yine "yalakalık" ve "işbirlikçilik" kavramları üze rine düşünmek gerekiyor.)New York Times bir başka gazetecilik zaafını daha açıkça itiraf etti: O "ulusal" dalga içinde Bush aleyhine olabilecek ya da olumsuz görülecek haberlere yer vermek istememişlerdi. Çünkü ortada "ulusal" bir mesele vardı ve Amerika'nın bu zor dönemden çıkması için yönetim yıpratılmamalıydı.New York Times görevini yapmadı. Amerikan medyasının diğer etkili organları da görevlerini yapmadılar. Sonunda herkes kaybetti.Bunların hepsi bize çok tanıdık gelecek olaylar. Benzerlerini defalarca yaşadığımız olaylar. Bir tek eksiğiyle.

Devamını Oku

Çare tükenmez

29 Mayıs 2004

Besili ve güçlü bir şehir köpeği, günün birinde yemek peşinde koşar, kelebek ve sineklerle oynarken kentten epey uzaklaştığını fark etmeden kendini ormanın derinliklerinde buldu.Bu değişik çevreye bakınıp dururken ilerden bir aslanın kendisine doğru geldiğini gördü. Her ne kadar bir şehir köpeği idiyse de, aslanı tanıyordu.Bu durumda ne yapacağını düşünürken, gözü yerde, otların arasındaki kemik parçalarına takıldı. Ve hemen kafasında bir şimşek çaktı. Derhal bir plan yapıp uygulamaya başladı.Aslanın kendisine iyice yaklaşmasını bekledi ve sonra bir yandan kemikleri yalarken bir yandan da kendi kendine söyleniyordu:"Bugün sadece bir aslan yiyebildim, o da dişimin kovuğunu bile doldurmadı. Şimdi bir aslan daha nereden bulacağım ben?"Aslan, pek aşina olmadığı bu değişik hayvanın mırıltılarını işitir işitmez önce durdu, ardından da "neme lazım" diyerek ağaçların arasına doğru yürüdü ve oradan uzaklaştı.Köpek, aslanın uzaklaşıp gittiğini hissedince kendi kendine keyifle gülmeye başladı. Ama fark etmediği bir şey vardı. Hemen yandaki ağacın üzerinde bir maymun vardı ve orada olanı biteni ta en başından beri izlemişti. Köpeğin aslan yaklaşırken aslında nasıl korktuğunu da görmüştü, aslan uzaklaştıktan sonra nasıl sevinip güldüğünü de.Maymun, aslana yaranmak için iyi bir fırsat yakaladığını düşündü. Ağaçtan ağaca hızla gidip aslanı buldu. Gördüklerini ona anlattı. Tabii ki aslan köpürdü ve maymuna dönüp: "Çık bakayım sırtıma, hemen o garip köpeği bulalım" dedi.Maymun aslanın sırtına çıktı, aslan köpeği gördüğü yere doğru koştu. Vardıklarında köpek hâlâ oradaydı, yine gayet rahat ve kendinden emin bir şekilde önündeki kemiği sıyırmakla uğraşmaktaydı.Sırtında maymunla aslanın geldiğini görünce arkasını döndü ve kemiği sıyırmaya devam ederek konuştu: "Nerede kaldı bu maymun yahu... Bana ikinci aslanı bulacağına yemin etmişti, hâlâ bulamadı..."Hikâye bu kadar. Ama tabii biz, bundan sonra akıllı köpeğin güçlü aslanla yalaka maymunun elinden kurtulduğunu, faturanın da aslan tarafından yalakaya çıkarıldığını tahmin edebiliriz.

Devamını Oku

Yol ayrımı

28 Mayıs 2004

AKP'nin imam hatiplerle ilgili ısrarı, bu partinin kökleri ve "gizli gündemi" hakkındaki kuşkuları bir kez daha ortaya çıkarmıştır.İmam hatiplere özel muamele kanunu Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Bu, beklenen bir gelişmedir.Bilinmeyen, AKP üst yönetiminin bundan sonrası için alacağı tavırdır.AKP'nin "hassas noktaları" başından itibaren bellidir. Bunlardan biri imam hatipler yani dini eğitimin teşviki, bir diğeri türbandır. Kadrolaşma tarzı da dikkatle izlenen bir diğer konudur. Bu alanlarda AKP'nin aldığı ve alacağı tavırlar kendilerine ilişkin kaygıları ya artıracak ya da giderecektir.İmam hatiplerin paralel bir eğitim sisteminin tabanı oluşturması için daha önceki dönemlerde gösterilen çabalar bu konuyu şiddetle "hassas" bir hale getirmiştir.Ayrıca bu çabanın sahibinin bizzat Başbakan Erdoğan olduğu da aylardır bilinmektedir.Önce sağduyu...AKP açısından bu meselenin daha masum gerekçeleri olabilir. Ancak onlar da kanunu savunurken asıl amacı bütün meslek liselerinin arkasına gizleme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu, kuşkuları daha da artırmıştır.AKP'nin önünde iki seçenek vardır. Birincisi yasayı hemen ve aynen Cumhurbaşkanı'na göndermek ve söz verdikleri gibi imam hatip mezunlarına üniversiteye giriş avantajının bu yıl başlatılmasını sağlamak.İkincisi ise kamuoyunun tepkilerine saygı göstermek ve Cumhurbaşkanı'nın iptal gerekçelerini anlamaktır.Birinci ihtimal, sadece içerde yaratacağı gerilim ile değil, Avrupa Birliği açısından yaratacağı etkilerle de talihsiz ve anlamsız olacaktır. Bu yolun en başta hükümete bir faydası olmayacağı çok açıktır.Eğer AKP bugün geri adım atıp önümüzdeki aylar içinde ya da gelecek yıl başında aynı hamleyi denerse, alacağı sonuç, Cumhurbaşkanı'nın iade gerekçeleri bakımından, bugünkünden farklı olmayacaktır.İyi hesaplanmalı...Hükümet bu yasa üzerinde ısrar ederse ve Cumhurbaşkanı'nın zorunlu olarak onaylamasıyla uygulamaya geçerse kendisine oy vermemiş yüzde 60'ın dışında kendisine oy vermiş önemli bir kitleyi de tedirgin edecektir. Bu da AKP açısından çok iyi hesaplanması gereken bir durumdur.* Mesele bir futbol karşılaşması gibi görülür ve "Golü biz atacağız çünkü güçlüyüz" mantığıyla devam edilirse ilk türban tartışmasında kıyamet kopması da beklenmelidir.

Devamını Oku

Kürtçe yayın

27 Mayıs 2004

Bazı anılar ve eskimiş önyargılar, çok kolayca çözülebileceği halde Kürtçe yayın meselesinin önünü tıkamaya devam ediyor.Aslında yasal olarak herhangi bir televizyon ya da radyo istasyonunun, yasalara ve kurallara uymak koşuluyla Kürtçe yayın yapmasına herhangi bir engel bulunmamaktadır. Eğer TRT Kürtçe yayın yapıyorsa isteyen her televizyon ve radyo kanalı da Kürtçe yayın yapma hakkına sahiptir.TRT yönetimi, son olarak Türkçe dışındaki hangi dilde yayına başlaması gerektiğini saptamak amacıyla yeni bir araştırma yapılması için karar almıştır. Bu, biraz daha zaman geçirmek anlamına gelmektedir. Türkiye'de Türkçe dışında en yaygın olarak kullanılan dil Kürtçedir. Kürtçenin lehçeleri arasında biri de Kürtler arasında yaklaşık yüzde 90 oranında yaygındır. Kırmançe, Türkiye dışında Suriye ve Irak'taki Kürtler arasında da en yaygın lehçedir. Tekrar tekrar araştırma yapmakla farklı bir sonuca ulaşılamayacağına göre asıl yapılmak istenen ortadadır.* Türkiye'de Kürtçe kursları vardır. Kürtçe kitaplar, dergiler vardır. Kürtçe şarkılar türküler söylenmekte, kasetler, CD'ler satılmaktadır. Şu anda Kürtçenin kullanımına ilişkin olarak bir baskıdan söz etmek mümkün değildir. Ancak Kürtçe televizyon ve radyo yayını meselesinin bu şekilde abartılması ve bir çözüm yolunda ciddi adım atılmaması sanki Kürtçe kullanımına karşı bir baskı olduğu izlenimi yaratmaktadır.Çözüm, demokrasiyi güçlendirirNasıl ki bütün televizyon kanalları ve radyo istasyonlarının Türkçe yayınlarında uyması gereken yasal ilkeler varsa, aynı ilkeler Kürtçe yayınlar için de söz konusu olacaktır.* Kürtçe yayının sadece TRT kanallarında yapılmasının yaratabileceği bir yanlışa eski TRT Genel Müdürü Yücel Yener dikkat çekmiştir. Bu yayınlar "devletçi propaganda" aracı olarak, bölücü olan ya da öyle görülen çevrelerle polemik için kullanılırsa, yapılmaması daha yerinde olacaktır. TRT'nin bu konuda bazı kamu kurumlarından ya da siyasi çevrelerden baskı görmesi mümkündür. Bu baskılar geçerli olursa da ortaya yeni bir "Moskova radyosu" örneği çıkar. Sovyetler Birliği döneminde Moskova'da ve diğer Doğu Avrupa başkentlerinde Türkçe yayın yapan radyolar vardı ve bunlar en kuru ve devletçi üslupla komünizm propagandası yaparlardı.* Kürtçe televizyon ve radyo yayınının her isteyen tarafından ve yasal ilkelere uygun olarak yapılabilmesinin herhangi bir tehlikesi yoktur. Tam tersine, böyle bir rahatlık Kürt sorunundaki en önemli moral eşiklerden birinin atlanmasını sağlayacaktır. Demokrasi içinde de bundan başka çözüm yoktur ve bu çözüm sadece demokrasiyi güçlendirir.

Devamını Oku